Etiket: #cerezzine

  • Kedilerin güç kavgası

    Kedilerin güç kavgası

    Garfield küçük tekir…evimin kamelyasına uğrayan kedilerin en güzel tüylüsü..oraya daha önce yerleşmiş ve yabancı sevmeyen beş kardeş ten daha ufak ve güçsüzdü..tutunamadı…kayboldu..ama şansı yaver gidiyor yalnızlıktan sıkılmış kasaba marketçisi tarafından evlatlık alınıyor….bunu o markete alışverişe gidince öğrendik..üretim tarihi geçen tavuklar ve etlerle beslenince iki ayda ayı gibi olmuş ve kendisini döven kedilerde kalan hesabını görme derdinde …suratında mike tyson un nakavt ettikten sonra köşesinde dururken etrafa attığı ”ne oldu bişey mi var ” bakışı..o kadar kendinden emin acele etmiyor sallana sallana dalıyor kedilerin içine..sağlı sollu pençelerle kalabalığı dağıtıyor..sonra istifini bozmadan oturup aniden korkup kaçan kedilerden boşalan koltuğa oturup kendini temizlemeye başlıyor titizce..tüyleri parlak ve façasız..ama onun bilmediği hep geç vakitte geçen alaca kedi karşısında pek şansı yok..çünkü alaca kedi bu kardeşlerin annesi ve tanıdığım en dövüşken kedi..siz sanırsınız sokak kedilerinin arasında entrikalar yok ..oysa ne savaşlar ve ne güç mücadeleri..ne bizans oyunları…kuyruğu kırık gollum… öksürüklü panter ve daha niceleri….işte sokağımın kısa kedi tarihinden bir kesit..

  • MUHACİRLİK

    MUHACİRLİK

    Takvimler seksen dokuz yılını gösterirken ben henüz altı yaşında, günlerini toprak bir indirmede, büyük sözü dinleyerek geçiren bir çocuktum. Babaannem ve dedem ile akşam yemeğini yedikten sonra, tek alternatif kanalımız olan TRT 1’de, tamamı neredeyse üç saati bulan haber bültenlerini izlerdik o zamanlar. Önce normal gösterim, ardından yabancı lisan ile sunulan haberler, son olarak da ekranın sağ alt yanında beliren bir kadının ellerini kullanarak yaptığı şekiller ile anlattığı işitme engelliler için hazırlananlar… Sanırım radyoda haber dinleme döneminden kalma bir alışkanlıkla dedem bu zamana “ajans saati” derdi hep. Bahsi geçen zamanlarda etrafta çıt çıkmasına tahammül edemez ve dikkatini dağıtacak kişi ben olsam bile gözümün yaşına bakmaksızın kalayı basardı. Bu günlerin sakin bir gecesinde, akşam yemeği yenmiş ve haberleri izlemek için vaziyet alınmıştı küçük indirmemizde. Babaannem sofra bezini toplarken, dedem yerinden hiç kalkmadan bir adım kadar sofra yerinden uzaklaşmış ve her zamanki gibi sağ bacağını altına alarak o bilindik oturuş halini almıştı. Usulca bir dal maltepesini paketinden çıkarmış ve tütetmeye başlamıştı. Babaannem de hep o alışkın olduğumuz el çabukluğu ile bir çırpıda bulaşıklarını yıkayarak, televizyonun karşısındaki yerini almıştı. O dönemin gündemi hep aynıydı. Yanı başımızda, Batı Trakya’daki Türk kardeşlerimiz, kendilerine vatan belledikleri toprakları bırakıp göç etmek zorunda bırakılmışlardı. Ana vatana göç, dört bir koldan devam etmekteydi. Bulabilenler trenle, kimileri de deniz yolundan vapurla yola düşmüşlerdi. Anladığım kadarı ile fazla zamanları da yoktu.

    Onlar, yüz yıl önce aynı kadere maruz kalmış atalarından biraz daha şanslı sayılabilirlerdi. Aynı yolu yaya olarak gelmeyecekler, yollarına pusu kurmuş çetelerin ve salgın hastalıkların onları katletme korkusunu yüreklerinde taşımayacaklardı. Ama onların da kendilerine göre başka korkuları vardı. Dağılmış ailelerini tekrar toplayamamak ve Ana vatanda tekrar hayata tutunarak varolamamak gibi.

    Üçümüz de pür dikkat, ekrandaki çaresizliğe kilitlenmişken kamera birden bir trenin penceresine odaklandı. Büyükçe bir sepet, vagonun penceresinden trene sokulmaya çalışılıyordu. Kamera biraz daha odaklanınca sepetin içinde bir insan görünümü belirdi. Rengi solmuş kara basmalar içinde, kocalmışlıktan ve kahırdan bir deri bir kemik kalmış bir ninecik… Kat kat çizgiler ile bölünmüş yüzünde, bir ayran tası içinde yuvarlanan iki zeytin tanesi gibi kara gözleri…

