Kategori: Serbest Bölge

  • Genç ressam Adyali’den Sergi Salonlarına tepki projesi: “İnsargi”

    Genç ressam Adyali’den Sergi Salonlarına tepki projesi: “İnsargi”

    İnsargi

    Adyali mahlasıyla tanınan ressam eserlerini tanıtmak için klasik yöntem sergi salonları yerine sokağı ve insanları bir araya getirdiği “İnsargi” projesini başlattı. Genç ressam bunun nedenlerini şöyle dile getiriyor:

    “Eserlerimi 7-10 gün boyunca, açılış günü dışında kimsenin uğramadığı ev salonu kadar duvarları bulunan alçak tavanlı sergileme alanlarında, en az 500-1000 TL karşılığında sergilemeyi teklif eden; ödeme tamamlandıktan sonra ne sanatçıyla ne de muhtemel alıcı/koleksiyonerle gerekli iletişimde bulunan; sergi yazlık bölgede gerçekleşiyor ise gün içinde salonda değil, muhtemel bir plajda tatillenen küratör ve çalışanlara sahip; eser isimlerini doğru yazmaya –hatta yazmaya dahi- tenezzül etmeyen galeriler… Sizi ve sanata olan bakış ve yaklaşımınızı reddediyorum. Sanat, sizin o kısacık duvarlarınızda asılı olmadığı sürece de varlığını devam ettiriyor. Bir sanatçı olarak kendi seyirci, takipçi, sanatımısever kitleyi kendim oluşturmak için adım atıyorum. Adımlarımı atıyor, durup bekliyor, gösterimden sonra yeniden ilerliyorum. “İnsargi”yi başlattım.”

    İNSARGİ

    İnsargi, ‘‘insan’’ ve ‘‘sergi’’ kelimelerinin bir araya gelmesiyle oluşturulmuş, gerçeksiz bir kelimedir. Amacına hizmet ettiği takdirde, dilde yerini kazanan tüm kelimeler gibi varlığını kesinleştirecektir.

    İnsargi: Bir veya birden fazla kişinin, bir veya birden fazla sanatçının eserlerini ellerinde taşıyarak ve zaman zaman duraklayarak ellerindeki eserleri rastgele bir insan grubuna gösterme vasıtasıyla, onları eserler ve dolayısıyla sanatçı ile tanış etmesi ve hareket halindeki bir galeri gibi davranmasına verilen addır.

    İnsargiye neden ihtiyaç vardır? İnsarginin amacı nedir?

    Tanımlanan ve sıfatları atfedilen sanat galerilerinin tek taraflı bir çıkar anlaşmasıyla hareket etmesi sebebiyle, eserlerini sergilemek için kendine platform bulamamış veya henüz nasıl bulacağını bilmeyen yeni sanatçılara; farklı bir sergileme yöntemini denemiş başarısız olmuş veya denemeye gücü yetmeyen bu yüzden tek çareyi sanat galerilerine büyük meblağlar ödemekte bulan sanatçılara; kendi yordamlarıyla sanatlarını sergileme şansı sunmak ve bu çirkin ‘‘kazanmak için ödeme yap (pay to win)’’ sistemini sarsmak ve yıkmaktır.

    Tıpkı müzik sektöründeki sahne sisteminin bozukluğu ve buna çare olarak sokak müziği yaparak kitlesine ulaşma şansı yakalayan sokak müzisyenleri gibi, İnsargi bir çeşit sokak galerisidir. Sokak müziğinde olduğu gibi, sanatçı herhangi birine veya herhangi bir kuruma/kuruluşa para ödemeden, ücretsiz bir şekilde sanatını sergileyebilmelidir.

  • Ender Demir Üzerine!

    Ender Demir Üzerine!

    Ender Demir Kimdir ve Kariyeri Nasıl Başladı?

    7 Ocak 1997 doğumlu olan Ender Demir hayata gözlerini İstanbul, Kartal’da açtı. İlk ve ortaöğrenimini Gebze’de tamamlayan Ender Demir, geleceğine yön vermesi adına üniversite tercihini New York Üniversite’sinden yana kullandı. New York üniversitesi, B.A Cinema Stuides bölümünü kazandı ve eğitim öğretim hayatını bu bölüm ile sonlandırmış oldu. Daha sonrasında Ender Demir ilerleyen hayatı için kariyerini bir tık daha şekillendirerek ilgi duyduğu sanat ve sanatçılığa doğru koşar adımlarla ilerlemeye başladı. Kısa süre içerisinde ilgi duyduğu alanlarda çalışmalarını başlatan ve girişimcilik duygusunun her zaman kendisinde ön planda olduğunu sezen Ender Demir kariyeri ve ilgi duyduğu sanat için birkaç şarkı ortaya çıkarttı.

    Ender Demir’in Kariyeri

    Ender Demir’in çıkartmış olduğu şarkılar kısa süre içerisinde sosyal medya platformlarında büyük ilgi ile karşılandı ve sanata olan ilgisinin karşılığını almış oldu. Instagram, Twitter, Youtube ve özellikle Spotify üzerinde şarkılarını yayınlayan sanatçı bugün bir çok kesim tarafından dinlenilen tanınmış bir kişidir. Evrensel müzikler üretmeye dayalı çalışmalar yapan Ender Demir’in Spotify kanalında yer alan bazı albümler ve albümlerin içerisinde yer alan müziklerin isim listesi aşağıdaki gibidir.

    Ender Demir’in oluşturmuş olduğu ve telif haklarını üzerinde bulundurduğu Storm , Forever King ve The Massacre adlı 3 adet albümü bulunmaktadır. Albümlerin içerisinde yer alan müziklerin isim listesi aşağıdaki gibidir

    Storm Albümü

    • Forest Gump
    • In My Mind
    • Human
    • Pool Baby
    • Ragnar
    • Bing Bang
    • Weeks

    Forever King Albümü

    • I’m Paranoid
    • Get The Money
    • Dreaming
    • Things We Do
    • Touch Me

    The Massacre Albümü

    • Intro
    • In My Hood
    • Get In My Car
    • Piggy Bank
    • Disco Inferno

    Müzisyenlik ve müzik sektöründe adını duyurmak isteyen Ender Demir sadece bu sektörlerde değil aynı zamanda oyunculuk konusunda da başarılı bir şekilde performans sergileyebilmektedir. Oyunculuk performansını daha üst seviyelere çıkartabilmek ve daha kaliteli işlerle meşgul olabilmek için oyunculuk eğitimini New York Film Academy’de almıştır. Her anlamda kendini geliştirebilmeyi ve daha fazla kitleye ulaşabilmenin amacına bürünmüş genç girişimci modernleşen Dünya, gelişen teknoloji ile birlikte ilgi duyduğu her konuya adım atmayı tercih ediyor ve yine aynı şekilde ilgi duyduğu her konuya asla sessiz kalma taraftarı değil.

  • PEYNEK- Öykü

    PEYNEK- Öykü

    PEYNEK

                                                                               “Eğer tüm böcekler dünyadan yok olacak olsaydı 50 yıl içinde dünyada hayat sona ererdi. Eğer insan dünyadan yok olacak olsaydı 50 yıl içinde bütün yaşam kendini yeniler ve gelişirdi.” ( JONAS SALK)

    BAŞLANGIÇ:

                                  EVET

     

    Saatlerimiz 12’yi gösteriyor. Öğle haberleri ile karşınızdayız. Bildiğiniz üzere, güzelim dünyamızın sonu geleli çok oldu. Geçmişten beri bilim insanları kıyamet gününe dair yüzlerce teori ortaya attı. Ancak onlar dahil hiçbirimiz böyle bir sona hazırlıklı değildik. Evet hiçbirimiz ölmedik ama tam anlamıyla da yaşıyor sayılmayız. Hayvanlar gitti. Aniden yok oldular. Hiçbiri kalmadı. El birliği ile güzelim gezegenin içine ettik. Şimdi, pislik her yanımıza bulaşmış durumda; ibre artık birbirimize döndü. Zaman aleyhimize çok hızlı bir şekilde ilerliyor. Asıl kıyametin bu olacağını hiçbirimiz bilemezdik. İlk haberimize geçmeden önce size bir şarkı armağan etmek istiyorum. Zümrüt Şahin, sert riffler eşliğinde bağıra çağıra “ Dünya İnsan Kanseri” diyecek, grubu Meta ile…

