Bulutların ardından gözünü yeni açarak dünyaya selam veren bir kırlangıç gibi sizleri selamlıyorum Çerezzine okurları. Kırmızı kırlangıcı buldunuz mu? Ben henüz bulamadım. Bunları sizinle daha sonra konuşuruz…
Şimdi edebiyattan bahsedeceğiz biraz. Ruhumuzun derinliklerine bir dokunuşu hoş görüp, bizleri yaşama uzandıran edebiyattan. Hayatımızın en zorlu süreçlerinde, kalabalık içinde en hakiki yalnızlık anımızda, yeryüzü ve gökyüzüne ait hissedemediğimiz anlarda bir kalemden çıkan sözcükler yoldaşımız oluyor. Yolumuza yol katan, ışığını esirgemeyen her bir sözcük düşlerimize arkadaşlık ediyor. Yeryüzü ve gökyüzüne ait hissedemeyenlerin yeri neresi? Düşleri, umudu ve hayatı saklayan sözcüklerin yer aldığı kağıtlar mı? Öz iradem ile tanık cevabım: Kesinlikle evet!
Yaşamda boşluklara tanık olduğumda, ellerimin ve kalbimin bazen benden değil atışlarında ve gözlerimi düzlüklere çevirdiğimde beni karşılayan yegâne yazarlardan bir tanesi: Şükrü Erbaş.
Edebiyat dünyasında öyle şairler vardır ki, yazdıklarının her bir zerresinde yaşam mücadelesinden bir küple tadarsınız. Hatta kelimeleri sizi öyle bir düş gücünün etkisine davet eder ki, farkında olmadan kendi hayatınızın içine katmış bulunursunuz. Yaşananı, yaşanmak üzere olanı ve yaşanması beklenenlerden hallicelerini. Şükrü Erbaş da bu şairlerden bir tanesi…
1953’te hayata gözlerini aralayan Şükrü Erbaş Yozgat’ta dünyaya geliyor. Edebiyat dünyasına ilk adımını “Varlık” dergisi ile atıyor. Sonrasında birçok farklı anlatım türünde eserler veriyor. Çocukluğundan beri amatör şiirlere imza atan yazar, okuduğu ve ele aldığı her eserin onu geliştirdiğini söylüyor. Aynı zamanda bu gelişim çizelgesinin onu şiir türüne yönlendirdiğini dile getiriyor. Şükrü Erbaş röportajlarında ve söyleşilerinde başarılı bir gözlemci ve sanatkâr olabilmenin yolunun yaşam sürülen toplumun iyi tanınmasından ve keşfedilmesinden geçtiğini söylüyor. Şükrü Erbaş edebiyat dünyasına yetkinliğinin gelişmesine katkı sağlayan isimleri de şu şekilde sıralıyor: “Decameron Hikayelerinden, Binbir Gece Masallarından, Yunus’tan, Karacoğlandan, Cervantes’ten, Kafka’dan, Dostoyevski’den, Hasan Ali Toptaş’tan, günümüzün en genç isimlerine kadar.” Erbaş anlatım dilinde hüzünle mutluluk duygusunu da birlikte işlemeyi başarır. Şiirlerinde bir gözyaşı tanesinin ıslaklığının bile hissedildiği kelimelerle birlikte dudaklardan süzülen acı bir çığlığın da varlığı hissedilebilir. Aynı zamanda ölümü anlattığı kelimelerin içerisine çocukluk hislerini de dahil eder ve hayat ile ölüm arasındaki o ince çizgiye okuyucusunu davet eder. Şükrü Erbaş kendi şiir dilini konu edindiği kelimelerini şöyle sıralar: “Eğer doğanın, insanın, toplumun diyalektiğini iyi okumazsanız; bu üç olgunun, gerçeğin, birbirinin içinde var olduklarını, birbirine ruh olduklarını görmezseniz, söyleyeceğiniz söz kendi üstüne kapalı, dünyaya değmeyen, duygusunu kimseye bulaştırmayan bir eğlenceye, marifet sergilemeye döner. Şiir ne süslü söz söyleme sanatıdır ne de veciz sözler söyleme sanatı. İnsanın var oluş hallerinden birisidir. Dünyanın bütün varlıklarından ses alır, söz alır, sonra da bizden geçerek, bizim sesimizi alarak bütün bu varlıklara ses eder.” Bu sözleriyle Erbaş, ele aldığı her kelimenin birlik bir duygu durumundan hallice olduğunu açığa kavuşturuyor. Aynı zamanda kelimeleri iyi