Blog

  • Mısraların külleri

    Mısraların külleri

     

    Bir gün bitecek olan herşeyin şerefine doldurduğu kadehten aldığı son yudumla düşüncelere dalmıştı.. Çocukluğu,ilkokul yılları,üniversite yılları gözünün önünden bir film şeridi gibi geçiyordu.. Yanı başındaki ağaç hışırtıları,parkın dışından akan trafik,tüm koşuşturmacasıyla akıp gidiyordu İstanbul.. Garip bir varlıktı şu insanoğlu denen; Onca hengamenin,tükenmişliğin,sefaletin içinde kendini kandıran kendine bile olan saygısını tüketmiş acımasız,yalancı,gaddar bir varlıktı.. Ya da dünya mıydı insanoğlunu böyle kılan.? Yaktığı sigaradan bir nefes aldı ve dumanını üfledi. Yavaş yavaş hava kararmaya yüz tutmuş,işten çıkanlar evin yolunu tutmuş günün son demlerini yaşıyordu şehir.. Oturduğu yerden kalkıp yürümeye başladı Karaköyde derme çatma bir kıraathanenin önünden geçerken akşam haberlerinde kırmızı bültenle servis edilen bir çığlık yankılandı kulaklarında.. Ve artık o yoktu.. Olmayacaktı da.. Birden eve doğru yola koyuldu. Kapıyı açtığında tükenmiş bir sessizlik karşıladı. Ve O ndan arda kalan doğum günü hediyesi henüz okumak için açmadığı kitabı çekmeceden çıkardı.. Sayfaları karıştırmaya başlamıştı ki aynı çığlık ikinci kez yankılandı.. Uzun yıllardır gözünden dökülmemiş yaşlar birden sağanak oldu kitabın sayfalarını ıslatmaya başlamıştı.. “Ömrümüz ayrılıklar toplamı” diyordu kitapta şair.. Ve dışarda bir kadının cesedi üzerinde savruluyordu tükenmiş mısraların külleri….

  • Bir Serserinin Trajikomik Yol Otopsisi- Mehmet’ in Hikayesi

    https://www.youtube.com/watch?v=vkvBd5JY05k

    Merhabalar;

    Adım Mehmet, 32 yaşındayım ve hayattaki en büyük başarım çişimi tutabilmek. Ben bunun için alkış aldığımı hatırlamıyorum ama ailem ilk etapta mutlaka tebrik etmiştir. Standart bir Türk annesi olan annem hem çalışıp hem bize baktığı hem de ev işlerini yapabildiği için evin gizli hükümeti olmasını bize kabul ettirmiştir. Babam ise sessiz sedasız evdeki iktidarını korumasına yardımcı olan ve işleri düzene koyan bu mekanizmada denetleme ve yürütme kurulu başkanı bir CEO edasıyla karalarının onayını bekler. Standart muhafazakara yakın modern aileyiz yani. Mutlaka tebrik ettiklerini düşünüyorum. Ya da inancım o yönde.

    Bunun dışında hayatım başarılarla dolu değil. Başarısız bir öğrenci başarısız bir çalışan oldum hep. Bizim nesli çernobil vurdu. Bebekliğimiz radyosyon dolayısıyla yeşile döndü. Çocukluğumuz ileride ailemize daha iyi bakabilmemiz için sınavlarla doluydu. Ya da ailemizin sermayesi olmadığı için başkalarının yanında nispeten daha güvenli ve yüksek stadartlarda çalışmamız için öyle inandırıldık. İlk okul sıralarında daha sınav denen karmaşık olguyla tanıştık. Anadolu lisesi sınavları dönemi dışarıda top oynayan arkadaşlarım bugün benden daha fazla kazanıyorlar. Fen lisesi sınavlarını yapamayan arkadaşlarımın şu anda sanayide kendi dükkanları var. Üniversite sınavı saçmalığı konusuna hiç girmiyorum evlenen arkadaşlar boşanıp ikinci kocaları ile ilk kocalarının parasını yemekteler.

    Haa… Bir de unutmadan kötü bir sevgili olduğum için kadınlarla aramda kötü. Ya da çirkin olduğum için. Bilmiyorum. Genelde kendini bile görmeyecek kadar sarhoş ya da yokluk çeken kadınların ilgisini çekebildim onun dışında stepne sevgili oldum. Şu Meriç esprilerinde geçen Meriç gibi. Genelde sevgililerinden ayrılan aldatılan terk edilen kötü davranılan kadınlar egolarını bende yükseltikleri gibi gene o tarz bir adamla beraber olmak için benimle ilişkilerini stand by konumuna alıp sohbet girişimlerime emoji denilen katillerle veya kısa cümlelerle devam ettiler. Sevilmeyi bile beceremediğimden olsa gerek.

