Etiket: #cerezzine

  • Dr. Razor: “O gecenin etkilerini ömür boyu üzerimizde taşıyacağımızdan eminiz.”

    Dr. Razor: “O gecenin etkilerini ömür boyu üzerimizde taşıyacağımızdan eminiz.”

    Öncelikle bizi kırmadığınız için size sonsuz teşekkür ediyoruz. Razor olarak çok sevilen bir grupsunuz fakat yine de belki de bu satırla okuyacak olan dostlarımız için kısaca Razor’dan bahseder misiniz bizlere?

    BAŞER: Razor, geçmişi biraz daha eskiye dayansa da 2009’da ilk konserini vermiş bir grup. Bir cover grubu olarak yola çıktık ve hala Drck Txm’de aktif olarak bar sahnesi yapıyoruz. Elimizden geldiğince farklı tarzlarda şarkılar icra ediyoruz. İnsanların barlarda sürekli dinledikleri gruplara ve şarkılara alternatif olabilecek şarkıları onlara çalıp, sevdirmeyi; insanlara yeni ve farklı grupları tanıtmayı ve onların müziklerini sevdirmeyi hedefledik. Yelpazeyi elimizden geldiğince geniş tutmaya özen gösterdik. Şimdilerde ise kendi albümümüz üzerinde çalışmaktayız.

    Fotoğraf: Melis Gözükuyarı

    Dr. Razor fikri sanırım Çağlan Tekil’den çıkmış, bu ismi duyduğunuzda ilk neler hissetiniz?

    BAŞER: Hoşumuza gitti tabii ki. Bu çok büyük bir sorumluluk. Bu sorumluluğu taşıyıp, işin hakkını vererek altından kalkmamız için o güne kadar olduğumuzdan daha iyi müzisyenler haline gelmemiz gerektiğini düşündük. İlk konser için epey çalıştık, çok iyi hazırlandık ve Laneth Bir Gece’de ilk kez Dr. Razor ismiyle sahneye çıkık. Bizim için bir milattı o konser.

    Dr. Skull gibi efsane bir grubun lansman gecesinde sahne aldınız. Neler hissediyorsunuz?

    BAŞER: O gecenin etkilerini ömür boyu üzerimizde taşıyacağımızdan eminiz. Daha önce Ankara’da Alper Yarangümeli ve Murat Baştepe ile tanışıp sahnede onlarla War Is Over çalmıştık. Unutulmaz bir andı, hayatımda en fazla gururlandığım andı diyebilirim hatta. Bu kez, Dr. Skull’ın tüm elemanları ile bir araya geldik, onların takdirini kazandık, o insanları gururlandırdık… Bunları söyleyebilmek Türkiye’de metal müzik yapan bir müzisyen için gerçekten büyük bir gurur. Yani aslında kelime babında karşılığı olmayan bir duygu.

    Ben de bu tarihi konserde gözyaşlarını tutamayan o muazzam kitlenin içindeydim ve gerçekten hem çok duygulandım hem de grubun büyük bir hayranı olarak heyecanlandım. Ve Dr. Razor olarak yaptığınız her coverda tüylerim diken diken oldu. Siz hem grupla aynı sahneyi paylaştınız hem de grubun şarkılarını  yorumladınız. Sizin için nasıl geçti konser ve neler hissettiniz?

    BAŞER: Öncelikle teknik anlamda hiçbir sorun yaşamadık. Sahne ekibi gerçekten canla başla çalıştı. Bir yandan da içimizde hafif de olsa bir tedirginlik vardı; aman Dr. Skull bir problem yaşamasın, rahat etsinler diye her şeyi detayına kadar düşünmeye çalıştık. Neyse ki onlar da sorunsuz bir sahne geçirdiler. Sahne bitene kadar da kontrolü kaybetmedik. Eğer tecrübeli bir grup olmasaydık işimiz çok zordu çünkü bu konserin duygusal yükünü ve sorumluluğunu da taşıyabilmek gerek.

    BORA: Parçası olduğum en iyi konserdi. Olayın duygusal boyutu ve sorumluluğu zaten ortada, işin içinde olan herkes de bunun bilincinde hazırlıklarını yapmış. Bütün gece kusursuz bir şekilde ilerledi, sahnedeki monitörlerden dışarıdaki sese, şarkılara eşlik eden seyircilerden sondaki imza seansına kadar her yönüyle mükemmel bir etkinlikti. Tarihsel anlamı zaten çok büyük olan böyle bir konserin bir de bu kadar iyi organize edilmiş olması değerini bir kat daha arttırdı herkes için .Gerçekten Unutulmazdı.

    Dr. Skull ile yaptığım röportajda ve birçok röportajlarında sizlerle ilgili çok güzel sözler söyledi babalar, bu röportajları okuyunca neler hissettiniz?

    BAŞER: Ben kendi adıma konser gününün gelmesi için iyice sabırsızlandım. Kendilerine bizzat teşekkür etmek istediğim için.

    BORA: Hem gururlandım hem de ‘böylesine zor bir işin altından kalkabildik demek ki’ düşüncesiyle rahatladım.

    BERKAY: Mütevazi insanlar… Hatta bazen gereğinden fazla. İşin altından kalkabildiysek ne mutlu bize.

    YETKİN: Bu gecenin gerçekleşmesinde bizim rolümüz olduğunu söylemeleri, bizi inanılmaz derecede gururlandırdı.

    Dr.Skull hepimizin hayatında büyük etkiler yarattı ve örneğin benim grupla tanışma hikayem 1995 yılına dayanıyor. İlk o yıl albümlerini edinmiş bir daha da hiç vazgeçememiş o gün bugündür büyük hayranı olmuştum. Siz bu efsane ile ilk ne zaman tanıştınız ve ilk yaptığınız cover hangi şarkılarıydı?

    BAŞER: 1999’da Pentagram’ın ilk albümünü kaset olarak aldım. Dr. Skull ismini, kasetin teşekkür bölümünü okurken görmüştüm. İsimleri ilgimi çekmiş ve çok hoşuma gitmişti. Sonrasında Rock Market’te izlediğimi hatırlıyorum. Muhteşemdi. İlk dinlediğim şarkıları Way Home’du. Razor olarak ise ilk kez Dr. Skull coverlamamız Laneth’e hazırlanırken oldu. War Is Over ve Gate Of Brandenburg ilk provada çalıştığımız şarkılarıdır.

    YETKİN: 2002’de orta okula giderken olması lazım, Adapazarı’nda bir kasetçide Wory Zover kasetini görmüştüm. Tezgahtarın tavsiyesine rağmen o dönem harçlığım yetmediği için tüm paramı karışık çekme kasede gömmüştüm. Kısa süre sonra ben de Rock Market’te, Rules For The Fools TRT performansını görmüştüm ve oldukça etkilenmiştim ancak tekrar kaseti almaya gittiğimde satılmıştı.

    BORA: Benim Dr. Skull ile tanışmam maalesef çok geç oldu. Gitar çalmaya ve sahnelere çıkmaya başlamadan önce hiç metalci/kasetçi ortamlarında takılmadığım, bir nevi ev metalcisi olduğumdan ötürü bu konularda cahilliğim büyüktür. Dr. Skull da benim için sadece duyduğum bir isimden ibaretti. Çağlan abi bize Laneth Bir Gece için teklifte bulunduğunda anca oturup doğru düzgün dinledim kendilerini. Pişmanlığım da büyük oldu haliyle. Her şey bir yana, o zamanın şartlarında hem söz hem müzik bakımından bu denli derin ve zekice şarkılar yazmış olmalarından çok etkilendim. İlk provalar zaten sürekli “ulan adamlar nasıl yazmış, nerden aklına gelmiş” gibi laflarla geçti.

    BERKAY: Ben de Bora ile aynı kaderi paylaşıyorum bu konuda. İsmini tabii ki çok defa duydum fakat gerçek ”tanışma” Laneth konseri hazırlıklarında oldu. Burada hemen şunu belirteyim; biliyorsun ki bizim iş, çok fazla komplike şarkıyı kas hafızanızda barındırmanız gereken bir iş. Bu konuda fazlasıyla antrenmanlı olduğumuzu söyleyebilirim yani. Fakat Dr. Skull şarkıları ”bizi bile” zorladı bu anlamda. Çok zorlu prova süreçlerinden geçtik. Komplike olan şey her zaman güzel olacak diye bir şey yok fakat Dr. Skull bunu başarmıştı. Üstelik o yıllarda. Bu beni hala hayretler içinde bırakıyor.

    Şu sıralar ilk albümünüz üzerinde çalışıyorsunuz bildiğim kadarıyla ve Dr. Skull bir röportajlarında isterlerse albümlerinde dahil bizim şarkılarımızı yorumlayabilirler gibi çok özel bir cümle kullandı. Öncelikle albüm nasıl gidiyor, bizlere biraz albümden bahseder misiniz ve elbette bu albümde bir Dr. Skull şarkısı sürprizi ile karşılaşır mıyız?