bir şekilde ele alabilmenin ve aktarabilmenin yönteminin yaşanan toplum bilincine sahip olunması ile mümkün olabileceği sözlerini de destekliyor. Halkın içinden gelen ve halkın bilincine önem veren şair, türküleri ve halk ezgilerini çok sevdiğini ifade eder. Türkülerin bireyin ruhsallığında öne çıkan kırılgan ve yara görmüş noktaları ortaya çıkardığı bilinmektedir. Erbaş’ın yazılarının beslendiği temel iz düşümlerden birini de halk ezgileri oluşturur. Bir röportajında şair türkülere olan ilgisini şu sözleriyle belirtmiştir: “Türküleri çok severim. Şairden çok türkücü sayılacak kadar çok severim. Özellikle etno-müziği. Şiirsel imge adına, hiçbir kaygıya kapılmadan bireysel-toplumsal bir derdi söylemek adına, çığlığını dünyaya salmadaki cesaret adına, sözün gündelik dildeki kalıplarının aynı sözlerle nasıl kırılabileceği adına, içtenliğin nasıl bir yaratıcılığa dönüştüğü adına, daha pek çok şey sayabilirim, türkülerden öğrendiğim çok şey oldu. Yaşım itibariyle, hücrelerim onların yarattığı duyarlılıkla yoğruldu. Ancak, onları tekrar etmedim. Edemem. Edilemez zaten. Onlardan, çağdaş şiire nasıl katkılar sağlayabilirim, geleneği yeni hayatları dillendirmede nasıl kullanabilirim, bunları becerebildiğim kadar yapmaya çalıştım.” Şükrü Erbaş bu sözleriyle türkülerin şiirsel dil anlamında ona çok fazla şey kattığını, toplumsal dertlerin açığa vurulmasında bir aracı görevi gördüğünü ve içtenliğin yaratıcılığa dönüşme gücüne değinmiş.
Şükrü Erbaş gençliğinin güzel çağlarında büyük aşk yaşadığı Hatice Erbaş ile yaşamını birleştiriyor. Şiirinin de doyumu, inceliği, kırılganlığı ve can parçalığı bundan sonra başlıyor…
Beni hayatım boyunca yaşamadığım bir duygu durumuna sürükleyen şiir kitabıydı: “Yaşıyoruz Sessizce” Belki de hiçbir kitabın daha önce böyle tez vakitte akıtmadığı gözyaşlarımı, birkaç sayfada selden hallice etmeyi başardı. Şükrü Erbaş’ın Yaşıyoruz Sessizce isimli kitabını eşinin ölüm döneminde kaleme alıyor. Her dize, her bir kelime bu dönemin kasvetli ve boğucu havasını içinde barındırıyor. Fakat Erbaş’ın naif dili, aşk dolu bakışları ve kirpiklerinden süzülen her bir yaş öylesine kelimelerin karakterine bürünüyor ki, insan kendini bir anda o hayatın ve yaşam döngüsünün içinde buluyor. Ayrılık öyle bir histir ki, bir anda dünyanın tüm renkleri griye dönmeye başlar. Tüm buhranlar yaranızı açmak için bekleyen bir cellat gibi kapınızda belirir. Yüreğiniz hissetmez, gözünüz görmez, kalbiniz duymaz. Erbaş, ayrılığın en naif dizelerini ele alıyor bana kalırsa. Ayrılık ve naiflik. Zor. İnsan kaç kez yutkunur bir kitabı bitirdikten sonra ya da kaç dakika boyunca duvar boşluğuna öylece bakakalır bilmiyorum fakat bu kitabın benim üzerimde böyle bir etkisi mevcut. Özellikle öyle kelimeler ve öyle duygu değişimleri söz konusu ki bir tarafım kelimelerin içerisine gizlenen çocuğun elinden tutup çekmek isterken, bir yanım da kalemi eline alan adamın karşısında oturup günlerce, saatlerce dertlerini dinlemek istiyor. Ben özellikle Şükrü Erbaş’ın kitaplarını elime aldığımda ikinci hissimin ağır bastığını hissediyorum. Bir gün karşı karşıya kalıp, Hatice’ye olan özlemini, aşkını, dindiremediği heyecanlı çocuğunu dinlemek istiyorum. Aşk’ın ne olduğunu, her halini tadan birinden dinlemek istiyorum. Bu yazıda isteğimin içerisine sizleri de davet edebileceğim ümidindeyim.
