Etiket: çerez

  • AİDİYETSİZLİKLER ŞAİRİ: ŞÜKRÜ ERBAŞ

    AİDİYETSİZLİKLER ŞAİRİ: ŞÜKRÜ ERBAŞ

    Bulutların ardından gözünü yeni açarak dünyaya selam veren bir kırlangıç gibi sizleri selamlıyorum Çerezzine okurları. Kırmızı kırlangıcı buldunuz mu? Ben henüz bulamadım. Bunları sizinle daha sonra konuşuruz…

    Şimdi edebiyattan bahsedeceğiz biraz. Ruhumuzun derinliklerine bir dokunuşu hoş görüp, bizleri yaşama uzandıran edebiyattan. Hayatımızın en zorlu süreçlerinde, kalabalık içinde en hakiki yalnızlık anımızda, yeryüzü ve gökyüzüne ait hissedemediğimiz anlarda bir kalemden çıkan sözcükler yoldaşımız oluyor. Yolumuza yol katan, ışığını esirgemeyen her bir sözcük düşlerimize arkadaşlık ediyor. Yeryüzü ve gökyüzüne ait hissedemeyenlerin yeri neresi? Düşleri, umudu ve hayatı saklayan sözcüklerin yer aldığı kağıtlar mı? Öz iradem ile tanık cevabım: Kesinlikle evet!

    Yaşamda boşluklara tanık olduğumda, ellerimin ve kalbimin bazen benden değil atışlarında ve gözlerimi düzlüklere çevirdiğimde beni karşılayan yegâne yazarlardan bir tanesi: Şükrü Erbaş.

    Edebiyat dünyasında öyle şairler vardır ki, yazdıklarının her bir zerresinde yaşam mücadelesinden bir küple tadarsınız. Hatta kelimeleri sizi öyle bir düş gücünün etkisine davet eder ki, farkında olmadan kendi hayatınızın içine katmış bulunursunuz. Yaşananı, yaşanmak üzere olanı ve yaşanması beklenenlerden hallicelerini. Şükrü Erbaş da bu şairlerden bir tanesi…

    1953’te hayata gözlerini aralayan Şükrü Erbaş Yozgat’ta dünyaya geliyor. Edebiyat dünyasına ilk adımını “Varlık” dergisi ile atıyor. Sonrasında birçok farklı anlatım türünde eserler veriyor. Çocukluğundan beri amatör şiirlere imza atan yazar, okuduğu ve ele aldığı her eserin onu geliştirdiğini söylüyor. Aynı zamanda bu gelişim çizelgesinin onu şiir türüne yönlendirdiğini dile getiriyor. Şükrü Erbaş röportajlarında ve söyleşilerinde başarılı bir gözlemci ve sanatkâr olabilmenin yolunun yaşam sürülen toplumun iyi tanınmasından ve keşfedilmesinden geçtiğini söylüyor. Şükrü Erbaş edebiyat dünyasına yetkinliğinin gelişmesine katkı sağlayan isimleri de şu şekilde sıralıyor: “Decameron Hikayelerinden, Binbir Gece Masallarından, Yunus’tan, Karacoğlandan, Cervantes’ten, Kafka’dan, Dostoyevski’den, Hasan Ali Toptaş’tan, günümüzün en genç isimlerine kadar.” Erbaş anlatım dilinde hüzünle mutluluk duygusunu da birlikte işlemeyi başarır. Şiirlerinde bir gözyaşı tanesinin ıslaklığının bile hissedildiği kelimelerle birlikte dudaklardan süzülen acı bir çığlığın da varlığı hissedilebilir. Aynı zamanda ölümü anlattığı kelimelerin içerisine çocukluk hislerini de dahil eder ve hayat ile ölüm arasındaki o ince çizgiye okuyucusunu davet eder. Şükrü Erbaş kendi şiir dilini konu edindiği kelimelerini şöyle sıralar: “Eğer doğanın, insanın, toplumun diyalektiğini iyi okumazsanız; bu üç olgunun, gerçeğin, birbirinin içinde var olduklarını, birbirine ruh olduklarını görmezseniz, söyleyeceğiniz söz kendi üstüne kapalı, dünyaya değmeyen, duygusunu kimseye bulaştırmayan bir eğlenceye, marifet sergilemeye döner. Şiir ne süslü söz söyleme sanatıdır ne de veciz sözler söyleme sanatı. İnsanın var oluş hallerinden birisidir. Dünyanın bütün varlıklarından ses alır, söz alır, sonra da bizden geçerek, bizim sesimizi alarak bütün bu varlıklara ses eder.” Bu sözleriyle Erbaş, ele aldığı her kelimenin birlik bir duygu durumundan hallice olduğunu açığa kavuşturuyor. Aynı zamanda kelimeleri iyi bir şekilde ele alabilmenin ve aktarabilmenin yönteminin yaşanan toplum bilincine sahip olunması ile mümkün olabileceği sözlerini de destekliyor. Halkın içinden gelen ve halkın bilincine önem veren şair, türküleri ve halk ezgilerini çok sevdiğini ifade eder. Türkülerin bireyin ruhsallığında öne çıkan kırılgan ve yara görmüş noktaları ortaya çıkardığı bilinmektedir. Erbaş’ın yazılarının beslendiği temel iz düşümlerden birini de halk ezgileri oluşturur. Bir röportajında şair türkülere olan ilgisini şu sözleriyle belirtmiştir: “Türküleri çok severim. Şairden çok türkücü sayılacak kadar çok severim. Özellikle etno-müziği. Şiirsel imge adına, hiçbir kaygıya kapılmadan bireysel-toplumsal bir derdi söylemek adına, çığlığını dünyaya salmadaki cesaret adına, sözün gündelik dildeki kalıplarının aynı sözlerle nasıl kırılabileceği adına, içtenliğin nasıl bir yaratıcılığa dönüştüğü adına, daha pek çok şey sayabilirim, türkülerden öğrendiğim çok şey oldu. Yaşım itibariyle, hücrelerim onların yarattığı duyarlılıkla yoğruldu. Ancak, onları tekrar etmedim. Edemem. Edilemez zaten. Onlardan, çağdaş şiire nasıl katkılar sağlayabilirim, geleneği yeni hayatları dillendirmede nasıl kullanabilirim, bunları becerebildiğim kadar yapmaya çalıştım.” Şükrü Erbaş bu sözleriyle türkülerin şiirsel dil anlamında ona çok fazla şey kattığını, toplumsal dertlerin açığa vurulmasında bir aracı görevi gördüğünü ve içtenliğin yaratıcılığa dönüşme gücüne değinmiş.

