Etiket: blog

  • AİDİYETSİZLİKLER ŞAİRİ: ŞÜKRÜ ERBAŞ

    AİDİYETSİZLİKLER ŞAİRİ: ŞÜKRÜ ERBAŞ

    Bulutların ardından gözünü yeni açarak dünyaya selam veren bir kırlangıç gibi sizleri selamlıyorum Çerezzine okurları. Kırmızı kırlangıcı buldunuz mu? Ben henüz bulamadım. Bunları sizinle daha sonra konuşuruz…

    Şimdi edebiyattan bahsedeceğiz biraz. Ruhumuzun derinliklerine bir dokunuşu hoş görüp, bizleri yaşama uzandıran edebiyattan. Hayatımızın en zorlu süreçlerinde, kalabalık içinde en hakiki yalnızlık anımızda, yeryüzü ve gökyüzüne ait hissedemediğimiz anlarda bir kalemden çıkan sözcükler yoldaşımız oluyor. Yolumuza yol katan, ışığını esirgemeyen her bir sözcük düşlerimize arkadaşlık ediyor. Yeryüzü ve gökyüzüne ait hissedemeyenlerin yeri neresi? Düşleri, umudu ve hayatı saklayan sözcüklerin yer aldığı kağıtlar mı? Öz iradem ile tanık cevabım: Kesinlikle evet!

    Yaşamda boşluklara tanık olduğumda, ellerimin ve kalbimin bazen benden değil atışlarında ve gözlerimi düzlüklere çevirdiğimde beni karşılayan yegâne yazarlardan bir tanesi: Şükrü Erbaş.

    Edebiyat dünyasında öyle şairler vardır ki, yazdıklarının her bir zerresinde yaşam mücadelesinden bir küple tadarsınız. Hatta kelimeleri sizi öyle bir düş gücünün etkisine davet eder ki, farkında olmadan kendi hayatınızın içine katmış bulunursunuz. Yaşananı, yaşanmak üzere olanı ve yaşanması beklenenlerden hallicelerini. Şükrü Erbaş da bu şairlerden bir tanesi…

    1953’te hayata gözlerini aralayan Şükrü Erbaş Yozgat’ta dünyaya geliyor. Edebiyat dünyasına ilk adımını “Varlık” dergisi ile atıyor. Sonrasında birçok farklı anlatım türünde eserler veriyor. Çocukluğundan beri amatör şiirlere imza atan yazar, okuduğu ve ele aldığı her eserin onu geliştirdiğini söylüyor. Aynı zamanda bu gelişim çizelgesinin onu şiir türüne yönlendirdiğini dile getiriyor. Şükrü Erbaş röportajlarında ve söyleşilerinde başarılı bir gözlemci ve sanatkâr olabilmenin yolunun yaşam sürülen toplumun iyi tanınmasından ve keşfedilmesinden geçtiğini söylüyor. Şükrü Erbaş edebiyat dünyasına yetkinliğinin gelişmesine katkı sağlayan isimleri de şu şekilde sıralıyor: “Decameron Hikayelerinden, Binbir Gece Masallarından, Yunus’tan, Karacoğlandan, Cervantes’ten, Kafka’dan, Dostoyevski’den, Hasan Ali Toptaş’tan, günümüzün en genç isimlerine kadar.” Erbaş anlatım dilinde hüzünle mutluluk duygusunu da birlikte işlemeyi başarır. Şiirlerinde bir gözyaşı tanesinin ıslaklığının bile hissedildiği kelimelerle birlikte dudaklardan süzülen acı bir çığlığın da varlığı hissedilebilir. Aynı zamanda ölümü anlattığı kelimelerin içerisine çocukluk hislerini de dahil eder ve hayat ile ölüm arasındaki o ince çizgiye okuyucusunu davet eder. Şükrü Erbaş kendi şiir dilini konu edindiği kelimelerini şöyle sıralar: “Eğer doğanın, insanın, toplumun diyalektiğini iyi okumazsanız; bu üç olgunun, gerçeğin, birbirinin içinde var olduklarını, birbirine ruh olduklarını görmezseniz, söyleyeceğiniz söz kendi üstüne kapalı, dünyaya değmeyen, duygusunu kimseye bulaştırmayan bir eğlenceye, marifet sergilemeye döner. Şiir ne süslü söz söyleme sanatıdır ne de veciz sözler söyleme sanatı. İnsanın var oluş hallerinden birisidir. Dünyanın bütün varlıklarından ses alır, söz alır, sonra da bizden geçerek, bizim sesimizi alarak bütün bu varlıklara ses eder.” Bu sözleriyle Erbaş, ele aldığı her kelimenin birlik bir duygu durumundan hallice olduğunu açığa kavuşturuyor. Aynı zamanda kelimeleri iyi bir şekilde ele alabilmenin ve aktarabilmenin yönteminin yaşanan toplum bilincine sahip olunması ile mümkün olabileceği sözlerini de destekliyor. Halkın içinden gelen ve halkın bilincine önem veren şair, türküleri ve halk ezgilerini çok sevdiğini ifade eder. Türkülerin bireyin ruhsallığında öne çıkan kırılgan ve yara görmüş noktaları ortaya çıkardığı bilinmektedir. Erbaş’ın yazılarının beslendiği temel iz düşümlerden birini de halk ezgileri oluşturur. Bir röportajında şair türkülere olan ilgisini şu sözleriyle belirtmiştir: “Türküleri çok severim. Şairden çok türkücü sayılacak kadar çok severim. Özellikle etno-müziği. Şiirsel imge adına, hiçbir kaygıya kapılmadan bireysel-toplumsal bir derdi söylemek adına, çığlığını dünyaya salmadaki cesaret adına, sözün gündelik dildeki kalıplarının aynı sözlerle nasıl kırılabileceği adına, içtenliğin nasıl bir yaratıcılığa dönüştüğü adına, daha pek çok şey sayabilirim, türkülerden öğrendiğim çok şey oldu. Yaşım itibariyle, hücrelerim onların yarattığı duyarlılıkla yoğruldu. Ancak, onları tekrar etmedim. Edemem. Edilemez zaten. Onlardan, çağdaş şiire nasıl katkılar sağlayabilirim, geleneği yeni hayatları dillendirmede nasıl kullanabilirim, bunları becerebildiğim kadar yapmaya çalıştım.” Şükrü Erbaş bu sözleriyle türkülerin şiirsel dil anlamında ona çok fazla şey kattığını, toplumsal dertlerin açığa vurulmasında bir aracı görevi gördüğünü ve içtenliğin yaratıcılığa dönüşme gücüne değinmiş.

    Şükrü Erbaş gençliğinin güzel çağlarında büyük aşk yaşadığı Hatice Erbaş ile yaşamını birleştiriyor. Şiirinin de doyumu, inceliği, kırılganlığı ve can parçalığı bundan sonra başlıyor…

    Beni hayatım boyunca yaşamadığım bir duygu durumuna sürükleyen şiir kitabıydı: “Yaşıyoruz Sessizce” Belki de hiçbir kitabın daha önce böyle tez vakitte akıtmadığı gözyaşlarımı, birkaç sayfada selden hallice etmeyi başardı. Şükrü Erbaş’ın Yaşıyoruz Sessizce isimli kitabını eşinin ölüm döneminde kaleme alıyor. Her dize, her bir kelime bu dönemin kasvetli ve boğucu havasını içinde barındırıyor. Fakat Erbaş’ın naif dili, aşk dolu bakışları ve kirpiklerinden süzülen her bir yaş öylesine kelimelerin karakterine bürünüyor ki, insan kendini bir anda o hayatın ve yaşam döngüsünün içinde buluyor. Ayrılık öyle bir histir ki, bir anda dünyanın tüm renkleri griye dönmeye başlar. Tüm buhranlar yaranızı açmak için bekleyen bir cellat gibi kapınızda belirir. Yüreğiniz hissetmez, gözünüz görmez, kalbiniz duymaz. Erbaş, ayrılığın en naif dizelerini ele alıyor bana kalırsa. Ayrılık ve naiflik. Zor. İnsan kaç kez yutkunur bir kitabı bitirdikten sonra ya da kaç dakika boyunca duvar boşluğuna öylece bakakalır bilmiyorum fakat bu kitabın benim üzerimde böyle bir etkisi mevcut. Özellikle öyle kelimeler ve öyle duygu değişimleri söz konusu ki bir tarafım kelimelerin içerisine gizlenen çocuğun elinden tutup çekmek isterken, bir yanım da kalemi eline alan adamın karşısında oturup günlerce, saatlerce dertlerini dinlemek istiyor. Ben özellikle Şükrü Erbaş’ın kitaplarını elime aldığımda ikinci hissimin ağır bastığını hissediyorum. Bir gün karşı karşıya kalıp, Hatice’ye olan özlemini, aşkını, dindiremediği heyecanlı çocuğunu dinlemek istiyorum. Aşk’ın ne olduğunu, her halini tadan birinden dinlemek istiyorum. Bu yazıda isteğimin içerisine sizleri de davet edebileceğim ümidindeyim.