    İntihar mektubu gibi olduğunu biliyorum. Ama bu hayatı inanın her sabah baştan yaşıyorum. Prometheus’ un her gün ciğerinin yenilmesi gibi düşünün bu durumu. Kalkıp uyanıp aynadaki arkadaşla karşılaşmak çok zor. Ama ölmek gibi bir niyetim yok. En azından şimdilik.

    Emek-Sermaye ikileminde emeğe değer biçilemez dediğimden beri doğru düzgün iş bulamıyorum Bulduklarıma fazla kalın geliyorum yada onlar daha fazlasını daha ucuza bulabiliyorlar. Artık canım sıkılınca çalışıp genelde çalışmama durumum var.

    Fazlaca mutsuz ve boş olduğum günlerden birinde beni aradı D. D. Sarışın tatlı mı tatlı muhteşem bir kız. Evet onunda ambarındayım. Yalnız kalmış olmalı ki beni çağırdı. Köprüden önce son çıkış Mehmet’ i.

    -Alo Mehmet nasılsın?

    -Sesinizi alamadım telefonum bozuk o yüzden numaralar yok geçen sosyal medyada durumu söylemiştim.( Yalan parayla değil yoksa benim gibiler yalan da atamayacaklar.)

    -Ben D. Ne çabuk unuttun beni. ( Sayın D. En son 4 ay önce işiniz düştüğü için aramıştınız. Onda da sizi pek dinlememiştim. 6 ay önce ise 3 hafta bir şeyler olsun diye yalvarmadığım kalmıştı ama siz beni arkadaş olarak görmüştünüz.)

    -Aaaaaaaaa…. D. Nasılsın kusura bakma ya. Gayet iyiyim keyifler yerinde. Bende şimdi yola çıkmak üzereydim.

    -Rahatsız ettim özür dilerim. Çok kötüyüm moralim çok bozuk müsait misin bir şeyler içelim?

    -Aslında…. Müsaitim.( Önce hikayenin ne olduğunu bilme arkasından bunu kabulleniş ile beraber yeniden bir umut sahibi olma cümlesi. Aradaki ise o esnada beynin hayır komutuna kalbin ümit ihtiyacının verdiği tepki.) Biliyorsun ne zaman istersen. Neredesin alayım seni?

    -İşteyim çıkınca Taksim’ de buluşalım olur mu? ( Seni maddi ve manevi çökerteceğim. Acılar içinde kıvrandırıp cebindeki son meteliğe kadar sömüreceğim. Sonra bana bundan daha kötü davranacak bir yavşağa elimdeki herşeyi vereceğim. Beni manevi olarak tükettikçe sana dert yanıp senin yaşam enerjini sömüreceğim demenin kısa yolu.)

    -Taksim mi? Tamam. ( Kızım senin seçtiğin yere sıçayım. Taksim mi kaldı gerzek. Bir avuç montofon ile beraber biraya 25 kahveye 20 lira mı vereceğiz diyemedim.) Burger kralının önünde buluşuruz o zaman.

    -Tamam Canım(?) görüşürüz ben ararım seni numaramı kaydet. ( Daha rahat acı çektirmek için seni her aradığımda ismimi gör ve Pavlovun köpeği gibi tepki ver bana.)

    Telefonu kapattıktan sonra bir iki dakikalık idrak süreci başladı. Ben neden bu teklife evet dedim, bu işin sonunda üzüntü orantım 1 ile 5 arasında kaç olacak ve ne kadar param ve benzinim var. Kafamda ki fizibiliteden pek doğru bir sonuç çıkaramadım. Zaten her şekilde hikayenin sonunu bildiğim için pek de umursamadım. Biraz pişpişleyip avutup geri yollayacaktım. Hayallerim ise pembe panjurlu evin içindeki çocuk sayısından bahçeye ekeceğim erik ağacından yapılacak kompostonun komşulara takdim kısmına kadar ilerlemişti.

    Daha buluşma saatine vardı ama benim oraya gitmem en az 3 saati bulacaktı. İşsizdim en son aldığım maaşımı bitirmek üzereydim ve motorum arızalanacağının sinyallerini vermekteydi. Duşumu yaptıktan sonra çıktım. Onun iş saatinin sonuna doğru ben tahmin ettiğim üzere Taksime anca varmıştım. Şişhane Kapalı garajına motoru bıraktıktan sonra Odakule’ nin yan tarafından İstiklal’e çıktım. Saç ektirmiş araplar bir iki sokak müzisyyeni okuldan çıkmış liseliler ve iki travesti karşıladı beni. Galatasaray Lisesinin önüne doğru ilerledim. Telefonuma 15 dk.’ya oradayım diye mesaj atmıştı bile D.