    Şükrü Erbaş gençliğinin güzel çağlarında büyük aşk yaşadığı Hatice Erbaş ile yaşamını birleştiriyor. Şiirinin de doyumu, inceliği, kırılganlığı ve can parçalığı bundan sonra başlıyor…

    Beni hayatım boyunca yaşamadığım bir duygu durumuna sürükleyen şiir kitabıydı: “Yaşıyoruz Sessizce” Belki de hiçbir kitabın daha önce böyle tez vakitte akıtmadığı gözyaşlarımı, birkaç sayfada selden hallice etmeyi başardı. Şükrü Erbaş’ın Yaşıyoruz Sessizce isimli kitabını eşinin ölüm döneminde kaleme alıyor. Her dize, her bir kelime bu dönemin kasvetli ve boğucu havasını içinde barındırıyor. Fakat Erbaş’ın naif dili, aşk dolu bakışları ve kirpiklerinden süzülen her bir yaş öylesine kelimelerin karakterine bürünüyor ki, insan kendini bir anda o hayatın ve yaşam döngüsünün içinde buluyor. Ayrılık öyle bir histir ki, bir anda dünyanın tüm renkleri griye dönmeye başlar. Tüm buhranlar yaranızı açmak için bekleyen bir cellat gibi kapınızda belirir. Yüreğiniz hissetmez, gözünüz görmez, kalbiniz duymaz. Erbaş, ayrılığın en naif dizelerini ele alıyor bana kalırsa. Ayrılık ve naiflik. Zor. İnsan kaç kez yutkunur bir kitabı bitirdikten sonra ya da kaç dakika boyunca duvar boşluğuna öylece bakakalır bilmiyorum fakat bu kitabın benim üzerimde böyle bir etkisi mevcut. Özellikle öyle kelimeler ve öyle duygu değişimleri söz konusu ki bir tarafım kelimelerin içerisine gizlenen çocuğun elinden tutup çekmek isterken, bir yanım da kalemi eline alan adamın karşısında oturup günlerce, saatlerce dertlerini dinlemek istiyor. Ben özellikle Şükrü Erbaş’ın kitaplarını elime aldığımda ikinci hissimin ağır bastığını hissediyorum. Bir gün karşı karşıya kalıp, Hatice’ye olan özlemini, aşkını, dindiremediği heyecanlı çocuğunu dinlemek istiyorum. Aşk’ın ne olduğunu, her halini tadan birinden dinlemek istiyorum. Bu yazıda isteğimin içerisine sizleri de davet edebileceğim ümidindeyim.

    Sizlere Yaşıyoruz Sessizce kitabından ruhuma dokunan bir şiiri paylaşmak ve haddim ise analiz etmek istiyorum:

    “Üç yıldır ölüyorsun Hatice
    Yataktan kalkıyorum, ölüyorsun

    Odadan odaya geçiyorum, ölüyorsun
    Su içiyorum, boğazımda mezar hecesi bir taş
    Bademaltı’ndayız, ayaklarını sevdiğin günler
    Ölüler de soluk almak ister
    Limon çiçeklerinden bir yaşama ayini
    Yaptım mamur ettim geri devirdi diyor bir ses
    Gözbebeklerinden topuklarına çekiliyor dünya
    Eteklerinden düşüyorum, düşüyorum.”

    Bitkinliğin, hayata veyahut kadere dargınlığın, tükenmiş bir umudun ve özlenen yaşam sevinçlerinin bu denli tutarlı ele alındığı bir metin içine dahil ediyor beni. Özellikle Yaşıyoruz Sessizce kitabının ilk sayfasında yer alan Hatice Erbaş’ın “Babanız içerde şiir yazıyor diye
    çocuklarımı sessiz ağlattım ben.”
    Dizesinden sonra her şey daha anlamlı oluyor. Aslında daha can yakıcı. Bir şiir ödül töreninde Şükrü Erbaş eşinin sözlerinin kitabın ilk sayfalarında yer almasını şu sözleriyle açıklıyor: “Onun bakımını hiç aksatmadım ama bu şiirlerin yazılması, onun zamanından çaldığım anlarda oldu düşüncesi vicdanen tedirgin ediyor. Eşimin ölümünden sonra öğrendim, ‘Ben babanız içeride şiir yazıyor diye çocuklarımı içerde sessiz ağlattım’ demiş. Bir sonraki kitabımda bunu girişine koyacağım. Bu benim yazdıklarımdan çok daha kıymetli geliyor bana”

    Hayatın kısa bir anılar bütününden ibaret olduğunu düşündüğümüz ve değerini bilmediğimiz yaşamımızda Şükrü Erbaş aslında her anın ne kadar kıymetli olduğunu öğretiyor bizlere. Öyle naif bir aşka sahip ki, hislerinin doyumu bile az geliyor bazen. Verdikleri yarım, tamamlamamış gibi hissettiriyor benliğine. Kaleme aldığı her sözcüğün eşine verdiği zamandan kısıtladığını düşünüyor ve bunu dert ediniyor. Belki de bu durum dertlerin en ince düşünceli halini bizlere sunuyor.

    “İşte geliyorsun, kış soluğun saçaksız kuşlar
    İki omuzunda bitmiş gün
    Ellerinden tutuyorum
    Birden ölüyorsun.
    “Bugün çok güzelsin” diyor ayşegül hemşire
    İçinde bir nazlı göl usulca yapraklanıyor
    Tam kendini seveceksin
    Ölüyorsun.”

    Tam kendini sevecekken ölmek ve tam ölecekken kendini sevmek arasında ince bir çizgi… Yaşam çizgisi. Duygunun içinde yeşeren yaprakların birden sararmasını, yere düşmeden olduğu yerde son bulmasını dizelerinin bağlamı ile veriyor bizlere Şükrü Erbaş. Yalınlığın, hissizliğin, burukluğun ve ölümün en güzel tasviridir bu belki de.

    “Çıralıya gidelim haydi, nar çiçekleriyle
    Yaseminlerle silelim ilaç kokularını
    Kalkacaksın, ölüm ayaklarında bir isteksizlik
    Bizim o elleri gökyüzü doktorlarımız
    “Hatice abla” diyorlar, hepsi birer lokman iyiliği
    Gözlerin bir daha tutunuyor dünyaya
    Ölüyorsun.

    Yirmi yaşımız siyah beyaz bir zaman
    Ankara henüz ana rahmimiz olmamış
    Güzelliğini omzuma alıyorum kurtuluş parkında
    Dört yanımız yeni dünyaların buğulu harfleri
    Saçların ağzımda düğün-dernek
    Birden ölüyorsun.

    Denizdesin bozkır mavi bir acemilik
    Gövden altın güneşlerde ibrişim yumağı
    İçindeki çocuk sularla örtüyor çıplaklığını
    Beydağları iki omzunda iki gökkuşağı
    Ölüyorsun.

    Ve çocuklar Hatice, yaşama nişanımız çocuklar
    Ağızları donmuş korku, ayva sarı tüyleri kan, rüyaları
    Hepimizin suskunluğundan bir mezar taşı
    Hangi evde doğarlarsa doğsunlar
    Bizim evimizde ölüyorlar.”

    Hayata tutunduktan sonra bir anda benliğini kaybeden ellerin ve yaşama dair hislerden beslenen umutların birden yok olduğu satırları bizlere sunuyor Şükrü Erbaş. Hayatın umutla bezendiği çocuklar bir anda ümitleri, hisleri ve sevinçleri de alıp yok oluyorlar. Yaşamın hayat veren her bir zerresi ölüm ile karşılanıyor…

    “Sevmenin tanrı soluğuyuz ikimiz de
    Gövdemin dünyanın ilk atlası
    Boynundan dudaklarına dönüyorum mahcup
    Kışlanın radyosu birden camlarda:
    Bastığımız kara toprak boyumuzu aşar bir gün

    Gidelim diyorum. Gidelim diyorsun. Sermayemiz hayal
    İnsan yaşlanınca bir yere gidemez değil mi
    Çocuklara başka bir kader, bize bir gelecek masalı
    Tam su yüzüne çıktık, dünya kalbimizin hizasında
    Sen hak ettin bu mucizeyi diyorum, ağzım kan ter içinde
    Gözlerin biliyor her şeyi, gözlerin bir yaşam çığlığı
    Ölüyorsun…

    Yaşıyoruz Sessizce-Tam Kendisi Seveceksin”

    Mucizelerin, yaşam telaşlarının, kalp hizasında yer alan sanrıların arasında bir aşk savaşı veriyor aslında Şükrü Erbaş. Aşkla mücadele etmiyor, aşkın sancılı yüzüne tanıklık ediyor. Erbaş’ın kelimelerinde döktüğü gözyaşlarının ağırlığını ve benliğinin sessiz uğultularını duyuyoruz aslında. Ölümün de kaçınılmaz bir ayrılık süreci olduğunu bizlere hatırlatıyor. Ölümden kaçabilen olmuş mu şu ana kadar? Ya da ölüme kafa tutabileni gördünüz mü? Ölümden başka her şey yaşam telaşının getirisinden ibaret. Gelici ve geçici.