    Sizlere Yaşıyoruz Sessizce kitabından ruhuma dokunan bir şiiri paylaşmak ve haddim ise analiz etmek istiyorum:

    “Üç yıldır ölüyorsun Hatice
    Yataktan kalkıyorum, ölüyorsun

    Odadan odaya geçiyorum, ölüyorsun
    Su içiyorum, boğazımda mezar hecesi bir taş
    Bademaltı’ndayız, ayaklarını sevdiğin günler
    Ölüler de soluk almak ister
    Limon çiçeklerinden bir yaşama ayini
    Yaptım mamur ettim geri devirdi diyor bir ses
    Gözbebeklerinden topuklarına çekiliyor dünya
    Eteklerinden düşüyorum, düşüyorum.”

    Bitkinliğin, hayata veyahut kadere dargınlığın, tükenmiş bir umudun ve özlenen yaşam sevinçlerinin bu denli tutarlı ele alındığı bir metin içine dahil ediyor beni. Özellikle Yaşıyoruz Sessizce kitabının ilk sayfasında yer alan Hatice Erbaş’ın “Babanız içerde şiir yazıyor diye
    çocuklarımı sessiz ağlattım ben.”
    Dizesinden sonra her şey daha anlamlı oluyor. Aslında daha can yakıcı. Bir şiir ödül töreninde Şükrü Erbaş eşinin sözlerinin kitabın ilk sayfalarında yer almasını şu sözleriyle açıklıyor: “Onun bakımını hiç aksatmadım ama bu şiirlerin yazılması, onun zamanından çaldığım anlarda oldu düşüncesi vicdanen tedirgin ediyor. Eşimin ölümünden sonra öğrendim, ‘Ben babanız içeride şiir yazıyor diye çocuklarımı içerde sessiz ağlattım’ demiş. Bir sonraki kitabımda bunu girişine koyacağım. Bu benim yazdıklarımdan çok daha kıymetli geliyor bana”

    Hayatın kısa bir anılar bütününden ibaret olduğunu düşündüğümüz ve değerini bilmediğimiz yaşamımızda Şükrü Erbaş aslında her anın ne kadar kıymetli olduğunu öğretiyor bizlere. Öyle naif bir aşka sahip ki, hislerinin doyumu bile az geliyor bazen. Verdikleri yarım, tamamlamamış gibi hissettiriyor benliğine. Kaleme aldığı her sözcüğün eşine verdiği zamandan kısıtladığını düşünüyor ve bunu dert ediniyor. Belki de bu durum dertlerin en ince düşünceli halini bizlere sunuyor.

    “İşte geliyorsun, kış soluğun saçaksız kuşlar
    İki omuzunda bitmiş gün
    Ellerinden tutuyorum
    Birden ölüyorsun.
    “Bugün çok güzelsin” diyor ayşegül hemşire
    İçinde bir nazlı göl usulca yapraklanıyor
    Tam kendini seveceksin
    Ölüyorsun.”

    Tam kendini sevecekken ölmek ve tam ölecekken kendini sevmek arasında ince bir çizgi… Yaşam çizgisi. Duygunun içinde yeşeren yaprakların birden sararmasını, yere düşmeden olduğu yerde son bulmasını dizelerinin bağlamı ile veriyor bizlere Şükrü Erbaş. Yalınlığın, hissizliğin, burukluğun ve ölümün en güzel tasviridir bu belki de.

    “Çıralıya gidelim haydi, nar çiçekleriyle
    Yaseminlerle silelim ilaç kokularını
    Kalkacaksın, ölüm ayaklarında bir isteksizlik
    Bizim o elleri gökyüzü doktorlarımız
    “Hatice abla” diyorlar, hepsi birer lokman iyiliği
    Gözlerin bir daha tutunuyor dünyaya
    Ölüyorsun.

    Yirmi yaşımız siyah beyaz bir zaman
    Ankara henüz ana rahmimiz olmamış
    Güzelliğini omzuma alıyorum kurtuluş parkında
    Dört yanımız yeni dünyaların buğulu harfleri
    Saçların ağzımda düğün-dernek
    Birden ölüyorsun.

    Denizdesin bozkır mavi bir acemilik
    Gövden altın güneşlerde ibrişim yumağı
    İçindeki çocuk sularla örtüyor çıplaklığını
    Beydağları iki omzunda iki gökkuşağı
    Ölüyorsun.

    Ve çocuklar Hatice, yaşama nişanımız çocuklar
    Ağızları donmuş korku, ayva sarı tüyleri kan, rüyaları
    Hepimizin suskunluğundan bir mezar taşı
    Hangi evde doğarlarsa doğsunlar
    Bizim evimizde ölüyorlar.”

    Hayata tutunduktan sonra bir anda benliğini kaybeden ellerin ve yaşama dair hislerden beslenen umutların birden yok olduğu satırları bizlere sunuyor Şükrü Erbaş. Hayatın umutla bezendiği çocuklar bir anda ümitleri, hisleri ve sevinçleri de alıp yok oluyorlar. Yaşamın hayat veren her bir zerresi ölüm ile karşılanıyor…

    “Sevmenin tanrı soluğuyuz ikimiz de
    Gövdemin dünyanın ilk atlası
    Boynundan dudaklarına dönüyorum mahcup
    Kışlanın radyosu birden camlarda:
    Bastığımız kara toprak boyumuzu aşar bir gün

    Gidelim diyorum. Gidelim diyorsun. Sermayemiz hayal
    İnsan yaşlanınca bir yere gidemez değil mi
    Çocuklara başka bir kader, bize bir gelecek masalı
    Tam su yüzüne çıktık, dünya kalbimizin hizasında
    Sen hak ettin bu mucizeyi diyorum, ağzım kan ter içinde
    Gözlerin biliyor her şeyi, gözlerin bir yaşam çığlığı
    Ölüyorsun…

    Yaşıyoruz Sessizce-Tam Kendisi Seveceksin”

    Mucizelerin, yaşam telaşlarının, kalp hizasında yer alan sanrıların arasında bir aşk savaşı veriyor aslında Şükrü Erbaş. Aşkla mücadele etmiyor, aşkın sancılı yüzüne tanıklık ediyor. Erbaş’ın kelimelerinde döktüğü gözyaşlarının ağırlığını ve benliğinin sessiz uğultularını duyuyoruz aslında. Ölümün de kaçınılmaz bir ayrılık süreci olduğunu bizlere hatırlatıyor. Ölümden kaçabilen olmuş mu şu ana kadar? Ya da ölüme kafa tutabileni gördünüz mü? Ölümden başka her şey yaşam telaşının getirisinden ibaret. Gelici ve geçici.

    Çok sevdiğiniz birini kaybettiğinizde içinizde oluşan boşluğun çevresi o kadar hassas ki, bir anı dokundursan kanamaya başlıyor. Kanadıkça açılan yaralar zaman geçtikçe “alışkanlık” adı altında kabuk bağlıyor fakat içeride bıraktığı acıdan bihaber duruluyor.

    “Ben şiir yazmazsam, yitirir dilini içimdeki çocuk” sözleri ile betimlediği çocukluğunu hiçbir zaman kaybetmemiş Şükrü Erbaş. İçindeki çocuğun ona yaşamı sunduğunu, hayatı anlamlandırdığını ve benliğini beslediğini söylüyor. Yüreğe dokunan kelimelerin çocuğu olarak adlandırılan yazar, her yazısında içindeki hiç büyümeyen çocuğun hayata bakış açılarını ve duygusal telaşlarını yansıtıyor.

