Bir dizi hastalıktır benim şiirim, doğası bu Kralların tören yürüyüşünü seyretmeyi bırak Suriye’de bir bebek can verdi az önce, dört yaşındaydı Beyni kuzu işkembesi gibi dağıldı betonda Henüz yeni başlayan yaşamı kıç deliğinden fırlayıp bina molozlarına karıştı Kahrından kendini havaya uçuracak bir annesi bile yok Tank mermileri tecavüzcü bir köpeğin tiksinç iştahında kavurdu onu Soda şişesinin içinde mahsur kalmış bir hamamböceği gibi haşlandı Üzgünüm, üzgün değilim Benim şiirimin doğası bu, akıldışı saptamalarla barış çağrıları yapamam Ancak anlatabilirim “Şimdi piçi bitireceğim!” diyen makinalı tüfekleri Gecenin en karanlık saatinde kişneyen tel örgüleri – kimin savaşı bu, bilemem Bir kurtarıcı gelir mi, dört yaşında bir beden fil sümüğü gibi çakıldı diye – bilemem Ayyaşlar ve aylaklar, ve muhbirler, ve politikacılar, ve eroinman homolar Ve çocuk cesetlerinin artık hayatın içinde olduğunu kabullenemeyenler Ve toplum için edebiyat şarlatanları, ve parayı nereden bulduğunu asla anlatmayanlar Sikişmek için uykuyu bahane edenler, bu yüzden ışıkları kapattıranlar Silah ve tüp bebek sektörü, ve vergisi alındığı sürece yasal olan saçmalıklar Punklardan gelip nezaketi suiistimal edenler, ranzadan aşağı boşalanlar Kimse bilemez – Üzgünüm, üzgün değilim Kendi etini yiyor insan evladı, aptal psikiyatristlerin atladığı konu bu Maymun maymundur, sirk insana düşer; kozmik utançtır türler arası Matematik bilir, müzik dinler, kitaplar yazar ve sonra hepsini yakar Politik adam kaçırmaların kibarcasıdır özendiricilik gözaltları Yine de açıklamaz tüm bunlar dört yılında bir ölüyü Zeki olan boku tanrıya atar, bir başka kafası çalışan yeni bir tanrı arar Geçip giden düzen şişmanlatır, geçip giden şey beni retroaktif kıskanç yapar Japon kızın mastürbasyonu tatlıdır, çürümüş kanser yapay bir klinikte canlanır Diş ağrısına dayanamayanlar savaş yanlısıdır – Kahroluyorum! Daha önce de gördüm, hepsini; yaşam karşıtı kan emicileri Ve ölü bir vücutta donuklaşan gücenmiş bir ruhun bakışını
II
Bir dizi hastalıktır şiir – benim şiirimin doğası bu Anne Sexton’a sorsan kıçınıza sokmanızı söyler bunu Burroughs yoksunluğun yarattığı semptomlarla birlikte cebinde saklar Solgun gölgenin içinden gülümserim, sanki tüm ışıklar sönmüş gibi Peyote bitkisine tırmanan bir örümceğin havale geçiriyormuş hissi Havale geçiriyormuş hissi… Havale geçiyormuş hissi… Günbatımında ters uçan güvercinler ve yastıkta sevgili kokusu zibidilere kalsın Tasavvufçu müptezellerin kullandığı uyuşturucunun kutsallığı da öyle İstediğini elde edemeyen bir adamın mantıktan uzak öfkesiyim ben İçinde başka senaryolar barındıran bir kadının küstah yalanlarıyım Birkaç vuruş yapıp kendini durdurmaya çalışan eroinmandan bahsetsem Ya da daire kapımın önünde ağlayan ve beni apartmana rezil eden ibneden Ölü çocukların burnundan akan sümüğün hidrojenle buharlaşmasından Boku yemiş üniversitelerden ve sevgilimin bacaklarına bakan öğretmenden Kontrol manyağı ailelerden ve bekaretini yirmi liralık