    Şarkı arasının ardından tekrar birlikteyiz. Anlatacak olduğumuz haberlerin karanlığına uygun bir hava var dışarıda. Güneş artık çıkmıyor, çıksa da umut vaat etmiyor. Yıldızlar bile sönük, geceyi aydınlatmıyor… Şehirde bir cadde, caddenin ortasında çığlık çığlığa feryat eden, yardım dilenen beş yaşlarında bir çocuk. Geri geri giden bir araba onu altına alıyor. Çıtırdayan kemiklere, deride açılan sıyrıklara, etrafa sıçrayan kanlara, basınçla birlikte patlayan ve ayrılan uzuvlara karışan çığlık seslerine aldırmadan gaza basıp geçip gidiyor ardından meymenetsiz sürücü ve külüstür arabası. Çocuk mu? En ciddi kırık, tekerleklerin üzerinden geçtiği ayaklarında. Kemikler ters dönen ayaktan dışarıya fırlamış. Aracın insafsızca ileri geri yaptığı manevralar ile kafasının sol yanı ciddi şekilde ezilmiş. Gözü, onu tutan ince lifcikler olmasa yerinden fırlayacak. İnsanlar mı? İki kişi geliyor hızla. Çünkü cadde tıkanmış, dertleri o. Çocuğu hızla yattığı yerden kaldırıp az ileride bulunan çöp dağının içine fırlatıyorlar. Çocuk ise son nefesini o an veriyor…

    İkinci haberimiz A.B.D’den. Görüntüler yol kenarındaki beyaz, tuşları yer yer dökülmüş bir piyanoya odaklanıyor. Piyanodan çığlıklar yükseliyor. Tam donanımlı iki yetkili piyanonun kapağını kaldırdığında altısı ölü, ikisi can çekişen ve yaşları değişkenlik gösteren sekiz beden ile karşılaşıyor. Küçücük bedenlerden oluşan bir resital düzenlemek istemişler belli ki. Kolları tuşlara gelecek şekilde sabitlenmiş ve tuşlara her basıldığında mekanizma tarafından kollara inanılmaz bir baskı uygulanıyor.  O narin kollar dayanamayıp da… Canlı olanlara ne mi oluyor peki? Sabit duran görüntüye eşlik eden iki el silah sesi…

    Son haberimiz ise ülkemizden. Köylüler, ormanlık alanda göğsünden pompalı tüfekle vurulmuş on beşli yaşlarda bir çocuk cesedi ile karşılaşıyor. İhbar hattımıza gelen bilgilerde, çocuğun soğuk ve açlıktan ötürü, orada kamp yapan bir gruba yaklaştığı, gruptan birisinin de önce onu tekmeleyip ardından da yanında getirdiği pompalı tüfekle göğsünde bir delik açıp eğlencesine kaldığı yerden devam ettiği söyleniyor…

                                                         

                      *             *.               *

    Daha fazla dayanamayıp televizyonu kapatıyorum. Şömineyi sonuna kadar köklediğim halde titrememe engel olamıyorum. Bunun sebebi soğuk değil, son birkaç yılda şahit olduğum dehşetengiz olaylar silsilesi. Ben de, silinip gitmeden bunları not almaya, şayet dünya normale dönerse insanları uyaracak ve tarihin tekerrür etmesini engelleyecek şerhler düşmeye karar verdim.  Kıyameti en dehşetli haliyle yaşıyoruz.  Dünya Hadeyan evresine tekrar geri dönmeye başladı. Önce depremler başladı; her gün, art arda. Sonrasında ise çığlar, yangınlar, kum fırtınaları, salgın hastalıklar. En önemlisi de hayvanlar gitti. Önce sadık dostlarımız olan köpekler, ardından da kediler atlar inekler ve tüm böcekler.  Doğal afetler, kıtlık, kuraklık, açlık, susuzluk derken insanlar normalde de zaten oldukça kıt olan birbirlerine tahammül etme yetisini kaybetti. Artık herkes umursamaz ve oldukça hodbin; kendisine, çevresine, en önemlisi de ailesine karşı… Çocuklar artık evlerinde değil, dışarıda. Aç, susuz, bakımsız, umutsuz, korku içinde ve “ ayrı”. Yalnız ve korkak. Yetişkinler ise sinsi, sert, umursamaz ve geçmişe kıyasla daha da açgözlü. Kendi kanından olanı öldürüp parçalara ayırarak yiyecek kadar hem de! Hayır; geçmişte, 1518 yılında değiliz. Bu hastalık bir dans vebası değil. İnsanın vahşi duygularını ortaya çıkaran farklı bir olay bu! Her yerde büyük bir kaos “ düzeni” ve birbirine tahammül edememe durumu söz konusu. Belki bir yerlerde insanlığını kaybetmemiş birisine rastlarım umuduyla sürekli seyahat ediyor, bu esnada gördüklerim karşısında her seferinde biraz daha dehşete düşüyorum Anlatayım da siz de bilin:

     

                         1- Bebek Mavisi

    Onu bulduğumda küçücük kalbi neredeyse durmak üzereydi. Ne zamandır bu halde olduğuna dair hiçbir fikrim yok. Yarı hareketsiz biçimde yerde yatıyor, kısa kısa ve zorlu nefesler almaya çalışıyordu. Masmavi gözlerinden akan yaşlar daha yere ulaşamadan yüzünde donup kalıyor, çektiği ızdırabı katıksız bir biçimde yansıtıyordu. Gözyaşı damlalarına gözüm her takıldığında orada kendimle karşılaşıyor, insanlığımdan utanıyordum tüm insanlık adına. İsmini hiç öğrenemedim. Konuşmasın ya da çığlık atmasın diye dilini kesmişlerdi – köküne yakın-. Bir şeyler anlatmaya çalışıyor ancak kesik kesik hırıltılar dışında sesini duyuramıyordu. Kolları ve bacakları ağaç budar gibi kesilmiş, gelişi güzel bir şekilde dağlanmıştı. Top haline gelmiş vücudunda derin kesikler göze çarpıyordu. Açlık ve susuzluğunu bir nebze olsun dindirip yaralarını sarmaya çalıştım  ancak olmadı, dayanamadı. Bana da o mavi, masmavi gözyaşları acı bir miras olarak kaldı. Ah benim canım, canım…

                         2- Kötülük İçimizde

     Bugün ilk kez “ kasten, planlayarak, canavarca hisle” birisini öldürdüm, hem de ağır işkenceyle! Ormanlık alanda gördüm onu bir şeylerle uğraşıyordu.  Ne yaptığını fark edince dehşetle irkildim. Yetişkin bir kadın ve beraberinde dört çocuk. Hepsi sıraya dizilmiş. Feri sönmüş gözlerinde büyük bir umutsuzluk göze çarpıyor. O gözlerin canlanmasına imkân yok, ölmüşler çünkü. İşkencecisi, önce annenin gözlerinin içine baka baka dört çocuğu da vahşice katlediyor. Ardından da saatler süren tecavüz seansları başlıyor Kadının derisinde yüzlerce küçük kesik açıyor. Tekme tokat da cabası. Sonra da boğup bir köşeye atıyor. Bunları bana kendisi can havliyle, salya sümük anlatıyor. Şerefsiz herf, itiraf edince ona acıyacağımı ve pis canını bağışlayacağımı sandı ama işler öyle yürümüyor. Birisi senin yanağına sert bir tokat atarsa sen de onun öbür yanağına iki katı kuvvetle indirmelisin ki bir daha aynı hareketi tekrarlamasın değil mi? Ona daha önce bir yerlerde okumuş olduğum bir Viking işkencesi uyguladım. Kendisine “ Kan Kartalı” deniyor. Dedemden kalma süslü el baltamı kaptığım gibi sırtına indirip büyük bir yarık açıyorum. Sonra da kaburgalarını güçlü darbelerle kırıp yerinden söküyorum. Elimi açık yaralardan içeriye sokup ciğerlerini söküyorum ve kaburgalarla birlikte kartal kanadını andıracak şekilde sırtına yerleştiriyorum. Tahmin edemediğim şey ise uğradığı şok ya da kan kaybı neticesinde boğularak geberip gitmiş olmasıydı. Çığlıklarının her yerde işitilmesini isterdim açıkçası…

                               3- Kaypak

    Bir insan değişen şartlara ne kadar hızlı uyum sağlar onu anlatayım şimdi de: Kendisi yakın arkadaşım olur. Oldukça başarılı ve adından sıkça söz ettiren ateşli bir hayvan hakları savunucusu iken şimdilerde kaypak, korkak, alçak, yavşak bir orospu çocuğuna dönüştü. Neticede artık hayvanlar yok değil mi? Yediği haltlar çok iyiymiş gibi bunları bir de kıyıda köşede ballandıra ballandıra anlatmaya başladı. Hamile bir kadını daha canlıyken nasıl deşip karnından bebeğini söküp aldığını; yaşlı birkaç erkeğin ağızlarını demir teli ile bağlayıp bir aracın bagajına tıktıktan sonra aracı denize sürüp onların boğulurken çıkardığı sesler karşısında zevkle kahvesini höpürdettiğini; kendisinden bir yudum su isteyenlere su yerine sürekli yanında taşıdığı kezzaptan içirdiğini; beş kişilik çetesiyle korumasız evlere baskınlar düzenleyip yiyecek içecek çaldığını; sokaklarda oluk oluk kan akıttığını sağır sultan bile duydu. Geçenlerde yüreğime su serpen bir haber aldım. Gebermiş soysuz! Kim mi yapmış?  Çocuklarını çalmaya çalıştığı öfkeli babanın, alnının çatına oturttuğu koca bir mermi ile…

