Etiket: röportaj

  • KUSURA BAKMA MATMAZEL BU GEZENGENDE HERKES BİREYSEL

    Merhaba değerli çerez tabağı sakinleri. Öncelikle Geçmiş yeni yılınızı kutlarım. Havaların kardan tipiye tipiden yağmura döndüğü bu aylarda sıcacık evinizde çay, kahve ve bilimum iç ısıtıcılarla desteklediğiniz kutsal yalnızlığınıza satırlarımlaeşlik etmeye geldim. Bendeniz Bay Kaju. Kuduz aklımın salyalı düşlerini önünüze akıtmaya geldim yine.
    Herkesin bir süper star edasıyla dolaştığı bu döneme denk düşmek bizim lanetimiz. Her şeyin istediğimiz gibi istediğimiz zaman istediğimiz yerde olmasını sağlayabiliyoruz. Bunun arka planında ise haftanın 6 günü en az 8 saatimizi istemediğimiz bir işte sevmediğimiz insanlarla paylaşarak küfür ederek sadece haftanın bir günü kral olma hayalleri ile yaşıyoruz. Kendi kalabalıklarımızı bize tapacak insanlar olarak görüyoruz. Sosyal medyada hepimizin sesi gür. Hepimiz acımasız kelle avcıları, akbaba gibi birilerinin muhalif sesini bekleyip saldırıya geçiyoruz. Hep haklı olduğumuzu iddia ederek. Herkes bize göre kaba, aptal, saygısız vs. bütün kötü sıfatlar başkalarına ait. Çünkü biz o bir beğeni için ruhunu bile satabilecek kadar sevgi açgözlüsüyüz. Herkesin bizi sevmesini istiyoruz. Herkesin her yaptığımızı beğenmesini. Beğenmeyen zaten sizi kıskanıyordur. Olmadığımız kişilere dönüşmeyi seviyoruz. Kafka bizi görse Gregor Samsa’ yı Hamam böceğinden insana çevirirdi.

    O kadar süslüyüz ki sahne ışıkları hep üzerimizde gibi yaşıyoruz. Kendi kendimizin paparazzisi ve ünlüsüyüz. 5 para etmeyen hayatlarımız anlamlı aforizmaları 140 karaktere sığdırma peşinde yaşıyoruz. Herkesten çok biliyor herkesten çok söylüyoruz. Hepimiz iyilik meleğiyiz. Ama herkes bize kötü davranıyor. En büyük aşk acısını biz çekiyoruz. Kimse bizim gibi çok sevemiyor. İdeolojiyi en iyi biz biliyoruz. İş yerinde en çok biz çalışıyoruz. Ve kurduğumuz tüm cümlelerin içinde BEN var.
    Fukuyama demişti tarihin sonu geldi diye. İşte biz o bireyselleşmenin en doruk olduğu yerdeyiz. İnsanlardan tiksinirken keneften biraz büyük evlerimizde yada dev malikanelerimizde tekiz. Sorunun bizde olduğunu anlayamayacak kadar bireyselciyiz. Suçlamaya geldiği zaman suçu karşı tarafa atmak için SEN kelimesini kullanıyoruz. Elimizde bize özel tasarlanan bir telefon var. Yersen senin gibi 2 milyar insan umurunda değil çünkü. Tek olma savaşında tek kalmak sonuca vardığımızın göstergesi.
    Milyonlarca yıl süren evrim savaşında geldiğimiz nokta bu. Medeniyet ve kültürü geliştirmeye çalışan atalarımız şu anki durumu görse geri koşmaya başlar mıydı? Köleniz olmak istiyorum ayaklarınızın altında ezin beni diyen adamı gören Spartaküs mezarında elektro bugi yapıyordur. Ya da modern zaman kadınlarını görüp istridye kabuğuna sığınıyordur Afrodit bencil ve ilkesiz olmaları yüzünden. Tek hayali zengin olmak olanların nargile kafe açıp köşe döneceğini zannedenlerin steroidlerden beyni ermişlerin ve sütyen numaraları IQ larından yüksek olanların durumun pek farkında olduğunu zannetmem ama sesini çıkartmayanların çok acı çektiğini biliyorum. Yaşam dediğimiz kısır döngü içinde yarım saatlik insan olabileceğimiz anda verdiğimiz kararlar belirliyor bireyselciliğimizi. Ve bilerek isteyerek nefret ettiğimiz insanlardan oluyoruz anlayışsız kaba ve nobran…
    Dünya tarihi nadiren kötü insanlar yetiştirmişti. Karşılarında hep iyi ve doğru olan. Bir tane hitler görmüştü yaşlı aksi ve huysuz gezegenimiz. Biz 7 milyar 676 milyon 462 bin Hitler ile beraber yaşıyoruz. Bencil kötü ve ölümcül..
    Eğer dünyaya uzaylılar iner ve bizimle tanışmak isterlerse onlara şunu söyleyin. Ölen bir gezegenin hiç var olmaması gereken yaratıklarıyız. Kusura bakma matmazel bu gezegende herkes bireysel….

  • Barış Efendioğlu: “‘Tutunamayanlar’ romanındaki Selim’in oyunsuz çekip gidişini içime sindiremediğim için yazdığım bir romandı bu. Tüm hayatını oyunlarla yaşayan birinin son bir oyunu olmalıydı son sözü yerine geçecek, ben de o oyunu yazmaya çalıştım.”

    Barış Efendioğlu: “‘Tutunamayanlar’ romanındaki Selim’in oyunsuz çekip gidişini içime sindiremediğim için yazdığım bir romandı bu. Tüm hayatını oyunlarla yaşayan birinin son bir oyunu olmalıydı son sözü yerine geçecek, ben de o oyunu yazmaya çalıştım.”