    Çok sevdiğiniz birini kaybettiğinizde içinizde oluşan boşluğun çevresi o kadar hassas ki, bir anı dokundursan kanamaya başlıyor. Kanadıkça açılan yaralar zaman geçtikçe “alışkanlık” adı altında kabuk bağlıyor fakat içeride bıraktığı acıdan bihaber duruluyor.

    “Ben şiir yazmazsam, yitirir dilini içimdeki çocuk” sözleri ile betimlediği çocukluğunu hiçbir zaman kaybetmemiş Şükrü Erbaş. İçindeki çocuğun ona yaşamı sunduğunu, hayatı anlamlandırdığını ve benliğini beslediğini söylüyor. Yüreğe dokunan kelimelerin çocuğu olarak adlandırılan yazar, her yazısında içindeki hiç büyümeyen çocuğun hayata bakış açılarını ve duygusal telaşlarını yansıtıyor.

    Şairin şiirde başarıyı yakalamasının yolunun toplum bilincinden geçtiğini öne süren Şükrü Erbaş, yalnızca bireysel yazılar ele almaktan ziyade toplumsal konuları ele aldığı şiirleriyle de biliniyor. Şair bazı eserlerinde toplumun ezilen kesiminin de pervasızca hırpalanan yaşam boyutunu ele alıyor. Bu eserlerinde mevcut düzene atıfta bulunarak farklı olanı değiştirmeye tabii tutan kesimi eleştirerek, olana razı olmak ve güçsüz olanı ezmeye çalışmak tutumunu “köylülük” olarak nitelendirmiştir. Bu bağlamda “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?” isimli şiiriyle de toplumda oldukça ses getirmiştir. Şair şiirine gelen tepkileri de şu kelimeleriyle yorumlamıştır: “Ne yazık ki hâlâ geçerliliğini koruyor şiirdeki öfke. Bu gidişle ne yazık ki daha uzun süre okunacak. Bu devlet, polis zoruyla park açıp kapatmaya devam ettiği sürece; Roboskili otuz dört çocuğun öldürülme emrini veren sorumlu iki yıldır bulunamadığı(!) sürece; gezi olaylarında öldürülen gencecik çocukların birinin bile çok açık failleri ellerini kollarını sallayarak gezdiği sürece; eğitim her gün biraz daha din odaklı olmaya başladığı sürece; demokrasiyi başörtüsüne indirgediğimiz sürece. Bu ve benzeri şiirler okunacaktır. Daha doğrusu hayatta bir karşılığı olacaktır. Bütün bu kepazelikler, köylülükten kaynaklanmaktadır. Köylüden değil, dikkat, köylülükten!” Toplumsal bilinci ve tutumu eleştirdiği röportajında şair düzene baş kaldırmadan olana razı olmayı da suç görmüş ve eleştirisini özgür bir dille açıklamıştır.

    “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?

    Çünkü onlar ağırkanlı adamlardır.
    Değişen bir dünyaya karşı
    Kerpiç duvarlar gibi katı
    Çakır dikenleri gibi susuz
    Kayıtsızca direnerek yaşarlar.
    Aptal, kaba ve kurnazdırlar.
    İnanarak ve kolayca yalan söylerler.
    Paraları olsa da
    Yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır.
    Her şeyi hafife alır ve herkese söverler.
    Yağmuru, rüzgarı ve güneşi
    Bir gün olsun ekinleri akıllarına gelmeden
    düşünemezler…
    Ve birbirlerinin sınırlarını sürerek
    topraklarını
    büyütmeye çalışırlar.

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
    Çünkü onlar karılarını döverler
    Seslerinin tonu yumuşak değildir
    Dışarıda ezildikçe içeride zulüm kesilirler.
    Gazete okumaz ve haksızlığa
    Ancak kendileri uğrarsa karşı çıkarlar.
    Karşılığı olmadan kimseye yardım etmezler.
    Adım başı pınar olsa da köylerinde
    Temiz giyinmez ve her zaman
    Bir karış sakalla gezerler.
    Çocuklarını iyi yetiştirmezler
    Evlerinde kitap, müzik ve resim yoktur.
    Bir gün olsun dişlerini fırçalamaz
    Ve şapkalarını ancak yatarken çıkarırlar.

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
    Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler
    Kendilerinden olanlarla alay edip
    Tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar.
    Devlet; tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir
    Devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar.
    Yiğittirler askerde subay dövecek kadar
    Ama bir memur karşısında -bu da tuhaftır-
    Ezim ezim ezilirler.
    Enflasyon denince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler.
    On bir ay gökyüzünden bereket beklerler,
    Dindardırlar ahret korkusu içinde
    Ama bir kadının topuklarından
    Memelerini görecek kadar bıçkındırlar
    Harmanı kaldırdıktan sonra yılda bir kez
    Şehre giderler!…

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
    Çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler
    Birbirlerinin evlerine ancak
    Ölümlerde ve düğünlerde giderler.
    Şarkı söylemekten ve kederlenmekten utanırlar
    Gülmek ayıp eğlenmek zayıflıktır
    Ancak rakı içtiklerinde duygulanır ve ağlarlar.
    Binlerce yılın kabuğu altında
    Yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır.
    Aldanmak korkusu içinde
    Sürekli birbirlerini aldatırlar.
    Bir yere birlikte gitmeleri gerekirse
    Karılarından en az on adım önde yürürler
    Ve bir erkeklik işareti olarak
    Onları herkesin ortasında azarlarlar.

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
    Çünkü onlar otobüslerde ayakkabılarını çıkarırlar
    Ayak ve ağız kokuları içinde kurulup koltuklara
    Herkesi bunalta bunalta, yüksek perdeden
    Kızlarının talihsizliğini ve hayırsız oğullarını anlatır,
    Yoksulluktan kıvrandıkları halde, şükür içinde
    Bunun, tanrının bir lütfu olduğuna inanırlar.
    Ve önemsiz bir şeyden söz eder gibi, her fırsatta
    Gizli bir övünçle, uzak şehirdeki
    Zengin akrabalarından söz ederler.
    Kibardırlar lokantada yemek yemeyi bilecek kadar
    Ama sokağa çıkar çıkmaz hünküre hünküre
    Yollara tükürürler…
    Ve sonra şaşarak temizliğine ve düzenine
    Şehirde yaşamanın iyiliğinden konuşurlar.

    Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
    Çünkü onlar ilk akşamdan uyurlar.
    Yarı gecelerde yıldızlara bakarak
    Başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur.
    Gökyüzünü, baharda yağmur yağarsa
    Ve yaz güneşlerini, ekinlerini yeşertirse severler.
    Hayal güçleri kıttır ve hiçbir yeniliğe
    -Bu, verimi yüksek bir tohum bile olsa-
    Sonuçlarını görmeden inanmazlar.
    Dünyanın gelişimine katkıları yoktur.
    Mülk düşkünüdürler amansız derecede
    Bir ülkenin geleceği
    Küçücük topraklarının ipoteği altındadır
    Ve bir kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden,
    Zamanın derin ırmakları önünde…

    Köylüleri Söyleyin Nasıl
    Nasıl Kurtaralım?”