    Zaten yaşam belirtisi gösteren tek yeriydi onlar. Sepette taşınmasının sebebi muhtemelen sadece yaşlılığı değildi. Bedensel bir rahatsızlığı da vardı belli ki. Kalkmak üzere olan trene pencereden zar zor bindirilmeye çalışılırken, aynı vagonun kapısından binmeye çalışan bir adamcağıza kaydı kameranın kadrajı. Sepetin camdan girdiğini görmeden vagona binmedi bu yolcu. Bu da aralarındaki bağa işaretti. Belki de karı kocadırlar diye geldi hemen aklıma. Babaannem büyükçe bir nefes aldıktan sonra şu kelimeleri ağzından süzerek iç geçirdi: “Aaah aaah, te bu sepetteki insancıı getirselee bana keşki. Ne bakarım ona biliyon mu adam? Baari son günneeni uzur içinde geçiri…” Cümlesindeki “adam” dedeme hitap şekliydi. Dedem hiç kulak asmadı bu sözlere ya da biz öyle sandık. Yavaş yavaş tüteyen maltepesini bir kez daha götürdü dudaklarına usulca. Bir sonraki günün akşam vakitleriydi. Sabah Şekerlerin kaveye yollanan dedemin binek renosu, alışılagelen o motor sesi ile yanaştı avlu içine. Arkadan dedemin o gür sesi duyuldu. Babaanneme sesleniyordu: “Mareeey, gele baka bırayı.” Babaannem o anda yaptığı işi bırakarak telaşla koştu. Sonradan babaannemin çığlığı sardı mahalleyi. “Aman yarabbbiii, sana şükürler olsun!” Ben de koşarak gitmeme rağmen babaannemden sonra ulaşmıştım olay yerine. Gördüğüm manzarada bütün insani duyguların bileşkesi vardı. Dedem, yaşlı dedenin koluna girmiş beri doğru getirirken babaannem kısa ama güçlü kolları ile dün gece gördüğümüz o sepeti, tutamaklarından kavradığı gibi arabanın arka koltuğundan çıkarmıştı. Hemen indirmeye geçildi. Olayın heyecanı ile ilk bir-iki saat kimse konuşmadı. Konuklarımıza önce “yürek suudan” cinsten birer erik hoşafı içirdi babaannem. Daha sonra akşam yemeğine oturuldu. Ama o ninecik hiç konuşmuyor ve sepetinden çıkmıyordu. Babaannem onu yerinde, o sepette doyurdu. Dedem, diğer dedeyi alarak kaveye götürdü sonrasında. Babaannem de peçka üstünde bir koca kazan su kaynatarak, komşu Rüveyde Abu’nun yardımı ile nineyi bir güzel yıkadı. Gece yarısına doğru artık herkes birbirine alışmıştı. Geldiğinden beri ağzını bıçak açmayan ninecik bile birkaç kelimeyle de olsa sohbete katılıyordu. Misafir dede acıklı hikâyelerini uzun uzun anlattı kahveden geldiklerinde. Onlara bakan tek oğullarının, oradaki hükümet tarafından arandığını ve ilk kafile ile birlikte nasıl kaçak olarak ana vatana girdiğinden bahsetti bizlere. Herkesin kendi derdine düştüğü için, kimsenin onlarla ilgilenmediğini bu yüzden aç kaldıklarını ve ölümden korktukları için kendilerini buraya zar-zor attıklarından bahsetti. Bizim hane halkı büyük bir sessizlik içinde dinledi bu dramı. Sonunda dedem evin içinde oluşan hüznü dağıtmak için ayağa kalkarak nineye yöneldi. Babaannem, nineyi yıkadıktan sonra, onun isteği üzerine yine aynı kara çarşafları giydirmişti üzerine. Dedem o kıyafeti kastederek ; “Eeey kocaaana, çıkar at bu karaları artıkın, kara günnee geride kaldı. Sana bi kat çiçekli şalvarla, anteri diktireyim yarın. Ayırlısınna senin çocuu da bulacaz. Aydınnaa çıktınız artıkın.” dedi gecenin sonunda. Dedemin bunları söylerken yürekten inandığı gözlerinin içindeki hınzır gülüşten belliydi.

    Günler sonra ayrılık vakti geldi çattı. Bizim Aliçavuşlar’dan Hüseyin Dede’nin polis olan oğlu Ahmet dayı, o sıralar yabancılar şubede pasaport görevlisiymiş. Sağ olsun dedemden haber alır almaz, adı/soyadı bilgisinden buluvermiş oğullarının yerini. Dedem bizzat kendi Bursa’ya kadar götürerek teslim etti misafirlerimizi. Bu kısa zaman içinde onlara ne kadar çok alıştığımızı anladık gittiklerinde. Bu ayrılıktan en çok nasibini alan tabii ki babaannemdi. Öpe koklaşa bir türlü ayrılamamışlardı o gün, tüm karalarını bizde bırakan nineciğiyle. Ben hâlâ dedemin o insanları nerede ve nasıl bulduğunu bilmem. Bildiğim tek şey, dünyanın böylesine temiz çocukluk anılarını kaldıramayacak kadar hızla kirlendiğidir artık.

     

     

  • Mezarın – I

    Mezarın – I

    Karanlığın içinden gelen bir haykırış.. Ölü bedenler susamışken sessizliğe Vaftiz edilen bir bebek çığlığıyla kalkıyor bin yıllık mezarından.. Azazelin çığlığı kulağında Bedenin ateşe tutmuş Bilekleri kan.. Bütün ölümlüler peşisıra sırrına düşmüş. Sıraya girmiş kabuslarında hiçliğin intikam alıyor mezar taşını kana bulamış.. Tek sözcük bulamıyorsun çığlığına.. Ses yok,nefes yok.. Ve ruhun darmadağın şimdi soluksuz.

    Morpheus

  • Elif Yonat Toğay: “Benim için hissetmek değil de düşünmek esas”

    Elif Yonat Toğay: “Benim için hissetmek değil de düşünmek esas”

    Herkes Gibi Herkes Kadar, Bir Şeyler Yapmam Gerek ve Atıştırmalık Öyküler isimli kitapların başarılı yazarı Elif Yonat Toğay ile özel bir röportaj gerçekleştirdik.

