Etiket: haber

  • AİDİYETSİZLİKLER ŞAİRİ: ŞÜKRÜ ERBAŞ

    AİDİYETSİZLİKLER ŞAİRİ: ŞÜKRÜ ERBAŞ

    Bulutların ardından gözünü yeni açarak dünyaya selam veren bir kırlangıç gibi sizleri selamlıyorum Çerezzine okurları. Kırmızı kırlangıcı buldunuz mu? Ben henüz bulamadım. Bunları sizinle daha sonra konuşuruz…

    Şimdi edebiyattan bahsedeceğiz biraz. Ruhumuzun derinliklerine bir dokunuşu hoş görüp, bizleri yaşama uzandıran edebiyattan. Hayatımızın en zorlu süreçlerinde, kalabalık içinde en hakiki yalnızlık anımızda, yeryüzü ve gökyüzüne ait hissedemediğimiz anlarda bir kalemden çıkan sözcükler yoldaşımız oluyor. Yolumuza yol katan, ışığını esirgemeyen her bir sözcük düşlerimize arkadaşlık ediyor. Yeryüzü ve gökyüzüne ait hissedemeyenlerin yeri neresi? Düşleri, umudu ve hayatı saklayan sözcüklerin yer aldığı kağıtlar mı? Öz iradem ile tanık cevabım: Kesinlikle evet!

    Yaşamda boşluklara tanık olduğumda, ellerimin ve kalbimin bazen benden değil atışlarında ve gözlerimi düzlüklere çevirdiğimde beni karşılayan yegâne yazarlardan bir tanesi: Şükrü Erbaş.

    Edebiyat dünyasında öyle şairler vardır ki, yazdıklarının her bir zerresinde yaşam mücadelesinden bir küple tadarsınız. Hatta kelimeleri sizi öyle bir düş gücünün etkisine davet eder ki, farkında olmadan kendi hayatınızın içine katmış bulunursunuz. Yaşananı, yaşanmak üzere olanı ve yaşanması beklenenlerden hallicelerini. Şükrü Erbaş da bu şairlerden bir tanesi…

    1953’te hayata gözlerini aralayan Şükrü Erbaş Yozgat’ta dünyaya geliyor. Edebiyat dünyasına ilk adımını “Varlık” dergisi ile atıyor. Sonrasında birçok farklı anlatım türünde eserler veriyor. Çocukluğundan beri amatör şiirlere imza atan yazar, okuduğu ve ele aldığı her eserin onu geliştirdiğini söylüyor. Aynı zamanda bu gelişim çizelgesinin onu şiir türüne yönlendirdiğini dile getiriyor. Şükrü Erbaş röportajlarında ve söyleşilerinde başarılı bir gözlemci ve sanatkâr olabilmenin yolunun yaşam sürülen toplumun iyi tanınmasından ve keşfedilmesinden geçtiğini söylüyor. Şükrü Erbaş edebiyat dünyasına yetkinliğinin gelişmesine katkı sağlayan isimleri de şu şekilde sıralıyor: “Decameron Hikayelerinden, Binbir Gece Masallarından, Yunus’tan, Karacoğlandan, Cervantes’ten, Kafka’dan, Dostoyevski’den, Hasan Ali Toptaş’tan, günümüzün en genç isimlerine kadar.” Erbaş anlatım dilinde hüzünle mutluluk duygusunu da birlikte işlemeyi başarır. Şiirlerinde bir gözyaşı tanesinin ıslaklığının bile hissedildiği kelimelerle birlikte dudaklardan süzülen acı bir çığlığın da varlığı hissedilebilir. Aynı zamanda ölümü anlattığı kelimelerin içerisine çocukluk hislerini de dahil eder ve hayat ile ölüm arasındaki o ince çizgiye okuyucusunu davet eder. Şükrü Erbaş kendi şiir dilini konu edindiği kelimelerini şöyle sıralar: “Eğer doğanın, insanın, toplumun diyalektiğini iyi okumazsanız; bu üç olgunun, gerçeğin, birbirinin içinde var olduklarını, birbirine ruh olduklarını görmezseniz, söyleyeceğiniz söz kendi üstüne kapalı, dünyaya değmeyen, duygusunu kimseye bulaştırmayan bir eğlenceye, marifet sergilemeye döner. Şiir ne süslü söz söyleme sanatıdır ne de veciz sözler söyleme sanatı. İnsanın var oluş hallerinden birisidir. Dünyanın bütün varlıklarından ses alır, söz alır, sonra da bizden geçerek, bizim sesimizi alarak bütün bu varlıklara ses eder.” Bu sözleriyle Erbaş, ele aldığı her kelimenin birlik bir duygu durumundan hallice olduğunu açığa kavuşturuyor. Aynı zamanda kelimeleri iyi bir şekilde ele alabilmenin ve aktarabilmenin yönteminin yaşanan toplum bilincine sahip olunması ile mümkün olabileceği sözlerini de destekliyor. Halkın içinden gelen ve halkın bilincine önem veren şair, türküleri ve halk ezgilerini çok sevdiğini ifade eder. Türkülerin bireyin ruhsallığında öne çıkan kırılgan ve yara görmüş noktaları ortaya çıkardığı bilinmektedir. Erbaş’ın yazılarının beslendiği temel iz düşümlerden birini de halk ezgileri oluşturur. Bir röportajında şair türkülere olan ilgisini şu sözleriyle belirtmiştir: “Türküleri çok severim. Şairden çok türkücü sayılacak kadar çok severim. Özellikle etno-müziği. Şiirsel imge adına, hiçbir kaygıya kapılmadan bireysel-toplumsal bir derdi söylemek adına, çığlığını dünyaya salmadaki cesaret adına, sözün gündelik dildeki kalıplarının aynı sözlerle nasıl kırılabileceği adına, içtenliğin nasıl bir yaratıcılığa dönüştüğü adına, daha pek çok şey sayabilirim, türkülerden öğrendiğim çok şey oldu. Yaşım itibariyle, hücrelerim onların yarattığı duyarlılıkla yoğruldu. Ancak, onları tekrar etmedim. Edemem. Edilemez zaten. Onlardan, çağdaş şiire nasıl katkılar sağlayabilirim, geleneği yeni hayatları dillendirmede nasıl kullanabilirim, bunları becerebildiğim kadar yapmaya çalıştım.” Şükrü Erbaş bu sözleriyle türkülerin şiirsel dil anlamında ona çok fazla şey kattığını, toplumsal dertlerin açığa vurulmasında bir aracı görevi gördüğünü ve içtenliğin yaratıcılığa dönüşme gücüne değinmiş.