    Şairin şiirde başarıyı yakalamasının yolunun toplum bilincinden geçtiğini öne süren Şükrü Erbaş, yalnızca bireysel yazılar ele almaktan ziyade toplumsal konuları ele aldığı şiirleriyle de biliniyor. Şair bazı eserlerinde toplumun ezilen kesiminin de pervasızca hırpalanan yaşam boyutunu ele alıyor. Bu eserlerinde mevcut düzene atıfta bulunarak farklı olanı değiştirmeye tabii tutan kesimi eleştirerek, olana razı olmak ve güçsüz olanı ezmeye çalışmak tutumunu “köylülük” olarak nitelendirmiştir. Bu bağlamda “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?” isimli şiiriyle de toplumda oldukça ses getirmiştir. Şair şiirine gelen tepkileri de şu kelimeleriyle yorumlamıştır: “Ne yazık ki hâlâ geçerliliğini koruyor şiirdeki öfke. Bu gidişle ne yazık ki daha uzun süre okunacak. Bu devlet, polis zoruyla park açıp kapatmaya devam ettiği sürece; Roboskili otuz dört çocuğun öldürülme emrini veren sorumlu iki yıldır bulunamadığı(!) sürece; gezi olaylarında öldürülen gencecik çocukların birinin bile çok açık failleri ellerini kollarını sallayarak gezdiği sürece; eğitim her gün biraz daha din odaklı olmaya başladığı sürece; demokrasiyi başörtüsüne indirgediğimiz sürece. Bu ve benzeri şiirler okunacaktır. Daha doğrusu hayatta bir karşılığı olacaktır. Bütün bu kepazelikler, köylülükten kaynaklanmaktadır. Köylüden değil, dikkat, köylülükten!” Toplumsal bilinci ve tutumu eleştirdiği röportajında şair düzene baş kaldırmadan olana razı olmayı da suç görmüş ve eleştirisini özgür bir dille açıklamıştır.

    “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?

    Çünkü onlar ağırkanlı adamlardır.
    Değişen bir dünyaya karşı
    Kerpiç duvarlar gibi katı
    Çakır dikenleri gibi susuz
    Kayıtsızca direnerek yaşarlar.
    Aptal, kaba ve kurnazdırlar.
    İnanarak ve kolayca yalan söylerler.
    Paraları olsa da
    Yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır.
    Her şeyi hafife alır ve herkese söverler.
    Yağmuru, rüzgarı ve güneşi
    Bir gün olsun ekinleri akıllarına gelmeden
    düşünemezler…
    Ve birbirlerinin sınırlarını sürerek
    topraklarını
    büyütmeye çalışırlar.

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
    Çünkü onlar karılarını döverler
    Seslerinin tonu yumuşak değildir
    Dışarıda ezildikçe içeride zulüm kesilirler.
    Gazete okumaz ve haksızlığa
    Ancak kendileri uğrarsa karşı çıkarlar.
    Karşılığı olmadan kimseye yardım etmezler.
    Adım başı pınar olsa da köylerinde
    Temiz giyinmez ve her zaman
    Bir karış sakalla gezerler.
    Çocuklarını iyi yetiştirmezler
    Evlerinde kitap, müzik ve resim yoktur.
    Bir gün olsun dişlerini fırçalamaz
    Ve şapkalarını ancak yatarken çıkarırlar.

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
    Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler
    Kendilerinden olanlarla alay edip
    Tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar.
    Devlet; tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir
    Devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar.
    Yiğittirler askerde subay dövecek kadar
    Ama bir memur karşısında -bu da tuhaftır-
    Ezim ezim ezilirler.
    Enflasyon denince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler.
    On bir ay gökyüzünden bereket beklerler,
    Dindardırlar ahret korkusu içinde
    Ama bir kadının topuklarından
    Memelerini görecek kadar bıçkındırlar
    Harmanı kaldırdıktan sonra yılda bir kez
    Şehre giderler!…

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
    Çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler
    Birbirlerinin evlerine ancak
    Ölümlerde ve düğünlerde giderler.
    Şarkı söylemekten ve kederlenmekten utanırlar
    Gülmek ayıp eğlenmek zayıflıktır
    Ancak rakı içtiklerinde duygulanır ve ağlarlar.
    Binlerce yılın kabuğu altında
    Yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır.
    Aldanmak korkusu içinde
    Sürekli birbirlerini aldatırlar.
    Bir yere birlikte gitmeleri gerekirse
    Karılarından en az on adım önde yürürler
    Ve bir erkeklik işareti olarak
    Onları herkesin ortasında azarlarlar.

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
    Çünkü onlar otobüslerde ayakkabılarını çıkarırlar
    Ayak ve ağız kokuları içinde kurulup koltuklara
    Herkesi bunalta bunalta, yüksek perdeden
    Kızlarının talihsizliğini ve hayırsız oğullarını anlatır,
    Yoksulluktan kıvrandıkları halde, şükür içinde
    Bunun, tanrının bir lütfu olduğuna inanırlar.
    Ve önemsiz bir şeyden söz eder gibi, her fırsatta
    Gizli bir övünçle, uzak şehirdeki
    Zengin akrabalarından söz ederler.
    Kibardırlar lokantada yemek yemeyi bilecek kadar
    Ama sokağa çıkar çıkmaz hünküre hünküre
    Yollara tükürürler…
    Ve sonra şaşarak temizliğine ve düzenine
    Şehirde yaşamanın iyiliğinden konuşurlar.

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
    Çünkü onlar ilk akşamdan uyurlar.
    Yarı gecelerde yıldızlara bakarak
    Başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur.
    Gökyüzünü, baharda yağmur yağarsa
    Ve yaz güneşlerini, ekinlerini yeşertirse severler.
    Hayal güçleri kıttır ve hiçbir yeniliğe
    -Bu, verimi yüksek bir tohum bile olsa-
    Sonuçlarını görmeden inanmazlar.
    Dünyanın gelişimine katkıları yoktur.
    Mülk düşkünüdürler amansız derecede
    Bir ülkenin geleceği
    Küçücük topraklarının ipoteği altındadır
    Ve bir kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden,
    Zamanın derin ırmakları önünde…

    Köylüleri Söyleyin Nasıl
    Nasıl Kurtaralım?”

    Şükrü Erbaş’ın “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?” isimli yazısı Melih Aşık’ın köşesinde yayınlanmıştır. Dönemin Cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel yazıyı okuduktan sonra Melik Aşık’a bir yazı gönderir ve köşede Demirel’in Şiir Eleştirisi ismiyle yayınlanır. Yazı şu şekildedir: “Köşenizde yayımlanan ve köylülüğü konu alan Şükrü Erbaş’a ait şiiri okudum. Köylülüğü ağır şartlar çerçevesinde sunan söz konusu şiirin çok katmanlı bir yapıya sahip olduğu görülüyor. Şiirin, köylüleri eleştirir görünürken aslında ironik bir üslupla, bizzat şartlar içerisinde değerlendiremediği köylülüğü, ona tepeden bakarak uygarlık yolunda yük gibi gören yanlış anlayışı eleştirdiği kanaatindeyim. Bununla birlikte, gerektirdiği gibi derin bir anlayışla okunmayıp, sadece düz anlamı itibariyle dikkate alındığında köylümüzü zem eden bir metin olarak yorumlanabilecek ve birtakım yanlış anlayışlara yol açabilecek niteliktedir.”

    Şükrü Erbaş da Melih Aşık’a şiirde ne anlatmak istediğini belirttiği bir yazı göndermiştir:

    “[Bu şiir] benim başımın belası bir şiir. Tarihsel ya da sosyolojik açıdan dünya kadar söz söylenebilir. Şiirde söylediklerimin dışında -şiirin açıklaması olarak değil elbette- çok kısa şunları söyleyebilirim: ben kaba bir dünyada yaşamak istemiyorum. Benim geleceğimi ufukları eşiklerinden öteye varamayanlar belirlesin istemiyorum. Bencilliğinden başka erdemi olmayan insanların dünyamıza iyilik ve güzellik katacağına inanmıyorum. Felsefeyi, sanatı, bilimi bilmeyen, küçümseyen; dinini mülke, mülkünü dine dönüştüren insanları sevmiyorum. Ne yazık ki ülke, tenha kasabalardan ışıklı kentlere kadar, bu düzeysizliğin egemenlik alanı haline geldi. Gerisinde bu bakışın yattığı bir tepki şiirdir “köylüleri niçin öldürmeliyiz?”. Kendim için onlar için insan onuruna yakışır bir yaşama biçimini tersinden söyleyen bir dili, kurgusu vardır. Sevmediğimiz değil sevdiğimiz insanlar bize dert olur değil mi? Yargılanan aslında feodalizm, gelenekler.”