Sizlere Yaşıyoruz Sessizce kitabından ruhuma dokunan bir şiiri paylaşmak ve haddim ise analiz etmek istiyorum:
“Üç yıldır ölüyorsun Hatice
Yataktan kalkıyorum, ölüyorsun
Odadan odaya geçiyorum, ölüyorsun
Su içiyorum, boğazımda mezar hecesi bir taş
Bademaltı’ndayız, ayaklarını sevdiğin günler
Ölüler de soluk almak ister
Limon çiçeklerinden bir yaşama ayini
Yaptım mamur ettim geri devirdi diyor bir ses
Gözbebeklerinden topuklarına çekiliyor dünya
Eteklerinden düşüyorum, düşüyorum.”
Bitkinliğin, hayata veyahut kadere dargınlığın, tükenmiş bir umudun ve özlenen yaşam sevinçlerinin bu denli tutarlı ele alındığı bir metin içine dahil ediyor beni. Özellikle Yaşıyoruz Sessizce kitabının ilk sayfasında yer alan Hatice Erbaş’ın “Babanız içerde şiir yazıyor diye
çocuklarımı sessiz ağlattım ben.” Dizesinden sonra her şey daha anlamlı oluyor. Aslında daha can yakıcı. Bir şiir ödül töreninde Şükrü Erbaş eşinin sözlerinin kitabın ilk sayfalarında yer almasını şu sözleriyle açıklıyor: “Onun bakımını hiç aksatmadım ama bu şiirlerin yazılması, onun zamanından çaldığım anlarda oldu düşüncesi vicdanen tedirgin ediyor. Eşimin ölümünden sonra öğrendim, ‘Ben babanız içeride şiir yazıyor diye çocuklarımı içerde sessiz ağlattım’ demiş. Bir sonraki kitabımda bunu girişine koyacağım. Bu benim yazdıklarımdan çok daha kıymetli geliyor bana”
Hayatın kısa bir anılar bütününden ibaret olduğunu düşündüğümüz ve değerini bilmediğimiz yaşamımızda Şükrü Erbaş aslında her anın ne kadar kıymetli olduğunu öğretiyor bizlere. Öyle naif bir aşka sahip ki, hislerinin doyumu bile az geliyor bazen. Verdikleri yarım, tamamlamamış gibi hissettiriyor benliğine. Kaleme aldığı her sözcüğün eşine verdiği zamandan kısıtladığını düşünüyor ve bunu dert ediniyor. Belki de bu durum dertlerin en ince düşünceli halini bizlere sunuyor.
“İşte geliyorsun, kış soluğun saçaksız kuşlar
İki omuzunda bitmiş gün
Ellerinden tutuyorum
Birden ölüyorsun.
“Bugün çok güzelsin” diyor ayşegül hemşire
İçinde bir nazlı göl usulca yapraklanıyor
Tam kendini seveceksin
Ölüyorsun.”
Tam kendini sevecekken ölmek ve tam ölecekken kendini sevmek arasında ince bir çizgi… Yaşam çizgisi. Duygunun içinde yeşeren yaprakların birden sararmasını, yere düşmeden olduğu yerde son bulmasını dizelerinin bağlamı ile veriyor bizlere Şükrü Erbaş. Yalınlığın, hissizliğin, burukluğun ve ölümün en güzel tasviridir bu belki de.
“Çıralıya gidelim haydi, nar çiçekleriyle
Yaseminlerle silelim ilaç kokularını
Kalkacaksın, ölüm ayaklarında bir isteksizlik
Bizim o elleri gökyüzü doktorlarımız
“Hatice abla” diyorlar, hepsi birer lokman iyiliği
Gözlerin bir daha tutunuyor dünyaya
Ölüyorsun.
Yirmi yaşımız siyah beyaz bir zaman
Ankara henüz ana rahmimiz olmamış
Güzelliğini omzuma alıyorum kurtuluş parkında
Dört yanımız yeni dünyaların buğulu harfleri
Saçların ağzımda düğün-dernek
Birden ölüyorsun.
Denizdesin bozkır mavi bir acemilik
Gövden altın güneşlerde ibrişim yumağı
İçindeki çocuk sularla örtüyor çıplaklığını
Beydağları iki omzunda iki gökkuşağı
Ölüyorsun.