    Adımlarımı hızladırdım. Yukarı doğru kuru bir kalabalık vardı. Yürümek zorlaşmıştı. Kulaklığımda Kesmeşeker tatlı tatlı çalmaktaydı. Metin bir kurt gibi yalnızlığıma Metin Kurt Yalnızlığı şarkısı eşlik ediyordu. Yaklaştıkça içimde garip bir heyecan oluşmaktaydı. Ne yapacaktım elini mi sıkmalıydım yoksa sarılıp öpmeli miydim? Kaskıma dikkat etmem gerekliydi kaskla vurup kendi kaleme gol atma ihtimalimde olabilirdi. Duruma göre şekil almak daha iyi olabilirdi. Duruduk yere umutlanmıştım işte. Umut büyük tuzaktı benim gibiler için. Önce umut verirler sonra kemiklerini sıyırırlardı. Ama umutsuzda yaşanmazdı. Hayaller güneşli oldukça keyifli oluyordu.

    Tam 258 adım atıp ikinci sigarayı yakmışken geldi D. Yemyeşil gözleri parlıyordu. Ona doğru hareketlendim. Elini mi sıkayım sarılıp öpeyim mi derken sarıldı bana. Teni diken diken batıyordu. Ne olduğum umrunda değildi belki. Yada örselenmiş gururum bana oyun oynuyordu.

    -Mehmet neden hiç aramıyorsun hayırsız. ( Canım benim mesajlarıma 2 gün geç cevap verdiğin için olabilir mi? Hem bu alet iki yönlü çalışıyor biliyorsun değil mi?

    -Rahatsız etmek istmedim. Hem enişte benden pek haz etmiyor demiştin benim yüzümden sıkıntı yaşamanı istemedim. ( Hani Mehmet aramasan beni sevgilim biraz kıskançta demiştin ya.)

    -Ya ne ince düşünüyorsun boş versene onu. Zaten biz ayrıldık onunla. ( Geldik bu akşam ki konuşmamızın genel konusuna.)

    -Aaaaa çok geçmiş olsun. İyi misin? (Hadi canım bende salağım anlamadım.)

    -İyiyim. Hiç bu kadar iyi olmamıştım. Değiştim geliştim artık. Ne istediğimi biliyorum artık. Bir süre dinleneceğim. Kendimle yalnız kalacağım. Kendimi dinleyeceğim. Vakit ayıramadığım arkadaşlarımı göreceğim. Daha güçlü bir kadınım artık.( Seninle başlıyorum. Daha hırt bir adam bulduğum anda işkence masasında seni bırakacağım ve ölmek için bana yalvaracaksın. Bütün bu terkedilme acısını senden çıkaracağım. Sen olmazsan başkası ama elde en taze sen varsın)

    -Nereye geçelim? Soğuk sıcak ne içeriz?

    -Ya birini daha bekleyeceğiz. Gerçi sana süpriz oldu ama N. Gelecek. Senin yakın arkadaşınmış. Bir iki gündür konuşuyoruz senin arkadaşınmış dedim süpriz olur. ( Vay piyasa kızıştırdın bakıyorum. Biri olmazsa biri. Rekabet piyasayı güçlendirir Adam Smith diyorsun. Vay N. Bu kaçıncı kazık bana.)

    -Biz geçelim o gelir. Ben arayayım istersen. (Ben gideyim yada başbaşa buluşun daha rahat edersiniz.)

    N. yi aradım. Yolda olduğunu 40 dk’ ya geleceğini söyledi. Biz geçelim bir yere o gelirmiş. Nevizade’ ye doğru yürümeye başladık. Tadımın kaçtığını belli etmemeliydim. N. Ile uzun zamandır arkadaştım. Hoşlandığım bütün kadınlarla bir şekilde münasebet yaşamıştı. Öncesinde yada sonrasında. Kendi hayatımı kurduktan sonra haftada ikiye düşmüştü görüşmelerimiz ama yine de en yakın arkadaşlarımdan biriydi. Bu kız hakkında da çokça konuşmuştuk. Şimdi olan benim hoşaf hayallerime olmuştu.

    Mekanı D. seçti. Geçtik oturduk. İki bira söyledik. Aptal hikayesini anlatmaya başladı. Adam onu çok sıkıyormuş. Boğulmuş denetlenmekten ve kızınca tanınmaz oluyormuş. Daha sakin bir adam istiyormuş. Çok maço tiplerden bıkmış artık. Üstüne sosyal medyada başka karılarla yazışmasını yakalamış. Salakmış aldanmış.