    Dönemin Cumhurbaşkanı ve yazarı arasında geçen bu iletişim bir ilki gerçekleştirmiştir.

    Toplumsal hususlarla birlikte bireysel de birçok duygu durumunu şiirlerine ilmek ilmek işleyen yazar yıllar boyunca usta eserlere imza atmıştır. Aşkın, toplumun, hüznün, bireyin içinde hiç büyümeyen çocukluğun ve aidiyetsizliğin şairi olan Şükrü Erbaş, hayatım boyunca kelimelerine şahit olmaktan memnun olacağım şairlerin arasında bulunuyor. Umudun tükendiği ve boş duvarların mesken olduğu günlerde Şükrü Erbaş’ın kelimelerinin eşliğine imkân tanımanızı tavsiye ediyorum Sevgili Çerezzine ailesi.

    Kırmızı kırlangıcı bulmak üzere, hoşça kalın.

    KAYNAKÇA:

    https://www.bilgiustam.com/sukru-erbas-kimdir-hayati-ve-basarilari/

    https://seyler.eksisozluk.com/sukru-erbasin-ulkede-infial-yaratan-siiri-koyluleri-nicin-oldurmeliyiz

    Şükrü Erbaş-Yaşıyoruz Sessizce

    ELİF AKSÜT

  • Köprüden Önce Son Kaçış

    Köprüden Önce Son Kaçış

    Sen miydin?
    Köprüden sarkıttığı serzenişleri ile hıçkırıyordu Adam.
    Bir ömür gibi uzayan, dudaklarının sessizliğiyken;
    Haykırışları daha kaç kaleme konu olacaktı?
    Akşamüstü:
    Köprüden önce son kaçış yolundaki,
    Sen miydin?
    Çaktığı her şimşekte “hiç”,
    Estiği her rüzgarda “sarhoş”,
    Açtığı her güneşte “cenin” olan;
    Senin yüreğin miydi?
    Herkes yardıma muhtaçtı.
    Ve herkesin yardım etmek istediği,
    Ölmekte olan birileri vardı.
    Senin yoktu.
    Ve sana kalırsa her ölüm,
    İnsana bir intihar hakkı kadar mümkündü.
    Gün ağardığında,
    Ellerinin senden değil atışında,
    Gözlerin, sesinin ulaşmadığı yerlere his beslediğinde,
    Köprünün en sonunda,
    Bana elini uzatıyorsun.
    Oysa intihara meyilli olanlara yokluğu teklif edersen,
    Bir “hiç” kadar yakın olursun.
    Hiçlik, bir gün herkesle tanışır.
    Bunu da biliyorsun.
    Köprüler yıkıldı,
    Ellerim yakıldı,
    Yollar sonlandı.
    Sen nasıl ayakta kaldın?

  • 90’lara dair…

    90’lara dair…

    Müziğin evrensel platformda ilerlediği her dönem, ülkemiz müzikleri içinde değişimin kaçınılmaz olduğunu bir süreç olmuştur.

    70’li yıllara doğru varlığını bütünüyle gösteren Türk pop müziği, yerini her ne kadar 80’li yıllarda üçüncü dönemini yaşayan arabesk müziğe bırakmış olsa da, 80’lerin sonunda tekrar çıkışa geçmiş ve 90’lı yıllarda zirve yapmıştır.

    Takvimler 1991 yılının ilk çeyreğini gösterdiğinde yeni nesil pop müziğin dönüm noktası sayılacak olan Yonca Evcimik sahneye çıkmış ve kaseti 2,5 milyon üzerinde satmıştır. Çıktığı dönem için büyük bir başarı sayılan bu satış rakamı pop müziğin geleceğinin ne kadar parlak olacağının bir işaretiydi.
    Ardı ardına çıkan kasetler ile pop müzik adeta  küllerinden yeniden doğuyor gibiydi. 1993 yılında uluslararası müzik kanalı MTV ilk kez bir Türkçe klip olan Orhan Atasoy’un Gemiler adlı parçasını  yayınlamıştı.
    Türk pop müziğindeki bu çıkıştan etkilenen yayın sektörü, 1994 yılının üçüncü çeyreğinde Türkiye’nin ilk video müzik kanalı olan Kral TV’yi hayata geçirmiş ve müziğe büyük bir katkı sağlamıştır.

    O dönem albümü raflarda yeni yer alan ve yeni çıkış yapacak olan günümüzün en iyi ikinci tenörü Burak Kut, Benimle Oynama adlı klibi ile Kral TV’ de yayınlanan ilk klip unvanına sahip olmuştur.
    94 yılının aynı çeyreğinde ikinci albümü raflarda yer alan mega star Tarkan da, Kral TV’nin yayına girmesiyle büyük çıkış yapan isimlerden biri olmuştur. Kış Güneşi adlı klibi ile Kral TV listesinde 11 hafta boyunca bir numarada kalmış ve hala kırılamayan bir rekora imza atmıştır.

    Türk pop müziğin diğer bir dönüm noktası olarak kabul edilen albümlerden biri, yine Tarkan’ın 1997 yılı üçüncü çeyreğinde çıkan Ölürüm Sana adlı albümündeki Şımarık adlı parçası olmuştur.

    Dünya listelerinde Türkçe ve bir çok dilde büyük başarılara imza atmıştır. Aynı yıl Şebnem Paker’in Eurovision başarısı da Türk Popu için ayrı bir öneme sahiptir.
    90’lar, bir çok ismin günümüze kadar başarıyla geldiği bir başlangıç noktası olmanın yanında, bir o kadar ismin de, dönemin tozlu raflarında bir anıdan öteye gidemediği bir dönem olmuştur.

    Karışık Kaset

    Karışık Kaset Youtube Sayfası

  • Yaşar Kemal’i Ölüm Yıldönümünde Sevgi, Saygı ve Özlemle Anıyoruz…

    Yaşar Kemal’i Ölüm Yıldönümünde Sevgi, Saygı ve Özlemle Anıyoruz…

    Usta edebiyatçıyı vefatının 4. Yıldönümünde sevgi, saygı ve de özlemle anıyoruz.

    Yaşar Kemal Kimdir?

    Asıl adı Kemal Sadık Gökçeli olan Yaşar Kemal, 6 Ekim 1923, Hemite, Osmaniye doğumludur. Yaşar Kemal’in 1940 – 1941 yılları arasında Çukurova ile Toroslar’dan derlediği ağıtları içeren ilk kitabı “Ağıtlar” 1943’te Adana Halkevi tarafından basıldı. İlk hikayesi olan “Pis Hikaye” yi ise 1946 yılında 23 yaşındayken yazan Yaşar Kemal, 1940’larda Adana’da çıkan Çığ dergisi çevresinde Pertev Naili Boratav, Nurullah Ataç, Güzin Dino gibi isimlerle tanıştı.

    “Yaşar Kemal” adını 1951 – 1963 yılları arasında fıkra ve röportaj yazarı olarak çalıştığı Cumhuriyet gazetesinde kullanmaya başladı. 1952 yılında yayımlanan ilk öykü kitabı olan Sarı Sıcak’ta yer alan “Bebek” öyküsü de burada bölümler halinde yayımlanmıştır.

    Pek çok yapıtında Anadolu’nun efsane ve masallarından yararlanan Yaşar Kemal, PEN Yazarlar Derneği üyesiydi. Aynı zamanda Nobel Edebiyat Ödülüne aday gösterilen de ilk Türk yazardır.

    İnce Memed, Ağrı Dağı Efsanesi, Kuşlar da Gitti, Sarı Sıcak, Yer Demir Gök Bakır… gibi eserleri bulunan Yaşar Kemal, 28 Şubat 2015 tarihinde organ yetmezliği sebebiyle yoğun bakımda olduğu hastanede vefat etmiştir.

  • Rashit: “Telaşa Mahal Yok’ albümü Türkiye Punk Tarihinin mihenk taşı olmak gibi bir üne sahip. Bir dönüm noktası aslında sadece Punk değil, alternatif rock tarihine de bir çıkış sağladığı kabul gören bir gerçek”

    Rashit: “Telaşa Mahal Yok’ albümü Türkiye Punk Tarihinin mihenk taşı olmak gibi bir üne sahip. Bir dönüm noktası aslında sadece Punk değil, alternatif rock tarihine de bir çıkış sağladığı kabul gören bir gerçek”

     

    Merhaba öncelikle bizi kırmadığınız için çok teşekkürler, neredeyse 30 .yılınıza yaklaştığınız şu yıllarda muhteşem bir konserle sevenlerinizin karşısında olacaksınız, ve bu sahnede bir çok isim size eşlik edecek.. öncelikle neler hissediyorsunuz?