    BAŞER: Şarkılar çoktan yazılmış durumda. Kayıtlara ise Şubat gelmeden başlayacağız. Tarzımız sert olmayacak çünkü sert müzik zaten Furtherial ile icra ediyoruz. Bu sene Furtherial’ın da 3.albümünün kayıtları yapılacak. Razor albümünün sertliği de Metallica’nın Load albümü kıvamında. Albümde ise Dr. Skull cover’ı olacak mı? Evet.

    BORA: Furtherial albümleri Cumartesi Razor programı dersek, Razor albümü de Çarşamba Razor programı diyebiliriz. Yazdığımız sert şarkılar zaten Furtherial albümlerinde yer buluyorlar. Razor albümünde daha farklı bir yaklaşım denemek istedik.

    BERKAY: Başer ve Bora’nın argümanlarına ilaveten albüm hakkında birkaç şey söylemek isterim. Razor duyunca insanların aklına çok sert şeylerin geldiğini biliyoruz. Bu algı böyle oluştu, ki bu son derece normal. Fakat biz hafta içi daha yumuşak bir repertuarla sahne alıyoruz ve bu repertuarın altı yıllık bir gelişme süreci var. Yapmakta olduğumuz albümün de bu iki repertuarın etkisi altında kalması kadar doğal bir şey yok. Gayet sert şarkılar da var, ballad da… Fakat ince eleyip sık dokuyoruz, kimse merak etmesin.

    Dr.Razor olarak sahnede çalmayı en çok sevdiğiniz Dr. Skull şarkıları hangileri oldu?

    BAŞER: Way Home, Rules For The Fools ve Little Beach benim favorilerim.

     YETKİN: War Is Over, On The Road, Metal On Metal.

     BORA: War is Over, On the Road, Elim Cebimde. Son dönemde en çok eğlendiğimizse sanırım Sen.

    BERKAY: Rules For The Fools, Little Beach, Metal on Metal, Princess.

    Tekrar tarihi önem taşıyan konsere geri dönecek olursak bu konserde en çok etkilendiğiniz anlardan birini bizlerle paylaşır mısınız?

    BAŞER: Sahneye çıktığım ilk an karşılaştığım seyirci kalabalığı. Sonra ilk konuğumuz Alper Yarangümeli ile birlikte Little Beach söylememiz. Murat Ersöz ile On The Road’un çift ses solosunun olduğu yerde yan yana gelişimiz… Murat Baştepe’ye gitarımı teslim edişim… Aslında bu şekilde bir sürü unutulmaz an var. Ama sanırım beni en sarsıcı şekilde duygulandıran; ilk kez soundcheck esnasında Dr. Skull’ı War Is Over çalarken sahne önünden izlediğim andı. Hatırlayınca bile gözlerim doluyor.

     YETKİN: Baştan sona her anı unutulmazdı ama Başer’in dediği gibi Dr. Skull’ın soundcheckte ilk kez bizim enstrümanlarımızla  War Is Over çaldığını gördüğüm an şimdi düşününce bile tüylerimi diken diken ediyor. Zaten o sırada Başer’le birbirimize bakıp “LAAAN ÇOK GÜZEL LAAAAAN” diye bağırdık.

    BORA: Baştan sona her anı ayrıydı tabii ki ama bence de soundcheckte Dr. Skull’ı sahnede görmek bizi gerçekten çok etkiledi. Grubun hiç 25 yıldır çalmıyor gibi olmaması da ayrı bir hayranlık konusu, pırıl pırıl çaldılar.

    BERKAY: Ben de konser dışı bir anı paylaşayım. Eve gidip telefondan çektiğim videoları kontrol ederken tarihteki tek ”Alper Yarangümeli War Is Over Drum Footage” videosuna sahip olduğumu fark ettiğim an benzersizdi.

    Dr. Skull bu konserle bizlere veda etti ama ben ve diğer tüm hayranlar yine buluşacağımızı umuyorum fakat Dr. Razor olarak tamamen Dr. Skull çalacağınız konserler hiç düşünüyor musunuz bundan sonra?

    BAŞER: İleride ne olur bilemeyiz tabii. Aslında bu konserden bir tane de Ankara’da yapılması için bir çaba sarf ediliyor şu anda ama Murat Baştepe’nin Amerika’dan tekrar Türkiye’ye gelebilecek şekilde işini denk getirebilmesi, Ankara’da konserin verileceği mekanın belirlenmesi gibi bir çok durum söz konusu. O yüzden biraz zaman geçmeden kesin bir şey söyleyemeyiz. Dr Razor’a gelince; kendi sahnemizde sıkça yer veriyoruz Dr. Skull coverlarımıza. Ama sadece Dr. Skull çalacağımız bir sahnemiz olur mu bilmiyorum.

    Aslında Razor olarak sizi sıklıkta izliyoruz, bir yandan da çok sevdiğimiz Furtherial var. Her iki grup da çok seviliyor. Bunun sırrı sizce nedir?

    BAŞER: İki grup olarak bu denli seviliyorsak ne mutlu bize. Samimiyetle müzik yapıp, aynı samimiyetle icra ediyoruz. İki grupta da işimize son derece hassasiyetle yaklaşan, işi oldu bittiye getirmeyen insanlarız. Seyirciyle her daim iç içeyiz. Sahnede olmayı da seviyoruz.

    Bu röportajı okuyacaklarını hissediyorum o yüzden sormak isterim. Dr. Skull’a neler söylemek istersiniz?

    BAŞER: Bizzat Alper Yarangümeli’ye göndereceğim röportajı. Musti Erman, Serdar Tuksal, Murat Baştepe ve Murat Ersöz’e saygı, sevgi, selam ileterek. Sonsuza kadar dost ve kardeşiz artık.

    YETKİN: İyi ki varsınız. Zaman zaman kendimizle ilgili bile şüpheye düştüğümüz zamanlar yaşarken yolumuzu aydınlattığınız, zamanının ve dönem şartlarının çok ilerisinde müziğinizle hepimize büyük bir vizyon kattığınız için teşekkürler. Tarihinizde küçük bir detay olarak bile adımızın yer alması ömürlük bir gurur bizlere.

    BORA: Her yerinden zeka fışkıran müziğiniz için çok teşekkür ederiz. Ankara konserini de yapmak şart oldu, burada kalmasın.

    BERKAY: Intern Razor sevgi ve saygılarını sunar. Ankara konserinden sonra da diplomamızı verirsiniz artık sahnede. İlham kaynağı olduğunuz için teşekkürler.

    Çerezzine olarak sorularımızı yanıtladığınız için size gerçekten minnettarız. Son olarak bu satırları okuyan sevenlerinize neler söylemek istersiniz?

    BAŞER: İyi ki varsınız. Gerek icralarımızla, gerek bestelerimizle hayatlarınızda var olmayı sürdürebilmek için elimizden geleni yapacağız. Bizi seven ve destekleyen herkese çok teşekkür ederiz.

     

    Not: Bu özel Röportajda Harika Fotoğraflarını Kullanmamıza izin verdiği için CEM GAYGUSUZ’a ve Grup Fotoğrafı için MELİS GÖZÜYUKARI’ya sonsuz teşekkür ederiz.

     

  • Ahmet Güven; “Modern Rock’ın Don Kişot’uyum…”

    Ahmet Güven; “Modern Rock’ın Don Kişot’uyum…”

    Merhaba, öncelikle sizi daha yakından tanımak isteyen okurlarımız için kendinizden bahsedebilir misiniz?

    Merhaba. 1977 yılında İstanbul’da dünyaya geldim. 20 yıldır profesyonel müzik hayatı içerisindeyim. İlk albümüm olan “Gitme”yi 1998 yılında 21 yaşımdayken yayımladım. Bir buçuk senesi askerlikte geçen (o zamanlar askerlik süresi bir buçuk yıldı!) beş yılın sonrasında ikinci albümüm olan “Büyük” 2003 senesinde yayımlandı. Sonrasında bugüne kadar birisi best of konseptinde olmak üzere on adet müzik albümü yayımladım.

    Peki, hayatınızda dönüm noktası diyebileceğimiz müzikle tanışmanız nasıl, ne zaman oldu?