                     4- Kahpelerin Sofrası

    Bugün bir av partisine tanık oldu. İki avcı önüne kattıkları anne ve iki yavrusunu bilinmeze doğru iteliyordu. Kaçan ve kovalayan, av ve avcı, katil ve maktül.. Bu olay son zamanlarda adeta bir gelenek halini aldı. Yurdun her yerinde, şiddetin tavan yaptığı sonu hep annelerin gözyaşlarıyla biten bir yamyamlık festivali. Çocuklar teker teker avlanıyor. Anneye ise ölümcül olmayan bir yara aldırılıyor. Olacakları görmesi, ruhunun derinliklerinde hissetmesi gerekiyor çünkü. Çığlıklarını duymamak için ses tellerini tamamen alıyorlar. Sonra zavallının gözü önünde, kurulan “ ziyafet” sofrasının mezesi oluyor talihsiz yavrucaklar. Bu duruma bir avuç kalan benim gibilerin yapabileceği hiçbir şey yok. Her şey gibi insanlar buna da alıştı artık. Boşuna dememişler “ alışkanlıklar gündelik yaşamın diktatörleridir” diye!

    BİTİŞ:                                             

                                     HAYİR!

    Evet, yüce mahkeme huzurunda hikâyemi olduğu gibi aktardım. Yazmış olduğum kitaptan daha fazlasıydı öyküde anlattıklarım benim için. Peki bitti mi? Hayır! Daha anlatacaklarım var. Ben kitabı ilk yayımladığımda toplumda bir infial oluştu. Sosyal medyada büyük bir linç yedim. Tv programlarında yerden yere vuruldum. Bazı kesimlerden tehdit mesajları aldım. İnsanları olanca şiddetiyle, hiçbir mecazi terim kullanmadan, “ rezilce” bir şekilde öykü malzemesi yapmam herkesi hiddetlendirdi. Onlar öyle kişiler miydi? Tabi canıım! Mahkeme salonundaki sizlerde bile bu öfkeyi dibine kadar hissettim. Oturuma üç kez ara verdiniz. Üzerime saldırmaya çalışanlara karşı umarsız davrandınız. Hâlâ elleri zangır zandır titreyenler var. Sanırsınız fay hattının üzerinde oturuyorlar. Özellikle işin içine bebekler ve çocuklar girdiği zaman kendinizden geçiyorsunuz. Ancak bir şeyin farkına varabilmiş değiliz- değilsiniz-.  Gündelik hayatta karşılaştığımız hayvan saldırılarına o kadar alıştık ki artık umursamıyoruz. Şiddet şiddetle meşrulaştırılmaz diyeceksiniz şimdi de ancak birilerinin duruma el atması gerekiyordu. Şiddeti uygulayan suçlu yakayı ele vermişse eğer bir kapıdan tutuklu girip öbür kapıdan serbestçe çıkıp gidebiliyor. Yine de pek aldırdığımız söylenemez. Unutuyoruz çünkü. Ayak uyduruyoruz, sürü psikolojisi bunu gerektiriyor çünkü.  Peki o hayvancağızların yerinde biz olsaydık işler değişirdi değil mi?  İşte ben bunu yaptım bir yol sunmaya çalıştım ama hançeri böğrüme yemem uzun sürmedi. İşte buradayım. Ne demişler; bu dünyada yapılan hiçbir iyilik cezasız kalmaz!

    Gözleri önünde yavrusu avcılar tarafından katledilen anne fokun gözyaşlarına aldırdık mı? Hayır!  Sahibi tarafından metruk bir binaya terk edilen  yavru köpeğin tir tir titremesini; korkudan fal taşı gibi açılmış, dışarıya fırlamış gözlerinin içine bakıp keder gözyaşları dökebildik mi? Hayır!  Sokakta aç susuz dolaşan, kışın soğuğunda, yazın kavurucu sıcağında yalnız, başıboş, korkmuş, ayrı, uzanacak bir ele muhtaç sokak hayvanlarına yardım edebildik mi? Hayır! Vurdukları hamile karacanın derisini yüzerken yakalanan avcılara yeterli tepkiyi gösterebildik mi? Hayır! Aç olduğu için kamp yapan insanlara korkarak yaklaşan köpeği pompalı tüfekle vuran caniyi duyduk mu? Hayır! Kolları bacakları kesilip ölüme terk edilen yavru köpeğin yüzünde donan gözyaşları hâlâ aklımızda mı? Hayır! Bir evin bodrumunda bulunan ses telleri kesilmiş köpekler yeterince gündemi işgal etti mi? Hayır! Sırf biz eğleneceğiz, sosyal medyaya iki kıçı kırık fotoğraf atacağız diye aç, susuz, bakımsız çalıştırılan fayton atlarını gündemde tutabildik mi? Evet, tuttuk ancak sonrası meçhul. Şu an ne yaşanıyor biliyor muyuz? Hayır!  Kulakları sağır olduğu için  araba kornasını duymayan köpeğin üzerinden geçip ardına bakmadan giden sürücüyü biliyor muyuz? Hayır…

    Onların yalnızlığını, korkmuşluğunu, ayrılığını, umutlarını, umutsuzluklarını, sevgilerini, hüzünlerini, ihtiyaçlarını algılayamadığımız sürece bizden bir halt olmaz. Bir gün gidecekler ve dünya çürüyecek. O vakit anlayacağız ama iş işten geçmiş olacak. Bana nasıl bir ceza vereceksiniz ya da ceza verecek misiniz bilemem, kitabım piyasada kalacak mı onu da bilemem. Tüm nüshalar yakılsa dahi bu söylediklerim baki kalacak. Gerisi laf-ü güzaf…

  • Devil “Heavy Metal Bu Topraklarda Böyle Başladı”

    Devil “Heavy Metal Bu Topraklarda Böyle Başladı”

    Devil

    Merhaba Dostlar,

    Sizlere bu yazımda kült bir gruptan ve hikayesinden bahsederek bir başlangıç yapmak istedim. Ülkemiz Rock Tarihi açısından çok büyük bir yerde duran Devil ve grubun hikayesine tanıklık edeceksiniz yazı boyunca, kendileri Hard Rock ve Heavy Metal alanımızın ilk grupları arasında yer almakta ve günümüzde dahil ilk günkü aşkla müzik yapmaktalar. Eğer hazırsanız 80’lere doğru yolculuğumuza başlıyoruz

    Devil ve İlk Yıllar

    70’ler sona ermiş, memlekette 12 Eylül yaşanmış ve hayata dair güzel olan her şeyi silip süpürmüştü. Ülkede Rock Müziğin ilk dalgası olarak tanımlayabileceğimiz Anadolu Pop grupları ya dağılmış ya da bu müziğin usta isimleri yurtdışında sürgün hayatı yaşamak zorunda bırakılmıştı. Sanat baskı ve otorite kaldırmazdı. İşte 80’lerde onca adaletsizliğin yaşandığı o günlerde üç müzik türü halim olmuştu sahalarda, Arabesk, Protest Müzik ve bir de Hard Rock veya Heavy Metal. Bizde şimdi Heavy Metal tarihimizin öncü gruplarından Devil’in hikayesi ile bir döneme geri dönüyoruz.

    1979 yılında bir araya gelen 6 müzisyenin ortak bir görüşü vardı. Din, dil, ırk ayrımına, emperyalizmin çıkarlarına hizmet eden savaşlara, başta çocuklara olmak üzere her türlü istismara, barış ve kardeşlik duygusunu yok ederek vatan sevgisini ortadan kaldırmak isteyenlere, değerlerimize sahip çıkmamaya savaş açmaya karar verdi bu 6 genç. Ellerindeki tek silah müzikalite kuralları içinde yaptıkları müzikleriydi. İşte bu misyonla kuruldu Devil.