    Gökhan Tunçişler: En son Laneth Bir Gece 2’de sahne aldık geçen yıl bu zamanlarda, yine tüm arkadaşlarımız ve bizi seven dinleyicilerle çok güzel bir geceydi. O gecenin üstüne bir daha çalmayacak mısınız tepkileri gelmeye başladı ve biz de geç gelen 25.yıl konseri yapalım dedik ve şahane bir gece yaşadık.

    Tolga Özbey: Eski dostlarla bir araya gelmek ve bir şeyleri paylaşmak adına güzel bir gece olacak. Rashit grubu üyeleri olarak da uzun sure sonra bir araya gelmiş olacağız, farklı şehirlerde ve ülkelerde yaşıyoruz.

    Rashit Punk Tarihimizin en önemli gruplarından biri, ben sizi ilk 90’lı yıllarda dinlemiştim. Hiç unutmam burada bir yer vardı Carmen diye, oradan Telaşa Mahal Yok isimli albümünüzü ve Radical Noise’in Make A Wish kasetini almıştım. Ve Telaşa Mahal Yok’u ilk dinlediğimde acayip sevmiştim ve  günlerce teypten çıkmamıştı o kaset. Ve bu albüm bugün Türk Rock Tarihinde kült nitelikte bir çalışma. Bu albümün sizin için önemi nedir ve bu kadar çok sevilmesinin ana sebebi sizce nedir?

    Tolga Özbey: Telaşa Mahal Yok albümü Türkiye punk tarihinin mihenk taşı olmak gibi bir üne sahip. Bir dönüm noktası aslında sadece Punk değil alternatif rock tarihine de bir çıkış sağladığı kabul gören bir gerçek. Bunun bir parçası olmak ve zaman içinde çok önemli müzisyen ve sanatçılardan bu albümden gençliklerinde etkilendiklerini duymak beni hep mutlu etti.

    Gökhan Tunçişler: T.M.Y albümü bence Türk rock piyasasının o dönem bile hazır olmadığı bir şeydi, özellikle bandrollü albüm yapan Rock grupları yine dönüp dolaşıp yapımcıların talepleri doğrultusunda şarkı sözleri ve soundlarını değiştiriyordu. Bizim şansımız bu talepte olmayan bir firmayla çalışmaktı ve orijinali neyse o şekilde kalması ki, albümün bu kadar dikkat çekme sebebi budur.

    Rashit bu güne kadar yurt içi ve yurt dışında pek çok albüm, plak ve toplamalara yer almış bir grup ve ilkleri de bu ülkeye yaşatmış bir grup. Fransa’da çıkardığınız KADIKÖY’DEN HAREKETLER isimli çalışmanız Avrupa’da çıkan ilk plak oldu, bizlere o dönemden bahseder misiniz?

    Tolga Özbey: Türkiye’de henüz bir albüm yapmamışken yurt dışında plağınızın basılması o dönem için bizim müzikal gerçekliğimizdi. Telaşa Mahal Yok işte bu bağlamda birçok müzisyen ve sanatçı için bunun kırılmasında büyük paya sahiptir.

    Gökhan Tunçişler: Bugün pek çok Türk grup yabancı gruplarla e-mail yoluyla iletişim kurup konserler ve ya albümler yapıyor. Bunları biz vaktinde damga pulu ile yapıyorduk. Müzik yaparken elini korkak alıştırmayacaksın, o zaman kısa ömürlü tek hit şarkılı grup olarak kalırsın.

    Peki Rashit kimlerden etkilenmiştir?

    Tolga Özbey: Dead Kennedys, Crass, Ramones, Television, Sex Pistols, The Clash, Stooges… birçok punk, rocknroll, ska, surf grubundan sonu gelmez bu listenin. 🙂

    Gökhan Tunçişler: Tolga söyledi hepsini.

    Türkiye’de Rock ve Heavy Metal son yıllarda çok başarılı grupların çıkışını ev sahipliği yaptı, peki Punk piyasası için neler düşünüyorsunuz ve genel olarak Türk Rock piyasasını nasıl buluyorsunuz?

    Tolga Özbey: Yeraltı müziği özellikle İstanbul’da artık dünya çapında işler yapan ve yurt dışında da da takdir gören bir scene durumunda. Eskiden olduğu gibi yerli dinleyici her ne kadar ilgi gösterme konusunda çok da katılımcı olmasa da yurt dışında ön yargısız doğru kitlelere ulaşan bir çok yeni dönem iyi grup mevcut.

    Gökhan Tunçişler: Punk grupları yurt dışı kontakları açısından çok daha aktif, zaten bu iletişimi de Türkiye’de ilk başlatanlar Punk ve Hardcore grupları oldu. Metalciler çok tembeller bu konuda, ürün zenginliği açısından da Punk her zaman daha yaratıcı olmuştur, kimseden bi şey beklemiyecen D.I.Y.

    Fotoğraf-  Levan Uzbay

    Ve Rashit’e şu soruyu da sormadan olmaz, Türkiye’de 2001 yazıdan bu yana ne değişti?

    Tolga Özbey: Türkiye 1950’lerden beri aynı yolda aynı kaderi yaşamaya devam ediyor. Günümüzde işler dünya çapında çığırından çıktı ve biz de kapitalizm ve din üzerinden bunun her türlü negatif etkisini yaşamaya devam ediyoruz. Çark bu şekilde dönüyor bu coğrafyada.

    Gökhan Tunçişler: Kendi yaşantımız boyunca bile baktığımızda 40 yılda çok fazla hükümet gördük hepsinin rengi görüşü farklı gibi de olsa ülke bir adım ileri gitmedi, kötünün daha da kötüleri geldi, şimdiki nesil için en kötüsü tek adamla doğdular ve büyüdüler muhakeme yapacakları başka bir sistem görmediler. O yüzden Rashit şarkıları eskimiyor hep güncel kalıyor, bizi utandıracak bir politik sistem gelene kadar.

    30 yıla yaklaştığınız muazzam bir kariyeriniz var ve bir dolu başarı var bu 30 yılda, Rashit’i kurduğunuzda bunları hedeflemiş miydiniz ve ilk günden bu yana şöyle bir döndüğünüzde 30 yılı nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Tolga Özbey: Aslında bir hedefimiz yoktu gençtik ve enerjimizi müziğe vermiştik. Her şey kendi kendine zamanla gelişti ve bir yola girdi ama aslında bir hedef hala yok müzik ve birlikte iyi vakit geçirmek işin temeli sanırım.

    Gökhan Tunçişler: Tolga’nın dediği gibi tamamen eğlence ve söylemek istediklerimizi bağırmak, çok fazla konser ve sürekli şarkı yapıyorduk üretim yapmak yeni bir şey ortaya çıkarmak, bunun para karşılığı yok ve yıllarca da olmadı zaten.

    Rashit tarihinde hepimizin bir çok özel şarkısı var, sizin için iyi ki yapmışız dediğiniz sizde yeri, diğerlerine oranla daha özel ve farklı olan çalışmalarınız hangileri diye sorsak?

    Tolga Özbey: Tüketici şarkısı ya da Sansür olabilir. Hep çalmaktan zevk aldığım iki şarkı oldular.

    Gökhan Tunçişler: Niye Böyle, Katilin Adı Yok uzun yıllardır çalmasak da İnsan Pazarı.

    Yeni bir albüm çalışması var mı veya bizleri bekleyen farklı sürprizler?

    Tolga Özbey:  Önümüzdeki Ekim ayında sürprizlerimiz olacak!

    Gökhan: Sürpriz.

    Çerezzine ekibi olarak sorularımızı yanıtladığınız için size çok teşekkür ediyoruz. Son olarak sevenlerinize neler söylemek istersiniz?

    Tolga Özbey: Biz teşekkür ederiz, sevgiler.

    Gökhan Tunçişler: Sevgiler.