    1986 yılıydı. Dokuz yaşındaydım. Standart bir esnaf ailesi içerisinde büyümekteydim. Babam o zamanlar çiçekçilikle uğraşıyor geçimimizi bu yolla sağlıyordu. Tek kanallı televizyon yıllarıydı. Sadece TRT vardı. 1986 yılında bir gün televizyonda bir grubun video klibine denk geldim. O an hala dün gibi aklımdadır. İzlediğim bu üç buçuk dakikalık video benim bütün hayatımı şekillendiren üç buçuk dakikadır. Grubun adı Bon Jovi şarkının adı You Give Love A Bad Name’ydi (tabi bunu daha sonralarda öğrendim). O klipte televizyondan dışarıya daha önce hiç tecrübe etmediğim öyle bir pozitif enerji, öyle bir yaşam sevinci taşıyordu ki o süre için kendimi başka bir boyuta geçmiş gibi hissetmiştim. Uzun saçlı, neşeli, çocuksu, enerjik adamlar yüzlerinde sürekli içten bir gülümsemeyle harika bir şarkı söylüyorlardı. Klipte birbirleriyle dalga geçiyorlar, her halleriyle çok eğlendiklerini belli ediyorlardı. O dönemler içine kapanık bir ülkeydik. Çevremde ne fiziksel görünüm olarak, ne enerji açısından bir tane bile o klipte ki insanlar gibi bir insan yoktu. Dünyada başka başka insanlar olabileceğini o videodan öğrenmiştim. O üç buçuk dakikayı hayatımın dönüm noktası olarak almışımdır her zaman. Çünkü hiçbir zaman etkisinden çıkmadım ve ilerleyen yıllarda büyüdükçe hep o soundda enerjik ve bol gitarlı müzikler dinlemeye başladım. Dinlediğim bütün şarkılar İngilizce’ydi, sözlerden hiçbir şey anlamıyordum ama işin bu kısmını düşünmüyordum bile. Zamanla bu müziğin adının rock müzik olduğunu öğrendim. Daha bilinçli ve araştırarak dinlemeye başladım. O klipte ki grubun adının Bon Jovi olduğunu öğrendim ve bütün çalışmalarını takip etmeye başladım. Yavaş yavaş onlar gibi olmaktan başka hiçbir şey istemediğimi fark ettim ve on beş yaşıma geldiğimde hayatımı müzik üzerine kurmaya kesin karar verdim.

    Yaptığınız müziği tanımlamak gerekirse siz kendinizi nerede görüyor, nasıl tanımlıyorsunuz?

    İlk albümüm “Gitme”yi çıkardığımda henüz yirmi bir yaşındaydım. O albümde yaptığım müzik tanımlanamaz bir cisim gibiydi. Çevremde değil müzik, sanatın hiçbir dalıyla profesyonel olarak ilgilenen tek bir örnek yoktu. Bu konuda yapayalnızdım (Sayabileceğim bir kaç isim dışında hala öyleyimdir). Tek bildiğim Rock Müzik yapmak istediğimdi. Elektro gitara tapıyordum. İşini ciddiye alan, vazgeçmeyen, eksiklerini kapatmaya çalışan, daha ileriye gitmek isteyen her müzisyen gibi bende yeni şarkılar yazdıkça, yeni albümler yaptıkça kendimi geliştirdim. Çok fazla müzik dinledim. İlk dönemlerde öncelikle en sevdiğim tarz olan Hard’n Heavy dinliyordum sürekli. Sonrasında Rock müziğin bütün türevlerini dinlemeye başladım. Ancak bir müzisyen, özellikle üreten bir müzisyenseniz beslendiğiniz müzik kaynakları kesinlikle sınırlı olmamalı. Hoşlansanız da hoşlanmasanız da her müziğe kulak vermeli, analiz etmelisiniz. Mutlaka bak böyle şeyler yapmalıyım, böyle şeyler yapmamalıyım şeklinde geri dönüşler alırsınız. İlk albümden bu yana her albümde bir öncekinin üzerine koyarak ilerlemeye çalıştım ki bundan sonrası da böyle olacaktır. Ayrıca mümkün mertebe çok kitap okurum. Yılda ortalama altmış kitap bitiriyorum. İşin söz yazarlığı kısmında bu çok önemli benim için. Bazı tuhaf insanlar şu tuhaf soruyu sorarlar. Çok okuyan birçok insan bu soruyla karşılaşmış verecek pratik bir cevap bulmakta hep zorlanmıştır. Okuyorsun da ne oluyor? Buna ilk zamanlar bende klişe cevaplar verirdim. O cevaplar sorudan da tuhaf olurdu her zaman. Şimdiyse şunu görüyorum okumak her anımı, her kararımı, her davranışımı şekillendiriyor. Zaten var olduğum her anı okuduklarım şekillendiriyor. Dolayısıyla bu soruya artık şu yanıtı verebiliyorum. Okuyorum ve bir hayatım oluyor. Sorunun özüne gelirsek tarz olarak en basit anlamında Modern Rock Müzik yaptığımı söyleyebilirim. Modern Rock çok etkileşimli bir tarz. İçinde bütün soundlardan tınılar bulabiliyorsunuz ve bu tınılar günümüz modern soundunda harmanlanıyor.

    Bestelerinizi yaparken, şarkı sözlerinizi yazarken etkilendiğiniz müzisyenler, gruplar var mı?

    Elbette var. Müzik benim için bir etkileşim silsilesidir zaten. Müziğin başlangıcını dizimize vurduğumuzda duyduğumuz “tak” sesi olarak algılarım. Bundan sonra gelen bütün müziklerde o sesten etkilenerek var olmuştur. Tahmin edilebileceği gibi müziğimde beni en çok etkileyen grup Bon Jovi’dir. Tabi onun dışında da onlarca müzisyen var. Hepsinden ucundan kıyısından bir şeyler almışımdır. Her birini tek tek saymam mümkün değil. En önde ve en fazla etkilendiklerimden bir kaçı; Therapy?, Pearl Jam, Nirvana, Belinda Carlisle, Eric Clapton, Cenk Eroğlu, Özgür Çağlar şeklinde uzar gider…

    Son albümünüz “Karanlık Yaşamlar”ın yeni video klibi “Trajikomik”i geçtiğimiz günlerde sevenlerinizle paylaştınız. Şu ana dek aldığınız tepkiler nasıl peki?

    Bu soruya çok popüler bir müzisyenmişim gibi ve ya şu anda Trajikomik klibi çok ilgi görüyormuş gibi havalara girip cevap vermeyeceğim (Aslında en keyiflisi o şekilde cevap vermektir insan kendini kandırırken mutlu olabilen bir varlık). Video kliplerin ilgi görmesi için – çok istisnai örnekler hariç- tanıtımının yapılması şart. Klipler albümü tanıtıyor ancak klipleri de t.v kanallarında yayınlatmak için para ödemeniz gerekiyor. Böyle bir imkanınız yoksa da iş youtube’a kalıyor. Youtube’da kliplerinizi kendi kanalınız üzerinden ücretsiz yayınlayabiliyorsunuz ancak hasbelkader dinlenebiliyor şarkılarınız o da oldukça az insan tarafından. Abone sayısı yüksek olan youtube müzik kanallarında klibinizi yayınlatmak için yine para ödemek zorunda kalıyorsunuz. Bu tip kanallarda dikkat ediyorum üç yüz elli milyon tıklanmış şarkıcılarımız bile oluyor. Bol keseden seksen milyonlar, iki yüz milyonlar havalarda uçuşuyor. Sadece Türkiye’de ve kısmi olarak bazı diğer ülkelerde tanınan şarkılar bunlar. Dünyanın en büyük hitlerinin tıklanmalarına bakıyorum hemen hemen aynı rakamlar söz konusu. Yıllanmış ve bütün dünyanın ezbere bildiği şarkılarla, birkaç aylık sadece Türkiye’de yayınlanmış bir şarkı aynı oranda görüntülenmiş. Hiçbir kanıtım yok ama ben bu rakamların gerçek olduğuna kesinlikle inanmıyorum. Kısacası klipleriniz ilgi görsün istiyorsanız yüksek paralarla bu ilgiyi satın almak zorundasınız. Trajikomik’e gelince ben bütün albümlerimi Anadolu Müzik Yapım etiketiyle yayınladım. Ben nasıl müziğin Don Kişot’uysam albümlerimi basan Cem Yılmaz da yapımcıların Don Kişot’udur. Her zaman yeni çalışmalara ve alternatif tarzlara destek verir. Bu şirket sayesinde kliplerim iyi bir abone sayısı olan ve dürüst rakamlar verdiğini tahmin ettiğim youtube MuzikPlay video kanalında dinleyicilerle buluşabiliyor. Trajikomik iki hafta gibi bir süre içerisinde 1500 tıklanmayı geride bıraktı. Yani günde ortalama 107 kişi bu şarkıyı görüntülüyor. Standart bir müzik kanalı olduğu halde Trajikomik gibi sözlere ve sounda sahip bir şarkı için motive edici yorumlar alıyorum dinleyenlerden. Her ne kadar “hater”ı bol olan bir kanal olsa da geniş yelpaze de ki insanların takip ettiği bir kanalda şarkınız için güzel yorumlar gelmesi çok keyifli oluyor.

    Başka klip çalışmanız olacak mı peki son albümünüzden?

    Evet sırada birkaç klip daha var. Tabii kendi imkanlarım ölçüsünde yapılmış video klipler bunlar. “Hey Tanrım” ve “Ben Hala Büyümedim” şarkılarının klipleri şimdiden hazır. Bunların üzerine belki “Düşüş” şarkısına da bir video çekebiliriz. Ama bu şimdilik kesin değil.

    2019 için sizi sevenleri bekleyen başka sürprizler var mı?