    Şükrü Erbaş gençliğinin güzel çağlarında büyük aşk yaşadığı Hatice Erbaş ile yaşamını birleştiriyor. Şiirinin de doyumu, inceliği, kırılganlığı ve can parçalığı bundan sonra başlıyor…

    Beni hayatım boyunca yaşamadığım bir duygu durumuna sürükleyen şiir kitabıydı: “Yaşıyoruz Sessizce” Belki de hiçbir kitabın daha önce böyle tez vakitte akıtmadığı gözyaşlarımı, birkaç sayfada selden hallice etmeyi başardı. Şükrü Erbaş’ın Yaşıyoruz Sessizce isimli kitabını eşinin ölüm döneminde kaleme alıyor. Her dize, her bir kelime bu dönemin kasvetli ve boğucu havasını içinde barındırıyor. Fakat Erbaş’ın naif dili, aşk dolu bakışları ve kirpiklerinden süzülen her bir yaş öylesine kelimelerin karakterine bürünüyor ki, insan kendini bir anda o hayatın ve yaşam döngüsünün içinde buluyor. Ayrılık öyle bir histir ki, bir anda dünyanın tüm renkleri griye dönmeye başlar. Tüm buhranlar yaranızı açmak için bekleyen bir cellat gibi kapınızda belirir. Yüreğiniz hissetmez, gözünüz görmez, kalbiniz duymaz. Erbaş, ayrılığın en naif dizelerini ele alıyor bana kalırsa. Ayrılık ve naiflik. Zor. İnsan kaç kez yutkunur bir kitabı bitirdikten sonra ya da kaç dakika boyunca duvar boşluğuna öylece bakakalır bilmiyorum fakat bu kitabın benim üzerimde böyle bir etkisi mevcut. Özellikle öyle kelimeler ve öyle duygu değişimleri söz konusu ki bir tarafım kelimelerin içerisine gizlenen çocuğun elinden tutup çekmek isterken, bir yanım da kalemi eline alan adamın karşısında oturup günlerce, saatlerce dertlerini dinlemek istiyor. Ben özellikle Şükrü Erbaş’ın kitaplarını elime aldığımda ikinci hissimin ağır bastığını hissediyorum. Bir gün karşı karşıya kalıp, Hatice’ye olan özlemini, aşkını, dindiremediği heyecanlı çocuğunu dinlemek istiyorum. Aşk’ın ne olduğunu, her halini tadan birinden dinlemek istiyorum. Bu yazıda isteğimin içerisine sizleri de davet edebileceğim ümidindeyim.

    Sizlere Yaşıyoruz Sessizce kitabından ruhuma dokunan bir şiiri paylaşmak ve haddim ise analiz etmek istiyorum:

    “Üç yıldır ölüyorsun Hatice
    Yataktan kalkıyorum, ölüyorsun

    Odadan odaya geçiyorum, ölüyorsun
    Su içiyorum, boğazımda mezar hecesi bir taş
    Bademaltı’ndayız, ayaklarını sevdiğin günler
    Ölüler de soluk almak ister
    Limon çiçeklerinden bir yaşama ayini
    Yaptım mamur ettim geri devirdi diyor bir ses
    Gözbebeklerinden topuklarına çekiliyor dünya
    Eteklerinden düşüyorum, düşüyorum.”

    Bitkinliğin, hayata veyahut kadere dargınlığın, tükenmiş bir umudun ve özlenen yaşam sevinçlerinin bu denli tutarlı ele alındığı bir metin içine dahil ediyor beni. Özellikle Yaşıyoruz Sessizce kitabının ilk sayfasında yer alan Hatice Erbaş’ın “Babanız içerde şiir yazıyor diye
    çocuklarımı sessiz ağlattım ben.”
    Dizesinden sonra her şey daha anlamlı oluyor. Aslında daha can yakıcı. Bir şiir ödül töreninde Şükrü Erbaş eşinin sözlerinin kitabın ilk sayfalarında yer almasını şu sözleriyle açıklıyor: “Onun bakımını hiç aksatmadım ama bu şiirlerin yazılması, onun zamanından çaldığım anlarda oldu düşüncesi vicdanen tedirgin ediyor. Eşimin ölümünden sonra öğrendim, ‘Ben babanız içeride şiir yazıyor diye çocuklarımı içerde sessiz ağlattım’ demiş. Bir sonraki kitabımda bunu girişine koyacağım. Bu benim yazdıklarımdan çok daha kıymetli geliyor bana”

    Hayatın kısa bir anılar bütününden ibaret olduğunu düşündüğümüz ve değerini bilmediğimiz yaşamımızda Şükrü Erbaş aslında her anın ne kadar kıymetli olduğunu öğretiyor bizlere. Öyle naif bir aşka sahip ki, hislerinin doyumu bile az geliyor bazen. Verdikleri yarım, tamamlamamış gibi hissettiriyor benliğine. Kaleme aldığı her sözcüğün eşine verdiği zamandan kısıtladığını düşünüyor ve bunu dert ediniyor. Belki de bu durum dertlerin en ince düşünceli halini bizlere sunuyor.

    “İşte geliyorsun, kış soluğun saçaksız kuşlar
    İki omuzunda bitmiş gün
    Ellerinden tutuyorum
    Birden ölüyorsun.
    “Bugün çok güzelsin” diyor ayşegül hemşire
    İçinde bir nazlı göl usulca yapraklanıyor
    Tam kendini seveceksin
    Ölüyorsun.”

    Tam kendini sevecekken ölmek ve tam ölecekken kendini sevmek arasında ince bir çizgi… Yaşam çizgisi. Duygunun içinde yeşeren yaprakların birden sararmasını, yere düşmeden olduğu yerde son bulmasını dizelerinin bağlamı ile veriyor bizlere Şükrü Erbaş. Yalınlığın, hissizliğin, burukluğun ve ölümün en güzel tasviridir bu belki de.