    Grubun ismi konusunda çok tepki almalarına rağmen dünya üzerindeki kötülüklerin tek sahibinin simgesi olan Devil ismini tercih ettiler. Her zaman, her yerde ve her platformda “kötü olmayın” mesajını daha iyi verebilmek içindi isimleri Devil… Evet Devil kendisini bu şekilde tanımlıyordu ve ilk önceleri farklı isimler adı altında kurulsa da isminin Devil olmasının bir hikayesi vardı. Adını Kilyos’taki şeytan kayalıklarından alan grup Sabahattin Taşdöğen, Nejat Tekdal ve Ercan Birol tarafından 1979 yılında kurulur. Daha sonra bu üçlüye Davul’da Gazanfer Vatansever (Gasko) bas gitarda Nizam Taşdöğen, geri vokaller ve perküsyonda Tuncer Taşdöğen dahil olur ve böylece klasik Devil kadrosu tamamlanmış olur.

    Devil Klasik Kadro

    Yaptıkları müziği kadar sert ve net duruşları da etkilidir grubun bu konuda, grubun efsane Sesi Sabahattin Taşdöğen şöyle bir açıklama yapar “Sahnede, aslında adaletsizlik ve eşitsizlikle mücadele ediyoruz. Her insan, insanlık onuru ile yaşamalıdır. Yaşayan her canlıya karşı işlenmiş bir kötülük varsa biz oradayız ve müziğimizle ona karşı savaşıyoruz. Şarkılarımızdaki her notanın, her düşüşün ve her yükselişinin tam karşılığıdır aslında kötülükle savaşmak. Sonuçta çoğalan insanların zamanla şeytanla tanışıp birbirlerine kötülük yapmaları ve tabii sahnede bizim de şeytanla ve kötülükleriyle olan savaşımız konu ediliyor.” Evet grup dünyada yaşanan kötülüklere karşı sert müziği ile bir savaş açmış ve bunu en güvendikleri dille yanı müzik yoluyla yapıyorlardı.

    Sabahattin Taşdöğen - Gökhan Toker
    Sabahattin Taşdöğen – Gökhan Toker

    Yazdıkları şarkılar ve verdikleri konserler ile o yıllardaki rock severleri kendinden geçiren grup, kalabalıklara çaldıkça çalıyor birçok genci müziğiyle etkiliyordu, baskıların eksik olmadığı bir dönemde sahnede showları da yapan grup her yönden birçok ilkede imza atıyordu. Aynı zamanda, 1987 yılında en çok konser veren grup olma özelliğini taşıyan grup için sahneler çok önemliydi ve kurulduğu günden beri hep sahnedeydiler. Kötülükle savaşmayı bir duruş olarak sergileye grup, birçok sosyal faaliyete de destek verip çeşitli yardım konserlerinde sahne alıyordu, bu konserlerde elde edilen gelirin büyük bir çoğunluğu ise genelde kimsesiz çocuklara bağışlanıyordu. Şarkılarında yaşanan her dönemin eleştirisi vardı ve toplumdan asla kopuk değillerdi mesela en çok dert edindikleri konulardan biri, bugün hala memleketimin kanayan yaralarından biri olan ‘’çocuk gelinler” meselesiydi ve bu konuda grubun sesi her fırsatta bunu gündeme getiriyordu.

    Devil’in en önemli özelliği memlekette yapılmış ilk Türkçe sözlü Heavy Metal albümlerden birine imza atmış olmasıdır ve bunun yanında şarkıları o günden bugüne hep Türkçe sözlüdür. Oysa o dönemde bazı müzik otoriteleri Türkçe sözlü Rock olmaz iddiasını taşıyordu, bu vb benzeri fikirler hala günümüzde tartışmaya devam etse de Devil bunu ispat edeli oldukça uzun bir zaman oldu. Az öncede söylediğimiz gibi Devil kötülükle savaşmanın yanında kendi değerlerinden kopmadan, hatta tam aksine kendi değerlerine sahip çıkmak üzere bir yoldaydı ve o yüzden Türkçe diline sahip çıkmak ve Türkçeyi doğru kullanmak şarkılarda çok önemliydi grup için. Üretimlerine o zor şartlar altında devam eden grup, 100’ün üzerinde besteye imza atmış ve bunların bu eserleri konserlerinde sevenlerine çalıyorlardı. O Günlerde müzik otoritelerinin iddiaları bir bir çürüyor grubun dünyadan bile hayranları çoğalıyordu ve Devil ismi Avrupa’da da duyulmuş ve Fransız Rock Dergisi Extra, Türkiye’deki Rock müziğinin gelişimini anlatırken Devil’den “Boğaz’dan yükselen Atatürk’ün çocukları müzikleriyle şaşırttı” gibi başlıklarla grubu lanse ediyordu.

    Devil

    Tüm herşey güzel giderken, grup o dönemin bütün zorluklarıyla da mücadele ediyordu. Ekonomik ve Siyasal zorlukların yanında birde polislerin, ülkücü grupların bastığı konserler, bunun yanında konser afişi astıkları içinde göz altına alınıyorlar. İsimleri Devil olduğu için Dev-Genç ile bir isim benzerliğinden dolayı uydurdukları “Dev-il terör örgütü”nün üyeleri olarak ifadeler veriyorlardı, dönemin sığ ve saçma zihniyeti konser vermek için onca fedakarlık yapan bir grubu nelerle uğraştırıyor oysa, “Devrimci misiniz nesiniz siz “ sorularının sorulduğu çapraz sorgular grubun bugün kahkahalarla hatırladığı şeyler olsa da aslında maalesef ki bir dönemin ne kadar zor ve sıkıntılı olduğu gerçeğini de gözler önüne sürüyor. Elbette bir süre sonra aradıklarını bulamayanlar bir süre sonra grubu serbest bırakıyor. Bu arada Devil kurulduğu günden beri hiçbir zaman bir organizasyon yada menajerle çalışmamış, bugüne dek bütün konserlerini kendileri düzenlemiş, konser sahnelerinin kurulmasından, afiş asmaya, albümlerden, konserlere kadar herşey bugün dahil grup tarafından yapılmaktadır. O dönem albüm yapmakta, kayıt almakta zordur ve birçok grup ya kaydettiği albümleri yayınlayamamış ya da dağılmıştır.

    İşte Devil albüm yapmayı başaran gruplarımızdandır. 1987 yılında kendi isimlerini taşıyan ilk albümleri Armoni Müzik etiketi ile yayınlanmıştır. Albümden bahsedecek olursak Şaban, Neden Duruyorsun, Güzelim, Sakın Sakın Kanma, Kabus ve Rüya gibi her biri birbirinden değerli klas eserleri barındırmaktadır. İşte bu albüm Türkiye’de Whisky’nin Babaanne isimli albümüyle beraber ilk Türkçe sözlü yayınlanan Heavy Metal albümü olarak tarihimizde yerini alır. Devil’in Heavy Metal’e katkısı bu kadar mıdır elbette hayır, kendileri aynı zamanda TRT’de uzun yıllar yapılan “Beyaz Güvercin Şarkı Yarışması”na da katılarak, aynı zamanda TRT ekranlarında boy gösteren ilk yerli heavy metal grubudur.

    Bir süre sonra Nizamettin Taşdöğen’in yerine Babür Örtegen dahil olur, fakat grup çizgisini asla bozmadan nice konserler yapar ve bu konserlerin bir çoğunda, her dönem dönemin tüm gruplarına da yer verir ve onlarında tanınmasını sağlar. Onca zorluk, onca sıkıntı içinde yıllara meydan okuyacak işler yapan grup yer yer şartlara da kızar ve ara verir. İşte bu anlamda son konserlerini 1997 yılında veren grup, daha sonraki yıllarda yine ara ara sahnelerde olur ve sevenlerini onlarsız bırakmaz. Tarihler 28 Ocak 2003’ü gösterdiği vakit grup için en acı ve üzüntü veren bir olay gerçekleşir, grubun kurucularından ve aynı zamanda efsane gitaristlerimizden Ercan Birol maalesef o yıl hayata veda eder. Bu üzücü olay elbette grubu çok etkiler ve uzun bir süre Devil’a ara vermek durumda kalırlar.

    Tarihler 7 Ocak 2015’i gösterdiği vakit grup tekrar sahneye çıkarak müzik yolculuğuna devam etme kararı alır. Ercan Birol’un yerini ise genç neslin en etkili gitaristlerinden Uğur Kırat doldurur ve enfes çalım stiliyle sahnelerde boy gösteren gitarist grupla çalışmaya tam zamanlı olarak başlar. Geri dönüşlerinin ardından birçok konser veren grup aynı zamanda Bakırköy’de düzenlenen ve 3 yıl üst üste yapılan Bak’In Rock Festivali’ninde kurucu ekibi arasında yer alır ve grubun efsane sesi Sabahattin Taşdöğen bugün hala ilk günkü aşkla sahnelerde haykırır.