     

  • Ters Açı: “Her şeyden önce müziği kendimiz için yapmak istiyoruz”

    Ters Açı: “Her şeyden önce müziği kendimiz için yapmak istiyoruz”

    Türk rock müziğinin yükselen gruplarından Ters Açı ile grup, yeni albümleri ve daha birçok konuda samimi bir söyleşi gerçekleştirdik.

    Merhabalar, röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Bizlere biraz kendinizden bahseder misiniz?

    Öncelikle bizlere bu keyifli röportaj teklifi ile geldiğiniz için bizler teşekkür ederiz.

    Grubumuz şu anda 5 müzisyenden oluşmakta. Solist Korat Eriş, lead gitarist Kıvanç Sekü, bas gitarist Yiğit Danışan, ritim gitarist Deniz Öğünç ve davulda Eren Özgökmen ile birlikte Ters Açı grubu tekrar bir arada.

    Kısaca Ters Açı’dan bahsedecek olursak 2009 yılında kurulmuş İzmirli bir rock/metal grubuyuz. Kurulduğumuz andan itibaren hep kendi eserlerini üretmek isteyen; bunun sonucu olarak Türkçe rock/metal müzik dalında sayısız orijinal eserler üreten ve sanata yatırım yapan bir grubuz.

    16 Şubat 2011 yılında “Biraz Ben Biraz Sen” isimli 2 şarkıdan oluşan ilk single’ımızı yayınladığımızda oldukça zor bir dönemden geçen müzik sektörünün en yenilerindendik ve bu zorlu sürecin sonunda istediğimiz kitlelere ulaşamadığımızdan ara vermek durumunda kaldık.

    Yaklaşık 6 yıllık bir aranın ardından tekrardan sanata olan tutkuyla bir araya geldik ve yepyeni single’ımız “Tek’i” 15/02/2019 tarihinde müzikseverler ile buluşturduk. Yarım bıraktığımız serüvenimize yepyeni bir heyecan ve keyif dolu eserlerle devam edeceğiz.

    Grubun isminin ortaya çıkış hikayesi nedir?

    Türkiye’de maalesef rock ve özellikle metal müziğe olan katı bir yaklaşım var. Gitar sesine insanımızın özellikle overdrive/distortion sesine tahammülü yok diye düşünülüyor. Fakat Anadolu birçok kültürü içinde bulundurmuş ve birçok enstrümana ev sahipliği yapmış bir memleket. Dolayısıyla her tarzda eser eğer doğru noktadan yaklaşılırsa değer görüyor ülkemizde. Bu da biz sanatçılar için işleri oldukça zor bir hale getiriyor. Biz insanlara rock/metal müziğe farklı bir açıdan bakma ve güzel taraflarını keşfetme imkanı sunmak istedik. Bu nedenle grubun adını Ters Açı koyduk. Evet belki bize Ters gelen bir müzik olabilir ama doğru işlenirse ve fırsat verilirse bu müzik dalının ne kadar keyifli olduğunu göstermek istedik.

    Çıkış noktamız tabii ki futboldu fakat bu bizim felsefemiz oldu. Bu müziğin gerçeklerini ve güzelliklerini insanlara anlatmaya devam edeceğiz.

    Heavy metal ve progresif rock-metal’den Türkçe rock müziğe geçiş süreci nasıl gelişti?

    İlk beste yaptığımız dönemlerde Türk Metal müziğin efsanelerinden Pentagram’ı kendimize örnek aldık ve yabancı dilde eserler yazmaya çalıştık. Bu dönemde daha progresif ve daha sert şarkılar besteliyorduk. Özellikle ülkedemüzi kle ilgilenen tüm çevrelerden çok güzel tepkiler aldık. On Your Side, When I Fall ve A Hope For Us All gibi şarkılarımızla sektörde önde gelen isimlerden büyük övgüler topladık. Roxy müzik günlerine de katılma şansı elde ettik bu eserler sayesinde.

    Tabii yabancı dili öğrenmek ve o konuda bir eser yayınlamak Türkçe bir eser yayınlamaktan çok daha zor bir konu. Yabancı dil konusunda solistimiz Korat çok iyi durumda değildi. Yaşından dolayı ve İngilizce dilini kullanma tecrübesi olarak kısıtlı olduğu için sözler yabancı bir dinleyiciyi etkileyecek seviyede değil daha basit kalıyordu. Biz de Türkçe eserler yazmaya başladık.

    Ayrıca bu dönemde MFÖ’den Özkan Uğur, Türkçe eserlerin ülkemiz insanını kazanma yolunda bizler için daha doğru bir yol olduğunu öğütledi. Bizler de bu öğüde uyarak alternatif rock tarzında ve Türkçe şarkılar besteleyerek bunlara albümlerimizde yer verdik. Fakat bu demek değil ki hiçbir zaman Ters Açı eski günlerine dönmeyecek. O eserler de mutlaka bir gün bir albümde veya birkaç albümde yerini bulacaktır.

    Roxy Müzik Yarışmasında son 16’ya kalmayı başardınız. Bu sizin için bir başarı mıydı yoksa hak etmediğiniz bir sonuç muydu ve bu yarışmanın size katkısı oldu mu?

    Öncelikle finale kaldığımız için çok mutlu olduğumuzu söylemeliyim. Bu ve bunun gibi birçok yarışmaya katıldık ve ses getirdik. Yine ses getirdiğimiz yarışmalardan birisi Kuşadası Altın Güvercin beste yarışmasıydı. Burada da son 10 şarkı arasına kaldık ve türünün tek örneği (kendi orkestrasıyla çıkan) tek gruptuk. Bunlar bizler için gurur ve mutluluk verici ve tecrübe kazandırıcı etkinliklerdi.

    Her iki yarışmada da diğer başka yarışmalarda da derece elde edemedik fakat bu bizim için kendimizi eleştireceğimiz noktaları görme fırsatı oldu. Sonuçta canlı performansımızı iyileştirmeye odaklandık ve o gün bu gündür bu konuda ilerlemeye devam ediyoruz.

    2011 yılında MFÖ’den Özkan Uğur ve Pentagram’dan Tarkan Gözübüyük’ün destek ve katkılarıyla “Biraz Ben Biraz Sen” doğdu. Nasıl bir duyguydu?

    İlk albümümüz olduğu için çok heyecanlıydık.

    Bir kere Özkan Uğur’la İzmir Swiss Otel’de bir MFÖ konseri öncesi buluşma şansımız olmuştu. Özkan Uğur sayesinde önümüze çıkabilecek tüm engelleri kolayca aştık; kolay ve profesyonel yoldan albümü nihai hale getirmeyi başarabildik. Sürekli desteği ve öğütleriyle bizlere çok yardımı dokunan Özkan abimize buradan sevgilerimizi gönderiyoruz.

    Tarkan Gözübüyük ise Rock müzik mix ve prodüksiyon dendiğinde Türkiye’de marka olmuş bir isim. Yıllarca Şebnem Ferah, Mor ve Ötesi, Ogün Sanlısoy, Pentagram gibi isimlere prodüktörlük yapmış büyük bir sanatçı ve fikir adamı. Bize albüm süresinde çok müdahale etmek istemedi. Bizim soundumuzu duymaya çalıştı ve bize nasıl şarkı yapılacağını öğretti diyebiliriz. Kendisini albüm kayıt süresince 5 gün boyunca gördük ve hayatımızda yaşadığımız sayılı ve unutulmayacak anlar arasında yerini almıştır. Umarız tekrardan çalışma şansı yakalarız.

    2012 yılında ikinci albüm çalışmalarına başlamanızla birlikte müziğe ara verme ve grubun dağılması durumları arka arkaya geldi. Bu süreç nasıl gelişti?

    İlk albümden beklediğimizi alamayınca hemen ikinci albüm için çalışmalara başladık. Çok sancılı bir süreçti. Bu bölümde ise yine MFÖ’den sevgili Fuat Güner’in çok yardımları dokundu bize.

    Kayıt sürecini Fuat Güner’in kendi stüdyosunda tamamladık. Kayıt ve sound editing sevgili Suat Durmuş tarafından yapıldı. Albüm kayıt aşamasından sonra elimizde koskoca 10 şarkılık bir mix süreci vardı ki bu en zorlusuydu. Bu sefer büyük isimlerle çalışmak yerine mixi kendimiz yapmak istedik. 10 şarkıyla yaklaşık 1 sene kadar uğraştık fakat mix konusunu kendimiz yapmayı beceremedik.