    Şükrü Erbaş’ın “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?” isimli yazısı Melih Aşık’ın köşesinde yayınlanmıştır. Dönemin Cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel yazıyı okuduktan sonra Melik Aşık’a bir yazı gönderir ve köşede Demirel’in Şiir Eleştirisi ismiyle yayınlanır. Yazı şu şekildedir: “Köşenizde yayımlanan ve köylülüğü konu alan Şükrü Erbaş’a ait şiiri okudum. Köylülüğü ağır şartlar çerçevesinde sunan söz konusu şiirin çok katmanlı bir yapıya sahip olduğu görülüyor. Şiirin, köylüleri eleştirir görünürken aslında ironik bir üslupla, bizzat şartlar içerisinde değerlendiremediği köylülüğü, ona tepeden bakarak uygarlık yolunda yük gibi gören yanlış anlayışı eleştirdiği kanaatindeyim. Bununla birlikte, gerektirdiği gibi derin bir anlayışla okunmayıp, sadece düz anlamı itibariyle dikkate alındığında köylümüzü zem eden bir metin olarak yorumlanabilecek ve birtakım yanlış anlayışlara yol açabilecek niteliktedir.”

    Şükrü Erbaş da Melih Aşık’a şiirde ne anlatmak istediğini belirttiği bir yazı göndermiştir:

    “[Bu şiir] benim başımın belası bir şiir. Tarihsel ya da sosyolojik açıdan dünya kadar söz söylenebilir. Şiirde söylediklerimin dışında -şiirin açıklaması olarak değil elbette- çok kısa şunları söyleyebilirim: ben kaba bir dünyada yaşamak istemiyorum. Benim geleceğimi ufukları eşiklerinden öteye varamayanlar belirlesin istemiyorum. Bencilliğinden başka erdemi olmayan insanların dünyamıza iyilik ve güzellik katacağına inanmıyorum. Felsefeyi, sanatı, bilimi bilmeyen, küçümseyen; dinini mülke, mülkünü dine dönüştüren insanları sevmiyorum. Ne yazık ki ülke, tenha kasabalardan ışıklı kentlere kadar, bu düzeysizliğin egemenlik alanı haline geldi. Gerisinde bu bakışın yattığı bir tepki şiirdir “köylüleri niçin öldürmeliyiz?”. Kendim için onlar için insan onuruna yakışır bir yaşama biçimini tersinden söyleyen bir dili, kurgusu vardır. Sevmediğimiz değil sevdiğimiz insanlar bize dert olur değil mi? Yargılanan aslında feodalizm, gelenekler.”

    Dönemin Cumhurbaşkanı ve yazarı arasında geçen bu iletişim bir ilki gerçekleştirmiştir.

    Toplumsal hususlarla birlikte bireysel de birçok duygu durumunu şiirlerine ilmek ilmek işleyen yazar yıllar boyunca usta eserlere imza atmıştır. Aşkın, toplumun, hüznün, bireyin içinde hiç büyümeyen çocukluğun ve aidiyetsizliğin şairi olan Şükrü Erbaş, hayatım boyunca kelimelerine şahit olmaktan memnun olacağım şairlerin arasında bulunuyor. Umudun tükendiği ve boş duvarların mesken olduğu günlerde Şükrü Erbaş’ın kelimelerinin eşliğine imkân tanımanızı tavsiye ediyorum Sevgili Çerezzine ailesi.

    Kırmızı kırlangıcı bulmak üzere, hoşça kalın.

    KAYNAKÇA:

    https://www.bilgiustam.com/sukru-erbas-kimdir-hayati-ve-basarilari/

    https://seyler.eksisozluk.com/sukru-erbasin-ulkede-infial-yaratan-siiri-koyluleri-nicin-oldurmeliyiz

    Şükrü Erbaş-Yaşıyoruz Sessizce

    ELİF AKSÜT

  • Şiirlerin ile Yaşayacaksın İskender 

    Şiirlerin ile Yaşayacaksın İskender 

    Merhaba sevgili Çerezzine ailesi. Geçen haftalarda kaybetmiş olduğumuz yeraltı edebiyatının güzel abisi, şiir hayatının büyük kaybı Küçük İskender’in yokluğu hala içimizde büyük bir boşluğa tekâmül ediyor. Biz geride kalan, şiire gönül vermiş insanlar olarak öncelikle onu şiirleri ile yaşatmayı amaçlıyoruz. Bu amaç doğrultusunda Kılçık Mekan’da 10 Temmuz 2019’da düzenlenen anma gecesinden geriye kalanlara göz atalım. 

    Öncelikle gece boyunca fazlasıyla duygusal anlar yaşandı. Herkes döktüğü bir damla göz yaşının hakkını Küçük İskender’in anısına emanet etti. 
    Gecenin sunumunu ünlü şair Turgut Toygar üstlendi. Geceye edebiyat dünyasından birçok ünlü isim katıldı. Bu isimler, Vecdi ÇıracıoğluGökçenur Ç., Efe Duyan, Adil Salih, Aysu Altunay, Cenk Kolçak, Turgut Akaslan, Cenk Tunalı, Gülay Yıldız Gülün oldu. Aynı zamanda Küçük İskender’in şiirini sevenler, dostları ve hayatlarının bir yerine O’nun şiirinden bir satırı sığdırmış isimler gecede yerini aldı.
    Bu güzel geceyi organize eden ve hep birlikte Küçük İskender’in hatırasını yaşatan insanlara teşekkürlerimizi sunuyor ve güzel kalpleri ile var olmalarını diliyoruz.

  • Köprüden Önce Son Kaçış

    Köprüden Önce Son Kaçış

    Sen miydin?
    Köprüden sarkıttığı serzenişleri ile hıçkırıyordu Adam.
    Bir ömür gibi uzayan, dudaklarının sessizliğiyken;
    Haykırışları daha kaç kaleme konu olacaktı?
    Akşamüstü:
    Köprüden önce son kaçış yolundaki,
    Sen miydin?
    Çaktığı her şimşekte “hiç”,
    Estiği her rüzgarda “sarhoş”,
    Açtığı her güneşte “cenin” olan;
    Senin yüreğin miydi?
    Herkes yardıma muhtaçtı.
    Ve herkesin yardım etmek istediği,
    Ölmekte olan birileri vardı.
    Senin yoktu.
    Ve sana kalırsa her ölüm,
    İnsana bir intihar hakkı kadar mümkündü.
    Gün ağardığında,
    Ellerinin senden değil atışında,
    Gözlerin, sesinin ulaşmadığı yerlere his beslediğinde,
    Köprünün en sonunda,
    Bana elini uzatıyorsun.
    Oysa intihara meyilli olanlara yokluğu teklif edersen,
    Bir “hiç” kadar yakın olursun.
    Hiçlik, bir gün herkesle tanışır.
    Bunu da biliyorsun.
    Köprüler yıkıldı,
    Ellerim yakıldı,
    Yollar sonlandı.
    Sen nasıl ayakta kaldın?

  • Türk Dizi Tarihinin Şamanizm’e Açılan Kapısı: 46 Yok Olan!

    Türk Dizi Tarihinin Şamanizm’e Açılan Kapısı: 46 Yok Olan!

    2016 yılında Türk televizyonları yeni bir dizi ile farklı yöne yüzünü çevirdi. Bu dizi sıradan yayın hayatının içeriğine hitap eden dizilerden biraz farklıydı. Yönetmeninin sıra dışı bakış açısı, oyuncularının deneyimli ve izleyici tarafından hâkim olunan isimler olması ve dizinin isminden ötürü “46’lık” bir izleyiciye hitap ediyor oluşu bu diziyi yayınlanmadan önce çoktan üst sıralara taşıyordu bile… 

    46 Yok Olan dizisi Serdar Akar’ın üst düzey yapımlarından biriydi desek, bu kesinlikle abartılmış bir tanım olmayacaktır. Dizi, her bölümünün içerdiği farklı anlamlar ile televizyon tarihine birkaç beden büyük bir rol çizmeyi çoktan görev edinmişti. 