    Kendime ait youtube kanalımdan (ahmetguvenrocksound) albümlerin dışında da birçok çalışmamı yayınlıyorum. Örneğin son üç yıldır her yılbaşı yeni bir yılbaşı şarkısı yayınladım. Arada tek gitarla ve ya stüdyoda kaydettiğim coverlar ve albümler için kaydettiğim fakat albümlerden taşan B-Sİde diyebileceğimiz kayıtlarımı da bu kanal üzerinden yayınlıyorum. Bunlar dışında Arkeyd adını taşıyan bir de grubum var. Grupta ben gitarları çalıyorum. Bu grubumla 2017 yılında dijital platformda bir albüm yayınladık. Şimdi ikincisi için çalışmaktayız. Yetiştirebilirsek Arkeyd’in ikinci albümü de bu sene içinde yayınlanabilir. Ayrıca grubumuzla canlı performanslar için cover repertuvarı da oluşturuyoruz. Genel anlamda seksenler ve doksanlar klasiklerinden oluşan kendimize has bir repertuvarımız var. İlk konserimiz de çok yakında 2 Mart 2019 cumartesi gecesi Kadıköy Woodstock barda gerçekleşecek. Şimdiden herkesi eğlenceli bir gece için konserimize bekliyoruz. Son olarak yine imkanlarım el verirse 2019’un ilerleyen günlerinde müzik hayatımın 20.yılı vesilesiyle bir solo konser vermeyi istiyorum. Bunun gerçekleşip gerçekleşemeyeceğini de zaman gösterecek.

    Solo çalışmalarınız dışında Arkeyd ile olan çalışmalarınız nasıl gidiyor? Biraz bahsedebilir misiniz?

    Arkeyd grubu kuzenim olan Emrah Karadağ’ın bir projesi olarak başladı. Emrah synthesizer içeren soundlar konusunda çok yetenekli. Ayrıca iyi bir besteci, söz yazarı ve düzenlemeci. Bana neden birlikte bir şeyler yapmıyoruz diye sorduğunda ilk etapta ona destek vereceğimi ama solo çalışmalarımdan feragat edemeyeceğimi söylemiştim. O bunu kabul edince birlikte kendi müzik tarzlarımızı birleştirip çalışmalar yapmaya başladık. Besteler oluşmaya başlayınca da Emrah’ın eski dostlarından Ömer Şahin’i vokal olarak gruba ekledik. Büyük imkansızlıklar ve zamansızlıklara rağmen üçümüz birlikte inanarak ilk albümümüz olan “Sunlight Of Liberty”yi dijital platformda yayınlamayı başardık. Albüm sonrasında Ömer özel işlerinden dolayı gruptan fiili olarak ayrıldı. Bu ayrılıktan bir süre sonra ve birçok insanla çalışıp uyum sağlayamadığımız günleri yaşarken tam galiba aradığımız gibi birini bulamayacağız diye düşünmeye başlarken yolumuza Esat çıktı. Esat Özcan’la grubumuzun yeni vokali olarak bir yıldır birlikte çalışıyoruz. Hem karakter, hem müzik ruhu, hem de okuyucu olarak gökte ararken yerde bulabileceğimiz bir insan. Onun gruba dahil olmasıyla birlikte çalışmalarımıza hız verdik. Ömer’de grubumuza yeni besteleri ve sözleriyle destek vermeyi sürdürdü. Ömer benim bugüne kadar çalıştığım en iyi söz yazarı ve bestecidir. Onun şarkılarını yorumlamak benim için bir onur. Esat’la birlikte bir yandan albümü hazırlarken diğer yandan da bir cover repertuvarı oluşturmaya karar verdik. Üçümüzün de ortak sevebileceği şarkılardan oldukça değerli bir repertuvar oluşturduk. Tabi bu çalışmalar albümün hızını biraz yavaşlattı. Sonuç olarak bugünlerde Arkeyd tüm hızıyla çalışmalarına devam etmekte. 2 Mart’ta ki konserimize bu yazıyı okuyan herkesi bekliyoruz.

    Sizce müzik piyasası şu an nasıl ve rock müzikle uğraşan müzisyenler gerçekten hak ettiği yerdeler mi? Bu konuda neler söylersiniz?

    Türkiye’de Rock Müzik piyasası şu anda çok daha iyi ve ya çok daha kötü bir durumda olabilirdi. Seksenli yıllarda Türkiye’de modern anlamda ve türev çeşitliliği barındıran ilk Türk Rock grubu albümleri yayımlanmaya başladı. Piyasada tek tük öncü gruplar vardı ve bu grupların takipçi sayısı, varlıklarından haberdar olanlar son derece azınlıktaydı. Doksanlı yılların başında Yonca Evcimik’in Abone albümüyle pop müziğin patlamasının devamında pop albümler bir süre müthiş tirajlar elde etmeye başladı. Bu tirajlar zamanla azalmaya başladığında doksanların ortasında prodüktörler yeni bir arayış içine girerek Şebnem Ferah’ın Kadın albümüyle beraber Türk Rock albümlerine yatırımlar yapmayı denedi. Bu öncü albümlere yatırılan paralar tirajlarda ki başarıları getirince Türkiye’de Rock müzik bir patlama yaşadı. Türkiye’de Rock müzik dinleyicisi seksenli yıllarda hayali bile kurulamayacak genişlikte kitlelere ulaştı. Ancak bu yeni kitlenin geneli daha çabuk tüketen, Rock müziği yüzeysel olarak dinleyen ve esas olarak Rock müziğin temelini oluşturan felsefesini hayatlarına yansıtamayan kişilerden oluştu. Şu dönemde internetin müziğe son derece kolay ulaşılmasının yolunu açması  sebebiyle bütün dünyada sadece Rock müzik endüstrisi değil bütün müzik tarzları albüm satışlarında büyük krize girdi. Albüm dönemi bir nevi kapandı ve ya kapanma yolunda denebilir. En azından fiziki albüm dönemi. Hemen herkes artık müziğe dijital yöntemlerle ulaşmayı tercih ediyor. Kendi adıma ilk albümden beri çalışmalarımı dijital platformların yanı sıra fiziki olarak da cd formatında yayımlamaya devam ediyorum. Günümüzde bunun için gerçekten savaş vermek gerekiyor. Çünkü hem masrafı dijitale göre çok daha yüksek hem de satışları yok denecek kadar az noktada. Tabi müzik endüstrisinin günümüzde ki bu durumunu detaylandırmak ayrı bir konu içerisine girer. O yüzden soruya en kısa yanıt olarak şunu söyleyebilirim. Prodüksüyonlarla desteklenmiş ve zamanında isim yapmış rock müzisyenleri için durum oldukça iyi görünüyor. Çünkü hali hazırda bir kitleleri var. Çalışkan olup müziklerini doğru yönde geliştirirlerse başarıları sürecektir. Ancak yeni rock müzisyenlerinin işinin dönem itibariyle onlardan kat be kat daha zor olduğu da bir gerçek. Özellikle daha kendi sözünü söyleyen, daha içe dönük anlatımları tercih eden müzisyenlerin büyük kitlelere ulaşması çok çok zor. Durum popülarite açısından seksenlerden iyi ancak derinlik ve samimiyet açısından aynı şeyi söylemek kolay değil.

    Belirli olan, hayranlarınızla paylaşabileceğiniz bir konser programı, sahne çalışması var mı?

    Daha önce ki sorularda da dile getirdiğim gibi en yakın sahne çalışmamız Arkeyd’le 2 Mart 2019 Cumartesi gecesi Kadıköy Woodstock barda olacak. Saat 22:00 civarında sahne alacağız. Bu konserimizde eski ve yeni kendi şarkılarımızın yanı sıra dinleyicilerimize özel bir cover repertuvarı da sunacağız. Birçok performans Türkiye’de daha önce icra edilmemiş şarkılardan oluşacak. Mr.Crowley çalmayacağımıza söz veriyorum. Bu konserin devamında Arkeyd’le daha birçok konser vereceğiz ancak şu anda kesinleşmiş bir tarih yok. Yine daha önce dediğim gibi solo olarak bir yirminci yıl konseri vermek istiyorum. Bunun içinde ilerleyen aylarda gerekli çalışmaları yapacağım.

    Son olarak sizin eklemek, söylemek, belirtmek istedikleriniz var mı?

    Çerezzine ekibine bu güzel röportaj için çok teşekkür ederim. Bütün Çerezzine okuyucularına buradan sevgi ve saygılarımı iletiyorum. Unutmayın tabular yıkılmak için vardır.

    Çerezzine olarak değerli vaktinizi ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

     

  • “Rutubet Haikuları 101”

    “Rutubet Haikuları 101”

     

    Kadıköy’de bir bodrum katındayım,
    geleli 10 gün oldu.
    Günde 3 bardak kahve tüketip, 220 gram tütün içiyorum.

    Duvarlar rutubetten simsiyah kesilmiş,
    Afrika’da ki -daha- avlanmamış siyah bir panter gibi.
    Karnım genelde aç ama iştahım, ölü doğan bebekler gibi.

    Biraz viskim olsaydı keşke, kahveme ekleyip yudumlardım yavaş yavaş.
    Odamda tek bir yatak var. Başka eşya yok. Minimalistler gıpta eder beni görse. Ben bu hayatın bütününden sıyrılmış bir Zen keşişiyim.
    Üstümdeki kıyafetlerden başka bir mal varlığım yok.