esrara verdiğini söyleyen kızdan Mecliste çöpe atılan etli yemeğin Afrika’da bir annenin rüyasına girmesinden bahsetsem ama yok – ama yok – ama yok Yaşam güzel, kadın öptüğünde adamın ayakları yerden kesilir ve unutur her şeyi Dünya’da çocukların altı milyonu beş yaşını görmeden açlıktan ölüyor Olsun, çayın nasıl da güzel bir şey olduğunu anlatan şairlerimiz var Bir kadın boyna dayak yiyor, mevzu bahis etek ise – karı koca öpüşemiyor bile Olsun, dinin gerekliliklerini anlatacak birçok yazarımız var Şanslıyız, yaşam güzel, her şey iyi – koyunları sayarak uyumak bunun ismi Özür dilerim ölü bebek – özür dilerim ölü bebek
Sevdalandık aa oğul biz de vakti zamanında herkes gibi… Şaşırdın değil mi? Sanki bazılarımız hiç sevdaya uğramamış zannedersiniz değil mi? Aaa oğul, ah oğlu, nasıl desem, ne desem, neler desem de, nasıl dile gelsem de sana anlatabilsem… Çok toydum o zamanlar, hani derler ya tam delikanlı, kanım damarlarımda durmaz deli deli akardı… Mahallemizde, hemen arka sokağımızda bir kız vardı,görsen güzel mi güzel, böyle al al yanaklı, kiraz dudaklıydı… Evlerinin önünden geçer, çaktırmadan bakardım, bir gün gördüm kız da bana bakmakta usulca… Sonra günler günleri kovaladı, allem ettim kallem ettim kızla iki kelime de olsa konuşmayı başardım, seviyorum dedim, çok seviyorum, niyetim de ciddi… Kız da ben de sevdim seni dedi ama babam sana vermez ki beni, işin yok gücün yok… Olsun dedim, ne iş olursa yapar sana bakarım ben… Günler günleri kovaladı… Göremez oldum kızı… Sonra duydum ki çok zengin bir talibi çıkmış, ona vermişler… Görenler dedi ağlaya ağlaya içi çıkmış ama dinlememiş babası… İşte böyle oğul… Sebepsiz değildir kızıl yanaklarımız, içişimiz….
2018 yılı içerisinde seyirci ile buluşan korku ve gerilim filmlerinden öne çıkan ilk 10 filmi siz çerez severler için hazırlamaya çalıştım. Şimdiden iyi seyirler…
1- Overlord / Overlord Operasyonu
Overlord Operasyonu’nun hikayesinde, 2. Dünya Savaşı’nda, müttefik güçlerin Normandiya’ya asker çıkarması yapacağı günün arifesinde, bir grup Amerikalı paraşütçü, düşman hattının arkasında bırakılır. Askerlerin buraya bırakılmasının amacı saldırının başarısı için önemli bir görevi gerçekleştirmektir. Fakat askerler hedeflerine yaklaşırken beklenmedik bir şeyle karşılaşırlar. Nazi işgali altındaki köyde, sadece bir askeri operasyondan fazlasının olduğunu fark ederler.
2- A Quiet Place / Sessiz Bir Yer
2 çocuklu bir aile, izole bir kırsalda sakin bir yaşam sürmektedir. Henüz büyüme çağlarında olan çocuklar da, ebeveynleri de hiçbir şekilde konuşmamakta, işaret diliyle anlaşmaktadır. Ancak bunun sebebi konuşamıyor olmaları değildir. Aile gıcırtı çıkaracak her türlü adımdan, ses yapacak her türlü hareketten uzak durmaktadır. Ancak günün birinde bu sakin hayat, küçük çocukların oyun oynarken bir lambayı devirmeleri ile tepetaklak olur. Durgun sessizliğin içinde çıkan bu ses, ailenin peşindeki varlığın dikkatini hemen çekecek ve aile sessizliklerini bozmanın bedelini ağır ödeyecektir.