    “Çıralıya gidelim haydi, nar çiçekleriyle
    Yaseminlerle silelim ilaç kokularını
    Kalkacaksın, ölüm ayaklarında bir isteksizlik
    Bizim o elleri gökyüzü doktorlarımız
    “Hatice abla” diyorlar, hepsi birer lokman iyiliği
    Gözlerin bir daha tutunuyor dünyaya
    Ölüyorsun.

    Yirmi yaşımız siyah beyaz bir zaman
    Ankara henüz ana rahmimiz olmamış
    Güzelliğini omzuma alıyorum kurtuluş parkında
    Dört yanımız yeni dünyaların buğulu harfleri
    Saçların ağzımda düğün-dernek
    Birden ölüyorsun.

    Denizdesin bozkır mavi bir acemilik
    Gövden altın güneşlerde ibrişim yumağı
    İçindeki çocuk sularla örtüyor çıplaklığını
    Beydağları iki omzunda iki gökkuşağı
    Ölüyorsun.

    Ve çocuklar Hatice, yaşama nişanımız çocuklar
    Ağızları donmuş korku, ayva sarı tüyleri kan, rüyaları
    Hepimizin suskunluğundan bir mezar taşı
    Hangi evde doğarlarsa doğsunlar
    Bizim evimizde ölüyorlar.”

    Hayata tutunduktan sonra bir anda benliğini kaybeden ellerin ve yaşama dair hislerden beslenen umutların birden yok olduğu satırları bizlere sunuyor Şükrü Erbaş. Hayatın umutla bezendiği çocuklar bir anda ümitleri, hisleri ve sevinçleri de alıp yok oluyorlar. Yaşamın hayat veren her bir zerresi ölüm ile karşılanıyor…

    “Sevmenin tanrı soluğuyuz ikimiz de
    Gövdemin dünyanın ilk atlası
    Boynundan dudaklarına dönüyorum mahcup
    Kışlanın radyosu birden camlarda:
    Bastığımız kara toprak boyumuzu aşar bir gün

    Gidelim diyorum. Gidelim diyorsun. Sermayemiz hayal
    İnsan yaşlanınca bir yere gidemez değil mi
    Çocuklara başka bir kader, bize bir gelecek masalı
    Tam su yüzüne çıktık, dünya kalbimizin hizasında
    Sen hak ettin bu mucizeyi diyorum, ağzım kan ter içinde
    Gözlerin biliyor her şeyi, gözlerin bir yaşam çığlığı
    Ölüyorsun…

    Yaşıyoruz Sessizce-Tam Kendisi Seveceksin”

    Mucizelerin, yaşam telaşlarının, kalp hizasında yer alan sanrıların arasında bir aşk savaşı veriyor aslında Şükrü Erbaş. Aşkla mücadele etmiyor, aşkın sancılı yüzüne tanıklık ediyor. Erbaş’ın kelimelerinde döktüğü gözyaşlarının ağırlığını ve benliğinin sessiz uğultularını duyuyoruz aslında. Ölümün de kaçınılmaz bir ayrılık süreci olduğunu bizlere hatırlatıyor. Ölümden kaçabilen olmuş mu şu ana kadar? Ya da ölüme kafa tutabileni gördünüz mü? Ölümden başka her şey yaşam telaşının getirisinden ibaret. Gelici ve geçici.

    Çok sevdiğiniz birini kaybettiğinizde içinizde oluşan boşluğun çevresi o kadar hassas ki, bir anı dokundursan kanamaya başlıyor. Kanadıkça açılan yaralar zaman geçtikçe “alışkanlık” adı altında kabuk bağlıyor fakat içeride bıraktığı acıdan bihaber duruluyor.

    “Ben şiir yazmazsam, yitirir dilini içimdeki çocuk” sözleri ile betimlediği çocukluğunu hiçbir zaman kaybetmemiş Şükrü Erbaş. İçindeki çocuğun ona yaşamı sunduğunu, hayatı anlamlandırdığını ve benliğini beslediğini söylüyor. Yüreğe dokunan kelimelerin çocuğu olarak adlandırılan yazar, her yazısında içindeki hiç büyümeyen çocuğun hayata bakış açılarını ve duygusal telaşlarını yansıtıyor.

    Şairin şiirde başarıyı yakalamasının yolunun toplum bilincinden geçtiğini öne süren Şükrü Erbaş, yalnızca bireysel yazılar ele almaktan ziyade toplumsal konuları ele aldığı şiirleriyle de biliniyor. Şair bazı eserlerinde toplumun ezilen kesiminin de pervasızca hırpalanan yaşam boyutunu ele alıyor. Bu eserlerinde mevcut düzene atıfta bulunarak farklı olanı değiştirmeye tabii tutan kesimi eleştirerek, olana razı olmak ve güçsüz olanı ezmeye çalışmak tutumunu “köylülük” olarak nitelendirmiştir. Bu bağlamda “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?” isimli şiiriyle de toplumda oldukça ses getirmiştir. Şair şiirine gelen tepkileri de şu kelimeleriyle yorumlamıştır: “Ne yazık ki hâlâ geçerliliğini koruyor şiirdeki öfke. Bu gidişle ne yazık ki daha uzun süre okunacak. Bu devlet, polis zoruyla park açıp kapatmaya devam ettiği sürece; Roboskili otuz dört çocuğun öldürülme emrini veren sorumlu iki yıldır bulunamadığı(!) sürece; gezi olaylarında öldürülen gencecik çocukların birinin bile çok açık failleri ellerini kollarını sallayarak gezdiği sürece; eğitim her gün biraz daha din odaklı olmaya başladığı sürece; demokrasiyi başörtüsüne indirgediğimiz sürece. Bu ve benzeri şiirler okunacaktır. Daha doğrusu hayatta bir karşılığı olacaktır. Bütün bu kepazelikler, köylülükten kaynaklanmaktadır. Köylüden değil, dikkat, köylülükten!” Toplumsal bilinci ve tutumu eleştirdiği röportajında şair düzene baş kaldırmadan olana razı olmayı da suç görmüş ve eleştirisini özgür bir dille açıklamıştır.

    “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?