Ve çocuklar Hatice, yaşama nişanımız çocuklar
Ağızları donmuş korku, ayva sarı tüyleri kan, rüyaları
Hepimizin suskunluğundan bir mezar taşı
Hangi evde doğarlarsa doğsunlar
Bizim evimizde ölüyorlar.”
Hayata tutunduktan sonra bir anda benliğini kaybeden ellerin ve yaşama dair hislerden beslenen umutların birden yok olduğu satırları bizlere sunuyor Şükrü Erbaş. Hayatın umutla bezendiği çocuklar bir anda ümitleri, hisleri ve sevinçleri de alıp yok oluyorlar. Yaşamın hayat veren her bir zerresi ölüm ile karşılanıyor…
“Sevmenin tanrı soluğuyuz ikimiz de
Gövdemin dünyanın ilk atlası
Boynundan dudaklarına dönüyorum mahcup
Kışlanın radyosu birden camlarda:
Bastığımız kara toprak boyumuzu aşar bir gün
Gidelim diyorum. Gidelim diyorsun. Sermayemiz hayal
İnsan yaşlanınca bir yere gidemez değil mi
Çocuklara başka bir kader, bize bir gelecek masalı
Tam su yüzüne çıktık, dünya kalbimizin hizasında
Sen hak ettin bu mucizeyi diyorum, ağzım kan ter içinde
Gözlerin biliyor her şeyi, gözlerin bir yaşam çığlığı
Ölüyorsun…
Yaşıyoruz Sessizce-Tam Kendisi Seveceksin”
Mucizelerin, yaşam telaşlarının, kalp hizasında yer alan sanrıların arasında bir aşk savaşı veriyor aslında Şükrü Erbaş. Aşkla mücadele etmiyor, aşkın sancılı yüzüne tanıklık ediyor. Erbaş’ın kelimelerinde döktüğü gözyaşlarının ağırlığını ve benliğinin sessiz uğultularını duyuyoruz aslında. Ölümün de kaçınılmaz bir ayrılık süreci olduğunu bizlere hatırlatıyor. Ölümden kaçabilen olmuş mu şu ana kadar? Ya da ölüme kafa tutabileni gördünüz mü? Ölümden başka her şey yaşam telaşının getirisinden ibaret. Gelici ve geçici.
Çok sevdiğiniz birini kaybettiğinizde içinizde oluşan boşluğun çevresi o kadar hassas ki, bir anı dokundursan kanamaya başlıyor. Kanadıkça açılan yaralar zaman geçtikçe “alışkanlık” adı altında kabuk bağlıyor fakat içeride bıraktığı acıdan bihaber duruluyor.
“Ben şiir yazmazsam, yitirir dilini içimdeki çocuk” sözleri ile betimlediği çocukluğunu hiçbir zaman kaybetmemiş Şükrü Erbaş. İçindeki çocuğun ona yaşamı sunduğunu, hayatı anlamlandırdığını ve benliğini beslediğini söylüyor. Yüreğe dokunan kelimelerin çocuğu olarak adlandırılan yazar, her yazısında içindeki hiç büyümeyen çocuğun hayata bakış açılarını ve duygusal telaşlarını yansıtıyor.
Şairin şiirde başarıyı yakalamasının yolunun toplum bilincinden geçtiğini öne süren Şükrü Erbaş, yalnızca bireysel yazılar ele almaktan ziyade toplumsal konuları ele aldığı şiirleriyle de biliniyor. Şair bazı eserlerinde toplumun ezilen kesiminin de pervasızca hırpalanan yaşam boyutunu ele alıyor. Bu eserlerinde mevcut düzene atıfta bulunarak farklı olanı değiştirmeye tabii tutan kesimi eleştirerek, olana razı olmak ve güçsüz olanı ezmeye çalışmak tutumunu “köylülük” olarak nitelendirmiştir. Bu bağlamda “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?” isimli şiiriyle de toplumda oldukça ses getirmiştir. Şair şiirine gelen tepkileri de şu kelimeleriyle yorumlamıştır: “Ne yazık ki hâlâ geçerliliğini koruyor şiirdeki öfke. Bu gidişle ne yazık ki daha uzun süre okunacak. Bu devlet, polis zoruyla park açıp kapatmaya devam ettiği sürece; Roboskili otuz dört çocuğun öldürülme emrini veren sorumlu iki yıldır bulunamadığı(!) sürece; gezi olaylarında öldürülen gencecik çocukların birinin bile çok açık failleri ellerini kollarını sallayarak gezdiği sürece; eğitim her gün biraz daha din odaklı olmaya başladığı sürece; demokrasiyi başörtüsüne indirgediğimiz sürece. Bu ve benzeri şiirler okunacaktır. Daha doğrusu hayatta bir karşılığı olacaktır. Bütün bu kepazelikler, köylülükten kaynaklanmaktadır. Köylüden değil, dikkat, köylülükten!” Toplumsal bilinci ve tutumu eleştirdiği röportajında şair düzene baş kaldırmadan olana razı olmayı da suç görmüş ve eleştirisini özgür bir dille açıklamıştır.
“Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?
Çünkü onlar ağırkanlı adamlardır.
Değişen bir dünyaya karşı
Kerpiç duvarlar gibi katı
Çakır dikenleri gibi susuz
Kayıtsızca direnerek yaşarlar.
Aptal, kaba ve kurnazdırlar.
İnanarak ve kolayca yalan söylerler.
Paraları olsa da
Yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır.
Her şeyi hafife alır ve herkese söverler.
Yağmuru, rüzgarı ve güneşi
Bir gün olsun ekinleri akıllarına gelmeden
düşünemezler…
Ve birbirlerinin sınırlarını sürerek
topraklarını
büyütmeye çalışırlar.
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar karılarını döverler
Seslerinin tonu yumuşak değildir
Dışarıda ezildikçe içeride zulüm kesilirler.
Gazete okumaz ve haksızlığa
Ancak kendileri uğrarsa karşı çıkarlar.
Karşılığı olmadan kimseye yardım etmezler.
Adım başı pınar olsa da köylerinde
Temiz giyinmez ve her zaman
Bir karış sakalla gezerler.
Çocuklarını iyi yetiştirmezler
Evlerinde kitap, müzik ve resim yoktur.
Bir gün olsun dişlerini fırçalamaz
Ve şapkalarını ancak yatarken çıkarırlar.
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler
Kendilerinden olanlarla alay edip
Tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar.
Devlet; tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir
Devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar.
Yiğittirler askerde subay dövecek kadar
Ama bir memur karşısında -bu da tuhaftır-
Ezim ezim ezilirler.
Enflasyon denince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler.
On bir ay gökyüzünden bereket beklerler,
Dindardırlar ahret korkusu içinde
Ama bir kadının topuklarından
Memelerini görecek kadar bıçkındırlar
Harmanı kaldırdıktan sonra yılda bir kez
Şehre giderler!…
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler
Birbirlerinin evlerine ancak
Ölümlerde ve düğünlerde giderler.
Şarkı söylemekten ve kederlenmekten utanırlar
Gülmek ayıp eğlenmek zayıflıktır
Ancak rakı içtiklerinde duygulanır ve ağlarlar.
Binlerce yılın kabuğu altında
Yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır.
Aldanmak korkusu içinde
Sürekli birbirlerini aldatırlar.
Bir yere birlikte gitmeleri gerekirse
Karılarından en az on adım önde yürürler
Ve bir erkeklik işareti olarak
Onları herkesin ortasında azarlarlar.
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar otobüslerde ayakkabılarını çıkarırlar
Ayak ve ağız kokuları içinde kurulup koltuklara
Herkesi bunalta bunalta, yüksek perdeden
Kızlarının talihsizliğini ve hayırsız oğullarını anlatır,
Yoksulluktan kıvrandıkları halde, şükür içinde
Bunun, tanrının bir lütfu olduğuna inanırlar.
Ve önemsiz bir şeyden söz eder gibi, her fırsatta
Gizli bir övünçle, uzak şehirdeki
Zengin akrabalarından söz ederler.
Kibardırlar lokantada yemek yemeyi bilecek kadar
Ama sokağa çıkar çıkmaz hünküre hünküre
Yollara tükürürler…
Ve sonra şaşarak temizliğine ve düzenine
Şehirde yaşamanın iyiliğinden konuşurlar.
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar ilk akşamdan uyurlar.
Yarı gecelerde yıldızlara bakarak
Başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur.
Gökyüzünü, baharda yağmur yağarsa
Ve yaz güneşlerini, ekinlerini yeşertirse severler.