3- Unsane / Saplantı
Genç bir kadın (Claire Foy) sıkıntılı geçmişinden kurtulmak ve yeni bir işe başlamak için yaşadığı şehirden taşınır. Fakat isteği dışında bir akıl hastanesine kapatılır ve orada en büyük korkusuyla yüzleşmek zorunda kalır. Korkuları gerçek midir yoksa yalnızca bir sanrı mıdır? Ona kimse inanmadığı ve yetkililer de yardımcı olamadığı veya olmadığı için korkularıyla doğrudan yüzleşmesi gerekir. Unsane, baş döndürücü bakış açıları ve şoke edici anlatımıyla, gerçeğin algılanması, hayatta kalma içgüdümüz ve bizi gözetmesi gereken sistemle ilgili sorular soruyor.
4- The Nun / Dehşetin Yüzü
Dehşetin Yüzü, bir manastırda gerçekleşen intihar olayını araştırmaya giden bir rahip ile çırağın yaşadıklarını konu ediyor. Romanya’daki bir manastırda yaşayan genç bir rahibenin intihar etmesi, sorunlu geçmişinin etkisinden kurtulamayan bir rahip ile nihai yeminini etmenin eşiğindeki bir çırak Vatikan tarafından bölgeye gönderilir. İkilinin amacı olayı araştırmaktır. Ancak birlikte, manastırın korkunç sırrını keşfederler. Hayatlarının yanı sıra inançlarını ve ruhlarını da tehlikeye atan ikili, şeytani rahibe biçiminde boy gösteren kötü niyetli Valak ile karşı karşıya kalır. Manastır, yaşam ve lanet arasında korkunç bir savaş alanı haline gelecektir.
5- Upgrade / Yükseltme
Eşiyle birlikteyken acımasızca saldırıya uğrayan Grey Trace, karısını saldırıda kaybetmenin yanı sıra belden aşağı da felç olmuştur. Günün birinde bir milyarder muciten bedenini geliştirecek deneysel bir tedavi teklifi alır. Tedavi için Trace’in bedenine STEM olarak adlandırılan yapay zeka implantı yerleştirilir. Tedavi ile insanüstü yetenekler kazanan Trace, karısını öldüren ve kendi hayatını mahveden kişilerden intikam almak için yola koyulur.
6- Hereditary / Ayin
Graham ailesinin sert maderşahisi Ellen öldüğünde, kızı Annie ve ailesi atalarının gizemli ve giderek korkunçlaşan sırlarını keşfetmeye başlar. Keşfettikleri karanlıklaştıkça, aile üyeleri kendilerine miras kalmış gibi görünen bu korkunç kaderden kurtulmak için daha fazla mücadele etmek zorunda kalır. Ailevi bir trajediyi uğursuz ve derinden sarsıcı bir şeye dönüştüren olaylar, kalan paramparça mirasın gölgesini taşımaktadır.
7- Climax
Climax, Fransa’daki köhne bir dans kulübünde geçen uzun bir geceyi takip ediyor. 90’ların ortasında 20 dansçı, üç günlük bir prova için ormandaki yatılı bir okulda bir araya gelir. Birbirini yeni tanıyan ekip provalar dışında da eğlenceli vakit geçirirler. Provalar bitmesinin ardından ayrılmadan önce son bir parti düzenlerler. Fakat içkilerin sayısı arttıkça içlerinden bazıları tuhaf davranışlar sergilemeye başlar. Gençler bir süre sonra tamamen kontrollerini kaybeder. Artık onların içine düştükleri girdaba direnmeleri neredeyse imkansızdır. Müzik, dans, gerilim ve cinsellik dolu bu ortamda kimileri cennette olduğunu hissederken kimileri içinse durum cehennemden farksızdır.