    Arkadaki duvarda Türkan Şoray’ ın posteri vardı. Muhteşem bir bakışla onun kafasının üstünden bana bakıyordu. Yan tarafında ise Filiz Akın bütün asaleti ile gülümsüyordu. Sen nasıl katlandın bunca zamandır bu adama dedim. Sen zaten sert mizaçlı bir adam aramıyor muydun? Dedim. Filiz Akın bana mı gülüyordu acaba? Cevabını bildiğim soruları sormaktan sıkılmıyorum her halde. Gözleri doldu. Birden yeşil gözlerinden yaşlar boşaldı. Yanındaki sandalyeye geçtim. Sarıldı. Sıcacık teni yaktı bu sefer. Kokusu ciğerlerime doluyordu. Yapma Mehmet umutlanma sakın. Acıyacak yine canın. Sakın bak karşı duvarda kim var Erol Taş var. Anla seninle oynuyor ilk atağında golü atsın diye kaleden çekiliyorsun yapma. Arkada Yaşar Kurt benim için içten içe söylüyordu. Ver bana düşlerimi diye. Al düşlerini yap görevini siktir git işte oğlum. Aşk maşk çıkartma başına. Karı seni atacak. Kanma aslanım sakın.

    Ellerimle narin yüzünü kavradım. Bak bana. Bak bakayım dedim. Makyajı akmaya başlamıştı. Parmaklarımla göz yaşlarını sildim. Pandaya döndün diyebildim. Gülmeye çalıştı. Daha sıkı sardı beni yanlışlar hakkında birşeyler söyledi. Belkide beni seçmediği için yanlış yaptığını anlamıştır diye düşündüm. Pembe panjur güzel olmayabilir. Düz pencere olsa daha çok güneş alır hem.

    Telefon çaldı. Arayan N. idi. Yerimizi öğrendikten sora telefonu kapadı. N. aradı dedim. Tamam ben bir lavaboya gideyim gelirim dedi. Kalktı lavaboya giderken onu izledim. Çok üzülmüştü. Kalbi kırılmıştı. Ben sadece aceleci davranıp peşin hükümler veriyordum. Yan masada bir kızla bir oğlan konuşuyorlardı. Belli ki birbirlerini tanımaya çalışıyorlardı. Oğlan sıkılmış gibi duruyordu kızın anlattıklarını pek dinlemiyor gibiydi.

    Tam o sırada N. geldi. Sarıldık hoş beş etmeye başladık. Bira söyledi kendine. Ben kahve ile  devam ediyordum. Ali Atay arkadan terliklerimle gelsem sana diyordu. Dünya mı biraz parlaktı yoksa ben mi umutlanmıştım tam bilemiyordum. D. Lavabodan geri döndü. Makyajını tazelemişti. Çok güzel görünüyordu. N. nin elini sıktı. Sohbetimize katıldı.

    Ben ne kadar politik biriysem N. aynı şekilde apolitikti. Ben ne kadar sakinsem N. o kadar agresif bir adamdı. Beraber aynı semtin sokaklarında büyümüştük.Yan yana kavga etmiştik yanyana okumuştuk. Ama marsla dünya kadar ayrıydık. Müsade isteyip lavboya gittim. Yüzümü yıkayıp işedim.

    Yerime döndüğümde N. nin D nin yanına oturduğunu gördüm. D ile koyu bir sohbete başlamıştı. Uzaktan onlara baktım. Ayhan Işığın posteri bana bakıyordu. Artık suya düşebilecek bir hayalim yoktu suya düşen bütün hayallerim suyu doldurduğu için birbirlerinin üzerine düşüyorlardı. Bir umuttur yaşatan insanı dedim. Yavaş yavaş masaya doğru yürüdüm.

    Gezi direnişinden bahsediyordu. Biz şunu yaptık bunu yaptık şuradan yürüdük buradan kaçtık. Hayatı boyunca politik olduğu tek an o dönemdi. Sonrası ise tepkisel bir politizmdi. Geziyi analiz etmeye başladı uzun uzun basma kalıp herkesin bildiği ezberlediği cümlelerle. Büyük bir halk ayaklanmasıydı dedi. Arap baharı gibiydi. Filiz Akınla göz göze geldim yine. Ağzımdan Durkheim’ da seinle aynı fikirde mi? Sorusu fırladı. Kendime şaşırdım.