Hayal güçleri kıttır ve hiçbir yeniliğe
-Bu, verimi yüksek bir tohum bile olsa-
Sonuçlarını görmeden inanmazlar.
Dünyanın gelişimine katkıları yoktur.
Mülk düşkünüdürler amansız derecede
Bir ülkenin geleceği
Küçücük topraklarının ipoteği altındadır
Ve bir kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden,
Zamanın derin ırmakları önünde…
Köylüleri Söyleyin Nasıl
Nasıl Kurtaralım?”
Şükrü Erbaş’ın “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?” isimli yazısı Melih Aşık’ın köşesinde yayınlanmıştır. Dönemin Cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel yazıyı okuduktan sonra Melik Aşık’a bir yazı gönderir ve köşede Demirel’in Şiir Eleştirisi ismiyle yayınlanır. Yazı şu şekildedir: “Köşenizde yayımlanan ve köylülüğü konu alan Şükrü Erbaş’a ait şiiri okudum. Köylülüğü ağır şartlar çerçevesinde sunan söz konusu şiirin çok katmanlı bir yapıya sahip olduğu görülüyor. Şiirin, köylüleri eleştirir görünürken aslında ironik bir üslupla, bizzat şartlar içerisinde değerlendiremediği köylülüğü, ona tepeden bakarak uygarlık yolunda yük gibi gören yanlış anlayışı eleştirdiği kanaatindeyim. Bununla birlikte, gerektirdiği gibi derin bir anlayışla okunmayıp, sadece düz anlamı itibariyle dikkate alındığında köylümüzü zem eden bir metin olarak yorumlanabilecek ve birtakım yanlış anlayışlara yol açabilecek niteliktedir.”
Şükrü Erbaş da Melih Aşık’a şiirde ne anlatmak istediğini belirttiği bir yazı göndermiştir:
“[Bu şiir] benim başımın belası bir şiir. Tarihsel ya da sosyolojik açıdan dünya kadar söz söylenebilir. Şiirde söylediklerimin dışında -şiirin açıklaması olarak değil elbette- çok kısa şunları söyleyebilirim: ben kaba bir dünyada yaşamak istemiyorum. Benim geleceğimi ufukları eşiklerinden öteye varamayanlar belirlesin istemiyorum. Bencilliğinden başka erdemi olmayan insanların dünyamıza iyilik ve güzellik katacağına inanmıyorum. Felsefeyi, sanatı, bilimi bilmeyen, küçümseyen; dinini mülke, mülkünü dine dönüştüren insanları sevmiyorum. Ne yazık ki ülke, tenha kasabalardan ışıklı kentlere kadar, bu düzeysizliğin egemenlik alanı haline geldi. Gerisinde bu bakışın yattığı bir tepki şiirdir “köylüleri niçin öldürmeliyiz?”. Kendim için onlar için insan onuruna yakışır bir yaşama biçimini tersinden söyleyen bir dili, kurgusu vardır. Sevmediğimiz değil sevdiğimiz insanlar bize dert olur değil mi? Yargılanan aslında feodalizm, gelenekler.”
Dönemin Cumhurbaşkanı ve yazarı arasında geçen bu iletişim bir ilki gerçekleştirmiştir.
Toplumsal hususlarla birlikte bireysel de birçok duygu durumunu şiirlerine ilmek ilmek işleyen yazar yıllar boyunca usta eserlere imza atmıştır. Aşkın, toplumun, hüznün, bireyin içinde hiç büyümeyen çocukluğun ve aidiyetsizliğin şairi olan Şükrü Erbaş, hayatım boyunca kelimelerine şahit olmaktan memnun olacağım şairlerin arasında bulunuyor. Umudun tükendiği ve boş duvarların mesken olduğu günlerde Şükrü Erbaş’ın kelimelerinin eşliğine imkân tanımanızı tavsiye ediyorum Sevgili Çerezzine ailesi.
Kırmızı kırlangıcı bulmak üzere, hoşça kalın.
KAYNAKÇA:
https://www.bilgiustam.com/sukru-erbas-kimdir-hayati-ve-basarilari/
https://seyler.eksisozluk.com/sukru-erbasin-ulkede-infial-yaratan-siiri-koyluleri-nicin-oldurmeliyiz
Şükrü Erbaş-Yaşıyoruz Sessizce
ELİF AKSÜT


Sen miydin?
