    Çünkü onlar ağırkanlı adamlardır.
    Değişen bir dünyaya karşı
    Kerpiç duvarlar gibi katı
    Çakır dikenleri gibi susuz
    Kayıtsızca direnerek yaşarlar.
    Aptal, kaba ve kurnazdırlar.
    İnanarak ve kolayca yalan söylerler.
    Paraları olsa da
    Yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır.
    Her şeyi hafife alır ve herkese söverler.
    Yağmuru, rüzgarı ve güneşi
    Bir gün olsun ekinleri akıllarına gelmeden
    düşünemezler…
    Ve birbirlerinin sınırlarını sürerek
    topraklarını
    büyütmeye çalışırlar.

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
    Çünkü onlar karılarını döverler
    Seslerinin tonu yumuşak değildir
    Dışarıda ezildikçe içeride zulüm kesilirler.
    Gazete okumaz ve haksızlığa
    Ancak kendileri uğrarsa karşı çıkarlar.
    Karşılığı olmadan kimseye yardım etmezler.
    Adım başı pınar olsa da köylerinde
    Temiz giyinmez ve her zaman
    Bir karış sakalla gezerler.
    Çocuklarını iyi yetiştirmezler
    Evlerinde kitap, müzik ve resim yoktur.
    Bir gün olsun dişlerini fırçalamaz
    Ve şapkalarını ancak yatarken çıkarırlar.

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
    Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler
    Kendilerinden olanlarla alay edip
    Tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar.
    Devlet; tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir
    Devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar.
    Yiğittirler askerde subay dövecek kadar
    Ama bir memur karşısında -bu da tuhaftır-
    Ezim ezim ezilirler.
    Enflasyon denince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler.
    On bir ay gökyüzünden bereket beklerler,
    Dindardırlar ahret korkusu içinde
    Ama bir kadının topuklarından
    Memelerini görecek kadar bıçkındırlar
    Harmanı kaldırdıktan sonra yılda bir kez
    Şehre giderler!…

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
    Çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler
    Birbirlerinin evlerine ancak
    Ölümlerde ve düğünlerde giderler.
    Şarkı söylemekten ve kederlenmekten utanırlar
    Gülmek ayıp eğlenmek zayıflıktır
    Ancak rakı içtiklerinde duygulanır ve ağlarlar.
    Binlerce yılın kabuğu altında
    Yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır.
    Aldanmak korkusu içinde
    Sürekli birbirlerini aldatırlar.
    Bir yere birlikte gitmeleri gerekirse
    Karılarından en az on adım önde yürürler
    Ve bir erkeklik işareti olarak
    Onları herkesin ortasında azarlarlar.

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
    Çünkü onlar otobüslerde ayakkabılarını çıkarırlar
    Ayak ve ağız kokuları içinde kurulup koltuklara
    Herkesi bunalta bunalta, yüksek perdeden
    Kızlarının talihsizliğini ve hayırsız oğullarını anlatır,
    Yoksulluktan kıvrandıkları halde, şükür içinde
    Bunun, tanrının bir lütfu olduğuna inanırlar.
    Ve önemsiz bir şeyden söz eder gibi, her fırsatta
    Gizli bir övünçle, uzak şehirdeki
    Zengin akrabalarından söz ederler.
    Kibardırlar lokantada yemek yemeyi bilecek kadar
    Ama sokağa çıkar çıkmaz hünküre hünküre
    Yollara tükürürler…
    Ve sonra şaşarak temizliğine ve düzenine
    Şehirde yaşamanın iyiliğinden konuşurlar.

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
    Çünkü onlar ilk akşamdan uyurlar.
    Yarı gecelerde yıldızlara bakarak
    Başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur.
    Gökyüzünü, baharda yağmur yağarsa
    Ve yaz güneşlerini, ekinlerini yeşertirse severler.
    Hayal güçleri kıttır ve hiçbir yeniliğe
    -Bu, verimi yüksek bir tohum bile olsa-
    Sonuçlarını görmeden inanmazlar.
    Dünyanın gelişimine katkıları yoktur.
    Mülk düşkünüdürler amansız derecede
    Bir ülkenin geleceği
    Küçücük topraklarının ipoteği altındadır
    Ve bir kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden,
    Zamanın derin ırmakları önünde…

    Köylüleri Söyleyin Nasıl
    Nasıl Kurtaralım?”

    Şükrü Erbaş’ın “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?” isimli yazısı Melih Aşık’ın köşesinde yayınlanmıştır. Dönemin Cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel yazıyı okuduktan sonra Melik Aşık’a bir yazı gönderir ve köşede Demirel’in Şiir Eleştirisi ismiyle yayınlanır. Yazı şu şekildedir: “Köşenizde yayımlanan ve köylülüğü konu alan Şükrü Erbaş’a ait şiiri okudum. Köylülüğü ağır şartlar çerçevesinde sunan söz konusu şiirin çok katmanlı bir yapıya sahip olduğu görülüyor. Şiirin, köylüleri eleştirir görünürken aslında ironik bir üslupla, bizzat şartlar içerisinde değerlendiremediği köylülüğü, ona tepeden bakarak uygarlık yolunda yük gibi gören yanlış anlayışı eleştirdiği kanaatindeyim. Bununla birlikte, gerektirdiği gibi derin bir anlayışla okunmayıp, sadece düz anlamı itibariyle dikkate alındığında köylümüzü zem eden bir metin olarak yorumlanabilecek ve birtakım yanlış anlayışlara yol açabilecek niteliktedir.”

    Şükrü Erbaş da Melih Aşık’a şiirde ne anlatmak istediğini belirttiği bir yazı göndermiştir:

    “[Bu şiir] benim başımın belası bir şiir. Tarihsel ya da sosyolojik açıdan dünya kadar söz söylenebilir. Şiirde söylediklerimin dışında -şiirin açıklaması olarak değil elbette- çok kısa şunları söyleyebilirim: ben kaba bir dünyada yaşamak istemiyorum. Benim geleceğimi ufukları eşiklerinden öteye varamayanlar belirlesin istemiyorum. Bencilliğinden başka erdemi olmayan insanların dünyamıza iyilik ve güzellik katacağına inanmıyorum. Felsefeyi, sanatı, bilimi bilmeyen, küçümseyen; dinini mülke, mülkünü dine dönüştüren insanları sevmiyorum. Ne yazık ki ülke, tenha kasabalardan ışıklı kentlere kadar, bu düzeysizliğin egemenlik alanı haline geldi. Gerisinde bu bakışın yattığı bir tepki şiirdir “köylüleri niçin öldürmeliyiz?”. Kendim için onlar için insan onuruna yakışır bir yaşama biçimini tersinden söyleyen bir dili, kurgusu vardır. Sevmediğimiz değil sevdiğimiz insanlar bize dert olur değil mi? Yargılanan aslında feodalizm, gelenekler.”