    Merhaba. Öncelikle röportaj teklifimizi kırmadığınız için teşekkür ederiz. Betimlemeyi en çok sevdiğiniz zaman hangisidir?

    Ben bugünü okumayı ve izlemeyi seviyorum. Haliyle yazarken de bu eğilimdeyim. Yetişkin öykülerimde bugünü anlatsam da zamansız yazmaya özen gösteriyorum. Yani o öykü herhangi bir zamanda geçmiş olabilir. Okuyucunun hayal gücüne kalmış. Ancak çocuk öykülerimde günümüz teknolojisine ait ögeler kullanıyorum ister istemez. Çünkü çocuklardan öyle şahane sorular/yorumlar geliyor ki… Kullanmasam, eminim biri çıkıp “Sen tablet kullanmıyor musun?” diye sorabilir.

    Anlatmaktan çok hoşlandığınız şehir hangisi ve hangi yönü sizi etkiliyor?

    Bilmediğim, görmediğim yerleri yazmam pek. Zaten öykülerimde ön plana çıkan bir şehir yok. Ama Cihangirli olduğum için, yetişkin öykülerimde tasvir ettiğim sokaklar Cihangir’dir daha çok.

    Beni, şehir değil de doğa etkiler. Öyle ki, bir çiçek, bir böcek sızıverir öykülerime ben fark etmeden. Bana kalsa, hep hayvanları, bitkileri yazabilirim… Özellikle farklı coğrafyaların doğasını çocuklarla paylaşmak istediğim için dört kitaptan oluşan doğa temalı eğlenceli bir seri yolda.

    Çocuklar üzerine yazmak oldukça zordur. Çocuklara yönelmenizdeki temel sebep nedir?

    Yetişkinler için yazarken, sevgili arkadaşım Tülin Kozikoğlu, çocuk öyküleri yazmam konusunda ısrarcıydı. Erbabıdır dedim, sözünü dinledim. İyi ki de dinlemişim. Böylece, çocuklar için yazmanın daha bana göre olduğunu fark ettim.

    Hayal dünyanızın bu kadar genişlemesine sebep olan olaylar nelerdir?

    Herhangi bir olaydan söz edemem ama çok okumak ve çok sinema/tiyatro izlemek diyebilirim belki.

    Kitaplarınızda kendinizden soyutlanmış karakterler mi yoksa sizi yansıtan karakterleri mi anlatmak daha güzel geliyor? Yani eserlerinizin sizi yansıtması hoşunuza gider mi?

    Ben bir yazarın öyküsünü ya da romanını okuyunca, “O falanca kişi siz misiniz? Ya da tanıdığınız biri mi?” diye soranlardan değilim.  Aksi belirtilmemişse, hayal gücünün bir ürünü olduğunu kabul ederim. Ama o ürün, yazarın hoşlandığı, hoşlanmadığı şeyleri, hatta hayata bakışını bile yansıtır. Çünkü bir durumdan olumlu/olumsuz etkilenip kaleme alması bile yazarı yansıtması demektir zaten.

    Sizi en çok etkileyen duygu ve davranış nedir?

    Bazen olumlu, bazen olumsuz duygu ve davranışlar etkiler beni ama kesin şudur, budur diyemem. Ancak, yaşarken es geçilebilen, önemsiz görünen ve fakat önemli kırılmalar yaratabilen anlar/durumlar konusunda okuru hafifçe dürtmek hoşuma gidiyor.

    Genelde hangi tür kitapları okuyorsunuz ve neden bu türü tercih ediyorsunuz?

    Uzun zamandır, çocuk kitaplarıyla haşır neşirim. Hem daha eğlenceli olduğu için, hem de yaratıcılığımı tetiklediği için…

    İlk defa ne zaman “Ben yazar olacağım” dediniz?

    Aslında lise yıllarımdan beri yazıyorum. Günlük, anı, mektup, deneme… Üniversite yıllarımda, İngilizceden dilimize roman çevirileri… Son yıllarda, çalışma hayatımın temposu hafifleyince, daha ciddi yazmak istediğime karar verdim.

    Size göre kitap okuma alışkanlığı kazandırmak için neler yapılmalı?

    Uzman değilim ama bu alışkanlığın da pek çok alışkanlık gibi öncelikle aileden edinileceği kanısındayım. Kendi tecrübemden yola çıkarak, birlikte okuma ritüelinin etkili olacağını söyleyebilirim. Ayrıca çocukların yazarlarla buluşmalarını sağlayan birçok etkinlik var ki, çocukları okumaya ve hatta yazmaya özendiriyor.

    Bir de, geçenlerde yayınevimden duydum, okumayı sevmeyen çocuklara benim kitaplarımı tavsiye ediyorlarmış. Evet, bence de kısa öyküler çocuklara okuma sevgisi ve alışkanlığı kazandırmak için en uygun tür. Tadımlık öyküleri ister bir çırpıda, ister birer ikişer okuyarak kitap okumanın ve sonrasında bir kitabı bitirmenin zevkine daha kolay varabilirler.

     

    Kitaplarınızı yazarken bir esin kaynağınız var mı?

    Mutlaka… Bazen bir durum, bazen bir kişi, bazen bir söz bile olabilir bu…

    Yazmak için önce hissetmek gerekir derler. Sizce de öyle mi?