    Efendim dedi. N. Sen yoktun görmedin kardeşim dedi. Devam etti. D. Gözlerini ayırmadan onu dinliyordu. Arada saçıyla oynuyordu. Parlak gözlerle ona bakıyordu. Konu isyanın sosyolojisiydi. Söylenenler baside indirgenmiş belli başlı analizlerdi. Sırf karı kız kovalamaya geziye katılmıştı ve hala gezinin ekmeğini yeme sevdasındaydı. Böyle mutluydu. Diğer tarafta yan masaya yeni insanlar eklenmişti kız grubun biraz dışında kalmış benim yanımda kalmıştı. Göz göze geldik. Güldü. Müslüm Baba Zamanın eli bize değidi bize diyordu. Kulağıma eğilip “Durkheim bence aynı fikirde değil ama Bakunin’ e sormak lazım” dedi. Kızıl saçları benimde yüzümü kapadı. Gülmeye başladım. Adam isyanın kitabını yazdı bence o bizi Marx a havale eder dedim. İri kahve rengi gözleri parladı. Masasına geri döndü. N. anlattıkça anlatıyor politik çıkarımlarda bulunmaya devam ediyordu.

    Masada var olma gereksenimim kalmamış gibi duruyordu. Saate baktım 10 a yaklaşmaktaydı. Yarın iş var mı kuzum dedim D. ye. Hayır izinliyim dedi. N. çok tatlısın ya dedi. Şu güzelliğe bak kardeşim dedi. Dönceğin zaman söyle seni bırakırım dedim. N. Motorla mısın? dedi. Evet dedim. Bu saatte sakatlık çıkmasın ben bırakırım sen devam edersin dedi N. Tam olması gerektiği gibiydi. Artık işi sonlanmış fişi çekilmişti, sadece muhabbetin yancısı olacaktım. Gözleri Türkan Şoray’ daydı.

    Arka masadaki kız tekrar kulağına eğildi. Senin işin burada bitti bence dedi. Neden dışarıya çıkıp benimle bir sigara içmiyorsun? Diye sordu. Göz kırptı. N. ile D. koyu bir muhabbete girmişlerdi. Müsadenizle ben kaçayım dedim. Artık orada olmadığımın bilinci ile kaskımı aldım ve masadan kaktım. Çıkışa doğru yöneldim. Ne dedikleri pek umurumda değildi. Ben zaten sahadan mağlubiyetle ayrılmayı başarmıştım.

    Kapıya çıktığımda karşımda kızıl kızı gördüm. Paketten bir dal sigaramı çıkarttım. Kız çakmağıyla sigaramı yaktı. Kızıl kıvırcık orta boylarda saçları vardı. Balık etli kısa boylu bir kızdı. Teşekkür ederim. Adım Mehmet dedim. Bende T. Dedi. Üzerinde siyah bir deri ceket vardı. Altında AC/DC tişörtü yırtık siyah kot pantolonu vardı. Hangi üniversite diye sordum sırf konu açmak için. Mimar Sinan dedi. Umarım seni rahatsız etmedim. Arkadaşın seni saf dışı etmek için çok konuştu. Sıkılmışsındır diye düşündüm dedi. Güldüm. Sadece güldüm. Benim neslim en yakın arkadaşını rakip olarak algılamaya daha ilk okulda başlamıştı. Sonrası hep gelirdi. N. biraz öyledir. Ortamda baskın karakter olmaya bayılır dedim. Ben genelde yan rolleri severim. Tıpkı Batmanin Alfredi olmak gibi bir durum bu. Güldük.

    T. Diye bağırdı bir ses. İçerde T. Nin yanında oturan çocuktu. Sen ne yapmaya çalışıyorsun dedi. Benim yanımdayken bile başkalarına kuyruk mu sallamaya başladın dedi. Şaşırmıştım. Bela yavaş yavaş geliyordu. Yok birader sadece konuşuyoruz dedim. T. Araya girdi. Sana ne U. Diye bağırdı. Sabahtan beri takmıyordun şimdi mi sevgilin olduğum aklına geldi gerizekalı puşt. Diye bağırdı. Çocuğun diğer arkadaşlarıda dışarı geldiler. Kızlardan biri Susun rezil oluyoruz. Dedi. Ah Mehmet dedim Şimdi boka balıkma atladın. Çocukları teker teker kesiyordum. Sırtım duvara yaslanmış olduğu için arkam tehlikelere kapalıydı. Ama çocuklar biraz iri yarı tiplemelerdi. Ve ben kavga etmeyi bilmezdim. İsminin U. Olduğunu öğrendiğim çocuğa Kardeşim sıkıntı yok sadece konuşuyoruz sevgili yanında olan kıza neden sarkayım deli misin? Yürüyün bakın işinize dedim.