    Yatağımda oturup tüm gün sayfaları arşınlıyorum. Kelimeler eroin, benimse damarlarım aç…

    -William Burroughs gibiyim. Sekseninde ve takım elbiseli.
    -Bir hobo gibiyim. Yirmilerinin ortasında ve
    pespaye kıyafetli.

    Ben, kendim gibiyim,
    kaç yaşında olduğumu bilmeden.
    Boynumda sanki yağlı bir urgan,
    yürüyorum sokaklarda.

    Ve ben,
    hayata
    gözlerini
    daha
    açmamış
    ölü bir çocuk gibiyim.
    Hayatı dahi bilmeden…

     

  • İstanbul’lu Black Metal grubu Mehometh Yeni Albümü Discretion’ı Yayınladı.

    İstanbul’lu Black Metal grubu Mehometh Yeni Albümü Discretion’ı Yayınladı.

    Mehometh yeni albümü Discretion’ı 24 Ocakta yayınladı. İlk albüm To The Apostles ile dinleyenleri ile tanışan Mehometh 4 ay kadar kısa bir zaman sonra ikinci albümleri olan Discretion’ı da yayınladı, ilk albüme kıyasla daha sert, hızlı, melodik ve keskin hatlara sahip olan albüm kısa sürede yurtdışı ve yurtiçi etkileşimlere girmeyi başardı. Albümün açılış şarkısı Discretion ile enstrümantal bir intro dinleyenleri karşılıyor, ardından Amen ve Circle & Snakes bizi karanlık bir atmosfer içine sürüklüyor, Untill The Last Drop ve Cut My Throat ile giderek sertleşen albüm Hungry Wolves ile daha melodik ve lezzetli tınılar ile dinleyeni anında yakalıyor. Albümün son iki şarkısına gelirken Wisdom Of Cain’in Sert ve tehditkar girişi ile ani bir kulak zarı tahribatı yaşarken şarkının ikinci bölümü ile kendimizi bir ritüelin ortasında buluyoruz ve albümün final şarkısı Korkma ile kendimizi o ritüelin içinden mükemmel bir enerji yüklenmesi ile yenilemiş olarak çıkıyoruz, final şarkısı Korkma ile evrensel bir mesaja kendimizi teslim edip bu albüme yakışır bir outro ile albümü kapatıyoruz. Bunların hepsi kesinlikle baştan sona dinleyip albümü bitirdiğiniz zaman hissedeceğiniz hisler. Grup başarılı bir ön prodüksiyon, kayıt, aranjman, mix&master ve prodüksiyon süreci ardından ikinci albümle birlikte gelecekte yapacakları işlerin adeta bir teaser’ını bize nakletmiş oluyor. Kesinlikle baştan sona dinlenmesi gereken bir albüm.

    https://www.youtube.com/playlist?list=PL3MTQt6SvfJFQFiYxflDGGWofcswHvXeh

  • NİNEMİN İNDİRMESİ

    NİNEMİN İNDİRMESİ

    “İnsan zihni unutmak hastalığı ile sakatlanmıştır.” demişti birisi. Şu anda bu yazıları okuyor olmanızın en büyük nedeni, benim hafızamın bu dertten nasibini almamış olması belki… Bu yaşıma kadar ne olduysa, kaç hadiseye şahit olduysam ve ne kadar insan tanıdıysam hepsi dün gibi aklımda şimdi.

    Çevremdeki insanlar etrafımda gündelik işlerini görürken, çalışırken, gülerken, takip ettiği dizinin dün akşamki bölümünü ballandıra ballandıra anlatırken, geçmişle ilgili bir suale, “Aman ben daha öğlen ne yediğimi bilmiyorum.” kıvamında gayet rahat cevaplar verirken, ben yine oralarda bir yerde kayıtsızca geçmişe dalmış, kim bilir hangi tozlu hatıranın sisini bilmem kaçıncı kez dağıtmaya çalışıyor olurdum. Böyle zamanlarda kimse ile konuşmaz, aklımda cirit atan o gülünç ya da hazin hatırayı kimse ile paylaşmazdım. Çoğu zaman üç-beş dakikalık sonu derin bir iç çekme ile son bulan bir gezi olurdu bu. Bazen de yine kimselere görünmeden usulca yanlarından ayrılır ve bu tozlu hatırayı iki damla gözyaşı ile yıkamak için kendime karanlık bir oda bulurdum. İşte tüm bu hatıratıma ev sahipliği yapan başlıca mekânlardan birisiydi ninemin indirmesi.

    Avlumuzun içindeki en eski yapılardan biri… Tek oda, duvarları genişçe örülmüş kerpiçlerden oluşan, hayatında beton bir zemin, girişinde üç basamak barındıran, tahta dayanaklı sundurması sokağa bakan, kırmızı çingene kiremitlerini çatısında taşıyan bir evcik…

    Sabahları annemle birlikte babamı fabrikaya yolcu ettikten sonra evimizden ayrılır ve on adım uzaktaki ninemin indirmesine giderdik. İnşa edildiği ilk yıllarda daha çok misafirhane ve aş evi olarak kullanılmış ama daha sonra yeni betonarme binaların yapılması ile koca dedem Tahir Ağa’nın eşi, Esma nineme tahsis edilmişti. Annemin bir görevi de ninemin günlük ihtiyaçlarını karşılamaktı. Gün içinde ben de boş durmuyordum tabii. Her istediğinde ona su götürmek benim başlıca vazifemdi. Bu vazifeyi oğlu Ahmet dedem evde olmadığı zamanlarda kolaylıkla icra edebiliyordum. Fakat o geldiği zaman doğruca annesinin yanı başına oturur ve ben nineme suyu götürürken ne yapar eder ya kendi üzerime ya da ninemin üzerine dökmemi sağlardı. Örneğin ninem su istediğinde kendi kalkıp vermez, henüz dört yaşında bir çocuk olan bana dönerek, “Eeey zulum adi bakalım, ninen suya yanmış bak” diyerek görevimi ima ederdi. Babaannemin de dedemin oyununa ortak olarak, dudak payı dahi bırakmaksızın silme doldurduğu bardağı, acemi adımlarla sendeleyerek götürmeye çalışırken dedem yan taraftan o gür sesi ile aniden, “Oooyda te döktü beee!” diye bağırınca ben irkilerek her yeri sırılsıklam yapardım. Şimdilerde düşünüyorum da ona hiç kızmıyorum bu eğlenceleri yüzünden. Aksine o sıra dışı ve mizahi kişiliğiyle biz torunlarına komik ve bir o kadar da tecrübe yüklü tatlı hatıralar bırakarak göçüp gitmiş yanımızdan.

    Dedemin evde olmadığı zamanlarda, eğer annem ve babaannem de damdaki hayvanları bakmaya gittiler ise benim günlük masal saatim başlardı ninemle. Kış aylarında karın bir bel boyu olduğu zamanlarda, içeride gürül gürül yanan peçka sesi eşliğinde, yeni yediğimiz mandalinaların kabuklarını ateşe atarak kokuttuğumuz indirmemiz adeta bir masal cenneti olurdu. Benim uslu uslu pencereden yağan karı seyrettiğimi gören ninem, teklifsiz olarak başlardı masalına. Ona doğru bakmadığım halde, can kulağı ile dinlediğimden emin, ağır ağır ve yüzlerce kez tekrarını anlatmasına rağmen, yine aynı özenle anlatırdı. Öyle olduğu için ben her seferinde bizzat olayın içine girer, dinlemekle kalmaz, o anları yaşardım. O andan itibaren, gözlerimin önündeki kar tablosunda mevcut olan her şey şeklini değiştirmeye yüz tutardı.

    İndirmenin penceresinin tam olarak gördüğü samanlık, Tüm Tüm Kuzuların evi, samanlığın karşısındaki bodur çalılıklar da annelerinin pazarda olmasını fırsat bilip kuzuları yemeğe gelen hain kurt olurdu. Üvey annesinin istemediği çocuğu ormana götüren babaya olan kinim hâlâ sönmedi içimde. Öz oğlunu ormana götürüp, kandırıp uyutuyordu adam. Sonra da önüne bir tas su koyarak karanlıklarda kayboluyordu. Gecenin bir yarısı uyanan çocuk suyun hepsini içtikten sonra tasını taşa vurup, çıkan sesin eşliğinde şöyle ağlıyordu: “Tınn tınn kabacığım, neredesin beni buralarda bırakan babacığım?” Masal devam ederken bu cümlenin gelmesini hiç istemezdim. Ninem tam burasını söyleyip masala devam etmek için soluklandığında ona göstermeden yüzümü hafif peçkaya dönerek gözyaşlarımı silerdim. Çokçası indirme kapısının aniden açılması ile tüm büyü bozulur, masal en son nerede kaldıysa orada sonlanırdı. Ama sonrasında ben masalı kendimce devam ettirirdim: Ormandan eve dönmekte olan kötü kalpli baba, çocuğunun tasının sesini duyarak buz tutan kalbini eritir ve geriye dönerek oğlunu bıraktığı yerden alırdı. Daha sonra baba-oğul bir daha üvey annenin bulunduğu eve gitmez ve başka bir köyde hiç ayrılmayarak mutlu bir ömür geçirirlerdi. Şimdi itiraf etmeliyim ki, böyle bir sonu masaldaki çocuğun haline acıdığımdan değil, aynı şeyin benim başıma gelmesinden korktuğum için o şekilde tasarlıyordum.