    Açıkçası ben düşünüyorum. Hatta her öyküye/kitaba başlamadan önce uzun uzun düşünüyorum. Kafamda sürekli o fikirle yaşıyorum. Eviriyorum, çeviriyorum, sonunda yazmaya başlıyorum. Başladıktan sonra da, düşünme hâli bitmiyor, aksine artıyor. Bu kez, her cümle üzerinde düşünmeye başlıyorum. Bazen geri sarıyorum, bazen ileri… Dolayısıyla, benim için hissetmek değil de düşünmek esas.

    Yazarlığa başlamakta en büyük destekçiniz kim oldu?

    Eşim. İlk günden bugüne, kesinlikle en büyük destekçim. Yazmak istediğimi söylediğimde, hemen bu konuda eğitim alternatiflerini araştırdı. Sonrasında da, ödevlerimi, alıştırmalarımı, taslaklarımı bile bıkıp usanmadan okudu. Yazdığım her şeyi daima ilk ona okurum, yorum yapar, fikir verir.

    Düşüncelerinizi, hislerinizi ya da hayallerinizi, hayalinizde kurguladığınız şeyleri başkalarının okuması size nasıl hissettiriyor?

    Yazdıklarımın okurla buluşması heyecan ve sevinçle karışık, harika bir his. Okurlarla buluşmak, yazdıklarımla ilgili yorumlar almak daha da güzel. Yani her anlamda okurla buluşmayı seviyorum. Motivasyonumu artırıyor.

    İlk olarak kitabınızın adını mı belirliyorsunuz yoksa kitap tamamlandıktan sonra mı kitap ismini belirliyorsunuz?

    Şimdiye kadar, kitap tamamlandıktan sonra adı geldi hep. Bazen hiç beklenmedik bir anda, bazen uzun uzun düşündükten sonra…

    Sorularımızı cevapladığınız için teşekkür ederiz. Kitap severler ve Çerezzine okurlarına son olarak neler söylemek istersiniz?

    Edebiyat hayatı güzelleştirir, zenginleştirir, unutmayalım…

  • DETRIMENTAL

    DETRIMENTAL

    En büyüğü 20 yaşında. Bu işe aşkla başlayıp, inançlarıyla devam etmek istiyorlar. Ekim ayında teklileri “DEVİR”le farkındalık yaratan genç grubumuza kısa bir röportaj teklifi sunduk. Sağolsun bizi kırmadılar. Yeni ekibimiz Detrimental ile birlikteyiz!

    RA: Merhabalar. Öncelikle sizleri tanıyabilir miyiz?

    F.Y.: Ben Furkan Yılmaz. Grubun bateristiyim. 6 yıldır bateri çalıyorum. İstanbul Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde okuyorum.

    T.H.B.: Ben Taha Metehan Beşikci. Grubun ritim gitaristiyim. 3 yıldır gitar çalıyorum. 12. Sınıf öğrencisiyim. Samsunluyum! Yavuz Çetiiin! (Gururla gülümseyerek)

    O.Y.: Ben Ozan Yüzer. Grubun solo gitaristiyim. Eskişehirliyim. 4 yıldır gitar çalıyorum. 12. Sınıf öğrencisiyim.

    U.K.: Ben Umut Kapaklıkaya. Grubun vokalistiyim. İzmirliyim. Eskişehirde yaşıyorum. 12. Sınıf öğrencisiyim.

    T.T.: Ben Tuncay Tokat. Grubun bas gitaristiyim. 2 yıldır bas gitar çalıyorum. Eskişehirliyim. 12. Sınıf öğrencisiyim.

    RA: Çok memnun oldum arkadaşlar.
    Grup nasıl kuruldu arkadaşlar? Biraz bahsedebilir miyiz?

    F.Y.: Üniversite sınavı ve tercihler sonrası kalan zamanlarda solo davul çalışıp, eski gitaristimizle (Fatih Gürsoy) görüşüyordum. 2016 Temmuz ayında “Grubu kuralım bir şeyler yapalım” dedim. Stüdyoya girdik.

    RA: Hemen mi? (Tutamadım kendimi sözünü kestim gülümseyerek 😊)

    F.Y.: Hemen abi (Gülerek 😊) Toprak diye bir arkadaşımız var. Eskidendir dostluğumuz ve müzik yaptığım bir dostum. Stüdyoda bize vokal olarak eşlik etti. Üç kişiyle stüdyoya girdik. Toprak söz yazıyordu. Eski üyemiz Fatih ve bende riff ve trafik üzerine yoğunlaşıyorduk. “Bedlam” şarkısının temellerini böyle attık. Toprak müzikle ilişiğini kesince, bizde Fatihle grubu tamamlamaya çalıştık. Taha Metehan ile tanıştık. Grubumuza dahil oldu. Metehan gelince “Bedlam” şarkımıza yoğunlaştık. Metehan, yakın arkadaşı Tuncay’ı gruba davet etti. Tuncay’da katılınca her şeye hazırdık ama vokal yoktu. Biz de vokalsiz enstürmantal beste yaptık. “Bedlam” şarkımız hazırdı. Son olarak gruba Umut’u davet ettik. Umut davetimizi kabul edip gruba katılınca, ekibi tamamlamış olduk. Şubat 2018’de Bedlam ve Hep Yanımda’yı kaydettik. Mart 2018’de ikisinide yayınladık. Mayıs 2018’de Atayurt Okullarında ilk sahnemizi aldık.

    RA: Detrimental ismine nasıl karar verdiniz?