8- In Darkness / Karanlıkta
Karanlıkta,istemeden tanık olduğu bir olay sonrası hayatı değişen görme engelli bir piyanist olan Sofia’nın hikayesini anlatıyor. Sofia görme engelli bir piyanisttir. Günün birinde evinin üst katında gerçekleşen bir arbedeyi işitir ve ertesi gün üst komşusu Veronique’in öldüğünü öğrenir. Bu istemsiz tanıklık onu Londra’nın suçlarla dolu yeraltı dünyasına doğru karanlık bir yola götürür. Veronique’in babası Milos Radic, Londra’da siyasi koruma altında yaşayan ve Bosna Savaşı sırasında soykırım eylemleri yapmakla suçlanan bir Sırp iş adamı ve savaş suçlusudur. Radic ile iletişime geçerek başladığı cevap arama yolculuğu, Sofia’yı yolsuzluğun, şiddetin ve şantajın gölgelerle dolu yeraltı dünyasına sürükler.
9- Searching / Kayıp Aranıyor
Kayıp Aranıyor, kaybolan kızını bulmak için bilgisayar üzerinden araştırmaya başlayan bir babanın yaşadıklarını konu ediyor. David Kim’in 16 yaşındaki kızı kaybolunca, yerel soruşturma açılıp davaya dedektif atanmıştır. Dedektiflerin araştırmaya başlamasından 37 saat sonra David kimsenin bakmadığı bir yeri araştırmaya karar verir. Bütün sırların saklandığı yer kızının bilgisayarıdır. Kızının bilgisayarı kurcalayan çaresiz baba, kızının kişisel dünyasına da giriş yapar. Bilmediği sırlarla karşılaşan adam, tamamen yok olmadan önce kızını bulmak için onun geride bıraktığı dijital ipuçlarını takip etmelidir.
10- Insidious: The Last Key / Ruhlar Bölgesi: Son Anahtar
Telepati, durugörü gibi paranormal, psikokinezi gibi alanlarda bilgili olan parapsikolog Dr. Elise Rainier, bir kez daha bir kurtarma görevine girişir. Yanında ona her kurtarma eyleminde yardımcı olan asistanları Specs ve Tucker da vardır. Ancak bu, sıradan bir kurtarma operasyonu olmanın çok ötesinde olacaktır. Doktor Elise Rainier hayatı boyunca yaşadığı en korkutucu ve en zorlu savaşa girmelidir, çünkü bu kez problem kişiseldir. Doktor Elise Rainier’ın bu kez kendi aile evindeki bir vakayı çözmesi gerekmektedir.
-Merhaba Tunca, öncelikle bize kendinizden bahseder misiniz?
Ben Tunca Rıdvan Küçük. 1989 İstanbul doğumluyum. Aydın’da büyüdüm. Liseye başlamamla birlikte müziğe de başladım. Öncesinde müzikle ilgilenmesem de müziğe karşı hep bir ilgim olmuştu. Bu ilgiyi kendilerinin haberi olmasa da Red Hot Chili Peppers’a borçluyum 🙂 Sonrasında kendimi bu dünyada ifade edebilmenin yolunun müzik olduğunu anladım ve ilk enstrümanım olarak bir gitar aldım. Müzik ile ilgili bir eğitim alsam da kendimi kısa sürede geliştirdim ve besteler üretmeye başladım. İçimde biriken her şey bir anda gitarın tınısı ile kendini dışarı atmaya başladı. Üniversite zamanlarımda Deathcore yapmış olsam da soft bir yanım hep vardı. Sonrasında grup dağılınca solo kariyerime odaklandım. Chillout ve alternative rock olmak üzere iki tarzda buldum kendimi birden ve her şey başladı… Sakin bir karaktere sahibim. Bu müziğime de yansıyor. Dingin müzikler üretiyorum genel olarak. Ama bazen alışılmışın dışında işler de yapıyorum daha önce çıkardığım teklilerim gibi… Özellikle Heaven, Coming From The Sun ve Leave Us gibi…
-Yaptığınız müzik ve son tekliniz olan Şuursuz’un klibi alışılmışın dışında gözüküyor. Yaptığınız müzik türünü ne olarak tanımlıyorsunuz?