    1-Öncelikle okurlarımız için kendinizden bahsedebilir misiniz?

    Merhaba. Uzun bir hayatı özetlemek zor ama deneyeyim. X ile Y kuşağı arasında sıkışmış 79 doğumlu bir Ankaralıyım. Hafta içleri Bursa’da mühendislik, hafta sonları İstanbul’da yazarlık yapıyor, buna ek olarak yıllardır basgitar çalıyorum. Plak koleksiyonculuğu ve müzik ile oldukça haşır neşir olduğumdan romanlar dışında müzik dergilerinde de yazılar yazıyorum.

    2-Hayatınızda yazmaya başlamanız yani dönüm noktanız ne zaman oldu?

    İşim nedeniyle İtalya’da oldukça uzun süre tek başıma bir otel odasında yaşamam gerekti, bu dönemde, oldukça efkârlandığım bir akşam, ilk öykümü yazdım ve sosyal medya aracılığı ile yayınladım. Ertesi sabah uyandığımda, bilgisayarım gelen mesajlarla dolmuştu. Herkes öykünün öncesini ve sonrasını soruyordu. Vaktim çoktu, konuşabileceğim biri yoktu, birikmişliğim fazlaydı, ben de o öykünün başını ve sonunu yazarak, ilk kitabım olan “Neden Evlenmedim”i oluşturdum. Dönüm noktam yazmaya başladığım akşam mıydı, yoksa ilk öykümde anlattığım akşam mıydı, bunu hala düşünürüm.

    3-Daha önce yayınlanmış olan “Neden Evlenmedim” ve “Gelmeyen Pazartesi” kitaplarınızdan ne farkı var “Tutuşamayanlar”ın?

    İlk iki kitabım, kurgu içerse de genel olarak otobiyografik izler taşıyor ve bunu “Eksper” isimli bir karakter üzerinden yapıyordu. “Tutuşamayanlar” ise benim tamamen kurgu olan ilk romanım. Bir de ilk iki kitapta mizah daha fazla ön planda, “Tutuşamayanlar” konusu itibarı ile daha depresif bir kitap diyebiliriz.

    4-Halen yazarlığınızın yanı sıra bir müzisyen olarak müzikle de iç içe olduğunuzu biliyoruz, “Tutuşamayanlar” ı yazarken bu durum ne kadar etkili oldu?

    Kitabın genel kurgusu zaten bir 45’lik etrafında dönüyor ki kapak görselinin temeli de bu. Tabii bunun yanında, bir plak koleksiyoncusu başrolde olduğundan, yer yer şarkı ve sanatçı isimleri geçiyor kitap boyunca. Ufak tefek sadece koleksiyoncuların anlayabileceği terimler de yerleştirdim araya. Bunun yanında, ben müziksiz bir an bile geçiremeyen biriyim, sürekli kulaklığı takılı olan, uyurken bile evinde müzik çalan biri olarak, yazdığım hikâyelerin onlara uygun bir arka plan müziğinin ahengine sahip olmasına önem veriyorum. Siz de mutlaka yaşamışsınızdır, sokakta yürürken kulaklığınız takılıysa, etrafı algılamanız değişir, birden herkes dinlediğiniz müziğin video klibinde oynuyor gibi olur. İşte o hissi ve dünyayı kendimi dışına atarak arka planda sürekli “soundtrack” çalan bir film gibi izlemeyi seviyorum.

    5-

    5-Tutuşamayanlar, Timur karakterinin Bunalımlar’ın Bunalım plağını arayışı üzerine kurulu bir roman. Sizin için de böylesi vazgeçilmezleriniz var mı? Ve Bunalımlar ya da Ayet Aydın Çakuş sizin için neyi ifade ediyor?

    “Bunalım” plağını bulabilsem vazgeçilmezim olacak ama halen katamadım koleksiyona, şu anda nadir olmasa da manevi değer olarak vazgeçilmezim “Neşet Ertaş”ın “Zahidem” 45’liğidir. En az haftada bir kere dinlemezsem kendimi eksik hissederim. “Bunalımlar”a gelince, benim için ifade ettiği şey, en sevdiğim dönem ve tür olan 60 ve 70’lerde ülkemizde yapılan Rock ve Anadolu Rock türünün en ham, en damıtılmış hali olması. Plaklara ve müziğe dair sevdiğim her şeyi içeriyor, iyi basgitaristler, saykodelik gitar ve klavye melodileri, dönemine çok aykırı şarkı sözleri.

    6-Romanda, gittikçe bir oyun içerisinde buluyoruz kendimizi ve oyun öykülerle, roman içinde öykülerle zenginleşiyor. Kitabınızı yazarken bu bilinçli bir tercih miydi yoksa karakterlerin, öykülerin ortaya çıkışı spontane mi gelişti?

    Bilinçli olarak, en başından beri kurguladığım bir şeydi bu. Tutuşamayanlar’ın her birinin bir öyküsü olmalıydı ve tüm bu öyküler başka bir kaybedişi anlatmalıydı. Zaten kitap içinde kitap oyununu oluşturan kurguyu da sadece bu şekilde başarabilirdim. Zor bir kurguyu basit ve akıcı bir şekilde aktarmaya çalıştım, bunu da eksiltme yapmadan yani kafamdaki hiçbir detaydan ödün vermeden başarmak en büyük amacımdı.