    Devil - Elmas Şato

    Evet yıllara dayanan zorlu bir sürecin, bu ülkede Heavy Metal’in doğuşunu ve bu türün en efsane gruplarından olan ve aynı zamanda Türk Rock sahnelerine birçok ilki getiren ve birçok ismi kazandıran Devil’dan bahsetmeye çalıştım sizlere, kendileri bu zor günlerden geçtiğimiz günlerin ardından yine sahnelerde olmaya devam edecek. Eğer yaşayan bir Tarihe tanıklık etmek isterseniz mutlaka bu konserlerden birine gidin ve Sabo efsanesi ile birlikte Beyaz Güvercin’e, Çiçeklerin Nefesine, Karanlıklar Ülkesine, Kınalı Kuzu’ya ve daha birçok Devil şarkısına eşlik edin. Ve emin olun bu konserlerde Yavuz Çetin’in, Pentagram’ın, Teoman’ın ve daha birçok usta müzisyenin etkilendiği efsane grubu izlerken sizde aynı hisleri fazlasıyla yaşayacaksınız. Devil böyle bir grup işte, bu arada elbette 2003 yılında yitirdiğimiz güzel insan ve aynı zamanda Egzotik Band’inde kurucusu olan sevgili Ercan Birol’u da saygıyla anıyor bir kez daha göğe selamlarımızı iletiyoruz.

    Devil

    Devil Konser

    Devil

    Devil

  • Öykü: MERHABA

    Öykü: MERHABA

     

    cmylz

    Kış böyledir, hep bir dün olma hali.

    Kapıyı kapattım, arkasına taktığın anahtarlığın şıngırtısını duydum.  İki tanesi senin evin; biri üst biri alt kilit. Bir tane posta kutusunun. Uzun sivri olan dükkanın. Anahtarlığın şu ünlü kulelin minyatürü. Benim evin anahtarından da bir tane sana yaptıralım demiştim. İstemedin.  Merhaba deseydin ben de sana merhaba diyecektim ama onun yerine kapıyı açar açmaz sırtını dönüp, söylenerek ince uzun holden mutfağa doğru gittin. Merhaba deseydin sırtını dönüp gittiğinde hırkanın sana nasıl yakıştığını söyleyecektim,  hem aldığın gömleği giyinmiştim, kareli olan ve sen de “çok yakışmış” diye sevinecektin. Sonra sırtını dönüp telaşla “masayı hazırlıyorum hemen elini yüzünü yıka diyerek sırtını dönüp mutfağa gidecektin, ben elimdeki şarabı mutfak tezgâhına bırakıp elimi de mutfakta yıkacaktım ve sen “ hayır, mutfakta değil, banyoda elimizi yıkıyoruz.” Elimi yüzümü yıkarken “ kırmızı mı aldın” anlamadım canım ne dediğini diyecektim ve mutfağa geldiğimde ne dediğini anlamadım canım. “şarabı dedim kırmızı mı aldın, sonra baktım evet kırmızı almışsın” diyecektin. Ve burnumu öperdin. Kış böyledir hep bir dün olma hali. Karlar bu yüzden erir diye düşünüyorum. İstasyona gidişim de bu yüzden. Bir atkı için en iyi rüzgârlar oradadır.

    Sen, beni bir kırlangıç olarak doğursaydın.

    Üçüncü zil. Tam ortada. Beş katlı binaları bu yüzden severim. Yedi katlı olursa mutlaka dördüncü daire. Pencereden bakınca tek ağaçlı park var. Bir ağaç gibi yalnız ve bir yalnız gibi başına buyruk. Veresiye defterleri kaldırımda bekleşiyor. Gökkuşağının canı sıkılmış mıdır ne dersin. Çünkü yağmur yok.  “bak güzel kardeşim, sen maça sekizliyi vuracaktın zaten dokuz on bacak kız ve as ben de o mecbur papazı koyacak sonra tüm el bizim, bi tek böyle çiz olurdu, sen maça iki vuruyon adam da üçlü atıyor es de geçmiyon. Bilet almayıp büyük ikramiye bana çıksın diye bekliyorsun.” Senden çıktım hemen sigara yaktım daha doğrusu sigarayı çıkarttım ateş yok, sizin binanın yanındaki kıraathanenin önünde iki adam oyun hakkında konuşuyordu onlardan ateş aldım. Adamlardan biri arkamdan “birader cüzdanı düşecek” dedi. Arkamdan bakmamışsın bile, yoksa pencereden bakıp cüzdanımın düştüğünü görürdün. O zaman da seslenip cüzdanın düşüyor derdin, ben de duymadım diye kulağımı işaret ederdim, kulağıma bişeyler fısıldamayı severdin. Bu defa biraz daha keskin “cüzdanın diyorum düşüyor.” derdin Anlardım bu defa ama anlamamazlığa verirdim ve sen bu defa birazda sinirden gülerek cüzdanın düşecek derdin. Yine anlamıyorum derdim. Sinirlenip kapıyı açıyorum yukarı çık mal herif derdin. Yukarı çıkardım.

    Ama o bir portakal gibi

    Üst katımda iki tane öğretmen oturuyor. Dört numaralı zil. Hala onlardan önceki kiracının adı yazıyor. Arkadaşlarımız mı taşınsa diye düşünmüştük. Sonra sürekli gelip gideriz ya da gelip giderler diye vazgeçmiştik. Zile bastı matematik öğretmeni olan. Hangisi matematik öğretmeniydi diye sorardın. Kısa boylu saçını küt kestiren matematik öğretmeni, uzun zayıf ve yüzü çilli olan müzik öğretmeni. Kapıyı açtım bir süre, musluğun ucunda biriken su damlası gibi bir sessizlik oldu. Su kalmamış. Su istedi. Bir sürahi su verdim. Sonra saçmaladım. “rakı mı içeceksiniz hocam, isterseniz ev yapımı turşuda var koyayım mı bi tabağa, ayva var mı limon sıkın üzerine mideyi rahatlatır, çay da koyun, rakı arası iyi gider”  merhaba demedi. Direk su istedi. Yani bir merhaba deselerdi, belki ben de hocam kapıda kaldınız içeri buyurun derdim. Teşekkür ederdi. Rahatsız etmeyeyim, almayı unutmuşuz varsa bir sürahi su rica etsem ayıp olmaz değil mi” derdi. Olur, mu hocam, insanlık hali, ben geçen gün sevgilimin doğum gününü unuttum. Küstü. Tebessüm edip “ insanlar doğum günleri pek sevmedikleri söylerler ama hatırlanmak hoşlarına gider” derdi. Merhaba demedi ve ben rakı makı diye saçmalayınca, bir tane bardak istedi. Sürahiden bir bardak su doldurup içti. Gitti. Daire kapıları sertçe kapandı. Tam ben de kapıyı kapatacağım. Alt katta oturan kadın ve çocuğu merdivenlerden çıkıyordu “ ama o bir portakal gibi” dedi çocuk. Bunu inatla söylemeye devam etti. Kadın çıkar ayakkabını dediğinde de, bağcıkları açarak kızım dediğinde de “ama o bir portakal gibi” kapıları kapandı. Öğretmenlerin kapısı açıldı tekrar, sessizce kapıyı kapadım. Kapım tekrar çaldı. Açtım müzik öğretmeni. Suyu içip bardağı verdi. “ama o bir portakal gibi” dedim.

    Gözlerin daldığı yerden çıkıp geleceğimi düşünüyorum

    Sigaram bitmiş. Yani varda sabahı çıkarmaz, otururum. Çay sigara içerim. Pencere açık havalanıyor ev ama geçen gün perde yırtılmış. Rüzgar esince havalanmıştır takılmış pencerenin ucuna. Sigara alırken Meral’le karşılaştım. Yani alacaklarına karar verememiş biriydi, beni biliyorsun tez canlıyım, bi paket sigara deyince bu döndü. Tanıyamadım önce. Gözlüğünü çıkarmış. Uzun süre gözlük kullanan birinin daha sonra gözlük kullanmayı bırakırken ki yüzü çok saçma değil mi. Perşembe sandığın Çarşamba gibi. İyi değilmiş Meral. Kendini uzun süredir, Kadıköy’e taşınmış bir duvar yazısı gibi hissediyormuş. Buralara çok alışamamış Salı günleri arkadaşlarıyla spor salonunda yürüme bandında pankart ve döviz açıp yürüyorlarmış. Burada bohem çokmuş, ekmek arası domates peynir yapıp kapılara bırakıyorlarmış. Direk bunları anlattı. Ben gözlüklerini kullanmadığı için tanıyamadım ama o tanıdı. Merhaba demedi. Nereye böyle bu ne acele dedi. Merhaba deseydi, “ben de merhaba Meral, tanıyamadım, gözlükleri çıkarmışsın” derdim. “ya evet, çok ilerlemişti artık gözlük de kurtaramazmış bi süre sonra o yüzden küçük bi ameliyat” çok geçmiş olsun derdim, çıkardık bakkaldan bir sigara içerdik, kaldırıma otururduk ve o zaman benim nasıl olduğumu sorardı. Ben de ona derdim ki gözlerin daldığı yerden çıkıp geleceğimi düşünüyorum.