Alışılmışın dışında
olması için özellikle bir şey yapmıyorum açıkçası. Sadece içim gelen bu olduğu
için ve kendi dünyamı yansıttığım için farklı gelebiliyor göze. Bu sebepten
ötürü kendi tarzımı ‘Insidie’ olarak tanımlıyorum. Tabi ki müzik içten gelen
bir şey ama ben tarz bağımlısı olmadığım için independent ve inside
kelimelerini birleştirerek ortaya böyle bir şey koydum 🙂
-Sahne ismi olarak Tunca’yı kullanmanızın özel bir anlamı var mıdır?
Göbek adı gibi bir
şey. Müzikal kimlik olarak Tunca ismini kullanmayı tercih ediyorum.
-Yeni tekliniz olan Şuursuz’a gelen tepkiler genel olarak ne yönde?
Tepkiler beklediğimden de iyi oldu. Açık konuşman gerekirse ‘no name’ bir müzisyen olarak kısa zamanda umduğumdan daha büyük bir kitleye ulaştı Şuursuz. Henüz olumsuz bir yorum almadım ve bu beni korkutuyor 🙂
-Tek başınıza müzik yapmak sizi zorluyor mu?
Yorucu olduğu söylenebilir ama grup arkadaşlarının kaprislerini çekmekten iyidir diye düşünüyorum. Ben yaptığım işlerde biraz katıyımdır. Çoğu insan bu yönümü kaldıramaz.
-Etkilendiğiniz sanatçılar/gruplar hangileridir?
John Frusciante,
Jimi Hendrix, The Smiths ve tabi ki RHCP! Ama John Frusciante’yi her şeyden ve
herkesten ayrı tutuyorum. Çünkü o müzikal hayatımı yönlendiren insanlardan
biri. Tabi onun bundan haberi yok 🙂
-Türkiye’de yapılan rock müzik hakkında neler düşünüyorsunuz? Son dönemlerde bir gerileme mi yaşanıyor yoksa tam aksine gelişiyor mu?
Türkiye’de işler
garip ilerliyor. No name takılan müzisyen ya da gruplar piyasaya girdikten
sonra sanırım maddi hırslar yüzünden ya da akıl hocaları yüzünden tarzlarını
değiştiriyorlar. Daha popüler işler çıkıyor sonrasında ama popüler kültürde de
her şey çok çabuk tüketilip çok çabuk unutuluyor. Türkiye’de rock müzik
alanında benim için Kargo’nun yükselttiği çıtayı henüz geçen bir müzisyen ya da
grup olmadı.
-Yakın zamanda sizden yeni albüm ve konser haberleri alacak mıyız?
Şu an konser ve
albüm çalışmaları devam ediyor. Bir süre sonra bir çok haber alacaksınız
benden. 🙂
-Sorularımızı yanıtladığınız için çok teşekkür ederiz. Son olarak sevenlerinize neler söylemek istersiniz?
Asıl ben teşekkür
ederim. Destekleri için herkese teşekkürlerimi iletir, saygı ve sevgilerimi
sunarım.
Beni daha da takip
etmek ve haberdar olmak için ve de ayrıca tüm müziklerimi dinlemeleri için web
sayfama davet ediyorum 🙂
Herkese merhaba çerez severler. Bugün yeni bir liste ile karşınızdayız. Yeri geldiğinde bizi hüzünlendiren, yeri geldiğinde içimizi kımıl kımıl eden, yeri geldiğinde derin bir sessizliğe büründüren melodileri ile dinlemekten en çok keyif aldığım 70’ler yabancı parçaları ile karşınızdayım. Keyifli dinlemeler. Çereziniz sıcak, biralarınız soğuk olsun…
Kel Hasan Efendinin Öğrencisi Olan Ve Kavuğun İkinci Sahibi Olan İsmail Dümbüllü Geleneksel Türk Tiyatrosunun Son Temsilcisi Sayılmaktadır.
Peki, Bu Kavuk Devretme Geleneğini Başlatan İsmail Dümbüllü Kimdir.