    Bir de dedemin türkülerini unutamıyorum bu indirmedeki. Kahveden gelir, annesi ile hoşbeş ettikten sonra onun yatağının yanına otururdu. Bazen bana sataşmak için bazen de gerçekten efkâr bastığından, o gür ve ahenkli sesi ile bir türkü tuttururdu. Ben bu durumdan da kendime pay çıkarır, “Garip Yusuf’un annesine kim haber verecek?” diye içlenirdim. Dedem bir diğer türküsünde de, “Alıverin feracemi anneciğim giysin, o kıymatlı İsmail’e kendisi gitsin.” deyip annesi beğendi diye o adamla evlenmeyeceğini belirten kızın durumunu anlatırdı adeta. “Babamın bir atı olsa binse de gelse.” diyen gelinin türküsünü söyledikten sonra hikâyesini anlatmış, onun aşrı köye kocaya verildiği için dertlenip öldüğünü üstüne basa basa söyleyerek yine beni ağlatmayı başarmıştı. (Dedemin beni üzmekten bir haz aldığını sanmıyorum. Ama farkında olmasa da daha o yaşımda birçok duyguyu erkenden keşfetmemi sağlamıştı bana olan bu davranışları.) Keyfi yerinde olduğu zamanlarda peçkanın maşasını eli ile dizi arasına sıkıştırır, diğer eliyle de maşaya vurarak hareketli bir ritim tuttururdu. “Sabahtan gördüm seni, çok beyaz geldin bana; konakta mı büyüdün, oooy oooy Eminem.’’ türküsüne başlar, indirmenin ortasında bana döne döne göbek attırırdı. Sonraları, ilkokul yıllarımda, öğretmenlerin “Eve gidip herkes birer şarkı öğrensin!” ödevinde yine dedemden yardım alacak, öğrettiği şarkıyı okulda onun gibi, “Neden böyle saçların akarmış ba arkadaş?” şeklinde söyleyince de öğretmenlerimi kahkahaya boğacaktım.

    Yaz aylarında indirmenin kapısı geriye kadar açık tutulur, ben doğmadan önce felç geçirip yatalak kalmış olan ninemin havadar bir mekânda yatması sağlanırdı. Sonraları dedem annesi için ilçede kurulan perşembe pazarından katlanabilir bir yatak almıştı. Bu sayede güzel havalarda, kahveye gitmeden önce onu asma altına kuruyor ve ninemin dışarıda vakit geçirmesine fırsat veriyordu. Yaz mevsimini ve ninemin dışarıda yatabiliyor olmasını fırsat bilen babaannem, sokaktan geçmekte olan ve megafonundan sürekli olarak, “Kireççi geldi, kireççi burda, kaymak kireçlerim var!” diye satış yapan kamyonetten aldığı kaymak kireçle indirmemizi bir güzel badana eder ve bir dahaki yaza kadar mis gibi kokmasını sağlardı. Kireççi demişken, diğer satıcıları da anlatmadan geçemeyeceğim. Onların megafonlarından çıkan o boğuk ses hâlâ kulaklarımda çınlar. Mahalle çocuklarını telaşa salan, “Demir alıyom, bakır alıyom, hurdacı geldi, hurdacııııığ…” anonsu, avlu içindeki balya tellerini toplayıp satma ve parası ile dondurma almanın müjdecisiydi. “Kaya tuzu geldi, kaymak tuzuuuuğ…” diyen satıcı ise biz çocuklara hitap etmezdi hiç. (O tuzun aslında ineklere verildiğini ve verilme amacını da yıllar sonra öğrenecektim.) Daha çok mahallemiz kadınlarına hitap eden, “Çelih tencereler, çelih çaydanlıhlar geldi, emsancı geldi, emsancııığ…” diye Doğu Anadolu aksanı ile konuşan amcayı da hatırlamadan geçemedim şimdi. İşte böyle yazı kışa verip, geçip gitti yıllar…

    Bu anlattığım film, tüm güzel zamanlar gibi bir gün son buldu. Çocukluğumun en mutlu kıyısı olan kaymak kireçli indirmemiz insanlarla doldu taştı bir gün. Pınar başında bir kara kazan yakıldı. Mahalleli, konu-komşu, hısım-akraba, herkes bize geldi. O kasketini yan takıp, sol kulağına bir fesleğen çiçeği iliştirerek hayatla dalga geçen, o dağ parçası adamı, dedemi ilk defa ağlarken gördüm. Biri ismimi haykırdı indirmeden, koşarak gittim. Duvar kenarlarına kadınlar sıralanıp oturmuştu. İndirmemizin ortasında bir döşek, döşekte beyazlara sarılı bir kadın: Ninem… Ninemin üzerinde bir bıçak… “Küçük ama gösterin kızana, belki atrında kalır.” diyerek açtılar çarşafı. Beş yaşımda beynimin çektiği o fotoğrafı hâlâ çıkarır bakarım bazen. Bakarım ve ninemle birlikte peçkada mandalina kabuğu yakarak bir masal diyarına çevirdiğimiz, şimdi yerinde yeller esen küçük indirmemizi anarım.

  • Satılık Araba

    Satılık Araba

    Onu ilk kartal da gördüm… açık pazardaydı… üstündeki etikette 28 bin gibi bir fiyat vardı… etrafında dolaştım… ilk başta soğuk ve ruhsuz gelmişti… beyaz ve düz hatlı… panelvan.. yıllarımızı birlikte geçireceğimizi bilmeden… zor bela aldığım kredi ile uzunca pazarlıklardan 27 bin de el şıkışıldı… Okmeydanın da bir galerinin içinde anlaşmaya göre parası ödendi… evden getirilmiş kurufasulye yenilerek kutlandı hatta… ve ilk yolculuğumuz Okmeydanı Taksim arasında oldu… on yıl önce… binlerce kilometre yol ve binlerce çuval ve binlerce insan geçti hayatımızdan birlikte… ritim tutardım onunla… direksiyonundan çıkan ses perküsyonumdu… kemer ikaz sinyali ise yaptığımız tüm şarkıların metronomunu belirledi… (bilmeden yerleşmiş beynime sonradan Ozgur farketti :))…) parasız dönemlerimde otelim oldu… bazen depom … bazen gardropum… bazen de tuvalet… bazen en özel anların sırdaşı… bazen de araba işte… insanın arkadaşı makine olur mu? oluyormuş… onunla konuşurdum şurda yiyelim… şuraya gidelim… abi bu bana yapılır mı… bok var ne o arıza lambası?… yapma be yinemi acıktın??(mazot) vs vs… ama porter beni hiç yolda bırakmadı… komik ama benle beraberken hiç yolda kalmadı… arıza yaptığı çok az olmuştu zaten… ama hep ödünç verdiğimde olmuştur… yani bana hiç keleği olmadı… ekmeğini yedim sırtında taşıdığım mallardan… ama zaman değişti… işler değişti… çuvallar dolusu işler azaldı… biz yorulduk… ve sonunda hayat bizi farklı yönlere götürdü… yollar ayrıldı… satmak gerekti… ilan verdim… gelen gideni çok oldu… sağlam alet ya… seveni arayanı çokmuş biladerin… zorlanmadım hiç sağolsun… hemen bulduk müşterisini… ankaralı türkücülere benzeyen bir genç… geldi baktı sağına soluna… pazarlık yaptık… anlaştık… buna cam aççaz kız gibi olcak tarzı konuşmalarla bir lokanta da sulu köfte ile kutladık satışını… anahtarı verdim… paramı aldım… sırtımı döndüm… elimi cebime soktum… yürüdüm… dönüp bakamadım… yanımdan geçti porter… acı tatlı anılarımla yüklü… geçip gitti yanımdan… arkasından son kez baktım

  • Kanlı aya II

    Kanlı aya II

    Karanlık bir ay vurmuştu geceye hatırlar mısın gölgesinde vaftiz etmişlerdi bedenini .. Ve lanetlenmiş siluetlerin gölgesi düşerken suya.. mezarlıklarda can çekişen gölgelerle konuşuyordun intihar üzerine.. bedenin,barut ve keskin bir kan kokusu.. tanrının cılız adamları kusmuğuyla boyuyordu mezar taşlarını. Ruhunun derinliklerindeki aklanan günahlara kan bulaşmış ve düş sandığın kabuslardan kafana dayalı soğuk bir namluyla uyanmıştın. Aynı gecede ay lanete düşmüş şimdi kanıyor.. Çığlığının yankısı mezar taşlarına hapsolmuş sonsuz gecede Ancak bir yangın kutsayabilir artık tükenmiş ruhunu..