    Kaç gün var


    Pazartesi sabah; karşıdan karşıya kendisine geçen yol. Pazartesi akşam; ağrısını sırtında taşıyan kaplumbağa. Salı; mahalle pazarı oluyor, mandalina ve kek, dondurma ve poğaça. Salı günlerinin adı mavi olabilirmiş. Çarşamba sabah; insanın çocukluğu oyuncak gibidir kırılır ve tamir edilmez. Çarşamba öğle; insan şehir içinde daha çok sigara yakıyor. Çarşamba akşamı;  yolda uyumak. Perşembe, kaplanlar tek gözlü olsa doğa daha vahşi olurdu bir geyiğin gözünde. Perşembe öğleden sonra, üst geçitler kütüphaneye benziyor kullanılmıyorlar. Perşembe yağmurlu akşamlar için; şimşek çaktıktan sonra heyecanla beklenen gök gürültüsü. Çok güzel kadın! Cuma sabahın körü, hiç altı olmayan yer. Cuma sabah; otobüs durağında bekleme, mezar. Cuma saat dokuz; Ocağının altını kapattım mı? Bir taş nasıl ağarır. Cumartesi sabah; pide ya da börek. Cumartesi öğlen; ısırılmış soğuk pide. Pazar günleri; annem Pazar günlerini altıgene benzetirdi. “ütü üçgendir ama altıngenler çizerek giremediği yerlere girersin.

    Merhaba için daha kaç gün

    İsa Balcı

  • “Kirpi Sonic 2″nin Çekimleri Yakında Başlıyor!

    “Kirpi Sonic 2″nin Çekimleri Yakında Başlıyor!

    The Sonic

    2019 yılında hakkında çıkan tartışmalar sonucunda başarıyla gösterimini yapan Kirpi Sonic filmine devam filmi geliyor. Haber, uzun süre önce açıklanmıştı; ancak çekimleri için kesin tarih verilmiyordu. Şimdi ise Sonic The Hedgehog 2’nin resmi çekim tarihi duyuruldu. Serinin oyuncularından Tika Sumpter, açıklamayı yapan isimlerden biri oldu.

    Tika Sumpter’ın Live With Kelly and Ryan programında yaptığı açıklamalara göre Sonic The Hedgehog 2 filminin çekimlerine önümüzdeki Mart ayı içerisinde başlanacak. Vancouver ve Hawaii’de yapılacak olan çekimlerin ardından 8 Nisan 2022 tarihinde vizyona girecek. Anlaşılabileceği üzere filmin oyuncu kadrosunda Tika Sumpter da yer alacak. Ayrıca başkahramanımıza hayat veren Ben Schwartz da ikinci film için dönecek.

    İlk Sonic The Hedgehog filminin 2019 yılının Kasım ayında vizyona girmesi planlanıyordu. Ancak Sonic hayranlarının Sonic tasarımını beğenmemesi ve Jeff Fowler’ın eleştirileri kabul edip yeniden iş başına koyulması vizyon tarihinin ertelenmesine neden olmuştu. Tüm bunların ardından film, 15 Şubat’ta vizyona girmiş ve eğlenceli bir yapım olarak beğenileri kazanmıştı. 95 milyon dolarlık prodüksiyon bütçesine karşılık olarak 306 milyon dolar gişe hasılatı elde eden Sonic The Hedgehog, resmi olarak başarılı ilan edildi. Ayrıca dijital gösterimini yapmaya başladığı anda da en çok izleyici çeken yapımların başında geldi.

    Patrick Casey, Josh Miller ve Oren Uziel’in kaleme aldığı Sonic The Hedgehog, peşine düşen yetkililerden kurtulup, şeytani doktorun elinde bulunan yüzükleri geri almaya çalışan Sonic’in hikayesini konu ediniyordu. Hükümet, insan biçiminde bir kirpi olan Sonic’i yakalamak için peşine düşer. Devlet görevlileri her yerde Sonic’i aramaya başlar. Sonic ise bu sırada şeytani Dr Eggman’ın ele geçirdiği yüzükleri geri almaya çalışmaktadır. Küçük bir kasaba olan Green Hills’in şerifi Tom Wachowski, Sonic’in peşine düşen hükümet yetkililerinden kaçmayı başarıp, doktordan yüzükleri geri alabilmesi için yardım etmeye karar verir. Ancak bu sandığı kadar kolay olmayacaktır.

    Kaynak
  • Neyzen ile Neşet Ertaş Cover’ı “Neredesin Sen” ve Folk Rock Üzerine

    Neyzen ile Neşet Ertaş Cover’ı “Neredesin Sen” ve Folk Rock Üzerine

    Neyzen

    Merhabalar,

    Uzun süredir farklı tarzdan ve alternatif tarzlardaki isimlerden birçok başarılı isim dikkatimi çekiyor. İşte o isimlerden biride Neyzen isimli bu genç müzisyen, açıkçası 80’ler Production sayesinde tanıdığım bu genç müzisyenin bende bu denli merak uyandırmasının en önemli sebebi büyük usta Neşet Ertaş’ın bir eseri olan Neredesin Sen‘e yaptığı muazzam coverd’dı.

    Birçok kişi 90’lardan beri süre gelen Anadolu Rak (Rock demiyorum kasıtlı olarak) akımının 70’ler Anadolu Pop stilinin devamı olduğunu falan düşünürken, ben ısrarla bunun doğru olmadığını resmen haykırırken bu değerli müzisyen ile tanıştım. “Neredesin Sen”, Neyzen tarafından Folk Blues, Folk Rock ya da Anadolu Pop çizgisinde muazzam bir şekilde yorumlanmıştı çünkü ve illa rock yapmak için türküleri bağıra çağıra, ağır distortionlı gitarlar ile mahfetmek gerekmiyordu. İşte bu genç müzisyen elinde gitarıyla ve muazzam yorumuyla doğu batı sentezini muazzam bir şekilde kurguluyor ve ortaya gerçekten bir cover çıkmasının yanında, bir sanatsal dokunuşta çıkıyordu aynı zamanda, peki bu vizyoner müzisyen kimdi?

    Hazırsanız başlıyoruz.

    1987 yılında Van’da dünyaya gözlerini açan Neyzen Öğetürk, 2 yaşında babasını kaybeder ve elbette daha sonra ile Van’da duramaz ve Aydın’a göç eder. 12 yıl burada yaşayan daha sonra Bursa’da yaşamaya devam eder.

    2002 yılında dünyayı kasıp kavuran Nu Metal kasırgası onu da etkiler ve Linkin Park’a olan ilgisi özellikle fazladır ve işte o dönem müzik yapmaya karar verir ve annesi ona ilk gitarını alır. Çok sevdiği gitarını sırtına takıp 2006 yılında üniversite için Eskişehir’e giden müzisyen, daha sonra orada tanışıp müzik yapmaya başladığı arkadaşları ile birlikte Akdeniz’e gider.

    Tam bir Beat kafası yaşayan müzisyen gitarını alıp yollara düşer ve 2009 ile 2012 yılları arası memleketin birçok bölgesinde konserler yapar, bazen solo bazen ise ekipler ile çalışan Neyzen, Ordu’dan Mardin’e birçok il gezmiştir bu dönemde ve birçok sahne çalışması yapmıştır.

    2013 yılından beri Bursa’da çalışmalarını sürdüren müzisyen, bir bar sahnesinde doğaçlama olarak yorumladığı ve düzenlediği Neşet Ertaş’ın efsane eseri “Neredesin Sen” müzikseverler tarafından ilgiyle karşılanınca elinde gitarıyla canlı kayıt yaparak ve bu videoyu Youtube Müzik News kanalında yayınlayarak tüm rock severlerin ve müzikseverlerin dikkatini çekti.

    Benimde ilgimi çeken ve müziğiyle gerçekten farklı bir yerde duran Neyzen’i herkesin dinlemesini şiddetle tavsiye ediyorum. 2021 yılında 80’ler Production etiketiyle ilk single’ını yayınlanacağını öğrendiğim genç müzisyeni ve yeni çalışmalarını heyecanla bekliyorum. Yıllarca dilimde anlatmaya çalıştığım Folk Blues, Folk Rock ya da Anadolu Pop kavramlarıyla kafaları karışanlar başta olmak üzere, yenilikçi ve özgün isimleri arayan tüm dinleyiciler, Neyzen ile tanışmanın vakti gelmiştir.