    Cümlemi tam bitirdiğim esnada çocuğun üstüme doğru geldiğini fark ettim. Yumruğundan kaçmak için kafamı diğer tarafa doğru attım. Yumruk yanımdan geçmişti. T. Çığlık attı. Elimdeki kaskla Çocuğun çenesine doğru hamle yaptım. İlginç bi şekilde Tok diye bir ses duydum. Çocuk kendini geri atmıştı ama kask çenesine ve dudağını sıyırıp burnuna gelmişti. U. Yere düştü. T. İle bir anlığına göz göze geldim. Ağlıyor yardım istiyordu. İlk yumruk kafamın yan tarafına gelmişti. Kendimi yere bırakıp kafamı kollarımın arasına aldım ve cenin pozisyonuna geçtim. Bir iki tekme ye yumruğun ardından araya birileri girdi. Çok hasar almamıştım. Ama canım çok acıyordu. Galiba burnumda kanıyordu. Birinin birader iyi misin diye sorduğunu duydum. Yere uzandım. Başımda 40 lı yaşlarında bir abi vardı. Uzun sakallarının ve saçlarının bir bölümü kırlaşmıştı. Küfürler hala havada uçuşuyordu arkada. Doğruldum. Başım çok dönüyordu. T. Yi uzaktan seçtim. Çocuğa sarılmış seni seviyorum diye ağlıyordu. Bu şekilde hiç kullanılmamıştım. Çok yaratıcıydı. Kıskandırmak için beni seçmişti. Sürünün zayıf ceylanı ben olmuştum. Abi elini uzattı. Ayağa kalktım. Telefonumun ekranı kırılmıştı. Saat daha 22.30 bile olmamıştı. İyi misin dedi tekrar. İyiyim abi bir sıkıntı yok dedim. Dikkatli olsana oğlum dedi. Paketimi arıyordum ama o da kayıptı. Abi cebinden tabakasını çıkardı. Özenle sarılmış bir sigarayı bana uzattı, yaktım. Teşekkür ederim abi dedim. Sokağın diğer tarafına doğru yürüdüm. Balık pazarına dönüp İngiliz konsolosluğunun arkasına geçtim. Burnum kanıyordu galiba. Elimle burnumu sildim. Kanamıyordu. Bir anda aklıma o fenomen video gelmişti. Kanamayi Kanamayi sümük akayi diye biraz yüksek sesle söyledim. Önümdeki iki tiki hatun bana doğru keskin bir bakış attılar ve adımlarını hızlandırdılar. Kaldırıma oturup gülmeye başladım. Hayatımın rayından çıkışına, şanssızlıklarıma, yalnış zamanda yanlış yerlerde olmama hepsine artık gülüyordum. Bu arda gözlerimden ise deli gibi yaş geliyordu.

    Adım Mehmet, 32 yaşındayım. Hayattaki tek başarım çişimi tutabilmek. Size bu satırları Çanakkale vapurundan yazıyorum. Ve bu bir intahar notu değildir.

  • KUSURA BAKMA MATMAZEL BU GEZENGENDE HERKES BİREYSEL

    Merhaba değerli çerez tabağı sakinleri. Öncelikle Geçmiş yeni yılınızı kutlarım. Havaların kardan tipiye tipiden yağmura döndüğü bu aylarda sıcacık evinizde çay, kahve ve bilimum iç ısıtıcılarla desteklediğiniz kutsal yalnızlığınıza satırlarımlaeşlik etmeye geldim. Bendeniz Bay Kaju. Kuduz aklımın salyalı düşlerini önünüze akıtmaya geldim yine.
    Herkesin bir süper star edasıyla dolaştığı bu döneme denk düşmek bizim lanetimiz. Her şeyin istediğimiz gibi istediğimiz zaman istediğimiz yerde olmasını sağlayabiliyoruz. Bunun arka planında ise haftanın 6 günü en az 8 saatimizi istemediğimiz bir işte sevmediğimiz insanlarla paylaşarak küfür ederek sadece haftanın bir günü kral olma hayalleri ile yaşıyoruz. Kendi kalabalıklarımızı bize tapacak insanlar olarak görüyoruz. Sosyal medyada hepimizin sesi gür. Hepimiz acımasız kelle avcıları, akbaba gibi birilerinin muhalif sesini bekleyip saldırıya geçiyoruz. Hep haklı olduğumuzu iddia ederek. Herkes bize göre kaba, aptal, saygısız vs. bütün kötü sıfatlar başkalarına ait. Çünkü biz o bir beğeni için ruhunu bile satabilecek kadar sevgi açgözlüsüyüz. Herkesin bizi sevmesini istiyoruz. Herkesin her yaptığımızı beğenmesini. Beğenmeyen zaten sizi kıskanıyordur. Olmadığımız kişilere dönüşmeyi seviyoruz. Kafka bizi görse Gregor Samsa’ yı Hamam böceğinden insana çevirirdi.