    Dönemin Cumhurbaşkanı ve yazarı arasında geçen bu iletişim bir ilki gerçekleştirmiştir.

    Toplumsal hususlarla birlikte bireysel de birçok duygu durumunu şiirlerine ilmek ilmek işleyen yazar yıllar boyunca usta eserlere imza atmıştır. Aşkın, toplumun, hüznün, bireyin içinde hiç büyümeyen çocukluğun ve aidiyetsizliğin şairi olan Şükrü Erbaş, hayatım boyunca kelimelerine şahit olmaktan memnun olacağım şairlerin arasında bulunuyor. Umudun tükendiği ve boş duvarların mesken olduğu günlerde Şükrü Erbaş’ın kelimelerinin eşliğine imkân tanımanızı tavsiye ediyorum Sevgili Çerezzine ailesi.

    Kırmızı kırlangıcı bulmak üzere, hoşça kalın.

    KAYNAKÇA:

    https://www.bilgiustam.com/sukru-erbas-kimdir-hayati-ve-basarilari/

    https://seyler.eksisozluk.com/sukru-erbasin-ulkede-infial-yaratan-siiri-koyluleri-nicin-oldurmeliyiz

    Şükrü Erbaş-Yaşıyoruz Sessizce

    ELİF AKSÜT

  • Gizem Utku’yu Sonsuzluğa Uğurladık

    Gizem Utku’yu Sonsuzluğa Uğurladık

    Ülkemizin en sevilen Rock Müzisyenleri Ogün Sanlısoy, Haluk Levent,Murat İlkan & Metin Türkcan Akustik Projelerinin menejerliğini yapan ve camiada çok sevilen değerli menejer harika insan Gizem Utku‘yu kaybettik. Tüm sevenlerinin ve Rock Camiamızın başı sağolsun. Çerezzine olarak çok üzgünüz.

  • SaydılBam’dan yeni albümü “Kafamızın Tadı Yok”u yayınladı.

    SaydılBam’dan yeni albümü “Kafamızın Tadı Yok”u yayınladı.

    Yeni yıla hızlı bir başlangıç yaparak giren SaydılBam müzik grubu kendi söz ve bestelerinden oluşan 10 şarkılık “Kafamızın Tadı Yok” isimli yeni bir akustik albüm yayınladı.

    Davul-Gitar’da Ali Avcıoğlu, Vokal-Gitar’da Yavuz Magu‘dan oluşan SaydılBam grubu 2016 yılında kurulmuştur. Kendi söz & bestelerini yapan grup bugüne kadar 6 albüm ve bir çok tekli çalışmasını dinleyicisine sunmuştur.

    Albümler:

    • Gider Ayak (2016)
    • Hiçbir Yerden Hiçbir Yere (2018)
    • Yanımızda Olur Musun (2018)
    • Toz Duman (2019)
    • Derin İçte (2019-Single)
    • Kafamızın Tadı Yok (2020)

    1 Ocak 2020 tarihinde yayınlanan “Kafamızın Tadı Yok” isimli 10 şarkılık albüm 2 akustik gitar ve bir vokal şeklinde akustik formatta kayıt edilmiştir. Grubun daha önceki çalışmalarında Ali Avcıoğlu’nu davulda duyan dinleyici bu kez onu bu albümde gitar çalarken dinleyecek.Şarkıların söz & besteleri SaydılBam’a ait olup aranje,kayıt,mix ve mastering çalışmaları Ali Avcıoğlu prodüktörlüğünde “SaydılBam Home Stüdyosu”nda yaklaşık 2 ay gibi bir sürede tamamlanmış ve dinleyici ile buluşmuştur.

    SaydılBam’dan Mesaj:

    Her ne kadar “Kafamızın Tadı Yok” desek de yaptığımız işi severek ve ona gönül vererek yaptığımızdan dolayı içimize sinen bir albüm oldu. Kendini rahatlıkla anlatabilen samimi, içten, hem bizden hem sizden meydana gelen bir albüm sürecini daha tamamladığımıza inanıyoruz. Bir sonraki albümde tekrar görüşmek ümidiyle. Herkese keyifli dinlemeler..

  • Türkiye’nin Doom Metal Gururu FORGOTTEN: ”Müzik yapmaktan keyif almak ve kendimizi ifade etmek tek hedefimizdi”

    Türkiye’nin Doom Metal Gururu FORGOTTEN: ”Müzik yapmaktan keyif almak ve kendimizi ifade etmek tek hedefimizdi”

    Merhabalar! Öncelikle röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim. Nasılsınız? Forgotten için hayat nasıl gidiyor?

    • Biz teşekkür ederiz. Yeni albüm yayınlanalı birkaç ay oldu. Bu aralar konser hazırlıkları ve yeni parça yazma süreci ile meşgulüz.

    Eskiye dayanan ve köklü bir Doom Metal grubusunuz. Bize kuruluş yıllarından bu yana Forgotten’dan bahseder misiniz? Forgotten bu günlere nasıl geldi?

    • 1995 yılında Tolga tarafından kuruldu. Birçok eleman değişikliğinden sonra 2012 yılında ilk albümü yayınladık. Birkaç yıllık aradan sonra grubu yeni bir kadroyla tekrar topladık. Folk öğeleri azaltarak klasik doom/death metale ve nispeten daha karanlık bir yöne geçiş yaptık.

    1997 yılında çıkardığınız ilk demo albüm ”Conquer” ile bu yıla kadar Türk Metal müziğin yeraltı efsanesi diyebilecek türden atmosferik müzik yapan bir grupsunuz. Yeni albümünüz ”Of Past and Passion” baştan sona dinledim. Özellikle albümün ilk parçası ”Of Past and Passion” beni benden aldı. Doom Metalde aradığım tadı buldum diyebilirim. Özellikle intro’da ağır tonda clean vokal dinleyeni farklı diyarlara götürüyor. Bu 2019 çıkışlı yeni albümünüz ”Of Past and Passion’ın çıkana kadarki süreci nasıl geçti? Bu albümle dinleyenlere neler anlatmak istediniz? Bu albümden beklentileriniz nelerdi?