    7-Tahir karakteri kibrit çöpleri bittikçe hayatının sonuna doğru yaklaşıyor romanda. Aslında bir oyunu sürdürüyor, sizce bizler de yaşamlarımızda bir oyun içerisinde miyiz?

    Binlerce oyunun içindeyiz hem de… Zaten hayatın kendisi de kurallarını bizim koymadığımız bir oyun. Bizler ise; iyiliğimizden, kötülüğümüzden, çıkarlarımızdan, arzularımızdan ya da sadece canımız sıkıldığından yeni oyunlar yaratıyoruz. Bazen bir oyunun figüranı, bazen başrolü bazense kuralları koyanı oluyoruz.

    8-Tutuşamayanlar’da Timur karakteri oldukça depresif, insanlardan vurgun yemiş ve insanlara uzak bir karakter. Bu karakteri ve diğer yan karakterleri yaratırken nelerden etkilendiniz, esinlendiniz?

    Farkındalığı yüksek herkesten esinlendim ki kitabı da “Farkındalıklarıyla çirkinleşenlere” adamamın nedeni buydu. İnsanoğlu olarak öyle bir sosyallik seviyesine ulaştık ki kurduğumuz ilişkiler; ikiyüzlülük, yalanlar, egolar ve bunlardan beslenen yapay tavırlardan ibaret olmaya başladı. Belki mağarada yaşadığımız zamanlarda da böyleydik ama o zaman bu kadar dip dibe değildik, yüzlerce kişiyle muhatap olup, bu tavırlara maruz kalmıyorduk her an. “Tutuşamayanlar” etrafındaki tüm bu yapaylıkların “farkında” olup; uzaklaşmış, dertlenen, yalnız ve uyumsuz insanlardan esinlenerek yazıldı ve onlara adandı.

    9-Kitabınız çizimlerle zenginleştirilmiş ve sonunda insanı derinden etkileyen öykülerle kurulu. Öykülerden ve sıkça diyaloglardan oluşan bir roman, bu yönüyle de oldukça farklı. Şu ana kadar bu farkla ve Tutuşamayanlar’la ilgili aldığınız tepkiler nasıl?

    Tepkiler beni oldukça mutlu etti. En çok sevindiklerim; kitabın çok akıcı olduğu, bir gecede bittiği ve insanların okurken kendilerinden çok şey buldukları yönünde olanlardı. Diyalogların bahsedilen bu akıcılığa katkısı olduğunu sıkça duydum. Diyalog yazmayı çok seviyorum fakat içses kadar değil. “Tutuşamayanlar”da da içses aslında diyaloglardan daha fazladır. Kişinin kendi içinde yaşadığı çelişkileri, itirafları, hüzünleri uzun uzun yazıp, bulunulan yerin tasvirini ise ekspresyonist ressamlar gibi, odak noktası olan karakterin duygu durumuna göre vermeyi çok ama çok seviyorum. Bu nedenle, kurgusunu yavaş yavaş kafamda oturtmaya başladığım dördüncü romanımda da benzer şekilde bir anlatım olacak.

    10-Tutuşamayanlar için oyun içinde oyun olan bir roman diyebilir miyiz?

    Amacım buydu, zira “Tutunamayanlar” romanındaki Selim’in oyunsuz çekip gidişini içime sindiremediğim için yazdığım bir romandı bu. Tüm hayatını oyunlarla yaşayan birinin son bir oyunu olmalıydı son sözü yerine geçecek, ben de o oyunu yazmaya çalıştım.

    11-Son olarak sizin eklemek, söylemek istedikleriniz nelerdir?

    Son sözleri telaş içerinde edildiğinden sevmem pek, sürç-i lisan ettiysek affola diyeyim okurlarımıza sadece.

    12-Değerli vaktinizi ayırdığınız için Çerezzine adına çok teşekkür ederiz.

    Bana yer ayırdığınız için ben de teşekkür ederim.

  • Veda

    Veda

    Gidiyorum dedi adam… Gidiyorum… Tek dediği buydu… Genç kadın baktı sadece, gitme diyemedi… Demeye çalıştı aslında ama boğazında kelimeler takılı kaldı sanki… Baktı, gözleri dolu dolu baktı sadece… Gitme deseydi değişen bir şey olur muydu acaba? Adam yine baktı kadının gözlerine ve yine aynı şeyi dedi, gidiyorum… Aslında onun da içi acıyordu, kolay kolay verememişti o da bu kararı… Hele ki böyle bakan gözleri göre göre gidiyorum demek onun için de çok zordu… Ama mecburdu, gitmese daha kötü olacaktı her şey… Biliyordu da aslında gitmekle kendinden de gidilemeyeceğini ama ya olursa diyordu, ya gidilirse, ya hani derler ya tedbili mekanda ferahlık vardır diye, belki de doğruysa diye düşündü ve gitmeye karar verdi çok zor da olsa… Son kez gidiyorum dedi genç kadına… Vedanın son şahidi oturdukları banktı artlarında…

    Fotoğraf © Enis Gören

  • Jim Morrison

    Jim Morrison

    “ Tatma, duymak, koklamak istiyorum. Ölüm insanın başına sadece bir kez gelir. Kaçırmak istemiyorum.”