    O kadar süslüyüz ki sahne ışıkları hep üzerimizde gibi yaşıyoruz. Kendi kendimizin paparazzisi ve ünlüsüyüz. 5 para etmeyen hayatlarımız anlamlı aforizmaları 140 karaktere sığdırma peşinde yaşıyoruz. Herkesten çok biliyor herkesten çok söylüyoruz. Hepimiz iyilik meleğiyiz. Ama herkes bize kötü davranıyor. En büyük aşk acısını biz çekiyoruz. Kimse bizim gibi çok sevemiyor. İdeolojiyi en iyi biz biliyoruz. İş yerinde en çok biz çalışıyoruz. Ve kurduğumuz tüm cümlelerin içinde BEN var.
    Fukuyama demişti tarihin sonu geldi diye. İşte biz o bireyselleşmenin en doruk olduğu yerdeyiz. İnsanlardan tiksinirken keneften biraz büyük evlerimizde yada dev malikanelerimizde tekiz. Sorunun bizde olduğunu anlayamayacak kadar bireyselciyiz. Suçlamaya geldiği zaman suçu karşı tarafa atmak için SEN kelimesini kullanıyoruz. Elimizde bize özel tasarlanan bir telefon var. Yersen senin gibi 2 milyar insan umurunda değil çünkü. Tek olma savaşında tek kalmak sonuca vardığımızın göstergesi.
    Milyonlarca yıl süren evrim savaşında geldiğimiz nokta bu. Medeniyet ve kültürü geliştirmeye çalışan atalarımız şu anki durumu görse geri koşmaya başlar mıydı? Köleniz olmak istiyorum ayaklarınızın altında ezin beni diyen adamı gören Spartaküs mezarında elektro bugi yapıyordur. Ya da modern zaman kadınlarını görüp istridye kabuğuna sığınıyordur Afrodit bencil ve ilkesiz olmaları yüzünden. Tek hayali zengin olmak olanların nargile kafe açıp köşe döneceğini zannedenlerin steroidlerden beyni ermişlerin ve sütyen numaraları IQ larından yüksek olanların durumun pek farkında olduğunu zannetmem ama sesini çıkartmayanların çok acı çektiğini biliyorum. Yaşam dediğimiz kısır döngü içinde yarım saatlik insan olabileceğimiz anda verdiğimiz kararlar belirliyor bireyselciliğimizi. Ve bilerek isteyerek nefret ettiğimiz insanlardan oluyoruz anlayışsız kaba ve nobran…
    Dünya tarihi nadiren kötü insanlar yetiştirmişti. Karşılarında hep iyi ve doğru olan. Bir tane hitler görmüştü yaşlı aksi ve huysuz gezegenimiz. Biz 7 milyar 676 milyon 462 bin Hitler ile beraber yaşıyoruz. Bencil kötü ve ölümcül..
    Eğer dünyaya uzaylılar iner ve bizimle tanışmak isterlerse onlara şunu söyleyin. Ölen bir gezegenin hiç var olmaması gereken yaratıklarıyız. Kusura bakma matmazel bu gezegende herkes bireysel….

  • Cemil Demirbakan ile Yeni Single Çalışması “Bu Hesap Tutar mı?” ve çok daha fazlası üzerine özel bir röportaj

    Cemil Demirbakan ile Yeni Single Çalışması “Bu Hesap Tutar mı?” ve çok daha fazlası üzerine özel bir röportaj

    Merhaba, öncelikle yeni çalışmanız “Bu hesap tutar mı?” hayırlı olsun. Bu çalışmanızdan bizlere biraz bahseder misiniz?

    Teşekkür ederim..20 yılı aşkın 08-18 saatleri arası devam eden yöneticilik kariyerimde yaşadıklarım, tecrübelerim ve hissettiklerimden yola çıkarak yazdığım bir şarkı..Çoğumuz Sistemin önümüze koyduğu, istemesek te seçmek zorunda olduğumuz seçeneklerden biri üzerinden hayatımızı yaşıyoruz..Zor biliyorum ama kendi seçeceğimizi yaratmak mümkün olabilir, bir bütünlük içinde kendi kararımızı alarak, kendi yolumuzda gidebiliriz diye düşünüyorum..

    “Bu hesap tutar mı?” ilk dinlediğimde sizin rock tarzınızdaki döneminize ışık tutan bir çalışma olduğunu gördüm, siz nasıl yorumluyorsunuz?

    Tam zamanlı müziğe dönmeye karar verdiğin bu dönemde, geçmişten bu güne yumuşak geçiş yaptığım bir şarkı diyebiliriz..

    Şahsen ben çok sevdim şarkıyı, peki genel olarak sevenlerinizden aldığınız yorumlar nasıl ve ne yönde?