    • Öncelikle görüşlerin için çok teşekkürler. 2017 yılında grubu tekrar topladığımızda yaşamış olduğumuz süreçler bizi bu tarz bir albümü yapmaya itti. Yaklaşık 1 yıllık bir ön çalışma sonucunda parça yazımını ve aranjeleri tamamladık. Özellikle prodüksiyonda Ali Öztürk’ün ve Deniz Durdaģ’ın katkılarıyla albüm ortaya çıktı. Albümden beklentimiz duygularımızı mümkün olduğunca fazla insanla paylaşabilmek.

    Doom Metal’in hayatınızdaki yeri nedir ve sizin için ne anlam ifade ediyor?

    • Bu sorunun cevabı her grup elemanı için farklı olmakla beraber, doom metal severek dinlediğimiz bir müzik türü ve duygularımızı ifade etme yollarından sadece biri.

    Parçalarınızda şarkı sözlerini yazarken nelerden besleniyorsunuz? Şarkı sözlerinizin genel konsepti neler üzerine?

    • Bu albümde konu genellikle zamanın geri döndürülemezliği, yıpratıcılığı ve yıkıcılığı üzerine. Varoluşun ve yok oluşun, ya da entropinin kabullenilmesi diyebiliriz.

    Grubunuzun sahne aldığı konserlerden bizlere bahseder misiniz? Ve bugüne kadar sizde yeri çok ayrı olan ve unutamadığınız konserler var mı?

    • Kuruluştan bu yana birçok konserde sahne aldık. Ancak en özel olanı, bizim için bir geri dönüşü ifade eden, 2017 yılında Istanbul’da Rotting Christ ile birlikte olan konserdi diyebiliriz.

    Grubunuzu kurarken bu denli başarılı bir müzik icra edeceğinizi düşünüyor muydunuz? Grubunuzu kurarken hayalleriniz nelerdi?

    • Ne denli başarılı bir müzik yapacağımızla ilgilenmedik. Herhangi bir hayal kurmadık. Müzik yapmaktan keyif almak ve kendimizi ifade etmek tek hedefimizdi.

    Forgotten grubu sıklıkla eleman değiştiren bir grup olmuştur. Şu an Forgotten kimlerle yoluna devam ediyor? Bize şu anki grup üyelerini tanıtır mısınız?

    • Şu anki kadro şu şekilde: Tolga Otabatmaz:gitar, Reha Kuldaşlı:gitar, Harun Altun:vokal, Serdar Güzelişler:davul, Burak Karakurum: bass.

    Forgotten olarak etkilendiğiniz, beğendiğiniz ve ilham aldığınız gruplar var mı?

    • Bu da her elemana göre değişiklik gösteren bir durum. Müzik zevki yelpazesi oldukça geniş bir grubuz. Her müzik türünden beğendiğimiz ve ilham aldığımız insanlar mevcut. Birinin adını saysak diğerine haksızlık olur, bu yüzden saymakla sonu gelmeyecek bir durum söz konusu.

    Epik bir Doom Metal icra ediyorsunuz. Epic Doom Metal’in size kattığı şeyler nelerdir? Parçaların bestelenme aşamaları nasıl geçiyor?

    • Aslında şu anki tarzı epikten ziyade klasik doom/death olarak adlandırabiliriz. Genellikle gitar riffleri ve melodileri üzerine olmakla beraber, ortak paydada bir üretim aşamasından geçiyoruz.

    İllaki Metal müzik dışında dinlediğiniz farklı müzik türleri vardır. Varsa ne tür müzikler dinliyorsunuz farklı olarak ve farklı türlerde hangi grup/müzisyenleri beğeniyorsunuz?

    • Yukarıda da bahsettiğimiz üzere bu çok göreceli ve değişken bir konu.

    Forgotten ekibi boş zamanlarında neler yapıyor?

    • Resim, heykel, sinema, tiyatro, futbol, rakı, bira ve mangal ;)))

    Bunu özellikle sormak istiyorum bir Doom Metal hastası olarak. Doom Metal’in hayatınızdaki yeri nedir?

    • Söylediğimiz gibi severek dinlediğimiz bir müzik türü ve duygularımızı ifade etmek için bir araç.

    Şarkı sözlerinizde anlatmak istediklerinizi dinleyenlere anlatabiliyor musunuz? Yani dinleyicileriniz şarkı sözlerinizden bir şeyler algılayabiliyor mu?

    • Açıkçası şu ana kadar hiçbir dinleyici ile bunu konuşma fırsatımız olmadı. Ancak umarız bir şeyler anlatabiliyoruzdur.

    Önümüzde planladığınız konserler veya sahne almayı düşündüğünüz yerler var mı?

    • Evet var. Aralık ayında Ankara’da, Şubat ayında İzmir’de ve kesin olmamakla beraber Ocak ayında Bursa ihtimali var.

    Özellikle bir konuya değinmek istiyorum. Ankaralı bir grup olarak beni anlayacağınıza inanıyorum. Türk Metal camiasında dinleyenler çok acımasız, sizde bilirsiniz. Türk Metal gruplarına karşı neden Türk Metal dinleyicileri çok acımasız? Ben açıkçası işini hakkıyla yapan Türk Metal grupları azımsanamaz diye düşünüyorum. Aynı müziği bir İskandinav ülkesi yapsa öve öve bitiremezler fakat bu grup Türk grubu desen eleştiriyle hakareti ayırt edemezler. Siz çok eskilerdensiniz, o yüzden bu durum neden böyle? Bizi tecrübelerinizle aydınlatmanızı istiyorum, buyurun…

    • Bizce bu durum ülkede tepkilerin çok aşırı olması ve iyi niyetli yaklaşamamakla ilintili. Ancak işinizi iyi yapıyorsanız kanımızca gerekli takdiri görüyorsunuz. Birşey kötüyse onun kötü olduğu dile getirilmeli ki, o iş iyiye evrilebilsin. Genel olarak iyiye hak ettiği destek verilir ve eleştiriye açık olunursa, bu sorun çözülebilir diye düşünüyoruz.

    Yeni albüm tohumları atıyor musunuz? Bu ölçüde planlarınız var mı?

    • Evet yeni bir seyler yazmaya başladık. Üzerinde çalışıyoruz. Hatta önümüzdeki konserlerde bir adet yeni parçaya da yer vereceğiz.