    Henüz daha dört yaşındayken ailesiyle birlikte New Mexico otoyolunda giderlerken kaza yapıp ters dönmüş ve kamyondan çevreye saçılmış ölmek üzere olan Pueblo Yerlilerini görür. Gördüğü bu manzaradan çok etkilenir. Bunu yıllar sonra şu şekilde anlatacaktır. “Ölümü ilk keşfettiğim an… Ben, annem, babam, büyükannem ve büyükbabam gün batarken çölde ilerliyorduk. Bir kamyon dolusu kızıldereli  başka bir kamyon yada başka bir şeye çarpmıştı, kızıldereliler yola dağılmıştı ve kanlar içinde ölümü bekliyorlardı. Babam ve büyükbabam, arabadan neler olduğuna bakmak için inmişlerdi. Ben daha çocuktum, o yüzden arabada oturup beklemem gerekiyordu. Ben bir şey görmedim tek gördüğüm şey garip kırmızı boya ve yerde yatan insanlardı, ama bir şey olduğuna emindim. Çünkü onların yaydığı dalgaları hissedebiliyordum. Birden yerde yatan insanlarında olay hakkında benim bildiğimden fazlasını bilmediklerini fark ettim. İşte o an ilk kez korkuyu tattım.” O daha sonra arkadaşlarına o gün ölen kızılderililerin ruhlarının kendi ruhuna geçtiğini söyleyecekti. O kim mi? O Rock efsanesi, 27’ler kulübünün kurucu üyesi JİM MORRİSON. The Doors grubunun kimileri için dahi, kimileri için tam bir kaçık vokali.

    Yani evet hikayenin son kısmı kulağa pek mantıklı gelmese de bu hikaye onun Jim Morrison olmasını sağladı. Belki de insanları kendine hayran bırakan yaptığı onca şey ruhuna geçen kızılderelinin ürünüydü yada Eisntein dan bile yüksek olduğu söylenen IQ’sunun. Sinema ile başladığı sanat hayatına müzik ve şiir ile devam etti. Fakat müzikte  başarılı olduğu kadar şiirde başarılı olamadı yazdığı kitaplar kağıt fabrikasını boyladı. Filmlerinin ise devamı gelmedi.

    27 yaşında aramızdan ayrıldı Jim. Ölüm nedeni için kimileri kalp krizi dedi, kimileri sevgilisinin sebep olduğunu iddia etti, kimileri intihar ettiğini. Ray Manzarek gibi pek çok kişi ise öldügüne inanmayanlardandı.

    Ama kim ne derse desin o, yazdığı sözler, şiirler ve sahnede yaptığı hareketler ile insanları kendine hayran bıraktı ve bırakmaya devam ediyor.  

    “ Tatma, duymak, koklamak istiyorum. Ölüm insanın başına sadece bir kez gelir. Kaçırmak istemiyorum.”

    “İnsanlar acıya kıyasla ölümden daha çok korkar. Ölümden korkmaları çok garip. Hayat ölümden daha çok acıtır. Ölüm anında acı biter. Evet bence ölüm bir nevi arkadaştır.”

    Rockaabi (Argana)

  • ZAMANSIZ…

    ZAMANSIZ…

    Asılı kalan hayal,

    olmak ve olmamakla sarsıntıda.

    Göz yumuyor zaman bu pervasızlığa.

    Her şeyi biliyor ve susuyor.

    Zaman,

    sonsuz bir gece ,

    sonu olmayan bir yol,

    tamamlanmamış cümlelerin

    kifayetsiz kelimeleri zaman…

  • Zargana

    Zargana

    çok yıllar önce deniz kıyısı kasabanın birinde küçük bir çoçuk oltasını atıyordu.. ispari, zargana ne varsa allah ne verdiyse..yani ben….o yıllar ecevit başbakandı..kuyruktaydık..yağ için 30 dakka ..kıyma için 40 dakka ..tüp için bir saat…en küçük olduğumdan tüp sırası tabii ki bana kalırdı..beklerken insanlara bakar düşünürdüm..işçiler ne zavallıyız biz…muhtacız…çiftçiler hiç öyle değil mesela..kendine yeter…babamızın işçi ve toprağımızın olmadığı gerçeğini gözönüne alınca…çoçuk aklımla balıkçılığı seçtim..balıkçılarda öyledir çünkü… kendine yeter…denizler kocaman ve uçsuz bucaksızdır.. balık doludur…..o yüzden balık tutmayı öğrenmenin özgürlük olduğunu düşünürdüm..aç kalmazsan mecbur olmazsın hiçbişeye..ve çok balık tutardım…..bir oltam on metre misina…bir kaç igne…hatta o da yoksa midye çıkarıp yerdim..deniz varsa sorun yoktur..işte muhteşem özgürlük..kimseye boyun eğmeme garantisi balıklar…neyse ne diyodum rahmetli ecevit te ters adamdı…ama naif bir şair olduğundan halka güvenmiş..işleri ters gitmişti..şiir karın doyurmuyor malum…herkese rest çekmiş.kıbrıs sonrası…haş haş ekimine karışan amerikalılara siktir çekmiş ve ambargolar kralı olmuştu….ve sağcıların yıllarca aşağılayıp kuyruk edebiyatı yaptığı o yıllarda bu ülke gerçekten özgürdü..ama sorun ülke olarak balık tutmayı bilmiyorduk..yıllar geçti devir bitti….balık artık çiftliklerde… yemi ve herşeyi dışardan geliyor..toprak tohum kirlendi..hepsi hastalıklı…ve tatsız..hormonsuz istersen iki katını verirsin..her yer sponsörlerle kapatılmış..firmalar devletleşmiş..gobal global olmuş her şehir aynılaşmış….işte tüm bunlar dün yıllar sonra oltayı yeniden elime alınca geldi..ve de bir müddet balık tutamayınca….deniz kıyısında dün akşam vakti…havayla beraber karardı içim….artık özgürlük mümkün olmayan bişey… sanat sepet işleri de öyle…al parayı bul karayı….herkes kendi derdinde…kime konuşsan ama abi ile başlıyor cümleler…çok bok bir durum felan filan diye karanlık uçurumlara yuvarlanırken birden..oltamın ucu gerildi o anda…asıldım hemen ..refleksler ölmemiş hala..balıkçı balıkçıdır her zaman….bisiklete binmek gibi…çektim attım kıyıya balığı oltadan çıkarıp..içim rahatladı…kendimi özgür hissettim …kenarda ümitsizce çırpınan güzel balığa bakaraktan..