    F.Y.: Adı belirlemek uzun sürdü. Bir çok kişiye sorduk. Bunların yanı sıra müzik için, sahne için çok uğraştık. Şansımız yaver gitmedi. Ağır, garip eleştirilerle çok kapı kapandı yüzümüze. Bu yüzden “Detrimental” olsun dedik.

    RA: Yerli yabancı olarak örnek aldığınız gruplar sanatçılar var mı?

    F.Y.: Rahmetli Yavuz Çetin‘in ayrı yeri var. Gruplar arasında özellikle Pentagram, tekniklerini beğendiğimiz Murder King ve Sails Of Serenity.

    RA: Gelecek hakkında planlarınız nedir? Bir çok Rock sanatçısı ve gruplar, maddiyattan dolayı zor zamanlar geçiriyor. Bunlara sebep olarak; ilgisizlik ve bilgisizlik olduğunu düşünüyorum. İlgi olmaz ise; devam mı edeceksiniz, yoksa düzene ayak mı uyduracaksınız?

    U.K.: Planlarımız yaptığımız müzikle, sergilediğiniz duruşla Türkiye’de Metal/Rock müziği ileri taşımak istiyoruz. Bu işi yürekten yapıyoruz. Kazandığımız para yok zaten. Maddiyat olarak bakmıyoruz. Para sıkıntısından dolayı müzik bırakılmaz abi! İlgi olmazsa, ya da azalırsa yenileneceğiz. Hiç ilgi görmezsek ne yapacağımızı bilmiyoruz. Şunu bilmenizi isterim, müzik her zaman hayatımızda olacak.

    RA: Buradan cımbızla bir şey çekmek istiyorum. “Metal/Rock Müzik” diyorsunuz. Sizce Metal Müzik bağımsızlığını mı ilan etti? Yoksa Metal Müzik, Rock Müzik türü mü?

    U.K.: Metal Müzik bağımsız bir tür. Ülkemizde Rock Müzik değer görmezken, Metal Müzik hiç görmüyor. Bu yüzden ülkemiz için ikisini bir anda kullanmak uygun. Metal/Rock 🤘

    RA: Türk Rock neredeydi, nereye gidiyor sizce?

    U.K.: Türk Rock, üretken ama ilgisiz. Ülkemizde saçma bir müzik anlayışı var. Estürmental alt yapıya bakılmıyor. Türk Rock sanatçıları üretiyor ama dinlenmeden çöpe atılıyor. Ön yargılar çok. Hep birlikte yıkmamız lazım.

    RA: Rockaabi ile aranızda nasıl bir bağ var?

    U.K.: Rockaabi ile “Bedlam” sayesinde tanıştık. Parçamıza destek ararken Rockaabiye denk geldik. Beğendiler, sohbet koyulaştı. Bizimle ilgili planları olduklarını söylediler. Söylemekle de kalmadılar. Her şey göründüğü gibi.
    Rockaabi, Metal/Rock kültürünü, Türkiye’de canlandırmak isteyen bir sayfa değil, bir KURULUŞTUR! Her türlü desteğe hazırlar. Bunun en büyük örneğiz biziz. En küçük ihtiyacımızda bile yanımızdalar. Rockaabi’ye çok teşekkürler.

    RA: Asıl biz teşekkür ederiz emekleriniz için. Son bir soru. Son parçanızda vermek istediğiniz mesaj nedir?

    F.Y.: Bu şarkı için çok çalıştık siz de biliyorsunuz. Toplumumuzda yaşanan kadına şiddet, çocuk istismarı gibi iğrenç olaylara toplum olarak çözüm bulmamız lazım!
    Bunun için farkındalık yaratmak istiyoruz. Bu iğrenç olayların kesin çözüme kavuşmasını anlattık. Kadın şiddeti suçtur!”

    RA: Arkadaşlar çok teşekkürler. Yolumuz açık olsun. Desteğimiz her zaman sizinle. Çok bilinçlisiniz teşekkürler.

  • Kanlı Teneke 8.Sayısını Yayınladı.

    Kanlı Teneke 8.Sayısını Yayınladı.

    Mizantropik Heyecanımız Kanlı Teneke 8.sayısını yayınladı. İçerik olarak  Enthroned, Purgatory, Necronomicon, Thornspawn, Mass Infection, Kyterion, Zloslut, Gutalax, Glabrezu Röportajları, Aleister Crowley & H.P.Lovecraft and Necronomicon, Occultism , Albüm kritikleri ve Mizantropi denemeleri, hepsi ve daha fazlası sizleri bekliyor. Okültizm konseptli yeni sayı sizi sizden alacak bizden söylemesi…..!!!

  • Serdar Tuksal: “Tarihin bir noktasında, bir yerde iz bıraktığınızı hissediyorsunuz. Daha güzel ne olabilir?”

    Serdar Tuksal: “Tarihin bir noktasında, bir yerde iz bıraktığınızı hissediyorsunuz. Daha güzel ne olabilir?”

    Dr. Skull’ın üçüncü albümü Hershey Yolunda’nın efsane sesi Serdar Tuksal ile çok samimi bir söyleşi gerçekleştirdik.

    Merhaba öncelikle bizi kırmadığınız için size sonsuz teşekkür ederiz. Serdar Tuksal, Dr. Skull tarihinde önemli bir kırılma noktası olan Hershey Yolunda albümünün sesi olarak hayatımıza girdi. Öncelikle bu nasıl gerçekleşti, bizlere biraz bahseder misiniz?