    Konusu ise hepimizi cezbeden türdeydi:
    Türkiye’nin sayılı profesörlerinden biri olan Murat Günay, beş yıldır komada olan kız kardeşini iyileştirebilmek için tüm çözüm yollarına başvurmaya hazırdır. Şaman ayinlerinde kullanılan ve içinde DMT içeren Ayahuasca çayı, Murat’ın kardeşi için bir tedavi yöntemi bulmasına sebep olur. Bu sır dolu tedavi, birçok insanın hayatını farklı yönde etkiler. 
    Dizi gözle görülen özelliklerinin yanı sıra birçok farklı alt anlama da atıfta bulunuyordu. Ayahuasca çayını içtiği süreçte Murat’ın gördükleri, geçmişte yaşadıklarının geleceğine etkisinin oranını fazlasıyla etkilemiştir.
    Aynı zamanda Murat ve Ezo’nun birbirine bağlılığı hepimizin özeneceği ve dikkat çeken türde bir bağlılıktır.
    Murat’ın tedavi yöntemi süresince ilacın etkilerini gözlemlediği zamanlar şüphesiz dizinin en unutulmaz sahnelerini ve usta oyunculuklarını gözler önüne sermekteydi.
    Erdal Beşikçioğlu bir röportajında, “Ben arıza karakterleri değil, damarına basılmış karakterleri canlandırıyorum.” gibi bir söylem kullanmıştı.
    46 Yok Olan dizisinde de geçmişte yaşadığı kırıklıkların ve eksikliklerin üstesinden bağlılıkları ile gelmeye çalışan bir adamı izlemekteyiz. 

    Konusu, sahneleri, oyunculukları, çekimleri, müzikleri gibi birçok detayı ile dikkat çeken 46 Yok Olan dizisinin en can alıcı kısmı Şaman ayinlerindeki görüntüler ve Şamanizme ait bazı detayların izleyiciye sunulmasıdır.
    46 Yok Olan dizisinin bir diğer can alıcı noktası ise Behzat Ç. dizisinin kadrosundan oyuncuların yer almasıdır. Erdal Beşikçioğlu, Berkan Şal, Ayça Eren gibi oyuncuların varlığı izleyicinin özlemini biraz olsun gidermesine katkıda bulunmuştur. 

    27 Mart 2016 tarihinde başlayan dizi, 24 Haziran 2016’da sezon finali yapmıştır. Bu sezon finalinden sonra birçok söylemi de beraberinde getirmiştir. Kimisi internet dizisi olarak devam edeceğini söylerken, kimisi kaldığı yerden devam edeceğinde ısrarcıydı. Fakat kimsenin istediği gibi olmadı. Dizi 10 Ağustos 2016’da final yaparak ekranlara veda etti. 

    Dediğim gibi, 46 Yok Olan dizisi televizyon tarihine şu ana kadar girmiş en iyi ve en üst düzey yapımlardan biri olmuştur. Birkaç beden fazla gelmiştir ve çözümü yolları ayırmakta bulmuştur.
    Bize böyle güzel yapımların yinelenmesini ve sürmesini dilemekten başka bir yol kalmıyor Çerezzine ailesi. Türk televizyonlarına gelmiş efsanevi yapımları, onca emekleri, usta oyunculukları ve farklı kültürleri benimsediğimiz günlerimiz olsun. Yeniden görüşmek üzere.
    Hoşça kalın… 

  • Bir Nesile Flüt Sevdiren Adam

    Bir Nesile Flüt Sevdiren Adam

    1991 yılında Yonca Evcimik’in milyonlar satan kasedinin ardından, müzik sektörü bir anda pop müziğe yönelmiş ve adeta pop müzik küllerinden yeniden doğmuştu.

    Emel Müftüoğlu ile Nazan Öncel’in yıllar sonra pop müzik ile geri dönüşü, Ozan Orhon’un bitmek bilmeyen enerjisi, Sertab Erener’in Ateşle-Barutu, Mega Star Tarkan’ın doğuşu ve daha bir çok ismin pop müzik ile dinleyici karşısına çıktığı oldukça hareketli bir yılı geride bırakmak üzereydik.

    Tarkan’ın ilk albümünün raflarda yerini almasının ardından henüz bir kaç gün geçmiş, takvimler 30 Aralık 1992’yi göstermekteydi.

    Kasetçiler yeni çıkan bir ismin kasedini raflara dizmenin heyecanını yaşamaktaydı.

    Elinde Saprano Saksafon, deri ceketi, dansı ve kafa hareketi ile karşımıza çıkan Tayfun Duygulu, pop müziğin öncülerinden biri olmuştur.

    Profesyonel müzik öncesi, Yeni Türkü grubunda Klarnet ve Saksafon çalan değerli isim daha sonra kendisi ile aynı adı taşıyan albümü ile dinleyici karşısına çıkmış ve büyük bir başarı yakalamıştır.

    Klibi albümünden önce ekranlarda yayınlanan isim ile ilgili haberler “yeni bir pop starın doğuşu” şeklinde başlık atmakta pekte haksız sayılmadılar.

    Henüz saksafon ile yeteri kadar tanışmayan bir toplum için bu müzik çok yeniydi ve çok da başarılıydı. İlk ve orta öğretimde flüt çalmayı öğrenen her çocuğun ilk çalmak istediği bir melodi olmuştu “Hadi Yine İyisin” parçası.

    Keza benim için de…

    İki milyona yakın bir bir satış grafiği elde eden bu albüm Tayfun’un ve pop müziğinin geleceğinin ne denli parlak olacağının bir işaretiydi.

    Her ne kadar, geçen zaman Tayfun için aynı şeyleri göstermemiş olsa da geride bıraktığı imaj, müzik, şarkıları ve Kar Beyaz adlı bestesi ile hafızalarda unutulmayacak bir yer edinmiştir.

  • Defans: “Parçalar da, grup da bir nevi sahnede olgunlaştı, kendini buldu”

    Defans: “Parçalar da, grup da bir nevi sahnede olgunlaştı, kendini buldu”

    • Merhabalar, öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Sizinle yeni tanışacak okurlarımız ve müzik severler için kendinizden biraz bahseder misiniz? Grup kimlerden oluşuyor…

    Röportaj için biz teşekkür ederiz. Defans’ın temelleri 1997 yılında “Punch” adıyla atıldı. 90’ların sonu, 2000’lerin başlarında İzmir’den başlayarak Ankara, İstanbul öncelikli olmak üzere birçok şehirde ve mekanda çaldık. İlk başlarda, o dönem dinlediğimiz grupların parçalarını çalıyorduk, ancak birlikte çaldıkça kendine has bir sound ortaya çıkmaya başladı ve bu da kendi bestelerimizi yapmaya yöneltti. Gitgide bu yöne doğru kaydık ve bugüne kadar geldik. Kadromuz şu anda Burak Çakaloz (vokal / gitar), Ömer Kapancıoğulları (gitar / geri vokal), Fatih Nalbantoğlu (bas gitar) ve Tuna Boylu’dan (davul) şeklinde. Kalıcı bir defans dörtlüsü olarak devam ediyoruz.

    • Yeni albümünüz “Bana Hiçbir Şey Olmaz” hayırlı olsun. İlk tepkiler ve yorumlar nasıl albüm ile ilgili?