    Haydi Neredesin Sen’i dinlemeye…

  • Müzik İle İlgilenen Herkesin İzlemesi Gereken Bir Film: “Sound Of Metal”

    Müzik İle İlgilenen Herkesin İzlemesi Gereken Bir Film: “Sound Of Metal”

    Sound of Metal

    Müzik ile ilgilenirken ve/veya icra ederken duyma yetinizi kaybettiğinizi düşünün. Bir sabah uyandığında davul çalan Ruben’in başına da bu geliyor. Ruben işitme kaybı yaşamasını her ne kadar ilk başta kabul etmese de, filmin finalinde mesajını iletiyor. Filmin başrolünde Riz Ahmed yer almakta. Riz Ahmed “Venom” filminde ne kadar sinir bozucu bir karaktere hayat verse de, bu filmde ki performansı ile de şapka çıkartılacak türden.

    Sound of Metal

    Filmi izlerkenki ses tonlarının değişimi, işitme kaybı yaşayan kişilerin ne kadar sıkıntılar çektiklerini bizlere gösteriyor.

    Filmi izlemeyenlere filmi izlemelerini tavsiye ederim, şimdiden iyi seyirler.

    Sound of Metal

    Filmin konusu ise şöyle: Ruben ve kız arkadaşı Lou, karavanları ile dolaşan ve bu sırada gittikleri yerlerde konser veren iki müzisyendir. Lou mikrofonun başındayken Ruben bateri çalar. Ruben’in hayatı bir gün sadece boğuk bir vızıltı duymasıyla altüst olur. Doktor Ruben’e işitme kaybı yaşadığını ve kısa bir süre sonra sağır olacağını söyler. Sessiz geleceği ile yüzleşmek zorunda kalan Ruben, hayatını nasıl şekillendireceği konusunda karar vermek zorunda kalır.

  • 9 Kere Leyla

    9 Kere Leyla

    Salgın nedeniyle beyazperdeye yansıtılamayan 9 Kere Leyla, Ezel Akay’ın yönettiği ve senaryo ekibinde yer aldığı, başrollerini Demet Akbağ, Haluk Bilginer, Elçin Sangu, Fırat Tanış ve Alican Yücesoy’un paylaştığı film 4 aralıkta çevrimiçi dizi ve film platformu olan Netflix’te yayınlandı.

    Öncelikle yazı birçok spoiler içermektedir.

    Yerli Komedi kategorisinde yer alan film bir aşk üçgenini ele alıyor. Eşinden boşanıp genç sevgilisiyle evlenmek isteyen erkeğin boşanmak istemeyen eşini öldürme girişimlerini izliyoruz. Filmin ana konusuna bakıldığında filmin uzunluğu ve klişe öldürme sahneleri yüzünden birçok izleyicinin kötü eleştirisini aldı.

    Lakin film baştan sona çok ayrı mesajlar içeriyor. Filmin içine toplumsal cinsiyet eşitsizliği, kadın cinayetleri ve birçok toplumsal mesaj çok güzel işlenmiş.

    Ezel Akay’ın RaniniTv’ye verdiği röportaj da  “Öncelikle bir kadın hikayesi. Kadınların bu dünyada var olduğundan bu yana gelen bir eşitsizlik durumunu ele alıyoruz. Ama bunu yaparken sinemanın büyülü dilini kullanıyoruz.” ifadelerine yer verdi. Peki nedir bu büyülü dil?

    Film ilk olarak birçok ölü erkek bedenlerinin arasında duran Nergis’in (Elçin Sangu) seslendirmesi ile başlıyor.
    “Ah, ah… O kadar alıştım ki ölümlere üzülmem. Adımı hatırlayan bile yok, Lilith adım, Lilith. Kızıl saçlı cadı, iblisin uşağı, iğrenç, yuva yıkan, kıskanç, kadın düşmanı, erkek yiyen dişi örümcek.”

    Bu cümlelerden sonra Nergis’i Lilith olarak düşünmemek elde değil. Adem (Haluk Bilginer) ve Leyla (Demet Akbağ) evlilik terapisti Nergis’e başvururlar. Nergis ev hanımı olan Leyla’ya en derin arzusunu sorduğunda Leyla “Tabi ki Adem’im” cevabını veriyor. Yani eşini hayatının merkezine koymuş bir kadın. Nergis’in yaklaşımlarından Leyla’nın çok rahatsız olduğu da aşikar. Nergis Adem’e “Mesela, genç, güzeller güzeli, bembeyaz tenli, pembe dudaklı, zeki, cilveli bir kız gelse sizin aklınızı çeliverse” ve konuşmalardan sonra Adem ve Nergis’in sevişme sahnesi geliyor. Yani Nergis Adem’in aklını çelmiş oluyor, Adem’in sadakatsizliği değil. Leyla ise her şeyin farkında olup evliliğinin bitmemesi için sessiz kalıyor.

    Filmde olan şarkıların sözlerine dikkat ettiğimizde ise “İkna, ikna tek yol ikna. Ölümüne ikna, tek yol ikna. İkna, ikna tek yol ikna. Olmadı mı ikna, tek yol kaza” kadına uygulanan psikolojik şiddet ile istediği sonuca ulaşamayınca kaza süsü ile kadının öldürülmesi, “her cinayet işleyen katil olsa ohoo” ve “sen bir şeyden korkmazsın, zenginsin sen zengin” zengin kişilerin cinayet işlediği halde ceza almaması anlatıyor.

    Adem Leyla’yı filmde 9 kere öldürme girişiminde bulunuyor. Merdivenlerden düşme, zehirlenme, araba kazası, elektrik çarpması ve pencereden düşme gibi öldürme girişimleri bulunmakta. Evli olduğu erkek tarafından zehirlenen Gurbet, çocuklarını korumak için eşinden şiddet görmesine rağmen “merdivenden düştüm” diyen Saime… Özellikle pencereden düşme sahnesinde tecavüze uğradıktan sonra intihar süsü verilmek için 20. kattan aşağı atılan Şule Çet geliyor aklımıza…

    Son olarak da Adem, Mahdum (Fırat Tanış) ile anlaşma yaparak Leyla’yı öldürmesi karşılığında “Lilith el yazmalarını” vereceğini söylüyor. Mahdum’un Leyla’yı vurması ardından Mahdum’a saldıran ve aynı zamanda Leyla her öldüğünde yardımına koşan Hızır ise şiddete uğrayan Ayşe’yi kurtarmaya çalışan Kadir Şeker’i hatırlatıyor bizlere.

    Filmin sonuna geldiğimizde aslında Lilith’in Leyla olduğunu öğreniyoruz. Filmin sonunda ve başında olan hikayenin aynı olduğunu görüyoruz. Filmin başında olan seslendirme de seste bir gariplik vardı, aslında iki ses vardı. Nergis ve Leyla’nın seslendirmesiydi fakat Nergis’in sesi çok daha baskındı ve burada olan tanımlamalarla da ister istemez Lilith’in Nergis olduğunu düşündük. Lakin filmin sonunda öğrendik ki Lilith aslında Leyla…

    Filmin başında ve sonunda yer alan sahnede dünyanın var oluşundan beri kadınlara yapılan eşitsizlikleri gözler önüne seriyor. Filmde yer alan Leyla karakteri aslında tüm kadınları temsil ediyor. Leyla yani Lilith anlatıldığı gibi bir kadın düşmanı değil, kadınlara yardım eden bir kadın. Tekstil atölyesinde geçen sahnede “iş kazalarını engellemek senin elinde” yazan afişten anlayacağımız üzere işçinin yanında, ev işleri için “kadın tutsana” cümlesine tepkisi ve kadın eylemlerinde yer almasıyla gerçek kişiliğini bizlere yansıtıyor.

    Filmde ayrıca birçok toplumsal mesaja da yer verilmiş. Sinema emekçileri için işsiz kaldıkları çok güzel anlatılmış. Mahdum’un bir sinema emekçisine “Sinemacısın sen değil mi? Açsındır sen.” demesi, yine aynı sahnede sinema emekçilerine “afiyet olsun” denmesi gibi. “Bugün toplanan bağışlarla umuyoruz ki sinema emekçilerine yeni bir sinema filmi çekmeleri için gerekli desteği sağlayacağız” repliği ise sinema emekçilerinim film çekmek için masraflarının çok olmasından bahsediliyor. Bu sahnede müzayede de tüketim israfını görüyoruz. Müzayedede on bin dolarlar konuşulurken sinema emekçilerinin birbirine 50 tl vermesi de cabası.