    Son olarak Forgotten’ı şarkılarınızda çok iyi anlatan bir tutam şarkı sözünüzü bizlerle paylaşırsanız çok mutlu olurum…

    • Bizce sözleri bir dörtlüğe indirgemekten ziyade hepsini bir bütün olarak okumak anlamı daha iyi verecektir. Albümü edinen dinleyiciler sözleri okuduğunda bir şeyler bulabiliyorsa ne mutlu bize.

    Bu samimi röportajda Forgotten ile birlikte olmak son derece keyifli, güzel ve anlamlıydı. Son olarak söylemek istedikleriniz varsa, son sözü size bırakmak istiyorum. Son söz Forgotten’ın…

    • Forgotten olarak çok teşekkür ederiz. Herkese selamlar…

    Forgotten’ı Facebook’ta Takip Edin: https://www.facebook.com/forgottenankara/

  • Tutkulu Genç Yazarlar İçin

    Tutkulu Genç Yazarlar İçin

    tutkulu genç yazarlar için

    bize ne olduğunun bir önemi yok, ıskaladık ve çabuk sıkıldık
    kaybolmuş bir jenerasyonuz, ve uykusuz ve yere tüküren
    ve geğiren ve küfreden ve yürürken pet şişelere tekme atan
    ve zom oluncaya kadar içip çöp konteynırının dibine işeyen
    siz sikinizi okşayan yalanları yaşarken uyuşup eğlenen
    pencerenin ardındaki karanlıkta donarak ölürken çocuklar
    mürekkepli ellerle yüzünü okşayan ve aç karna ağlayan
    işe yaramaz, ucube, ve yazar bozuntusu ve şarlatan ve nizamsız
    ve depresif kazlar gibi altına sıçan ve nankör
    öyle mi?
    öyle

    bize ne olduğunun bir önemi yok, sevgili yazar dostlarım
    bugün bu sıfatları haykıran geri kafalı edebiyat hocaları
    bizim gibi olanların yazdıkları sayesinde varlar
    aileniz yeteneklerinizi hobi olarak görmenizi isteyecektir
    ve sizi sansürlemeyi bekleyen içi boş takım elbiseler olacaktır
    fark etmez, çünkü değişimi gerçekleştirecek fark sizsiniz
    ister ucube gibi yazın, ister soylu gibi
    çünkü yazmasanız
    gelecekteki bizler için
    olan biten hiçbir şey yoktur

  • Rock Ajandası 2 Yaşında.

    Rock Ajandası 2 Yaşında.

    Hakan Kibar’ın yönettiği ve ilk olarak 13 Temmuz 2017 yılında paylaşımlarını yaparak ülkenin rock ve metal camiasına büyük destek ve katkıları olan ”Rock Ajandası” 2.yaşında.. Kendilerini Çerezzine olarak tebrik ediyoruz..

    Takip için,

    https://www.facebook.com/rockajanda/?epa=SEARCH_BOX

  • Şiirlerin ile Yaşayacaksın İskender 

    Şiirlerin ile Yaşayacaksın İskender 

    Merhaba sevgili Çerezzine ailesi. Geçen haftalarda kaybetmiş olduğumuz yeraltı edebiyatının güzel abisi, şiir hayatının büyük kaybı Küçük İskender’in yokluğu hala içimizde büyük bir boşluğa tekâmül ediyor. Biz geride kalan, şiire gönül vermiş insanlar olarak öncelikle onu şiirleri ile yaşatmayı amaçlıyoruz. Bu amaç doğrultusunda Kılçık Mekan’da 10 Temmuz 2019’da düzenlenen anma gecesinden geriye kalanlara göz atalım. 

    Öncelikle gece boyunca fazlasıyla duygusal anlar yaşandı. Herkes döktüğü bir damla göz yaşının hakkını Küçük İskender’in anısına emanet etti. 
    Gecenin sunumunu ünlü şair Turgut Toygar üstlendi. Geceye edebiyat dünyasından birçok ünlü isim katıldı. Bu isimler, Vecdi ÇıracıoğluGökçenur Ç., Efe Duyan, Adil Salih, Aysu Altunay, Cenk Kolçak, Turgut Akaslan, Cenk Tunalı, Gülay Yıldız Gülün oldu. Aynı zamanda Küçük İskender’in şiirini sevenler, dostları ve hayatlarının bir yerine O’nun şiirinden bir satırı sığdırmış isimler gecede yerini aldı.
    Bu güzel geceyi organize eden ve hep birlikte Küçük İskender’in hatırasını yaşatan insanlara teşekkürlerimizi sunuyor ve güzel kalpleri ile var olmalarını diliyoruz.

  • Tears of Beggar’den  ”24 yıl sonra hayranlarını sevindirecek bir Süpriz ”

    Tears of Beggar’den ”24 yıl sonra hayranlarını sevindirecek bir Süpriz ”

    Ülkemizin ilk Doom Metal gruplarından olan  Tears of Beggar grubu 24 yıl sonra ilk kez bir araya geldi ve hayranlarını sevindirecek bir açıklamaya imza attı. Doom Metal tarzında yapılmış ve bugün kült çalışmalar arasında yerini alan “My Dreams” isimli EP çalışmaları 2020 yılında 25.yılına girecek ve bu çalışmanın 25.yılı anısına Plak olarak yayınlanacak albüm  tüm dijital platformlarda’da dinleyici ile buluşacak.Bu heyecanlı hamlenin ardından kafalarda beliren konser olacak mı? sorusuna gelecek olursak şuan için grubun gündeminde konser planı veya yeni bir Tears of Beggar çalışması görünmüyor.. Çerezzine olarak tüm gelişmeleri heyecanla takip edip, sizlerle paylaşmaya devam edeceğiz.

    Tears of Beggar

    Gitar: Volkan Caner

    Bas/Vokal: Serkan Seyhan

    Klavye: Özgür Ögöz

    Davul: Mete Çarıkçı

  • ANKARA’DA DÜZENE DİŞ GEÇİREN BİR SİSTEM: BEHZAT Ç!

    ANKARA’DA DÜZENE DİŞ GEÇİREN BİR SİSTEM: BEHZAT Ç!