     

  • Cam Kırığı

    Cam Kırığı

    Şişede durmayan

    kadehlerde bıraktım

    tüm mahçubiyetini

    Kim bilir küstah bir

    çocuk belki

    Belki de sevgisine

    karşılık bulamamış bir

    avare

    Her ne kadar ismi

    geçmese de

    Sonu üç nokta ile biten

    öykülerde,

    Miras bıraktığı tek bir

    gülüş kalmış tozlu

    raflarda unutulmuş bir

    romanın içinde duran

    Tek bir gülüşü ömre

    değermiş

    Uğruna cam kırığı

    kesikler bırakmış

    yüreğinde halen izleri

    duran

    Saklı kalmış diyorlar

    ismi,

    Bir kadının cesedi

    koynunda

  • 76. Altın Küre ( Golden Globe ) Ödüllerini Kazanlar Belli Oldu…

    76. Altın Küre ( Golden Globe ) Ödüllerini Kazanlar Belli Oldu…

    Oscar’ın habercisi olan Altın Küre Ödülleri ( Golden Globe ) yeni sahiplerine kavuştu.

    Sinema kategorisinde, Bohemian Rhapsody En İyi Film – Drama ve Green Book ( Yeşil Rehber ) En İyi Film – Müzikal/Komedi kategorilerinde ödül alarak, Oscar öncesi geceye damgalarını vurdular.
    Televizyon kategorisinde ise The Americans En İyi Dizi – Drama, The Kominsky Method ise En İyi Dizi – Müzikal/Komedi kategorilerinde ödülün sahibi oldular.

    Green Book ( Yeşil Rehber ) En İyi Film – Müzikal/Komedi, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ve En İyi Senaryo kategorilerinde üç ödül olarak gecenin en çok ödül olan yapımı oldu.

    Gecede Altın Küre ( Golden Globe ) kazananlara bir göz atalım…

    En İyi Film – Drama : Bohemian Rhapsody

    En İyi Film – Müzikal/Komedi : Green Book ( Yeşil Rehber )

    En İyi Animasyon : Spider-Man : Into The Spider-Verse ( Örümcek Adam : Örümcek Evreninde )

    En İyi Yabancı Film : Roma

    En İyi Erkek Oyuncu – Drama : Rami Malek ( Bohemian Rhapsody )
     

    En İyi Kadın Oyuncu – Drama : Glenn Close ( The Wife )
     

    En İyi Erkek Oyuncu – Müzikal/Komedi : Christian Bale ( Vice )
     

    En İyi Kadın Oyuncu – Müzikal/Komedi : Olivia Colman ( The Favourite / Sarayın Gözdesi )
     

    En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu : Mahershala Ali ( Green Book / Yeşil Rehber )
     

    En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu : Regina King ( If Beak Street Could Talk / Sokağın Dili Olsa )
     

    En İyi Film Müziği : Justin Hurwitz ( First Man / Ay’da İlk İnsan )
     

    En İyi Özgün Şarkı : Shallow – Lady Gaga / Mark Ronson ( A Star Is Born / Bir Yıldız Doğuyor )

    En İyi Senaryo : Green Book ( Yeşil Rehber )

    En İyi Yönetmen : Alfonso Cuaron / Roma
     

    En İyi Dizi – Drama : The Americans

    En İyi Dizi – Müzikal/Komedi : The Kominsky Method

    En İyi Mini Dizi/Film : The Assassination Of Gianni Versace : American Crime Story

    En İyi Erkek Oyuncu Dizi – Drama : Richard Madden ( Bodyguard )
     

    En İyi Kadın Oyuncu Dizi – Drama : Sandra Oh ( Killing Eve )
     

    En İyi Erkek Oyuncu Dizi – Müzikal/Komedi : Michael Douglas ( The Kominsky Method )
     

    En İyi Kadın Oyuncu Dizi – Müzikal/Komedi : Rachel Brosnahan ( The Marvellous Mrs. Maisel )
     

    En İyi Erkek Oyuncu Mini Dizi/Film : Darren Criss ( The Assassination Of Gianni Versace : American Crime Story )
     

    En İyi Kadın Oyuncu Mini Dizi/Film : Patricia Arquette ( Escape At Dannemora )
     

    En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Mini Dizi/Film : Ben Whishaw ( A Very English Scandal )
     

    En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Mini Dizi/Film : Patricia Clarkson ( Sharp Objects )
     

     

  • Death/Thrash Müziğin Vazgeçilmez Gruplarından False in Truth ile Çok Özel…

    Death/Thrash Müziğin Vazgeçilmez Gruplarından False in Truth ile Çok Özel…

    Merhaba. Öncelikle sizi daha yakından tanımak isteyen okurlarımız için kendinizden bahsedebilir misiniz? Kaç yılında, nerede kuruldunuz?

    1994 yılında grubun temelleri İstanbul’da İTÜ’de atıldı. Bugüne kadar müzikten hiç kopmadık. Bazen ara vermek zorunda kaldık ama hep müzikle kaldık.

    Gruptaki görevleriniz hakkında da bilgi verebilir misiniz?