    Haris’in (Alican Yücesoy) “öldürme belki avukat lazım olur” repliğinde Ebru Timtik ve Aytaç Ünsal’ı hatırlıyoruz. Adem’in sürekli Haris’e “seni işten kovacağım” demesiyle mobbing, hayvan hakları, tarihi eser kaçakçılığı ve sahteciliğinin yanlışlığı, toplumsal baskı yüzünden bastırılmış cinsel kimlik, sınav döneminde olan öğrencilere aile baskısına güzel göndermeler yapılmış.

    Filmin sonunda ise ‘’Bu son olsun’’ şarkısıyla cinayetlerin son bulmasını simgeliyor.
    “Ko bu ayş ü işreti çünki fenâdır âkıbet
    Yâr-i bâkî ister isen olmaya tâ’at gibi…”

    Ben filmi izlerken bunları hissettim. Başından sonuna her sahnesi ayrı bir mesaj içeren muhteşem bir yapıt. Keyifle izlemeniz dileğiyle…

    Setenay Cecem

  • Ekstrem Metalin Parlayan Tınıları Ve 2020’ye Dair Bir Liste

    Ekstrem Metalin Parlayan Tınıları Ve 2020’ye Dair Bir Liste

    Zeynep Çolakoğlu

    Yaşam damarımız olan müzikleri paylaşmanın ayrı bir hazzı vardır. Aynı melodilerde esrime yaşayan ve dinlediklerini çeşitli platformlarda ya da zihinlerinde paylaşmaya hazır bir şekilde biriktirenler ne demek istediğimi çok iyi anlayacaktır. Heavy metal’in bir özelliği de imzası olan bir müzik olmasıdır. Hani nerede duysanız tanıyacağınız bir gitarist vardır, peşinden gittiğiniz o vahşi vokalin kendi grubu dışında başka bir albümde konuk müzisyen olarak karşınıza çıkması yüzünüze bir gülümseme kondurur ya da o bateristi artık kalp atışlarınız gibi benimsemişsinizdir, solosunu beklersiniz konserde…. Bütüncül bakarsak parçanız açıldığında sizinle aynı zevke sahip bu aynı dünyanın insanlarıyla tarifsiz bir zevkle biraları tokuşturursunuz. Elbet pandemi bitecek ve bunu yapmaya devam edeceğiz!

    Bir müzik türünden başlayıp bir kültürle karşılaşırız, listeleri de severiz. Bu aralar hayatında kim var sorusu bizim için aslında dinlediğimiz albümle ilişkilidir. Bir de yeni neler çıktı soruşturması gelir yıl sonunda. İşte burada son zamanlar hayatımda kimler parladı düşüncesinden başlayıp, 2020’nin bana göre en güzel çıkışlı parçaları ile listeyi bitirdim. En sona da yıllardır ensemize bir kuzgun misali çökmüş yürek söken bir gotik tını ekledim. Bu listede yer veremediğim pek çok muhteşem eser oldu ama şunu bilmeliyiz ki nihayetinde her liste birer sokak lambasıdır, sokağı keşfetmeniz üzere yerleştirilmiş…

    Zeynep Çolakoğlu

    1 – Mike Patton’la bir delilik deneyimi ve matematiksel müziğe bir bakış…

    The Dillinger Escape Plan / Pig Latin (Albüm: Irony Is A Dead Scene) / 2002

    2 – Köşelerin battığı, tınıların ters döndüğü bir geometrik eser.

    Dodecahedron / Hexahedron – Tilling the Human Soil (Albüm: Kwintessens) / 2017

    3 – Parlarken ruhunuzu karartan ve bunu yapmaya sonsuza dek devam edecek güçte. Efsane gitarist Peter Huss’ı burada analım!

    Bu albümden şarkı seçmek zor olsa da “Yürekten Irak” damarlarda en çok sızlayan eser olmalı…

    Shining / Langtar bort fraan mitt hjarta (Halmstad) / 2007

    4 – Kemik yığınları, insan müsveddeleri arasında ölümün kol gezdiği belki de yapılmış en tekinsiz parça, Bataille’in tınıya dönüşmüş felsefesi. 4.25!

    Deatspell Omega / The Cracked Book of Life (EP: Drough) / 2002

    5 – Doğu mistisizmin black metalle muhteşem bileşimi.

    Fenriz’in radyosunda çaldığı, ölüm rakamında bir ölüm şarkısı; 769.

    Zifir / 769 (Albüm: Kingdom Of Nothingness) / 2017

    https://www.youtube.com/watch?v=0fg-3eI__bc

    6 – İzlanda’nın alev alev yakan pürüzlü karanlığı, ıssızlığı.

    Mispyrming / Orgia (Albüm: Algleymi) / 2019

    7 – Bir listeye asla bir tane ölüm tılsımı yetmez!

    Black metalin sınırlarını zorlamak, tüm aksaklığı üzerinize kusarken ritüelistik vokallerle huşu yaratmak üzerine…

    perinde ac cadaver!

    Deathspell Omega / A Chore for the Lost (Albüm: Fas- Ite, Maledicti, in Ignem Aeternum) / 2007

    8 – Fransız ekolünden devam…

    Tüm tuhaflık halüsinojen etkisiyle çöküyor ve melodiler uzayda salınım halinde.

    Her albümle başka bir deneysellik peşinde.

    Blut Aus Nord / Chorea Macchabeorum (Albüm: Deus Salutis Meæ) / 2017

    9 – Tuhaflık giderek artıyor.

    Saksafon black metale adapte ediliyor ve müzik evriliyor.

    White Ward / Deviant Shapes (Albüm: Futility Report) / 2017

    10 – Düzenlediğimiz ankette “Hayalet Müzik” adlı korku antolojinde geçen en tüyler ürpertici parça seçilmişti.

    Bu topraklardan sıkı bir melodik black metal eseri.

    Black Omen / Homo Homini Lupus (In Sickness and in Hell) (EP: Darkness Is My Essence) / 2019

    11 – 2020’nin vurucu çıkışlarından, Dissection ruhu aramızda, yanında melankolik karanlığı, bağımlısı olduğumuz o tanıdık melodilerle.

    Blaze of perdition/With Madman’s Faith (Albüm: The Harrowing of Hearts) / 2020

    12 – Voivod etkisi altında vahşi ve aksak bir black/death örneği…

    Savaş metal severler buraya, 2020’de dönüşümler devam ediyor.

    KHTHONIIK CERVIIK / Δt (Recite The Kriitiikal Mæss) (Albüm: Æequiizoiikum) / 2020

    13 – Melankoli üzerinize yağıyor!

    Gaerea / To Ain (Albüm: Limbo) / 2020

    14 – Listedeki cazdan etkilenen bir diğer eser.

    Trombon, orkestral kaos çığlıkları…

    Imperial Triumphant / Transmission to Mercury (Albüm: Alphaville) / 2020

    15 – Okyanusun derinliğine nefessiz kalmaya eşdeğer…

    Akhlys / Ephialtes (Albüm: Melinoë) / 2020

    16 – Fransa’nın death/black türüne yaptığı güçlü hamlelerden…

    Fleshgod / Impure (EP: Impure) / 2020

    17 – Cayır cayır bir thrash albümü var burada.

    Her bir besteye ayrıca kulak verilmesi gereken bir müzikalite ve metal ruhunda!

    Albümün gözdesi Kill gelsin!

    Trenchwar / Kill (Albüm: Criminal Organisations) / 2020

    18 – 15 yılın ardından en çok sevindiğim dönüşlerden biri oldu!

    Mörk Gryning’in durdurulamaz hızı, çılgınlığı, olanca raw hali ve melodilere kıvraklık veren enfes klavyeleri ve akustik bölümleriyle swedish black metal.

    Mörk Gryning / Fältherren (Albüm: Hinsides Vrede) / 2020

    19 – Caz orkestrasıyla çalınan bir Voivod parçasından daha vurucu ne olabilir!

    Müziği, müzisyenliği ve heavy metal kültürünü öteye taşıyan yaşayan bir efsane Voivod. 16 Aralık 2019’da İzmir’de canlı izleme şerefine de eriştik, artık huzur içinde ölebiliriz!

    The Wake albümünde yer alan bu parçanın orkestral düzenlemeleri Chewy’ye ait. İzmir’de müjdesini verdikleri bu versiyonun klibi huzurlarınızda!

    Voïvod / The End Of Dormancy (EP: The End of Dormancy) / 2020

    20 – Yürek söken ve yerine gotik karanlığı koyan son vuruş!

    Fields Of The Nephilim / And There Wİll Be Your Heart Also (Albüm: Elizium) / 1990