Geleneksel Türk Tiyatrosunun Son Temsilcisi, Orta Oyunu Ve Tulûat Sanatçısı olan Sahne Ve Sinema Oyuncusu İsmail Dümbüllü Tuluat Geleneğinden Yetişmiş. Birçok Türk Seyirlik Oyununun Ve Çeşitli Oyunculuk Tekniklerinin Günümüze Aktarılmasını Sağlamış, Ortaoyunu, Operet Ve Filmlerdeki Rolleriyle Öne Çıkmıştır.1897 Yılında Üsküdar Süleyman Ağa Mahallesinde Doğdu. Babası Iı. Abdülhamid’in SilahŞörlerin den Zeynel Abidin Efendi, Annesi Fatma Azize Hanım’dır. Üsküdar İttihat-I Terakki Mektebinden Gazeteci Burhan Felek İle Aynı Okuldan Mezun Olur. Ortaokulu Bitirdikten Sonra Askeri Ortaokulla Başlar Ancak Tiyatro Merakı Yüzünden Askeri Ortaokuldan Üçüncü Sınıfıta Atılmasının Ardından. Okuldan Ayrılmasına Sebep Olan Tiyatro Oyunculuğu İçin Önce Amatör Olarak Karagöz Hüseyin‘İn Sahnesinde Oynayan Ve On Altı Yaşında Kel Hasan Efendi’nin Dilkûşa Tiyatrosu’na Girer. Abdürrezak Efendi, Şevki Şakrak, Küçük İsmail Efendi, Kavuklu Hamdi Efendi, Komik Naşit Efendi Gibi Zamanın Ünlü Oyuncularıyla Aynı Sahneyi Paylaşmıştır. 30 Yaşına Kadar Kel Hasan’ın Yanında Çalışmış. Bu Dönemde Tuluatlar (Önceden Hazırlanmadan, Sahnede Akla Gelen Sözlerle Oynanan Şimdiki Adı İle Doğaçlama Denen Oyuna Tuluat Denir) Sergilemiştir. Dümbüllü, Tevfik İnce İle Birlikte Kendi Topluluğunu Kurarak 1928 Yılında Perdesini Direklerarası‘Ndaki Hilaltiyatrosu‘Nda Açmıştı. 1933‘Den Sonrada Anadolu Turnelerine Çıkmıştı. Dönemin Tiyatro Anlayışı Ve Beğenisi Giderek Değişiyor Olmasına Rağmen Naşid’in Ölümünden Sonra Geleneksek Tiyatronun En Ünlü Adı Oldu Ve Ortaoyunu Geleneğini Tek Başına Sürdürdü. Bu Dönemde Ayşem, Cebegitti, Bülbül Gibi Operetlerde De Oynadı. Iı.Dünyasavaşı Yıllarından Sonra Özgün Ses Tonu, Saf Görünüşü Ve Sevimli Mimikleriyle 1947‘De İtibaren Sinemada Da Görünmeye Başladı. Memiş(1947), Dümbüllü Macera Peşinde(1948) Ve Keloğlan (1948) Filmlerinde Başrol Oynadı. Harman Sonu(1950), İncili Çavuş(1952), Ne Sihirdir Ne Keramet(1951), Sihirli Define(1951) Adlı Filmlerde Ününü Pekiştirdi. Ancak Birçok Eleştirmene Göre, Çok Seyirci Toplamasına Karşın, Filmlerdeki Dümbüllü, Tiyatrocu Dümbüllü Kadar Başarılı Olamamıştı. Kel Hasan’dan Ortaoyunu Konusunda Öğrendiklerini Kendi Kişiliğiyle Birleştirerek Oluşturduğu “Dümbüllü Tarzı”Nı Hem Sahnede Hem De Perde De Sergilemeyi Sürdürdü. 1953‘De Kırk Gün Kırk Gece, 1954‘De Mihrimah Sultan, 1956‘Da Dümbüllü Tarzangibi Filmlerde Oynadı. 1968‘De Jübile Yaparak Tiyatroyu Bıraktı. Ama Sanattan Kopmayarak Zaman Zaman Sahneye Çıkmayı Ve Radyo Oyunlarında Yer Almayı Sürdürdü. Bilinen Adıyla Dümbüllü İsmail Efendi, ‘Dümbüllü’ Adını Nasıl Aldığını Şöyle Anlatır:“Peruz Hanım Vardı Kantocu, Samran’dan Evvel. Bu Peruz Hanım O Zamanın En Birinci Kantocusuydu. Hem De Beste Yapar, Güftesini De Kendisi Yazardı. Dümbüllü Diye Bir Kanto Söylerdi. Buna Bir Gazel İlave Ederek Söylemeye Başladım. ‘Dümbüllü, Dümbüllü, Gabarala, Mabarala, Dümbüllü’ Diye Oynardık. Böylece Dümbüllü Adı Üzerimde Kaldı”.