    Mevcut demo halleriyle bir yandan da prodüksiyon arayışımıza devam ettik fakat gittiğimiz her kapıdan geri dönmek durumunda kaldık. Rock müziğin o dönem hali içler acısıydı. Birçok prodüksiyon şirketi hiçbir rock grubuna sıcak bakmıyordu. Sadece birkaç şanslı rock sanatçısı kendi yatırımlarıyla işi döndürmeye çalıştılar. Bunların da birçoğu o dönem yapılan işleri ağırlaştırdılar diyebilirim.

    Biz de boş durmadık tabii. Coverlara ağırlık verdik. Birçok ilimizde konserlere çıktık. Bu dönemde yayınlanmayan 2. albümümüz içerisinde bir düet gerçekleştirdiğiniz sevgili Haluk Levent ile Uşak, İzmir, Kuşadası vb. illerde sahneler aldık.

    İnternet’te Youtube sayfamız tersacitv’de Orhan Gencebay, Kayahan, Kerim Tekin, Barış Manço ve Haluk Levent gibi isimlerin şarkılarına yaptığımız coverlar ile ses getirdik. Sahnelerde seyirciyle beraber bu şarkılarla ve ilk single albümümüzdeki şarkılarla eğlendik.

    Fakat bir türlü ilerlemeyen albüm süreci can sıkıcı olmaya devam etti. En son bir prodüksiyon şirketiyle görüştük fakat oradan da albümle ilgili olumlu bir geri dönüş alamadık. Düşünün bu kadar uğraşıp Haluk Levent düetiyle çıkış yapmak isteyen bir grup var ve hiçbir şirket sıcak bakmıyor. İşte ortam bu kadar kötüydü.

    Bu can sıkıcı sürecin sonunda da birbirimizi yıprattık. Yaptığımız iş artık keyif vermemeye başlamıştı. Dolayısıyla biz de ara verdik. Daha sonra da yolları ayırma kararı aldık.

    Sizi birleştiren ve ayıran sebepler ortak mıydı?

    Ayıran sebepler maalesef bir çıkış yolu bulamamamızdı. Herkes hayatının başlangıcında kendine bir yol arıyorken bir yandan sürekli yatırım yapıp karşılığını alamadığınızda artık o keyif vermekten çıkıp acı veren bir hal almaya başlıyor.

    Fakat şu anda her şeyden önce hedefimiz sanat, albümleri dijital ortamda yayınlamak gibi bir kolaylık olduğu için birçok sanatçı kendine sektörde yer bulabiliyor.

    Meşhur olmak veya gündem olmak gibi bir beklentiden ziyade eserlerimizi yayınlayabilmek istiyoruz. Her şeyden önce müziği kendimiz için yapmak istiyoruz. Bu sebeple bir araya geldik. Artık sadece yaptığımız işin keyfini çıkartıyoruz.

    İkinci albüm çalışmanızda Haluk Levent ile de bir düetiniz vardı. Haluk Levent fikri nasıl oluştu? “Aşk Sana İnanmıyor”u dinleme şansımız olacak mı ilerleyen süreçte?

    Haluk Levent gitaristimiz Kıvanç’ın eşi Yeşim’in çok yakın bir dostudur. Biz böyle bir fikirle gittik ve o şarkıyı çok beğendiğini söyledi ve hiçbir zaman bizleri kırmadı. O zamanlar klip olsa klipte bile oynamayı kabul etmişti.

    Şu anda bu konuda girişimlerimiz sürüyor fakat Haluk Levent cephesinden düetle ilgili henüz olumlu bir yanıt alamadık. Aldığımız anda bunu tüm dinleyicilerimizle anında paylaşacağız.

    Hiç olmadı tersacitv kanalından meraklıları için bu şarkıyı yayınlamayı bile düşünüyoruz. Önümüzdeki süreç bakalım neler gösterecek kim bilir?

    Yaptığınız müzikte rahmetli Mithat Danışan nam-ı değer Panço’nun müziğinize etkisi oldu mu?

    Elbette. Herkesten önce onun fikirleri bizler için önemliydi. Allah gani gani rahmet eylesin. Çok büyük bir müzik üstadıydı. Uzun yıllar sektörden uzak kalmasına rağmen efsanelerden birisiydi müzik dünyasında.

    Bestelerimizde her daim olumlu ve yapıcı eleştirileriyle bizlere yön çizdi ve bugün yaptığımız aranjelerde en büyük katkıları sağladığı için kendisini tekrar rahmetle anıyoruz.

    Hatta rahmetli Panço’nun çok eskiden yazmış olduğu rifflerden oluşan şarkıların da yer aldığı “Gerçek ve Yalan” diye bir albümümüz var. Bunu da birkaç yıl içerisinde piyasaya sunmayı düşünüyoruz.

    Cover yapacağınız parçaları kendiniz mi seçiyorsunuz, yoksa bunu coverlarsanız iyi olur gibi isteklerden mi seçiyorsunuz?

    Bu konuda bizlere çok fazla talep geliyor. Özellikle yakın çevremizden fakat biz daha önce denenmemiş coverları yapmaya ve hoşumuza giden çalarken keyif alacağımız eserleri coverlamaya çalışıyoruz.

    “Tek” nasıl gidiyor? Dinleyicileriniz ve sevenlerinizden gelen tepki ve yorumlar nasıl?

    “Tek” uzun süreden beridir piyasaya sunmak istediğimiz eserlerimizden birisi. Gelen tepkiler ve yorumlar genellikle olumlu fakat şu anda insanlara yeterince ulaşamadık. Her geçen gün sizler aracılığıyla yeni kitlelere ulaşmak istiyoruz. Ulaştığımız taktirde çok daha ses getirecek bir şarkı olduğundan şüphemiz yok.

    Sorularımızı yanıtladığınız için teşekkür ederiz, Çerezzine okurlarına ve sevenlerinize, sizi dinleyenlere son olarak neler söylemek istersiniz?

    Çok keyifli bir sohbetti. Bize bu fırsatı sunduğunuz için tekrardan teşekkür ediyoruz. Meraklı tüm okurlarınıza özellikle tüm dijital platformdan ulaşabilecekleri şarkılarımızı ve youtube tersacitv sayfasından dinleyebilecekleri coverlarımızı şöyle birkaç dakika ayırıp dinlemelerini tavsiye ediyoruz. Beğeneceklerinden eminiz.

    Sevenlerimize buradan tekrar destekleri için teşekkür ediyoruz. Ters Açı bu yıl daha birçok eserle karşınızda olacak. Takipte kalın diyoruz.

    Ters Açı’ya ulaşabileceğiniz adresler:

    Youtube: tersacitv

    Facebook: Ters Açı

  • 91. Oscar Ödülleri Sahiplerine Kavuştu

    91. Oscar Ödülleri Sahiplerine Kavuştu

    91. düzenlenen ve bugüne kadar ki en kısa Oscar Ödülleri gecesinde heykelcikler sahiplerine kavuştu.

    Roma, The Favourite ve Bohemian Rhapsody’nin favori olarak görüldüğü En İyi Film Ödülünü kendi adıma diğer yapımların arasından sıyrılıp ödülü kazanabilir dediğim Green Book kazandı.

    Bohemian Rhapsody’nin 4 ödül aldığı gecede, Black Panther, Green Book ve Roma yapımları 3’er ödül ile gecenin öne çıkanlarından oldular.

    Gecenin bir diğer dikkat çeken yanı ise 7 siyahi adayın ödül alması oldu.

    Heykelcikleri kazanan isimlere şöyle bir göz atalım…

    En İyi Film / Green Book

    En İyi Yönetmen / Alfonso Cuaron – Roma

    En İyi Erkek Oyuncu / Rami Malek – Bohemian Rhapsody

    En İyi Kadın Oyuncu / Olivia Colman – The Favourite

    En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu / Mahershala Ali – Green Book

    En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu / Regina King – If Beale Street Could Talk

    En İyi Özgün Senaryo / Nick Vallelonga, Brian Currie ve Peter Farrelly – Green Book

    En İyi Özgün Müzik / Ludwing Goransson – Black Panther

    En İyi Özgün Şarkı / Shallow – A Star Is Born

    En İyi Makyaj ve Saç Tasarımı / Vice

    En İyi Kostüm Tasarımı / Black Panther

    En İyi Uyarlama Senaryo / Spike Lee, Charlie Wachtel, David Rabinowitz ve Kevin Willmott – BlacKkKlansman

    Yabancı Dilde En İyi Film / Roma

    En İyi Görsel Efekt / First Man

    En İyi Kurgu / Bohemian Rhapsody

    En İyi Ses Kurgusu / Bohemian Rhapsody

    En İyi Ses Mikyajı / Bohemian Rhapsody

    En İyi Belgelsel / Free Solo

    En İyi Kısa Belgesel / Period. End Of Sentence

    En İyi Animasyon Filmi / Spider-Man: Into The Spider-Verse

    En İyi Kısa Animasyon / Bao

    En İyi Kısa Film / Skin

    En İyi Yapım Tasarımı / Black Panther

    En İyi Sinematografi / Roma

     

  • Yaşru: “Daha önemlisi kendi dilimizi, sözlerimizi, extreme türler içinde sayabileceğimiz müziğimizde şarkılara kulağı rahatsız etmeyecek şekilde yedirmek.”