    İkinci albümümüz “Bana Hiçbir Şey Olmaz” 1 Mart 2019’da yayınlandı. İlk tepkiler gayet güzel geldi. Bir süredir sosyal medyada albümle ilgili ufak paylaşımlar yapıyorduk, bizi Punch zamanından ya da ilk albümden beri takip eden bir kısım dinleyicimiz, bu paylaşımlarla pekişen beklentilerden sonra albümü oldukça olumlu karşıladı. Bizimle yeni tanışan kitleden de keyifli geri bildirimler alıyoruz. En önemlisi, bizim çok içimize sinen bir iş oldu, üzerinde uzun süre çok detaylı olarak çalıştık ve bunun sonucunda da dinleyiciye samimi ve güçlü bir iş sunduğumuzu düşünüyoruz; aldığımız yorumlar da genellikle bunu destekliyor.

    • Yeni albüm ile birlikte, ilk klip de yayınlandı. Çıkış parçası olarak “Konuş Benimle”yi seçtiniz. Klibin çekimi ve “Konuş Benimle”yi yeni albümün çıkış parçası olarak seçme aşamaları nasıl gelişti?

    “Konuş Benimle” henüz grubun mevcut kadrosu oluşmadan önce, gitar/vokal akustik olarak (Burak & Ömer) yazılıp çalınan bir besteydi. Daha sonra grupça parçayı elden geçirdik ve bambaşka bir enerji ortaya çıktı. Besteleme ve düzenleme sürecimiz zaten genellikle böyle oluyor. Birimizin aklındaki bir fikir ortaya atılıyor, hep birlikte üzerine bir şeyler ekliyoruz ve içimizde bir hareket yaratıyorsa üzerine gidip tamamlıyoruz. “Konuş Benimle” parçasında da böyle bir ateş hissettik. Aslında çıkış parçası grubun en bomba parçasıdır diye düşünerek yapmadık (yani kimilerine göre öyledir belki ama ana hedef bu değildi)  içimizden ilk klibi bu şarkıya yapmak geldi ve öyle yaptık. Bu arada bir başka şarkının daha klibi için çekimler hazır, yine bir başkası için ise hazırlık aşamaları sürüyor. Kesin bir karar vermedik ama birkaç klip daha yayınlarız diye düşünüyoruz. Belki ikinci klibi hangi şarkıya çekelim diye sosyal medyada anket bile yapabiliriz, henüz tam bilmiyoruz.

    • 2013 yılında ilk albümünüz “Defans”ı yayınladınız. Altı yıllık bir aranın ardından “Bana Hiçbir Şey Olmaz” gün yüzüne çıktı. Bu süre zarfında müziğinizde farklılıklar oldu mu? İki albümün hikayesi nedir?

    İlk albümümüz “Defans” aslında Punch olarak yıllardır sahnede çaldığımız, o dönem bizi dinleyenlerin bildiği parçalardı. O zamanlar farklı bir kadromuz vardı, uzun süredir bilinen bu parçaları kaydedip yayınladık gibi oldu.

    “Bana Hiçbir Şey Olmaz” ise güncel kadromuz ile kaydedildi. Elbette ki gruba her yeni katılan kişi yepyeni bir bakış açısı ve soluk katıyor, dolayısıyla iki albüm arasında mutlaka bazı farklılıklar da var, ancak genel çıkış noktalarımız, yaklaşımımız ve hissiyatımız çok da değişmedi diyebiliriz.

    Aslında bu kez başta bütün bir albüm kaydetmek gibi bir niyetimiz de yoktu. Bir iki tane single yaparız diye düşünerek stüdyoya girdik; ancak sürekli yeni fikirler çıktı, çıktıkça kaydettik ve sonunda kaçınılmaz olarak bir albüme dönüştü. İlk stüdyoya girişimiz 2016’ydı, sonra bütün bu süreç, parçaları oluşturmak, kayıt, mix, mastering derken 2019’da yayımladık.

    Albümler arasındaki büyük farklardan biri kayıt tekniğinde oldu. “Bana Hiçbir Şey Olmaz” stüdyoda hep birlikte aynı anda çalarak kaydedildi. Dolayısıyla doğal ve içten bir sound çıktı ortaya.

    • 1997 yılında “Punch” adı ile sevenlerinizle buluştunuz. 2011 yılında ise “Defans” olarak devam etme kararı aldınız. Bu değişim neden gerekli oldu? İsim değişikliğinin size olumlu ya da olumsuz dönüşleri oldu mu?

    İsim değişikliği aslında bar grubundan beste ağırlıklı bir yaklaşıma geçtiğimiz zaman oldu. Düzenli bar programları yapmamayı tercih edip konser veren, beste ağırlıklı çalan bir gruba doğru evrilmişken ismi de değiştirelim, yenilenelim istedik. Defans ismi uzun zamandır aklımızda olan bir isimdi, bizi iyi ifade ettiğini düşünüyoruz. Bizi uzun süredir dinleyenler zaten eski Punch olduğumuzu genelde biliyorlar. Hatta konserlerimizde bazen eski dinleyicilerimizden o dönem çaldığımız parçalardan istek yapanlar oluyor, o repertuvarı biz de çok sevdiğimiz için çoğu zaman istekleri kıramıyoruz, hep birlikte o günlere geri dönüyoruz. Ama Defans’ın bize kattığı çok fazla şey var.

    • Jack Daniel’s’in 2007 yılında düzenlediği müzik yarışmasında “Lovercare” parçası ile ödül aldınız ve Jack Daniel’s’in Türkiye Turnesinde yer aldınız. Ödül almak ve Türkiye Turnesine katılmak nasıl hissettirdi sizi, albüm çıkartma yolunda size bir katkısı oldu mu?

    JackDaniel’s yarışması çok güzel bir organizasyondu. Bir kısmıyla hala iletişimde olduğumuz birçok iyi insanla tanıştık, birlikte seyahat ettik, sahneyi paylaştık. Ödül almak elbette ki güzel, ama biz en çok sahnede olmayı, müziği seyirci ile paylaşmayı seviyoruz ve bu açıdan da farklı şehirlerde çok eğlenceli kitleleri buluşturan keyifli bir dönemdi. İlk albümü çıkartmak konusunda bizi tetikleyen faktörlerden biri olduğu da doğrudur. Bu işler genelde sebep-sonuç gibi değil, bir sarmal gibi ilerliyor; bir enerjiye kapılıp sürecin içinde buluyorsunuz kendinizi.

    • 1997 yılında kuruldunuz ve ilk albümünüzü 2013 yılında yayınladınız. Albüm çıkartmak için bu kadar uzun süre beklemenizin ana nedeni nedir?

    Ana nedeni herhalde başlarda stüdyo ve kayıt yerine çalmaya odaklanmış olmamızdı. O dönemde haftanın birkaç günü farklı yerlerde, farklı şehirlerde çalıyorduk. İlk besteler tüm bu yolculuklar ve hareket esnasında oluştu, sahnede çalarken pekişti. Birçoğu daha son haline gelmeden sahnede çaldığımızı hatırlıyoruz. Parçalar da, grup da bir nevi sahnede olgunlaştı, kendini buldu. Zamanı geldiğinde de bunlar kayıtlarda kendini gösterdi.

    • “Defans”ı müzik olarak nasıl tanımlıyorsunuz ve müziğinizde etkisi olan grup ya da kişiler var mı?

    Tam nokta atışı bir tanımlama yapamayız herhalde. Şu ya da bu kişi ve grubun üzerimizde etkisi olmuştur diye sınırlamak da biraz zor. Hepimiz birçok farklı şey dinliyoruz ve mutlaka bunların da müzikal altyapımızda etkisi oluyor. Bizi dinleyenler en çok 90’lar alternatif, grunge, Seattle sound’ları, gibi şeylere yakın buluyor, ama müziğimizde daha eski dönemlerden de, daha güncel müzikal yaklaşımlardan da etkiler var. İçimizden ne gelirse o çıkıyor.

    • Yeni albüm ile birlikte yeni konserler ve yeni projeleriniz olacak mı?