    Merhabalar. O yıllar Ankara’da yaşadığım ve okuduğum dönemlere denk geliyor. Bir taraftan Gazi Müzik’te eğitimimi sürdürürken, diğer yandan sahne programlarına devam ediyordum. Hacettepe Üniversitesi öğrencilerinden kurulu Distortion Blues Band isimli grubun uzun yıllardır vokalistliğini yapıyordum, yani hepimiz Ankara içerisinde faal müzisyenlerdik ve birbirimizi tanırdık. Bu dönemde Alper bana ulaştı ve  Dr. Skull albümünde ve grup içerisinde yer almak isteyip istemediğimi sordu, tabii ki büyük bir keyifle kabul ettim.

    24 Ocak Lansman gecesinde siz de sahne aldınız ve bence inanılmaz performanslara imza attınız, aldığınız yorumları bizimle paylaşmak ister misiniz?

    Müthiş bir geceydi, başından sonuna kadar sürekli yüksek enerjili bir buluşma yaşandı. Herkes çok yakın, özlemiş ve heyecanlı geldi geceye. Yorumlar çok onore edici ve gelmeye de devam ediyor.

    Bildiğim kadarıyla Hershey Yolunda albümü sonrası Dr. Skull çok az konser vermiş ve daha sonra dağılmıştı. O günlere geri döndüğünüzde neler hissediyorsunuz?

    Ben her zaman şunu söylüyorum; DR. SKULL benim gruba dahil olmamdan çok uzun süre önce kurulmuş ve zaten yaptıkları albümlerle yerini sağlamlaştırmış bir gruptu. Bu sebeple diğer elemanlar için taaa lise yıllarından gelen bir birikimin ve paylaşımın izleri var hepsinde. Ben maceraya sonradan katıldım ve güzel bir iş çıkarttık ancak devam etmesini çok isterdim, bugün en çok hayıflandığım meselelerden biri DR. SKULL macerasının o dönem için sonlanmak zorunda olması oldu. İçimde bu konu ilgili  halen bir eksiklik hissi var.

    Yıllar sonra biz Dr. Skull hayranları için bir rüya gerçekleşti, grubu tüm üyeleriyle birlikte ve üstelik bu döneminde en sevdiğimiz gruplarından biri olan Razor ile birlikte izledik. Siz bu konsere dair neler hissediyorsunuz?

    Bu konserin son konser olmaması gerektiği hissini hissediyorum.

    Türkiye’de Heavy Metal Tarihimizde Dr. Skull’ın yanı sıra Devil, Akbaba, Whisky, Asafated, Mavi Sakal, Metafor, Witchtrap ve Metalium gibi gruplar da geri döndüler ve her biri yeni nesiller tarafından büyük ilgiyle karşılandılar. O dönemin gruplarının her biri gerçekten efsanedir, peki bu grupları efsane yapan en önemli etkenler sizce nelerdir?

    Heavy Metal ve türevlerinin en yoğun olarak üretildiği ve dinlendiği yıllardan bahsediyoruz, bu sebeple o dönem gençliğinin üzerinde derin izler bırakmış olması çok normal. Türkiye’de bu işi çok iyi yapan gruplar halen mevcut bkz. Razor gibi. Bu gruplar, eski ile yeni arasında ciddi bir köprü kurulmasını ve müzikal bağların güçlenmesini sağlıyorlar, bu çok önemli bir faktör. Bir diğer mesele de 80’ler ve 90’larda bu tarz müzik yapan gruplar sahne alacak çok yer ve organizasyon bulabiliyorlardı, şimdi durum böyle mi emin değilim ama Heavy Metal sadece bir dönemin müziği olamayacak kadar etkili bir tür. O sebeple dinleyicinin sevgisi bu konuya devam edecektir eminim.

    Ve Serdar Tuksal elbette Dr. Skull sonrası müziğin farklı evrelerinde bulundu, 90’lı yıllarda bildiğim kadarıyla babanızın ismini alarak Sencer olarak bir pop albümü yaptınız ve ben de o albümü aslında hatırlıyorum, o albümden bazı şarkılarınız 90’lar listelerinin en başarılı şarkıları listesine de girmiş durumda. Bizlerle biraz o günleri de paylaşırsanız çok seviniriz.

    Eveett, bu konu çok konuşuldu ve eleştirildi. Öncelikle şunu belirtmeliyim; Şehrazat ile yaptığım görüşme ve konuşmalar ile sonuçta ortaya çıkan albüm arasında hiçbir benzerlik yok. Dört yıl boyunca İstanbul’da solo albümüm için çalışmak zorunda kaldım. Ortaya çıkan iş, pop müzik dinleyenler için kaliteli ve keyifli bir işti ama benim anlaştığım ve yapmak istediğim tarz bu değildi. İşin başından itibaren çıkarttığım albüm Şehrazat tarafından şekillendirildi ve olmasını istemediğim noktalara getirildi. Yaptığınız sözleşmeler çok bağlayıcı, bazı noktalarda kaçamıyorsunuz, albümü çıkartmak zorundaydım ve çıkarttım. Daha sonrasında da devam ettirmek isteseydim ettirirdim. Albümün yakaladığı ivme ve başarı muazzamdı ama benim tarzım değildi ve hiçbir zaman içime sinmedi tam olarak. Size samimi bir şey söyleyeyim SENCER albümü halen bende yok. Ancak yaşadığımız her şeyin sorumlusu ve sonuçlarının getirdiklerini karşılamak zorunda olan kendinizsiniz, kimseyi bu konu ile ilgili suçlamıyorum.