    Grup’da Toygar Naiboğlu vokal, Alper Tabakçılar ve Toygun Naiboğlu Gitarlarda, Dinçer Tuğmaner bass ve son olarak Fatih Kanık Davul’da yer almaktadır.

    Yapmış olduğunuz müziği belli bir kategori altına sokmak gerekirse, siz kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?

    Death/Thrash diyebiliriz. Arada  eğri’nin diğer türlere de değdiği oluyor. Başka şeyleri denemek hoşumuza gidiyor. Esas çizgimiz Death/thrash demek en doğrusu olacaktır.

    Şarkı sözlerinizi yazarken, bestelerinizi yaparken daha çok nelerden etkileniyor, şarkılarınızda nelerden söz ediyorsunuz?

    Sosyal içerikli parçalarımızın yanında fantastik/ bilim kurgu içerikli parçalarda var. Şarkı sözü yazma konusunda eskiye göre daha rahatız. Mesaj verelim, çizgimiz bu olmalı gibi dertlerimiz yok.

    Müziğinizi yaparken etkilendiğiniz sanatçılar, gruplar var mı?

    Ağırlıklı 80 ve 90’lar Death/Thrash gruplarından etkilendik. Bunun yanında farklı şeyler dinleyip kendimizi zenginleştirmeye de çalışıyoruz. Metalcore hariç. Onu dinleyeni kapıdan sokmayız 🙂

    İlk albümünüz Denial of Facts’in ardından diğer albümünüz Back to War için sizi sevenler oldukça beklemek durumunda kalmıştı, bu uzun ara sizin tercihiniz miydi yoksa müzik piyasasında yaşanan sıkıntılar mı etkiliydi?

    Biz ilk albümümüzü de 13 sene sonra yapmıştık. Daha çok sahne grubuyduk ve bundan memnunduk. O zamanlar konserler hep dolar ve deli gibi eğlenirdik. Tabiki albüm yapmak zorundasınız. Bazen ekonomi, bazen hayat size engeller çıkartır. Üstesinden gelmek, bir şeyleri yoluna koymak bazen zaman alıyor.
    Artık dünyada herhangi bir plak veya organizasyon şirketine bağlı olmayan gruplar için daha çok imkan var. Bizde bu dönem grup tarihimizde olmadığımız kadar aktif ve tanıtama önem veren bir durumdayız. Olgunluk dönemimizi yaşıyoruz ve bunu iyi değerlendirmek istiyoruz.

    Peki, müzik piyasasının şu anki durumu hakkında neler düşünüyorsunuz? Sizce metal müzik gerçekten hak ettiği durumda mı ve siz ne gibi zorluklar yaşıyorsunuz bu piyasa içerisinde?

    2018 senesindeki kriz bir süre yabancı grupların ülkemize gelişinin önünü kesti. Türk gruplara bir fırsat oldu. Bir çok grubun kendini bu dönemde gösterdiğini ve konserler düzenlendiğini gördük. İnsanlarda ülkenin durumundan bunaldı, bu krize rağmen izleyicinin daha paylaşımcı olmaya yöneldiğini gözlemliyoruz. Umarız böyle devam eder. Bu grupları aktif hale getiren ortam hepimiz için iyi. Bizleri daha iyi işler yapmak adına geliştiriyor.

    Yeni yıla girmeden hemen önce hayranlarınıza bir sürpriz yaparak Thrashsaur’a güzel bir klip çektiniz. Şu ana kadar kliple ilgili aldığınız tepkiler nasıl?

    Henüz çok yeni olmasına rağmen ilgiden memnunuz. Geç kalınmış hep aklımızda olan bir klipti. Gerçekleştirmiş olmaktan memnunuz. Umarım izleyiciler zevk almıştır biz çekerken çok eğlendik.

    Yeni yılda başka klip ya da albüm sürpriziniz olacak mı bizlere?

    Hayat bize yeni süprizler yaşatmazsa bizimde sizlere sürprizlerimiz olacak. Takipte kalın, sosyal medyadan bize ulaşabilirsiniz.

    30 Aralık’ta gerçekleştirilen konserde grubunuzun tişörtlerinin de satışa çıktığını biliyoruz. Sizi sevenler nereden ulaşabilir tişörtlere?

    T-shirtlerimiz Kadıköy Hammer müzik de satışa çıktı. Ulaşamayacaklar için online olarak da satış yapıyorlar.

    2019 için konser programınız belli mi? Özellikle İstanbul dışında yaşayan hayranlarınız için söyleyebileceğiniz bir program var mı?

    Görüştüğümüz, planladığımız, katılmak istediğimiz organizasyonlar var. Şartlar olgunlaştıkça dinleyicilerimize duyurularını yapacağız. Gene önemle belirtmek isteriz ki instagram, facebook vb, mecralardan bize ulaşabilir, gelişmelerden haberdar olabilirsiniz.

    Son olarak sizin söylemek, eklemek istedikleriniz var mı?

    Çerezzine ailesine çok teşekkür ederiz. Yeni oluşumunuzu gönülden destekliyoruz, sizleri Çerezzine ailesi olarak konserlere bekliyoruz. Trakya tarafında çok ciddi bir potansiyel var. Oradaki arkadaşlarımız buralara gelmekte zorlanabiliyor. Belki de oluşumunuz ilerde Trakya tarafında konserler, festivaller düzenler biz de gelmekten ,sizlerle olmaktan mutluluk duyarız. 2019 ‘un herkes için güzel bir yıl olmasını diliyoruz.

    Bizler de Çerezzine ailesi olarak sizlere çok teşekkür ederiz.

