Birey; her ne kadar toplum baskısının yaşamını yönlendirmesine izin vermesini engellemeye çalışsa da, toplumun en küçük parçası olan bireyin, yaşadığı toplumun görüş ve düşüncelerinden etkilenmemesi mümkün değildir.
Toplumun “Elalem ne der?” düşüncesiyle fark etmeden bireyin yaşantısı öyle izole edilir ki, adeta toplumda bütün bireyler birbirinin kopyası olmaktan kaçınamaz, giyilen kıyafetlerden tutun da dinlenilen müziklere kadar dayatma bir popüler kültürün etkisiyle kendi zevklerini, istek ve düşüncelerini daha tam anlamlandıramamış olan bireylere hayatı boyunca nasıl davranması, nasıl yaşaması, ne yiyip ne içmesine kadar her şey bir paket önlerine sunulur. Peki bu pakete karşı çıkan, kabullenmeyenler, onlar ise toplum tarafından dışlanılarak sürüye uyanlara adeta bir “kötü örnek” olarak tanıtılır.
Toplum ve hatta kendi ailesi tarafından dışlanan davranış ve düşünceleri geniş kesimlerce kabul edilmedi diye gösterilen bu kişi “yalnızlaştırılır.” Bu yalnızlaştırma işlemini tamamlayan toplum, rahat bir nefes alarak kendi yaşam tarzlarından başka bir yaşam tarzı olmayacağını kendilerine de ispat ederek, rahatça bir uyku çeker ve aslında bu sistemde mutlu olmasalar bile “kabullenme” içgüdüsüyle hayatlarına kaldıkları yerden devam edip, en iyi yaşam tarzının kendi yaşam tarzı olduğu düşüncesini savunmaya devam ederler. Yalnızlaştırılan birey ise yer yer kendini sorgulamaya kendi görüş ve fikirlerinde şüphelenmeye ve içten içe aslında onlar gibi neden olamadığını düşünmeye başlar.
Toplum baskısıyla yalnızlaştırılan bireyler, hayatları boyunca içlerinde yeşeren farklı olmanın da meydana getirdiği bir güvensizlik hissiyle, toplumda bir yer edinememeye başlar ve değersizleştirilir. Oysaki onlar; değerinin çok sonradan belki de hiç anlaşılamayacağı hazinelerle saklıdır.
Hande SEZGİN
Bir yanıt yazın