    Hep müzik yolculuğunuzu sürdürdünüz ve şu sırada bir grubunuz var bildiğim kadarıyla. Biraz da diğer çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

    Ben 14 yaşımdan beri müzikten para kazanıyorum, hayatımı bu temel üzerine kurdum. Severek ve isteyerek yaptığım işler kadar, sadece para kazanmak için yaptığım işler de var. Aktif olarak programlarımı devam ettiriyorum. Otel programları ve özel organizasyonlar gibi çalmaya devam ettiğim bir çok iş var. Çalamadığım veya söyleyemediğim noktaya gelene kadar da bu işi severek ve isteyerek yapmaya devam edeceğim.

    Sizi izlediğim zaman müthiş bir enerjiniz olduğunu gözümle gördüm ve gerçekten harika bir frontman yanınız var. Ve ben de aslında bir Heavy Metal grubunda solistim (Sis) ve doğal olarak sormak isterim, en çok etkilendiğiniz solistler kimler oldu ve bu enerjiyi neye borçlusunuz?

    Ben esasen Manowar, Deep Purple, Iron Maiden, Led Zeppelin, Pink Floyd gibi grupları dinleyerek büyüdüm, bu grupların sahne performanslarının etkileri üzerimde büyük. Sahnede olmak ve dinleyici ile aynı havayı solumak inanılmaz bir duygu. Gündelik yaşantımda çok sakin bir insan olduğumu söyleyebilirim ama sahneye çıktığımda izleyicinin beklentisi ve enerjisi bir anda bana işleyiveriyor, sanırım sebep bu.

    Hershey Yolunda grubun kırılma noktasında ve ilk iki albüme göre daha farklı bir albüm ve aslında kendine farklı bir kitle dahil edinmeyi başarmış bir çalışma, bu albüm hakkında bugün siz neler düşünüyorsunuz?

    Sanırım bu albümü diğerlerinden ayıran en önemli özelliği dili. Bence geniş  kitlelere ulaşması ve çoğu tarafından kabul edilmesi bu sebeple oldu. Ayrıca albümün sözleri ve melodileri çok vurucu, bir noktada dinleyici ile net bir şekilde buluşuyor ve HERŞHEY daha iyi anlaşılır oluyor dinleyici için.

    Genel olarak en sevdiğiniz Dr. Skull şarkıları hangileri diye sorsak?

    Bu soruya cevap veremem, bence hepsi çok iyi planlanmış ve icra edilmiş şarkılar.

    Heavy Metal tarihimizin böylesine özel bir grubunun üyesi olmak nasıl bir duygu?

    Tarihin bir noktasında, bir yerde iz bıraktığınızı hissediyorsunuz, daha güzel ne olabilir.

    Çerezzine olarak sizinle bu röportajı yapmaktan gerçekten büyük mutluluk duyduk. Son olarak sevenlerinize neler söylemek istersiniz?

    Direnmeye devam etsinler, herkese bol müzikli ve keyifli bir yaşam dilerim.

     

    Fotoğraflar için Cem GAYSUSUZ’a sonsuz teşekkürlerimizle…

  • Coğrafya Kaderdir

    Vakti zamanında, güzel bir sosyolog abimiz “coğrafya kaderdir” demişti. Evet, bu coğrafya da, tarihin en büyük ve süregelen akıbeti de bu değil mi? Zira her dönem pik yapmış mevzunun ta kendisi. İsminden ziyadesiyle nasiplenen olanı da, her keresinde biraz daha fazla olsun hırsı, tamah bilmez ciheti, olmayan da iflah olmayacak fukara umudu… Hani kader dedik ya mevzuya, ahan da işte, bu coğrafya da keşfettiler, iyi halt etmiş LiDYA’lı abiler…İpek yolundan geçen kaşifler, tüccarlar öpücük veya çakıl taşı mı verdiler? Bu diyardan yok öyle beleş geçmek.O kervanlar da ücreti mukabilinde sürdüler fizana kervanlarını.Şimdi de aynı senaryonunun yeni ve değişik oyuncularıyla, günümüz uyarlamasındayız, düdüğü çalacaksın sen, vereceksin mangırı o hesap yani. Tamam, geliyorum Mualla, bağırma! Dersaadet neydi ya hu? Bilica Sivasspor da oynuyordu, Kombine travma=para! Konu neydi? Bu satırlar, gözü kör olası illet için yazılırken, bizim, efsane şehir takımı mali- finansal, ya paradan ötürü hak etmediği alt liglerde macera içinde değil mi ki, nerede o eski Kocaelispor! Gelmeyen sevgili gibiymiş bize umut. Belki birgün yeniden devran döner, paramız olmasa da haysiyetimiz var deriz ve çıkarız en sevdiğimiz yerlere. Şuraya atarlı bir söz yazayım da, şekil olsun yazı, bağlayacağım ama bağlaçların tümünün mesaisi bitti burada. Bitti, bitti…

    Kadir Kaplan 

  • Barış Ağabeyimiz’i Aramızdan Ayrılışının 20. Yılında Saygı, Sevgi ve Özlemle Anıyoruz…

    Barış Ağabeyimiz’i Aramızdan Ayrılışının 20. Yılında Saygı, Sevgi ve Özlemle Anıyoruz…

    7’den 77’ye hepimizin “Barış Ağabey’i” efsane müzisyen Barış Manço’yu aramızdan ayrılışının 20.yılında özlemle anıyoruz.

    Barış Manço Kimdir?