  • Cank Notları

     

    Tüm bunlar “Cank Notları” adı altında tuttuğum günlükten, zihnimin sonsuz ve engebeli arazilerinden çıkıp gelen zehirli sözcüklerden arda kalanlardır. Tiksinç ve sikici şiirimin çıkış noktası, kadının sesinden alınmış manzaralar, dünyanın sonundaki tiz kadın çığlığı ve Haplanmış Gözler’e dair her şey…
    Kaşığın karanlık tarafındaki adama, o ulu ruhlu yazar William Seward Burroughs’a sevgilerle.

     “Her şey rutine bağladı ve hisler konseyi boku yedi. Çok az insan ne sike yaradığının farkında. Doktor yazısında heceleme yarışmasından ibaret hayat, mutfak dolabındaki kırbaç da onaylıyor bunu. Aşıklar için sokağa çıkma yasağı, ortamcı miyoplar fink atıyor orada burada. Orada burada…
    Tiksintinin üçüncü dalgası bu; Aptalca konuşan bir karı ne bok yediğimi anlamadığını söylüyor. En çok da bu rahatlatıyor, çünkü artık anlamasını beklemiyorum. Artık beklemediğin zaman bitiyor.”

    Günlüğün I. Bölümü

    Üniversite öğrencilerinin yazılarla kirlettiği eğimli bir duvara saklandık. “O kaltak-o karı polisi üç boyutlu bir hale getirdi.” Dedi. Fötr şapkası sigarasının ıslanmasını engelliyordu. Sanki tüm doğası yapmak üzere olduğumuz işe göreydi. Tuhaf bir dürtü yansıyordu yüzüme, biliyordum. Ne olursa olsun kusmamamı söyledi. Ne olursa olsun kusmamalıydım, deniyordum.
    “Kuzgun da burada olmalıydı!” dedim.
    “Kim?” diye sordu, aslında hiç önemsemedi bunu, yüzüme bile bakmadı.
    “Nasıl bir dünyada yaşadığını hiç bilmiyor!” dedim.
    “Kimse bilmiyor!” dedi.
    Endişeli miydi ki? Ah, renkli şurup kavanozları!

    Tehlikeli bir işleyişi var bu düzenin. Dağınık imgelerden ibaret yarım yamalak bir şiir anımsıyorum. Bir papazın tersine; maneviyattan arınmaya soyunan bir dalkavuk gibi, hisseden biri olmak istemiyorum.

    “Apomorfin, kutsal asılma törenleri ve ölü denizaltıları… Kışın keşleri kamufle ettiği bir nezle durumu ve toplasan tavuk kanı yakutlar satın alabileceğimiz boşa harcanan zaman. Cank peşinde koşan yazarların esrarlı varyasyonu ve -haberdar olsalar dahi- birbirlerini bulma arayışında olmayışları.
     Paslı bok insanlarındaki kimyasal bahçeler; bedeni belirleyen ‘sen’ sözcüğünden çık, gevşe biraz.”

    Mutfakta, yerde uyandım. O tatsız kuruluk yine ağzımın içinde, baş ağrıları katlanması güç bir seviyede. Burnumu çekerek ayaklandım ve tabureye oturdum. Düne dair pek az şey hatırlasam da ayılma durumunu sevmiyordum. Balkon kapısını aralayıp soğuk havayı içeriye davet ettim.
    Yalnız yapamıyordum ve hayallerimdeki gibi sarhoş bir yazara dönüşüyordum.

    “Etleri hastalıklı pis resimler! Serpinti yok, tipik görüntüler sızıyor. Hastalık kokusu var odada, konuşan bulantının bir adı var. Yoldan geçenleri demir kıskaçla yakalayıp aşağı çekiyor.
     Ritmin içinde bir şeytan, penisiyle karıştırıp girdap yarattığı fincan okyanusunda ve tadının yüzeyi çoktan terk ettiği üç günlük sakız telaşında yakalıyor beni. Etin ve kemiğin ayrılmak için başvurduğu istiklal mahkemelerinde suçlu bulunan kalp sızısı oluyor. Bu yüzden, bir balyoz ile devir beni; sessizliğin daha yıkıcı.
    Oysa ki duvarı yumruklamak ile yumruklamamak arasında kararsız kalmış bir üst komşu gibi, hissel bir tarifin öngörüsü sızılar ve kramp davetiyeleri var sırada. Hepsini bir kitap ile bastırdım bugün. Peki ya yarın?”

    “Bu şizofren tavırların beni çok tahrik ediyor!” dedi.
    “Çalışıyorum!” dedim.
    Yerli yersiz dokunmaya başladı vücuduma, boynuma öpücükler kondururken eğilip elini kasıklarımda gezdirdi.
    “Çalışıyorum, Aslı!” dedim.
    “Biliyorum” dedi, “Sınavlar bitti. Yarın Ankara’ya dönüyorum.”
    Bunu söylerken yaptığı şeyden de vazgeçmiyordu; gözlüklerimi çıkardı, çenesini omzuma dayadı ve elini eşofmanımdan içeri daldırdı.
    “Öğlen bir arabası, Kamilkoç.”
    “Peki.”

    “Sevişirken, bacaklarıyla bacaklarımı kıskaca alan ve bu sayede boşalmamı engelleyen bir kadın vardı. Hatırlayamıyorum… Hangisiydi o? Ne zaman domates çorbası çekse canım, o gelir aklıma.”

    Korku, korku ama ısrar! Ritimle bir olup yüzümü okşayan rüzgar, bir kalp çarpıntısı, elimden kayıp düşen anahtarlık, dalgalı saçların…  İyi değilim!
    Hiçbir şey yapmıyor oluşun öldürüyor beni, çaktırmadan soluyorum. Yazmaktan ötürü parmaklarım acıyor, inatla kullanmıyorum klavyeyi, inatla dinlemiyorum müziklerini. İyi değilim!