İsmail Dümbüllü, 1970 Yılında Çalıkuşu Operetinde; Nurhan Damcıoğlu Ve Halit Akçatepe İle Birlikte Oynamıştır
Oynadığı Oyunlardan En Çok Gözlemeci, Kavuklu’ya Hile, Çifte Hamamlar, Ters Biyav Ve Kanlı Nigar’ı Severdi. Oynadığı Filmlerde De En Çok Nasreddin Hoca İle Özdeşleşmişti. İsmail
Dümbüllü Bu Filimler Dışında:
1971 Nasreddin Hoca
1971 Afacan Küçük Serseri
1968 Kanlı Nigar
1965 İstanbul Kazan Ben Kepçe
1965 Soytarı
1965 Serseri Âşık
1965 Nasreddin Hoca
1963 Temem Bilakis
1962 Ekmek Parası
1962 Gol Kralı Cafer
1959 Şeytan Mayası
1954 Fındıkçı Gelin
1954 Bayram Gecesi
1954 Canlı Karagöz (Mihriban Sultan)
1954 Nasreddin Hoca Ve Timurlenk
1954 Dümbüllü Tarzan
1953 Kırk Gün Kırk Gece
1952 Yıldızlar Revüsü
1951 İncili Çavuş
1951 Ne Sihirdir Ne Keramet
1950 Harman Sonu Dönüş
1950 Sihirli Define
1948 Keloğlan
1948 Dümbüllü Macera Peşinde
1947 Memiş
1947 Kılıbıklar
1946 Kızılırmak – Karakoyun
1946 Harman Sonu / Anadolu Köy Düğünü Sergilemiştir.
Sahne Gösterisi Olarak Ta İsmail Dümbüllü, 1970 Yılında Çalıkuşu Operetinde; Nurhan Damcıoğlu Ve Halit Akçatepe İle Birlikte Oyn Rolalmıştır. Geçirdiği Bir Trafik Kazasının Ardından Hayata Bir Ay Tuna Bildi Ve 5 Kasım 1973 Tarihinde 76 Yaşında Hayatını Kaybetti. Cenazesi, İstanbul’da Boğaziçi Köprüsünden Geçen İlk Cenaze Olarak İsmi Gibi Tarihin Kayıtlarına Geçti. Kabri, Üsküdar’da Çiçekçi Cami Karşısında Bulunan Karacaahmet Mezarlığında Bulunmaktadır. İsmail Dümbüllü Geleneksel Kavuğu Kel Hasan’dan Aldı. Kendisi de, Ölmeden Bu Kavuğu Münir Özkul‘A Devretti.
Türk Tüyatrosunun Nişanesi Olan Kavuk, Kel Hasan Efendi. Kavuku’nu İlk Olarak Kendi Öğrencisi Olan İsmail Dümbüllü’ye Vermişti. İsmail Dümbüllü İse 1968 Yılında Yeteneğinin Nişanesi Olarak Münir Özkul’a Düzenlenen Bir Törenle Kavuk’u Devretmiştir.