    Yaşru: “Daha önemlisi kendi dilimizi, sözlerimizi, extreme türler içinde sayabileceğimiz müziğimizde şarkılara kulağı rahatsız etmeyecek şekilde yedirmek.”

    Yaşru’nun kurucusu Berk Öner ile Yaşru’ya ve müziğe dair çok samimi bir röportaj gerçekleştirdik…

    Merhaba, öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkürler. Yaşru olarak ne zaman, nerede kuruldunuz? Okurlarımız için bahsedebilir misiniz?

    Merhaba, rica ederim.  Yaşru tek kişilik proje olarak tarafımca 2009’da (bu adla) İstanbul’da kuruldu, daha sonra izleyen 1 – 2 yıl içinde konser taleplerinin de artmasıyla grup formatına döndü.

    Şu ana kadar çıkarmış olduğunuz albümler arasında bizi en çok yansıtan diyebileceğiniz bir albümünüz ya da bir parçanız var mı?

    Kendimiz “bu şarkı bizi daha çok yansıtıyor” demekten ziyade, dinleyiciler Yaşru’yu ilk olarak Öz albümüyle tanıdıklarından daha çok o albümdeki parçaların tarzında olan yapıtların bizi daha çok yansıttığını düşündüklerini söyleyebilirim.

    Özellikle de “Öz” albümünüzde yer alan şarkılarınızda şaman davulu, dilsiz kaval, kabak kemane gibi etnik enstrümanları metal müzikle ustaca harmanlayışınız dikkat çekiyor. Bununla ilgili olarak aldığınız tepkiler nasıldı?

    Evet,  dinleyici tarafından, Türkiye metal müzik piyasasında bu tarzda ve saymış olduğunuz etnik enstrümanlarınla ilk defa bu derece yoğun olarak kullanılan bir müzik yaptı şeklinde düşünülüyor, tabii bu dinleyicilere çok ilginç geldi,  sanırım bu harmanlamayı başarılı olarak yaptık diye düşünüyorum,  zira gelen bütün tepkiler “olmuş” şeklindeydi

    Şarkı sözlerinizde de genellikle Antik Türk tarihinden bahsettiğinizi görüyoruz. Aldığınız tepkiler ne yöndeydi peki şu ana kadar?

    Türümüzden dolayı şarkı sözlerimiz (özellikle ilk albümlerde) epik yoğunlukluydu, konular kişilerin ilgi ve algısına göre beğeni değişikliği gösterebilir ama daha önemlisi kendi dilimizi, sözlerimizi, extreme türler içinde sayabileceğimiz müziğimizde şarkılara kulağı rahatsız etmeyecek şekilde yedirmek.

    Peki, müziğinizi yaparken Türkiye’den, dünyadan etkilendiğiniz müzisyenler, gruplar var mı?

    Türkiye’den ister istemez 70’ler Anadolu rock etkisi görebiliyor insanlar, ben kişisel olarak da 70’lerin Türk rock müziğini folklorik ve etnik yoğunluğu seven biriyim,  o türlere nazaran müziğimiz çok sert olsa da etki veren ögeler olabiliyor tabii, bunun yanında özellikle kulağıma hoş gelen avrupa  folk – pagan  – black – death metal gibi extreme türler de kişisel olarak etkilendiğim müzikler.

    Türkiye’deki müzik piyasası hakkında neler düşünüyorsunuz? Karşılaştığınız zorluklar neler ve de sizce gerçekten hak ettiğiniz yerde misiniz?

    Eğer Avrupa ve Amerika metal piyasasıyla karşılaştırırsak uçurum sayılabilecek bir haksız rekabet söz konusu. Oysaki ülkemizde de onlarla rekabet edebilecek hatta daha başarılı birçok grubumuz var, ama ülkemizde bu müziği icra etmek gerçekten çok zor ve neredeyse hiçbir şey beklemeden yapılması durumu var.

    Peki, yine Türkiye’de özellikle doom yapan gruplar hakkındaki düşünceleriniz nelerdir? Nasıl buluyorsunuz?

    90’ların ilk yarsından itibaren 2000’lerin başlarına kadar özellikle death – black – doom grupları çok iyi sayıda, faal ve hareketliydi, günümüzde çok fazla sayıda olmasa da aynı şevkle bu müziği yapan gruplar var tabii.

    Daha önce Barış Manço’nun Nazar Eyle şarkısına yaptığınız coverla da dikkat çekmiştiniz. Yine böylesi bir sürpriz sizi sevenleri bekliyor mu?

    Şu an öyle bir plan ve düşünce söz konusu değil.

    2018 senesi Yaşru adına nasıl geçti ve de 2019’da yeni bir albüm, yeni bir klip çalışması sizi sevenleri bekliyor mu?

    Çok aşırı hareketli ve yoğun bir programımız olmuyor, fırsat buldukça konserlerde sevenlere canlı şekilde müziğimizi aktardık 2018’de. Aynı şekilde 2019’da da bu program devam eder sanırım. Yeni albüm için henüz bir şey diyemem ama yeni single ve klip eli kulağında.

    2 Şubat’ta İstanbul’da, sonrasında da 10 Şubat’ta Bursa’da sahne aldınız. Özellikle şu ana kadar ilk defa sahne aldığınız yerlerde nasıl tepkiler alıyorsunuz Yaşru olarak?
    Evet ikisi de (özellikle Bursa konseri) çok iyiydi. Dediğiniz gibi Bursa’da ilk defa sahne almıştık, organizasyon, seyirciler, mekan gerçekten güzel bir konser geçti.

    Peki, konserlerinizin, sahne çalışmalarınızın devamı gelecek mi?
    Tabii ki, konser ve sahne bu müziğin vazgeçilmezlerindendir.

    Son olarak hayranlarınıza, Çerezzine okurlarına neler söylemek istersiniz? 

    Yeni şarkılar ve yeni konserlerde görüşmek üzere…

    Çerezzine olarak tekrar çok teşekkür ederiz.
    Ben de bu güzel röportaj için Çerezzine ailesine çok teşekkür ederim.

     

     

  • Matmazel Körebe

    Matmazel Körebe

    Bu köprüden geçeceksen

    Kafanı sıyırmalısın

    Omuzlarından bile ayrı düşmeli

    Sokakları dolaşıp gelmeli

    Bir soytarının dalgınlığında

    Asaletini gözümüze götümüze sokacaksın

    Korkarsan yalanlarınla kuğuları bile kandıramazsın

    hayatının kefaretini çirkinler ödeyecek büyük zevkle

    Cennetini yalayarak yersin

    Sen bizim güzel kraliçemizsin

    Bir resim çiz içinde yaşayalım

    Elmaslar dökülsün gözlerimizden

    Barışın gölgesi soğuk kalmasın hücrelerimizde

    Maymuna dönüşüp seninle evrilelim

    Göbeğimizi sen kes

    Tacınla öpüşelim

    Okullarda seni sevmeyi öğrenelim

    Hayallerini yaşat bize

    Matmazel körebe

    -Güneş Güneş

  • İsimsiz

    İsimsiz

    Buruk gülümsememle
    Defalarca önüme gelen anılarım
    Geçmişim
    Takılı kaldığım benliğim
    Yerinde sayan suskunluğum
    Tam ortasındayım süre gelen bu döngünün
    Tekrar tekrar sarıyor başa
    Kısık sesli müziğim
    Kulak verin
    Kavanozdaki güveye
    Onun orda hapsolması kadar
    Anlamsızlık içindeyim
    Ben hep içimden çıkamadığım
    O kaosun derinliklerindeyim