    Elbette, yaklaşan konserlerimiz ve bizimle ilgili haberlere sosyal medya kanallarımızdan ulaşılabilir. Instagram ve Facebook’ta DefansOfficial olarak bizi takip edebilir, Defans Official Youtube kanalımıza abone olarak yayınlayacağımız yeni klip ve canlı kayıtlardan öncelikli olarak haberdar olabilirsiniz.

    • Bu keyifli röportaj için Çerezzine olarak sizlere teşekkür ederiz. Son olarak Çerezzine okurları ve sizleri takip edenler için neler söylemek istersiniz?

    Bu keyifli sohbet için biz teşekkür ederiz! Bizi takip etmeye devam edin! 🙂

     

    Defans Sosyal Medya Hesapları

    Instagram / https://www.instagram.com/defansofficial/

    Facebook / https://www.facebook.com/defansofficial

    Youtube / https://www.youtube.com/defansofficial

    Twitter / https://twitter.com/defans_official

    Web / https://defans.tv/

     

  • U”Mutsuz” Dilek Feneri

    U”Mutsuz” Dilek Feneri

    Güneş’in batmaya başlamasıyla yavaş yavaş grimsi bir renk alan

     gökyüzünde binlerce evden yansıyan ışık; sanki her biri geceye bırakılmış

    bir dilek feneri gibi her birini bir isteği var sanki, binlerce bambaşka hayat,

    birinin yaşadığı hayat diğerinin hayali belki, hep bir olmamışlık, eksiklik hissi;

    olmayacağını bilseler bile hayallerinin, umutlarının gerçekleşebilmesi ihtimali

    için devam ediyorlar, anlaşılacakları günleri bekliyorlar, bizler gibi…

  • 90’lara dair…

    90’lara dair…

    Müziğin evrensel platformda ilerlediği her dönem, ülkemiz müzikleri içinde değişimin kaçınılmaz olduğunu bir süreç olmuştur.

    70’li yıllara doğru varlığını bütünüyle gösteren Türk pop müziği, yerini her ne kadar 80’li yıllarda üçüncü dönemini yaşayan arabesk müziğe bırakmış olsa da, 80’lerin sonunda tekrar çıkışa geçmiş ve 90’lı yıllarda zirve yapmıştır.

    Takvimler 1991 yılının ilk çeyreğini gösterdiğinde yeni nesil pop müziğin dönüm noktası sayılacak olan Yonca Evcimik sahneye çıkmış ve kaseti 2,5 milyon üzerinde satmıştır. Çıktığı dönem için büyük bir başarı sayılan bu satış rakamı pop müziğin geleceğinin ne kadar parlak olacağının bir işaretiydi.
    Ardı ardına çıkan kasetler ile pop müzik adeta  küllerinden yeniden doğuyor gibiydi. 1993 yılında uluslararası müzik kanalı MTV ilk kez bir Türkçe klip olan Orhan Atasoy’un Gemiler adlı parçasını  yayınlamıştı.
    Türk pop müziğindeki bu çıkıştan etkilenen yayın sektörü, 1994 yılının üçüncü çeyreğinde Türkiye’nin ilk video müzik kanalı olan Kral TV’yi hayata geçirmiş ve müziğe büyük bir katkı sağlamıştır.

    O dönem albümü raflarda yeni yer alan ve yeni çıkış yapacak olan günümüzün en iyi ikinci tenörü Burak Kut, Benimle Oynama adlı klibi ile Kral TV’ de yayınlanan ilk klip unvanına sahip olmuştur.
    94 yılının aynı çeyreğinde ikinci albümü raflarda yer alan mega star Tarkan da, Kral TV’nin yayına girmesiyle büyük çıkış yapan isimlerden biri olmuştur. Kış Güneşi adlı klibi ile Kral TV listesinde 11 hafta boyunca bir numarada kalmış ve hala kırılamayan bir rekora imza atmıştır.

    Türk pop müziğin diğer bir dönüm noktası olarak kabul edilen albümlerden biri, yine Tarkan’ın 1997 yılı üçüncü çeyreğinde çıkan Ölürüm Sana adlı albümündeki Şımarık adlı parçası olmuştur.

    Dünya listelerinde Türkçe ve bir çok dilde büyük başarılara imza atmıştır. Aynı yıl Şebnem Paker’in Eurovision başarısı da Türk Popu için ayrı bir öneme sahiptir.
    90’lar, bir çok ismin günümüze kadar başarıyla geldiği bir başlangıç noktası olmanın yanında, bir o kadar ismin de, dönemin tozlu raflarında bir anıdan öteye gidemediği bir dönem olmuştur.

    Karışık Kaset

    Karışık Kaset Youtube Sayfası

  • Yaşar Kemal’i Ölüm Yıldönümünde Sevgi, Saygı ve Özlemle Anıyoruz…

    Yaşar Kemal’i Ölüm Yıldönümünde Sevgi, Saygı ve Özlemle Anıyoruz…

    Usta edebiyatçıyı vefatının 4. Yıldönümünde sevgi, saygı ve de özlemle anıyoruz.

    Yaşar Kemal Kimdir?

    Asıl adı Kemal Sadık Gökçeli olan Yaşar Kemal, 6 Ekim 1923, Hemite, Osmaniye doğumludur. Yaşar Kemal’in 1940 – 1941 yılları arasında Çukurova ile Toroslar’dan derlediği ağıtları içeren ilk kitabı “Ağıtlar” 1943’te Adana Halkevi tarafından basıldı. İlk hikayesi olan “Pis Hikaye” yi ise 1946 yılında 23 yaşındayken yazan Yaşar Kemal, 1940’larda Adana’da çıkan Çığ dergisi çevresinde Pertev Naili Boratav, Nurullah Ataç, Güzin Dino gibi isimlerle tanıştı.

    “Yaşar Kemal” adını 1951 – 1963 yılları arasında fıkra ve röportaj yazarı olarak çalıştığı Cumhuriyet gazetesinde kullanmaya başladı. 1952 yılında yayımlanan ilk öykü kitabı olan Sarı Sıcak’ta yer alan “Bebek” öyküsü de burada bölümler halinde yayımlanmıştır.

    Pek çok yapıtında Anadolu’nun efsane ve masallarından yararlanan Yaşar Kemal, PEN Yazarlar Derneği üyesiydi. Aynı zamanda Nobel Edebiyat Ödülüne aday gösterilen de ilk Türk yazardır.

    İnce Memed, Ağrı Dağı Efsanesi, Kuşlar da Gitti, Sarı Sıcak, Yer Demir Gök Bakır… gibi eserleri bulunan Yaşar Kemal, 28 Şubat 2015 tarihinde organ yetmezliği sebebiyle yoğun bakımda olduğu hastanede vefat etmiştir.

  • Rashit: “Telaşa Mahal Yok’ albümü Türkiye Punk Tarihinin mihenk taşı olmak gibi bir üne sahip. Bir dönüm noktası aslında sadece Punk değil, alternatif rock tarihine de bir çıkış sağladığı kabul gören bir gerçek”

    Rashit: “Telaşa Mahal Yok’ albümü Türkiye Punk Tarihinin mihenk taşı olmak gibi bir üne sahip. Bir dönüm noktası aslında sadece Punk değil, alternatif rock tarihine de bir çıkış sağladığı kabul gören bir gerçek”

     

    Merhaba öncelikle bizi kırmadığınız için çok teşekkürler, neredeyse 30 .yılınıza yaklaştığınız şu yıllarda muhteşem bir konserle sevenlerinizin karşısında olacaksınız, ve bu sahnede bir çok isim size eşlik edecek.. öncelikle neler hissediyorsunuz?