    Behzat Ç, nam-ı diğer “Bir A
    nkara Polisiyesi” 19 Eylül 2010 tarihinde, Ankara başta olmak üzere tüm şehir televizyonlarına temsili bir silah tınısı ile giriş yaptı. Emrah Serbes’in Her Temas İz Bırakır ve Son Hafriyat romanlarından uyarlanan Behzat Ç, yani “Bir Ankara Polisiyesi” polisi toplum ile uzlaştırmak adına ele alınan bir eser değildi. 

    Günümüz polisiye dizi ve filmlerinde işlenmekte olan devletin ideolojisi ile örtüşen polis ve adalet figürünün aksine Behzat Ç, farklı aidiyetlerin ve olası görüşlerin yansımalarını toplumun gerçeklerini ele alarak izleyiciye sunuyordu.
    Denk gelmiş olduğumuz günümüz şartları ve televizyon sektörünün benimsemiş olduğu sınırlar çerçevesinde, Amirim’in benimsenmesi elbette kolay olmayacaktı. Çünkü Behzat Ç toplumun alışmış olduğu devlet doğruları ve klasik cinayet olay örgüsünün işlenmesinden ziyade, teşkilat içerisindeki örgütlenmeleri, karakterlerin iç bunalımlarını, üstü kapatılmış ya da görmezden gelinmiş davaların aslını, ceza almayıp terfi alan devletin sağ ya da sol kollarını ve kayıp duygusunun dayanılmaz iç sarsıntılarını ele alıyordu. 

    Behzat Ç dizisi idealize kahramanlık sınırlarının içerisinde hiçbir zaman bulunmadı. Yansıtılan ışıklı ve aydınlık sorgu odası figürlerinin yoğun olduğu Amerikan polisiye dizilerinin aksine: standardın altında araçlar, dağınık saçlar, gösterişsiz kıyafetler, karanlık sorgu odası, iyi-kötü polis yerine karakterize edilmemiş polis figürü yer alıyordu. Amirim ya da diğer karakterlerin kimseyi bir gerçeğe inandırma güdüsü yoktu. Biliyoruz ki, Amirim Gençlerbirliği’ne, Harun Ankaragücü’ne, Hayalet Oralet’e, Akbaba ise Cinayet’e inanıyordu.
    Erdal Beşikçioğlu’nun usta oyunculuğu ile can vermiş olduğu Behzat karakteri sadece cinayet büro amiri değil, kızını hayatının merkezine koymuş bir baba figürünü yaratıyordu. Ayrıca bu kutsal babalık güdüsünden başka, her ne kadar geçmişine saplantılı bir adam olsa da aşk adamıydı amirim.
    Hangimiz hatırlamayız ki, Savcı Esra’nın “Dünyanın ekseni kaydı Behzat, 12 cm yerinden oynadı. Sen bana 1 cm bile yaklaşmadın…” sözlerini.
    Ya da hangimiz Berna’yı düşünürken Amirimle birlikte gözyaşı dökmedik ki? 

    Erdal Beşikçioğlu, Fatih Artman, İnanç Konukçu, Berkan Şal, Seda Bakan gibi ünlü isimlerin karakterlerine can vermiş olduğu Behzat Ç dizisi, 17 Mayıs 2013 tarihinde son buldu. Biri sezon arasında, biri ise devam filmi niteliğinde ele alınan iki filmi beraberinde getirdi. Bu seri “Behzat Ç: Seni Kalbime Gömdüm” ve “Behzat Ç: Ankara Yanıyor” idi. Dizinin devamı niteliğinde olan her iki film de devletin karanlık yüzüne ve halkın adaletten beklentilerine değiniyordu. Seni Kalbime Gömdüm filmi, devletin sağlayamadığı adaleti, kendi imkanları ile sağlamaya çalışan bir adamın çaresiz çırpınışlarını anlatırken; Ankara Yanıyor filmi bir direnişin iç yüzünü ele alıyordu.
    Ankara Yanıyor filminde Behzat ve Konsolosluk görevlisi arasında geçen bir diyalog bahsi geçen mevzuyu açıkça izleyiciye sunuyordu.
    -Kadın: Çatışıyorlar yine.
    -Behzat: Çatışmıyorlar, direniyorlar! 

    2017 senesindEmrah Serbes’in hapse girmesinden ötürü bir devrin efsanesini yaratan Behzat Ç’yi yani Amirimi yeniden televizyonlarda görme ihtimalimizin düşük olduğunu ön görebiliriz. Görmüştük-ki bir haber içimizdeki umutların yeniden yeşermesine sebep oldu.
    15 Mart 2019’da Ercan Mehmet Erdem’in sosyal medya hesabından “6 sene sonra, 97. Bölüm” olarak bizlerle paylaştığı bir video tüm Behzat Ç. hayranlarının mutluluğunu da beraberinde getirdi.
    Daha sonra “Nerede ve nasıl yayınlanacak?” gibi soruların akabinde Behzat Ç dizisi ile anlaştığını dile getiren “Blu TV” hepimizin gönlünü kazandı bile!
    Temmuz ayının içinde internet ağında ve Blu TV kanalı üzerinden yayınlanacak olan Behzat Ç. için hepimiz çok heyecanlıyız Çerezzine ailesi.
    İdeoloji ya da mertebe gözetmeksizin, her temas elbet iz bırakır.
    Bir avuç sevgi, çokça kucaklaşma ve bolca Neşet Ertaş ezgisi ile...

     

     

  • Nejat İşler’den yeni kitap ”Ben Hep Senin Yanındaydım”

    Nejat İşler’den yeni kitap ”Ben Hep Senin Yanındaydım”

     

    İlk kitabı Gerçek Hesap Bu! ile büyük beğeni toplayan alemin en Rock’N Roll adamlarından Nejat İşler yeni kitabı Ben Hep Senin Yanındaydım‘la yeniden sevenlerini mutlu etti. Can Yayınları bünyesinde kurulan Mundi’den yayınlanan kitap tüm okurları heyecanla tarifsiz bir yolculuğa çıkaracak.

    Ben Hep Senin Yanındaydım’da kimi aynı kadın için birbiriyle yarışan iki dost, kimi bir beyaz yakalının katıldığı zoraki doğum günü kutlaması, kimi de Bodrum’da büyük bir yıkımın ardından bir bohemin yaşamı üzerine sıcak ve içten, özellikler taşıyan hikâyeleriyle karşımıza çıkıyor.