     “Arındım bir sürtüğün kederini çekerek nefesime. Tilkiyi taşaklarından vurdum ve bıraktım olduğu yerde. Bıraktım olduğum yerde, sırtımda ne kadar yük varsa. Bıraktım, tam da beni bırakıp gittiğin yerde.
     Yıkandım bir bakirenin gözyaşlarıyla, tıkandı burun deliklerim. Kemiklerimde sızısını hissettiğim o tüysüz açlık, o çirkin düşler treni… Bir ahbabın düşüşü, köşedeki kerhanenin Kırgız orospularıyla dolup taşması, sade bizi gören polis ve kafasına göre adam bıçaklayan çingene çocuklar… ÜSTÜME GELME BENİM!”

    Uykusunda boğdum kelebeği, umuduydum çünkü… Kafasının içinde dolanıp duran intihar fikrinin mimarıydım. Huzurlu bir ölüm aradım, ölümden bıkmış usanmış olan kadının kollarında. Kadının kollarında bir coğrafyada; aşkın coğrafyasında.

     “Bir yağmur telaşı çarşafta; Topçu birliğinin düşman uçaklarını hedef alarak havayı parçalaması gibi belirli aralıkla fırlatılan çifte seks dölleri. Fosil yüzlü B. daktilo takırtılarıyla süpürülmüş ölü kartpostalları dağıtırken, yaşadığım şey bulantıdan başkası değildi. Ama! Sorun B. değildi, sorun onda değildi. Zaten üstü başı o keskin keş kokusuyla kaplıydı. Yani; eğer kafamın içindeki çarkların teklemesine neden olan şey o olsaydı, kokusu onu hemen ele verirdi. Yakınlardan bir yerden geçtiğini sezebilmek için bir av köpeği olmaya gerek yoktu.”

    Tüm bu safsatalar, bu kıskançlıklar, bu uzun insani bakışmalar ve sürekli bir sarhoşluk durumu yaşatan duygular, tatlı esintiler; Bir aptal gibi kendimi küçük düşürmeme neden oluyor. Bu yüzden ben ve B. Salı akşamına sözleştik ve bir arınma ritüeli daha gerçekleştirdik; avuçların açık olması ve yukarı bakması suretiyle kollar kendini salıverdi koltukta. Hareketsizliğe aşina, gıcırdayarak dönmeye gayret eden paslı çarklar çatırdayarak duraksadı. İblis’in, İyilik Meleği’ni kafese kapattığı ve aynı meleğe düzenli aralıklarla tecavüz ettiği bir imge belirdi birdenbire. Haplanmış gözler! Parlak yüzeyinde yansımamı gördüğüm keskin, metal çarklar homurdanarak dönmeye başladı. Koşarken nefesi kesilen bir köpek gibi, ön iki bacağının üzerine devrilip takla atarak yuvarlananlar da vardı. Şiir karaladığım birkaç sayfa geçti elime, yırttım arttım düşünmeden. Ve sonra şu dizeleri okudum, büyük Küçük İskender’den;
    “Bir parça penis yeter mezarımı kazmaya
    Bir parça his yeter yenilmeme, yıkılmama.”

    “Belleksiz parazitler taşaklarından etti tilkiyi, arınmanın hiçbir zaman mümkün olmayacağını kabullendik. Akıl almayacak miktarda alkol ve artık hatırladığımızda yüzümüzü kızartmayan kirli geçmiş parçaları… Arka koltukta oturdum ve camdan dışarıya bakıp rüzgar ile dans eden çalıları seyrettim. Pahalı kulüplerin arkasındaki karanlıkta sikişen oğlanlar gibi değildim; sadece seyrettim. Cank, portakal dışkılarının üzerinden geçip döl kokulu bir çukura götürdü beni. Hafif titreşimli okşamaları ve kayganlığıyla ün yapmış bir zaman makinesi, bir tespih gibi önce içeriye daha sonra dışarıya ve sonra tekrar içeriye savurup durdu zihnimi.”

    Düşüncelerimin taze domuz eti; Midemi bulandıran bir şeyler var ruhumda. Prefabrik maskeler kondurup duruyoruz pürüzlü yanaklarımıza. Kimseden beni anlamasını beklemiyorum artık, attırılmış suratlarındaki ifadeler ilgimi çekmiyor, Zeppelin ya da Floyd yetiyor. Hiç olmadı William’dan okuyarak ederim sabahı. Bir bok varmış gibi birbirine horozlanan dalkavuklar kavganın patlamasına neden olsa dahi saklarım prezervatiflerimi. Zaten hep böyleydi bu; ağrım sızım olmadıkça yanaşmam ilaçlara. Aksi bir durumda, tek seferde beş tane yuttuğum da oluyor.
    Tuhaf, saldırgan bir dürtünün tesirinde dişlerim kasıldı. Zaman zaman susuyorum, B. uyuz burun kaşıntılı tavsiyeler sıralıyor. Bir yanda sevdiğim kadın, bir yanda hiç sevmediklerim… Bir anda çok karamsarım, bir anda umarsız bir umutsuz -Pornolar hayal gücümü kısıtlıyor.

    “Yanmış biletler, çaresizlik otogarı ve dönüş yolundaki cam kenarı gözyaşları; Yasa dışı çaresizlik. Ağlamaklı sarhoşluğun egemen olduğu o gecede sakinleştiricilerimi kaybettim.”