    Gökhan Tunçişler: En son Laneth Bir Gece 2’de sahne aldık geçen yıl bu zamanlarda, yine tüm arkadaşlarımız ve bizi seven dinleyicilerle çok güzel bir geceydi. O gecenin üstüne bir daha çalmayacak mısınız tepkileri gelmeye başladı ve biz de geç gelen 25.yıl konseri yapalım dedik ve şahane bir gece yaşadık.

    Tolga Özbey: Eski dostlarla bir araya gelmek ve bir şeyleri paylaşmak adına güzel bir gece olacak. Rashit grubu üyeleri olarak da uzun sure sonra bir araya gelmiş olacağız, farklı şehirlerde ve ülkelerde yaşıyoruz.

    Rashit Punk Tarihimizin en önemli gruplarından biri, ben sizi ilk 90’lı yıllarda dinlemiştim. Hiç unutmam burada bir yer vardı Carmen diye, oradan Telaşa Mahal Yok isimli albümünüzü ve Radical Noise’in Make A Wish kasetini almıştım. Ve Telaşa Mahal Yok’u ilk dinlediğimde acayip sevmiştim ve  günlerce teypten çıkmamıştı o kaset. Ve bu albüm bugün Türk Rock Tarihinde kült nitelikte bir çalışma. Bu albümün sizin için önemi nedir ve bu kadar çok sevilmesinin ana sebebi sizce nedir?

    Tolga Özbey: Telaşa Mahal Yok albümü Türkiye punk tarihinin mihenk taşı olmak gibi bir üne sahip. Bir dönüm noktası aslında sadece Punk değil alternatif rock tarihine de bir çıkış sağladığı kabul gören bir gerçek. Bunun bir parçası olmak ve zaman içinde çok önemli müzisyen ve sanatçılardan bu albümden gençliklerinde etkilendiklerini duymak beni hep mutlu etti.

    Gökhan Tunçişler: T.M.Y albümü bence Türk rock piyasasının o dönem bile hazır olmadığı bir şeydi, özellikle bandrollü albüm yapan Rock grupları yine dönüp dolaşıp yapımcıların talepleri doğrultusunda şarkı sözleri ve soundlarını değiştiriyordu. Bizim şansımız bu talepte olmayan bir firmayla çalışmaktı ve orijinali neyse o şekilde kalması ki, albümün bu kadar dikkat çekme sebebi budur.

    Rashit bu güne kadar yurt içi ve yurt dışında pek çok albüm, plak ve toplamalara yer almış bir grup ve ilkleri de bu ülkeye yaşatmış bir grup. Fransa’da çıkardığınız KADIKÖY’DEN HAREKETLER isimli çalışmanız Avrupa’da çıkan ilk plak oldu, bizlere o dönemden bahseder misiniz?

    Tolga Özbey: Türkiye’de henüz bir albüm yapmamışken yurt dışında plağınızın basılması o dönem için bizim müzikal gerçekliğimizdi. Telaşa Mahal Yok işte bu bağlamda birçok müzisyen ve sanatçı için bunun kırılmasında büyük paya sahiptir.

    Gökhan Tunçişler: Bugün pek çok Türk grup yabancı gruplarla e-mail yoluyla iletişim kurup konserler ve ya albümler yapıyor. Bunları biz vaktinde damga pulu ile yapıyorduk. Müzik yaparken elini korkak alıştırmayacaksın, o zaman kısa ömürlü tek hit şarkılı grup olarak kalırsın.

    Peki Rashit kimlerden etkilenmiştir?

    Tolga Özbey: Dead Kennedys, Crass, Ramones, Television, Sex Pistols, The Clash, Stooges… birçok punk, rocknroll, ska, surf grubundan sonu gelmez bu listenin. 🙂

    Gökhan Tunçişler: Tolga söyledi hepsini.

    Türkiye’de Rock ve Heavy Metal son yıllarda çok başarılı grupların çıkışını ev sahipliği yaptı, peki Punk piyasası için neler düşünüyorsunuz ve genel olarak Türk Rock piyasasını nasıl buluyorsunuz?

    Tolga Özbey: Yeraltı müziği özellikle İstanbul’da artık dünya çapında işler yapan ve yurt dışında da da takdir gören bir scene durumunda. Eskiden olduğu gibi yerli dinleyici her ne kadar ilgi gösterme konusunda çok da katılımcı olmasa da yurt dışında ön yargısız doğru kitlelere ulaşan bir çok yeni dönem iyi grup mevcut.

    Gökhan Tunçişler: Punk grupları yurt dışı kontakları açısından çok daha aktif, zaten bu iletişimi de Türkiye’de ilk başlatanlar Punk ve Hardcore grupları oldu. Metalciler çok tembeller bu konuda, ürün zenginliği açısından da Punk her zaman daha yaratıcı olmuştur, kimseden bi şey beklemiyecen D.I.Y.

    Fotoğraf-  Levan Uzbay

    Ve Rashit’e şu soruyu da sormadan olmaz, Türkiye’de 2001 yazıdan bu yana ne değişti?

    Tolga Özbey: Türkiye 1950’lerden beri aynı yolda aynı kaderi yaşamaya devam ediyor. Günümüzde işler dünya çapında çığırından çıktı ve biz de kapitalizm ve din üzerinden bunun her türlü negatif etkisini yaşamaya devam ediyoruz. Çark bu şekilde dönüyor bu coğrafyada.

    Gökhan Tunçişler: Kendi yaşantımız boyunca bile baktığımızda 40 yılda çok fazla hükümet gördük hepsinin rengi görüşü farklı gibi de olsa ülke bir adım ileri gitmedi, kötünün daha da kötüleri geldi, şimdiki nesil için en kötüsü tek adamla doğdular ve büyüdüler muhakeme yapacakları başka bir sistem görmediler. O yüzden Rashit şarkıları eskimiyor hep güncel kalıyor, bizi utandıracak bir politik sistem gelene kadar.

    30 yıla yaklaştığınız muazzam bir kariyeriniz var ve bir dolu başarı var bu 30 yılda, Rashit’i kurduğunuzda bunları hedeflemiş miydiniz ve ilk günden bu yana şöyle bir döndüğünüzde 30 yılı nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Tolga Özbey: Aslında bir hedefimiz yoktu gençtik ve enerjimizi müziğe vermiştik. Her şey kendi kendine zamanla gelişti ve bir yola girdi ama aslında bir hedef hala yok müzik ve birlikte iyi vakit geçirmek işin temeli sanırım.

    Gökhan Tunçişler: Tolga’nın dediği gibi tamamen eğlence ve söylemek istediklerimizi bağırmak, çok fazla konser ve sürekli şarkı yapıyorduk üretim yapmak yeni bir şey ortaya çıkarmak, bunun para karşılığı yok ve yıllarca da olmadı zaten.

    Rashit tarihinde hepimizin bir çok özel şarkısı var, sizin için iyi ki yapmışız dediğiniz sizde yeri, diğerlerine oranla daha özel ve farklı olan çalışmalarınız hangileri diye sorsak?

    Tolga Özbey: Tüketici şarkısı ya da Sansür olabilir. Hep çalmaktan zevk aldığım iki şarkı oldular.

    Gökhan Tunçişler: Niye Böyle, Katilin Adı Yok uzun yıllardır çalmasak da İnsan Pazarı.

    Yeni bir albüm çalışması var mı veya bizleri bekleyen farklı sürprizler?

    Tolga Özbey:  Önümüzdeki Ekim ayında sürprizlerimiz olacak!

    Gökhan: Sürpriz.

    Çerezzine ekibi olarak sorularımızı yanıtladığınız için size çok teşekkür ediyoruz. Son olarak sevenlerinize neler söylemek istersiniz?

    Tolga Özbey: Biz teşekkür ederiz, sevgiler.

    Gökhan Tunçişler: Sevgiler.