Folk Viking metalin Sakson diyarından gelen temsilcilerinden gene ezberi bozacak, akılda kalıcı melodilerle dolu, türünde başarılı sayılabilecek bir çalışma daha. Her albümünde acaba acaba dedirten , dinledikten sonra da sağlam melodileriyle buna pişman ettirten bir Grup Heidevolk. Melodik, atmosferik ama aynı zamanda da epik tınılarla dolu, gaza getirici şarkılarla dolu başarılı bir albüm Vuur Van Verzet. Grubun 2018 tarihli bu albümü türden beklentisi yüksek olanları fazlasıyla tatmin ve memnun edecek bir yapıt. Özellikle ilk şarkı Ontwaakt ve A Wolf In My Heart albümün lokomotif olan, sürükleyen mükemmel şarkıları. Duygusal melodiler ve kemanlarla bezeli etkileyici giriş şarkısından sonra A Wolf In My Heart albüme tek başlarına yeten şarkılar. Albümün geneli de bu şekilde ve sonuna kadar kendini size dinlettiriyor. Hiç düşünmeden kulak verin, pişman olmazsınız.
Yağmurlu bir çarşamba günü herkesten her şeyden kaçmak gibi bir hisse kapıldım. Sadece sıkılmıştım rutin olandan, komik olanı ise farklı bir şey olsun da istemiyordum. Zihnimdeki karanlık yavaş yavaş öldürdükçe düşüncelerimi düşünmekten kaçmak geldi içimden. Peki insan nasıl kaçabilirdi kendinden? Uzun süredir kendim gibide hissetmiyorum, bir role bürünmükten kaçtım bugün. Karanlığımda ki diğer kişiliklerle beraber deniz manzaralı bir mekandayım şu an depresyona girmeye fırsat tanıyorum onlara. Neden bu kadar memnuniyetsiz olduğumu soruyorum diğer benliklerime susmalarını istediğim halde. Peki kendimi anlatmaktan nefret ederken neden bunları bir kağıda yazıyorum? Yazının kalıcı olması neden bu kadar cazip geliyor bana? Soru sormaktan vazgeçersem mutlu olacağım biliyorum fakat engel olamıyorum zihnime. Her soruda biraz daha karanlık geliyor üstüme. Soruları yöneltirken diğer benliklerime cevabı bulamayalar kendini öldürüyor ve beni rahat buluyorlar. Oturduğum yerden kendimi kendimden azat ediyorum ve yağmur diniyor. Farketmeden yaktığım sigaramı söndürüp, gittikçe kalabalıklaşan mekandan ayrılıyorum. Kendime bir yön belirleyip özgürlüğüne kavuşmuş bir mahkum edasıyla yürüyorum. Derin bir nefese alıp hâlâ gri olan gökyüzüne bakıyorum. Yanıldığımı anladığım an bu an oluyor. Hiç bir zaman özgür olamayacağız bu dünyada yaşadığımız sürece. İnsanlık var olduğu sürece, ahlâk kuralları etkilerini kaybetmediği sürece batıl olan var olduğu sürece özgür olamayacağız. Cennet ya da cehennem ödül ya da ceza bunlar için çabaladığımız sürece ayağımıza prangalar olacak. Yaşarken bunlardan yaşarken kurtulmak için tek bir seçenek kalıyor elimizde “delirmek”. Delirmek ölmenin en neşeli yolu olmalı.
İnsan ister bazen… yazmak ister… Diyemediklerini, söze dökemediklerini bir bir kağıda dökmek ister… Harfleri harfleri kovalasın, onlar kelimeler oluştursun der… Kelimeler biraraya gelsin cümleler çıksın ortaya, cümlerin ardından paragraflar kendilerini anlatsın isterler… Bunlar ortaya çıkarken kalemin kağıda dediğinde çıkardığı ses eşlik etsin bana derler… Kalemden çıkan o hışırtılı, incecik, usuldan, derinden gelen ses… Vesselam insan diyemediklerini demek ister, boğazının tam ortasında düğümlenenleri, dilinin ucuna gelip de diyemediklerini…