    Barış Manço 2 Ocak 1943 tarihinde İstanbul’da dünyaya geldi.  Müzisyen, besteci, söz yazarı, aranjör, oyuncu, TV programcısı, sunucu gibi birçok alanda üretimde bulunan Manço, aynı zamanda Anadolu Rock’ın kurucu üyelerinden. Galatasaray Lisesi’nde öğrenci iken sahneye çıktığı 1958 yılından beri grubu “Kurtalan Ekspres” ile birlikte Türkiye’de ve yurtdışında, birçok ülkede sayısız konser verdi.

    Bestelediği 200’ün üzerinde şarkısı bulunan Barış Manço, 12 altın ve 1 platin albüm/kaset ödülü kazanmıştır. Bu şarkılarının bazıları daha sonra Yunanca, Bulgarca, Arapça, Farsça, Japonca, İbranice, Fransızca gibi farklı dillere çevrilerek kendisi ya da başka sanatçılar tarafından seslendirildi.

    1988 yılında TRT’de başladığı “7’den 77’ye” programı ile şu ana dek ulaşılamamış bir rekora imza attı.

    Barış Manço, 1990’lı yılların sonlarına doğru Mançoloji albümünü sevenlerinin beğenisine sunamadan Kadıköy Moda’da yer alan evinde 31 Ocak’ı 1 Şubat’a bağlayan gece, 1999 yılında vefat etti.

    Vefatından sonra evi müze haline getirildi ve Mançoloji albümü de ailesi tarafından sevenleriyle buluşturuldu.

  • ROCKIMSI ŞEYLER

    ROCKIMSI ŞEYLER

    MERHABA ROCKIMSI ŞEYLER

    Şimdi size nasıl rezil olunur, nasıl utandırılır onu anlatacağım. Bundan iki yıl önce bir müzik yarışmasında jüri üyesi olan Serdar Ortaç. Rock müzik söyleyen yarışmacıları, müzikten anlamadığı için eliyordu. Yahu “Detone” nedir nereden bilsin! Zaten şarkı sözlerini bile kafadan salladığını söylememişmiydi? Sonra diyor ki “Rock müzik, kültürümüzde yok!” Kısacası müzikten anlamadığı için kültürden bahsediyor. Çok sever böyle şeyler yapmayı. Milleti gaza getirir daha sonra da “Keşke yapmasaydım, keşke söylemeseydim.” diyen biri. İşte yine böyle bir şey oldu. Bu söylemlerinden sonra ki hafta programda da Pink Floyd söyledi. İki yıl sonra, David Gilmour Twitter adresinden Ortaç’ın muhteşem yorumumu keşfetmiş ve paylaşmış. O kadar sevmiş ki yorum bile yapamamış. Yaa işte böyle bir şey oldu. Utandık mı? Çook! Biz böyle yazınca “Çok sert değil mi?” “Aman bir şey olmasın!” diyen dostlarımıza şunu söyleyelim “Biz sert seviyoruz!”” ama şunu unutmayın Serdar Ortaç’ın dinleyeni daha çok. Buda; hala kime neyi anlatmaya çalıştığımız hakkında düşünmemizi sağlıyor. Biz söyleyelim, anlayanlar kardeşimizdir.

     

    KRAL TV KAPANIYOR

    KRAL TV kapanıyormuş. Yani kim, kim izliyordu ki? Umarım paranın geçmediği müzik kanallarının kurulduğunuda göreceğiz. Kısacası, parayı basanın klibini yayınladığı mecralar gerçektende sıkıcı ve sahte değil mi? Kapanıyormuş, kapansın!

    2019 SON SÜRAT DEVAM ETSİN!

    2019’a çok hızlı başladık. Haggard dedik, Dr Skull ile arşa çıktık. Tabi Ocak ayı içerisinde bir çok sanatçımız güzel işler çıkardı. 15 Ocak’ta “Faydalı İşler Akademisi Rock’n Aid vol.3” kapsamında mükemmel düşünceli bir iş çıkarıldı. Hem eğlenip, hem yardımda bulunmak nasıl oluyor? İşte böyle oluyor! 28 Ocak’ta “Sömestr Fest” kapsamında yine Köy Okullarında ki kardeşlerimize istinaden harika bir organizasyon düzenlediler.
    Bir ay önceden planlar yapıyoruz. 22 Şubat Rashit‘in geri dönüşü, hemen ardına 23 Şubat Behemoth planları içerisinde boğuluyoruz. Gelsinler gelsinler biz boğulmaya razıyız. Paramız olmasa, giremesek bile mekan dışında şarkılar söyleriz. Yeter ki gelsinler. Behomoth demişken; çok iyi değil mi? Behemoth’un şu zamanda ülkemize gelmesi, bazı şeylerin değişmesinin ön ayağı olacak gibi görünüyor. Kim bilir belki bu yaz Venom Inc ülkemize gelir diyelim.

    1. YIL

    Söylemeden edemedik. 14 Ocak’ta mütevazi bir buluşmayla Rockaabi olarak 1. Yaşımızı kutladık. Bolca plan yaptık, yol haritası çizdik. Kısacası pastamızı üfledik. Rock/Metal adına ne yapılması gerekiyorsa kolları sıvadık. Bizi buraya getiren Rock/Metal dinleyicilerine, sanatçılarına, desteklerini esirgemedikleri için çok teşekkür ederiz. Çerezzine Dergisi yayın ekinine ayrı bir teşekkürü borç biliriz. Hoşçakalın… Eylemlerimiz devam edecek!