  • AND THE OSCAR GOES TO…

    AND THE OSCAR GOES TO…

    Merhaba değerli çerezler. Kendi evrenimizi yaratırken ne durumdayız? Ya da doğru soru olarak küçük tanrıcılık oyunumuz ne durumda? Ben Bay Kaju kısa bir aradan sonra gene sizlerleyim. Aklımdaki kirli düşünceleri 36,5 derece suyunuzda temizlemeye geldim.

    20 yüzyıl büyük ihtimalle teknolojik atılımlar ve savaşlarla anılacak ileride ama 21 yüzyıl için ilk 5 lik dönemine baktığımızda yapmacıklık ve sahte sanatlarının halkın içine sirayet ettiği dönem olarak anılacak gibi gözüküyor. Sahtelik sokaklarda paçalarımızdan akıyor. Yollarda sahte gülümsemelere basmadan ilerlemek imkansız. Bunu mecburen yaptığımız durumlar olabilir kabul edilebilirliği olan bir durum sayarım. Ama sürekli bir pazarlamacı, emlakçı , halkla ilişkiler gülümsemesi ile gözümüzü doldurmanız kabul edilebilir mi? Peki sevmediğiniz insanlarla çok yakınmış gibi davranabilmeniz? Ya da hayattan keyif almadığınız biri ile aynı masada sadece cinsel dürtüleriniz için aşık numarası yapmanız? Tebrikler Oscarlılar kulübüne hoş geldiniz. Yapmacık insanların arasında alkışlarla yerinizi aldınız.

    Sosyal medyanın büyük pompalaması ile herkesin muhteşem olduğu bir döneme geldik. John Calhoun’un 25 inci evrenindeki sonun başlangıcı gibi. Süslüler dediği jenarasyonun oluşması gibi. Kaybeden yok. Mutsuz olan yok. “Annem öldü” cümlesinin altındaki like’ ları sayabilecek kadar hissiz. İnsanlarla arkadaşlığını kendisini takip edip etmediğine göre belirleyen bir embesil. Kendi yaşamında kaybeden insanların sanal ortamlarda muhteşem yüzyılın şehzadeleri gibi takılması ve bunu yayınlaması… Galiba toplu bir histeri krizi ile karşı karşıyayız derken bu satırları yazan adamın günde 2,5 saatini sosyal medyada yaşadığını görmesi ikiyüzlülük ve muhteşem bir sahte performansı değil midir?

    Oscarlık oyuncular biziz aslında. Sen, ben, o…  mahalledeki Şükriye Abla… Tanıyor isen komşun olduğunu hatırlatırım. Yüzkitabında arkadaşın ama cıvıltı kullanmıyor, anındatelegramda ise sürekli çocuğunun fotoğraflarını paylaşıyor hani. Bak mahallende komşularını tanımazken bu programlarda tanıdığın insan profiline bak. Ortaokuldan arkadaşın Kerem ona ne dersin? Ortaokuldayken sürekli beraberdiniz? Şimdi ne durumdayız? Bakalım mı? Yüzkitabında en son iş değiştirdiğini görmüştün. Evlenmişti hatta sana n’ber uygulamasından ulaşamadığı için yüzkitabından davetiye göndermişti. Sende buradan davet mi gönderilir deyip sövmüştün. Cıvıltıda çok aktif. Fanatik bir partizan. Ama neyse ki seninle aynı fikirde. Hatta benimle aynı düşünceyi paylaşmayanlarla arkadaşlık yapmıyorum yazısından sonra bunu beğenmiştin. Arabasını yeni aldığını biliyorsun. Son model senin arzuladığın ama alamadığın araba. Altına kıskançlıktan geberirken Hayırlı olsun kardeşim yazmıştın Anlıktelegramda. Gerçekleri görmek ister misin?

    Hayat toz pembe değil değerli çerez. O gördüğün partiler yaşanmamış şeyler. Hani sürekli alışveriş yapan Banu var ya, işte o elbiselerin hiç birini almadı. Sadece soyunma kabininde çekilen fotoğraflar. Sadece fiziği yüzünden kendisine yazan adamlarla bir kazan-kazan operasyonu gerçekleştiriyor. Adamlar onu isteği mekana götürüyor o da adamlara onlardan hoşlanıyor numarası yapıyor. Adamın egoları ve kendi egoları tatmin olana kadar devam ediyor bu oyun. Gördüğün arabalar evler hepsi ödenemeyecek krediler ile alındı. O gördüğün büyük aşklar var ya aslında yok. Kendini değersiz hisset diye bunların daha çok gözüne girmesi sağlandı. Olmayan olmuş gibi anlatıldı sana.

    Egoların zarar gördükçe daha çok sığındın sanal dünyaya. Sahte bir ortam yarattın kendine.  Işıltısı bol yada zifiri karanlık. Fark etmiyor zaten yeter ki dikkat çeksin. Yeter ki senide beğensinler. Ve bunca sahtelik içinde oscarlık oyuncular olduk. Şimdi yerlerimizi aldık.d the Oscar goes to … diyerek adımızı haykırabiliriz. Sahte Sanatlarının tüm incelikleriyle gülümseyerek ödülümüzü alalım ve ben diye başlayan cümlelerimize C.V. lerimize bu ödülü ekleyelim.

    Ben Bay Kaju sizleri olanca samimiyetimle kucaklarım. Ya da bende ne kadar bıraktılarsa…

  • İyilik nasıl örgütlenebilir?

    İyilik nasıl örgütlenebilir?

    Öncelikle iyiliğin sözlük anlamına bakalım,

    İyilik; Karşılık beklenilmeden yapılan yardım, kayra, lütuf, kerem, ihsan, inayet. Diyor TDK

    Kötülük için ise ; Zarar verecek davranış, eylem ya da söz

    Anlamına geliyor.

    Hanımlarımızın bir araya geldiği altın günlerini ele alalım. Pek çok iyi  kadın böreklerle, dolmalarla , tatlılarla donatılmış bir masanın başına oturmuşlar. Fatma hanım henüz güne intikal edememiş.

    Ayşe Hanım – Ayol şu Fatma da nerede kaldı ?

    Zehra hanım – Önce oğlunu besleyecek. Yemini suyunu verecek anca gelir o.

    Ayşe hanım- Oğlu otuzuna merdiven dayadı , hala annesinin eline mi bakıyor.

    Zehra Hanım – Özgüven aşılamadı ki çocuğa. Adam odadan çıkmıyor. Bilgisayar başından kalkmıyor. Nerdeyse altını bile bezleyecekler çocuğun.

    Ayşe Hanım- I hıı şekerim. Olmadı. Yapamadılar bunlar çocuk.

    Ayşe Hanım ve Zehra Hanım diğer kadınların içinde Fatma Hanım’ı ve çocuğunu gayet masumane bir şekilde eleştirirken, Fatma hanım ve oğlunun o ortamda olmadığının ve kendini savunma hakkından yoksun olduklarının farkında bile değiller. Kudreti ellerine almışlar ve aslı astarı olup olmayan bir konuda sırf masa başında masumane bir dedikodu eylemi gerçekleştirirken , var olan sıra dışı bir durumun temeline dahi inmeden sadece eleştirel anlamda konuşuyorlar.

    Bu konuşmayı yaparken de Fatma Hanım ve oğlu için diğerlerinin üzerinde oluşan olumsuz fikre aldırmıyorlar bile.  Şimdi bu insanlar iyi mi?

    Konuyu güncel hayatın içindeki en basit ve en masumane eylemden ele aldım. İyilik ya da kötülükten söz ederken, kadına şiddetten, göç sorunundan, etnik sorunlardan, ırkçılık ve ayrımlaştırmalardan hiç söz etmedim bile.

    Bu iki kadın , Fatma Hanım ve oğlunu gömerken iki güzel aile bireyi. Belki masadakilerden biri Fatma :Hanım’ın oğluna iş verecek, belki bir diğeri kızını verecek belki o masada hayırlı eylemler gerçekleşecek. Bu konuşmadan sonra insanlar hakkında olumsuz izlenimler olmaz mı diğerlerinin kafasında.

    Peki hiçbir şey yapmamak mıdır iyilik?

    Hiçbir söz sarf etmemek, hiçbir eylemde bulunmamak mıdır?

    Herkes kendi yaşadığını bildiği için, karşısındaki insanı kendisi ile aynı duygu,düşünce ve davranışa sahip bir insan olarak görmemekten kaynaklanıyor insanın kendisinde söz söyleme, hatta bazen sözleri eyleme geçirme hakkı.

    Güçsüz insan yoktur. Gücü kullanmayı ya da kullanmamayı tercih eden insan vardır. Kimse dört dörtlük iyi ya da kötü olarak nitelenemez.  Alet olma durumu var çünkü. Ben o günde , o masada oturuyorsam Fatma hanım henüz masada yokken hakkında insanlar ileri geri konuşuyorsa ben de o duruma alet oluyorum demektir. Sessiz kalıp, tepki vermeyip sadece dinliyorsam o gurupla birlikte hareket ediyorum demektir.

    Kötülüğün en büyük tamamlayıcısı umursamayan zihinlerimiz. O masada yapılan dedikodu örgütlü bir kötülük eylemi.

    6-7 Eylül Olayları , örgütlü bir kötülük eylemi. Savaşlar örgütlü bir kötülük eylemi. Nazilerin yaptığı soykırım örgütlü bir kötülük eylemi.

    İyiliği örgütlemek nasıl olabilir ? Bunun için ne gereklidir? Asıl bu önemli.

    Çünkü bencil ve güce tapan bireyleriz hepimiz. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın !” düşüncesi ile hareket eden, yapabileceğimiz iyi  ya da kötü eylemleri ortaya koymaktan imtina gösteren, kapımızın önünde kedi beslerken, bizden bir kuru ekmek isteyen göçmen ya da azınlıktan bir çocuğa “Allah versin!”  cümlesini rahatça kurabilen kendi içimize ve kendimizden olana iyi olduğumuz bizden olmayana sırtımızı  döndüğümüz bireyleriz.

    Kimse öz eleştiri yapmıyor. Ne kendi hakkında, ne ailesi hakkında,ne de yaşadığı şehir ne de milleti hakkında. Yapıyor(muş) gibi görünsek de , Kimsenin diğer tarafta olanları umursadığı yok.

    Milli,dini ve kültürel farklılıklar ve düşmanlıklar, insanın kibirli bir şekilde sadece kendi, din, millet ve kültürlerinin dünyanın en önemlisi olduğu temeline dayanıyor. Bu yüzden de kendi çıkarlarının diğerlerinin ya da genel olarak insanlığın çıkarlarından önce geldiğini düşünmeleri kaçınılmaz oluyor.

    Milletleri, dinleri ve kültürleri;bu dünyadaki asıl yerleri konusunda biraz daha gerçekçive alçakgönğllğ düşünmeye nasıl teşvik edebiliriz?

    İşe kendimizden başlamak en azından bir denizyıldızını kurtarabilmek midir?

    Çocuklarımıza vicdan, merhamet ve empatiyi öğrettiğimiz andan ve çocuklarımızı sosyal çevreye saldığımız andan itibaren, gelenin de gidenin de vurduğu savunmasız çocuklar mı yetiştirmiş oluyoruz?

    Organize iyilik gerçek ve tek ihtiyacımız.

    Bunun için ne yapılabilir?

    Canan YENİOKATAN

  • Geçmiş Zamanın Geçmeyen Albümleri…

    Geçmiş Zamanın Geçmeyen Albümleri…

    Belli süreleri olan internet paketlerinin satın alındığı ve internetin yeni yeni emeklemeye başladığı, müzik türlerini ve yeni çıkan albümleri takip etmenin çok kolay olmadığı zamanlardı 90 sonları 2000 başları. Hangi albüm yeni çıktı, yeni müzik tarzları olarak neler keşfedildi, bunları ya kısa süreleri olan televizyon programlarından ya da Blue Jean gibi dergilerden öğrenme imkanımızın olduğu dönemlerde yeni bir şeyler keşfetmek kendi adıma söylersem yanlış olmaz sanırım çok zordu.

    Kim albüm çıkartmış, yeni çıkan neler var diye öğrenmek için sayılı müzik marketler yerine korsan cd satan tezgahları takip etmek yeterli oluyordu. Full mp3 buluyorsan eğer birde tadından yenmiyordu.

    Yabancı müzik kanallarından, televizyonda yayınlanan kliplerden ve arkadaşların aracı olmasıyla müzik dinleme kategorilerimin değişme zamanı yavaş yavaş geliyordu. Cengizlerin, Orhanların arabesk ve fantezi müziğin yaygın olduğu dönemlerde farklı şeyler keşfetmek uzayda yeni bir şeyler keşfedilmiş gibi heyecan verici oluyordu.

    “İki Yol” ve “Yalan” dostum aşk diye birşey yok ile devam eden keşfetme isteği yaklaşık 20 yıllık bir süreci kapsamakta ve ilk günkü heyecanı ile farklı müzik türleri keşfetme ve dinleme halen devam etmekte benim için.

    O dönemlerden şimdiki zamana gelene kadar ki süreçte hala dinlemekten zevk aldığım ve dinlerken eşlik ettiğim albümleri sizlerle paylaşmak isterim.

    Mavi Sakal / Kan Kokusu ( 1998 )

    Mavi kapaklı “İki Yol” kasetinden siyah kapaklı “Kan Kokusu” kasetine geçiş sürecinde televizyonlarda nadirde olsa dönen “İki Yol” ve “Ne Kadar” yerine “Başladım Yürümeye”,”Aşk Öldü” ve “İstanbul” parçaları ile sömürüyordum kaseti.

    Üvertür
    Balta
    Ne Kadar
    İki Yol
    İstanbul
    Ben Kimleyim
    Gönlümde
    Başladım Yürümeye
    Aşk Öldü
    Kan Kokusu

    Kurban / Kurban ( 1999 )

    Klibinde oradan oraya hoplayıp zıplayan yalan dostum aşk diye birşey yok diyen, ilk etapta yine çıkmış saçma sapan birileri dedikten sonra bir şekilde grubun kaseti elime geçince klip parçası dışındaki bütün parçaları bir anda favorilerim oldu. Bu albüm için gerçekten teşekkür ederim gruba.

    Intro
    Gelme
    Ben Değilim
    Yalan
    İstersin
    Yalaka
    Sorma
    Kurban
    Yemen Türküsü
    Dur Gitme
    Son Söz
    Bu Ses Biter Mi
    Wonderful Tonight
    Outro

    Manau / Panique Celtique ( 1998 )

    Yanlış hatırlamıyorsam Fransız müzik kanalı MCM’de denk geldiğim ve alakasız bir şekilde benimsediğim hip hop grubu. Çok iyi ama ya, dinlemeyenlere tavsiye ederim.

    Intro
    La Tribu De Dana
    L’avenir Est Un Long Passe
    Panique Celtique
    Le Chant Des Druides
    Faut Pas Tiser En Bretagne
    Le Chien Du Forgeron
    La Confession
    Un Mauvais Diev
    Mas Qui Est La Belette?
    Je Parle

    Radical Noise / Make A Wish ( 1998 )

    Kaseti elime geçtiğinde grup mu, nasıl bir şey bu acaba deyip dinlemeye başladıktan sonra “nasıl birşey bu abi” moduna geçmemi sağlayan taş gibi bir albüm.

    Burn A Fire
    Chaos Flows
    Just A Little Bit More To Survive
    Actor Acts Well
    Make A Wish
    Only Silence Remains
    Hear My Heartbeat
    Governmentality
    Joy
    Revolt
    Heaven Somewhere Else
    September Notes
    Back Out

     

    Orphaned Land / El Norra Alila ( 1996 ) – Sahara ( 1994 )

    El Norra Alila ile tanıyıp Sahara geçiş dönemi ile devam eden halada dinlemeye devam ettiğim “All Is One”ı koluma işlettiğim adamlar, sizlere ne desem az…

    El Norra Alila
    Find your Self, Discover God
    Like Fire To Water
    The Truth Within
    The Path Ahead
    Takasim
    Thee By The Father I Pray
    Flawless Belief
    Joy
    Whisper My Name When You Dream
    Shir Hama’alot
    El Meod Na’ala
    Of Temptation Born
    The Evil Urge
    Shir Hashirim

    Sahara
    The Sahara’s Storm
    Blessed Be Thy Hate
    Omaments Of Gold
    Aldair Al Mukadise
    Seasons Unite
    The Beloved’s Cry
    My Requiem
    Orphaned Land, The Storm Still Rages Inside

    Therion / Vovin ( 1998 )

    Grubun ilk dinlediğim albümü olan Vovin’i diğer albümleri yerine hala dinlerim, ilk göz ağrısı böyle birşey demek 🙂

    The Rise Of Sodom And Gomorrah
    Birth Of Venus Illegitima
    Wine Of Aluqah
    Clavicula Nox
    The Wild Hunt
    Eye Of Shiva
    Black Sun
    Draconian Trilogy
    The Opening
    Morning Star
    Black Diamonds
    Raven Of Dispersion

    Genç Osman Yavaş / Gökyüzü Masmavi ( 2012 )

    Her dinlediğimde keyif aldığım, dinlerken parçalara eşlik ettiğim ve mutlaka ne zaman dinlersem dinleyeyim albüm bittikten sonra bir kere daha baştan dinlemeye başladığım ve parçaları dinlerken beni başka yerlere alıp götüren keyif ve hüzünü bir arada veren ender albümlerden birisi “Gökyüzü Masmavi”, dinlemeye devam…

    Hepsi Aynı
    Bu Şehirden
    Seninle Kalıyorum
    Affet Gitsin
    Dilek Tutmak
    Dönüyor Dünya
    Kayıp Yıldız
    Gökyüzü Masmavi
    Bıktım Senden
    Uzun Zaman Oldu
    Sor
    Daha Küçüksün
    Yalnızlık Arkadaşım