    Dinleyicilerim zaten çoğunlukla yaptığım tüm işleri takip ettiklerinden, yorumlar hep torpilli oluyor sanıyorum 😊 Şaka bir yana Benim için en önemlisi, müziksever arkadaşlarım ve dinleyicilerim ile olan iletişimimizin yüksek oranda samimiyet içeriyor olması..Ben şarkıları bilinen, sevilen  ama günümüzdeki anlamıyla popüler olmayan bir adamım..Popüler olmadan şarkılarınızın dinlenmesi, takip edilmesinden daha kıymetli ne olabilir..Bu anlamda çok huzurluyum..
    İyi ki dinleyici dostlarım var..

    Şu günlerde klip çalışmaları için çalışıyorsunuz bildiğim kadarıyla, peki çalışmalar nasıl geçiyor ve bizi nasıl bir klip bekliyor?

    Klibi çektik, yakın zamanda YouTube kanalında da yayına girdi..Klipte direkt şarkının hikayesini anlattık..Yönetmenimiz Şafak Karaman ve oyuncu arkadaşlarıma emekleri için teşekkür ederim..

    Daha evvel yaptığınız çalışmalarınız ile kıyasladığınızda, bu çalışmayı onlardan ayıran en büyük özellik nedir?

    A’dan Z’ye herşeyle kendim birebir ilgileniyorum..Daha önce yaptığım şarkılarımla, gündüz yoğun bir iş hayatım olduğundan neredeyse hiç ilgilenemedim..Şarkı içeriği olarak dediğim gibi bir yumuşak geçiş yaptım..Bundan sonrasında sağlık ve ömrünüz yeterse kısa aralıklarla yeni şarkılarda buluşacağız..

    Türk Rock Müziği deyince akla gelen seslerin başında geliyorsunuz ve doğal olarak bu müziğin ülkemizdeki vizyonu hakkında görüşlerinizi merak ediyoruz ve elbette beğendiğiniz isim ve grupları?

    Popüler piyasada kendine yer bulabilen az sayıda ama çok yetenekli grup/müzisyenler var..Sisteme giremeyen ise çok daha fazlası..Müzik sektöründe uzunca yıllardır ( dediğim gibi yeni işler yapan müzisyenler hariç..) aynı şeyleri dinleyip duruyoruz..Söz ya da beste biraz farklılaşmak isteseniz, sisteme girmek neredeyse imkansız, hele ki bu işte yeniyseniz..Neyse ki artık üreten müzisyenler firmalara bağlı olmaksızın sosyal mecralarda kendi müziklerini özgürce paylaşabiliyorlar..Müzik yapan herkese iyilikler dilerim.

    Yeni çıkan yerli yabancı müzikleri yakından takip ediyorum..Memleketimde çoğunlukla ; Mor ve Ötesi, Duman gibi babaları, yine yenilerden “yüzyüzeyken konuşuruz”, u seviyorum..

    “Bu hesap tutar mı?” hepimizde heyecan yarattı ve doğal olarak bizlerde albüm heyecanı yarattı, var mı böyle bir çalışma ve tahminen ne zaman dinleyeceğiz albümü?

    Yakın zamanda albüm düşünmüyorum..Kısa aralıklarla yeni şarkılar ile buluşmaya devam edeceğiz..Belki sonrasında bir albüm olabilir..

    Solo kariyeriniz boyunca Meyra, Zeynep Casalini gibi çok güçlü yorumcularla düetler yaptınız ve bu çalışmalar da çok sevildi. Önümüzdeki günlerde böyle bir süpriz isim ile bir düet planınız var mı?

    Düet düşünmüyorum ama bu bir şart değil tabi..Heyecan veren bir proje olursa neden olmasın 😊

    Sizi ilk olarak Yüksek Sadakat grubu ile tanıdık ve sizin bulunduğunuz albüm hepimizde çok özel olarak kaldı. Peki grubun sizden sonraki çalışmaları hakkında görüşleriniz neler ve o günleri hatırlayınca neler hissediyorsunuz?

    Yüksek Sadakat zaman olarak geride kalsa da neticede hayatımın bir parçası..Güzel hatırlıyorum o günleri😊
    Yüksek Sadakat iyi bir grup, iyi şarkılar yaptılar, yapıyorlar, takip ediyorum..Tabi ilk albümün dinleyici tarafında yeri de ayrı diye düşünüyorum 😊 Ek olarak grup üyeleri de iyi arkadaşlarım, fırsat oldukça görüşüyoruz..

    Çerezzine olarak bizi kırmayıp sorularımızı cevapladığınız için size sonsuz teşekkür ediyoruz. Son olarak bu satırları okuyan dostlarımıza neler söylemek istersiniz?

    Ben teşekkür ederim kardeşim ..
    Tüm okur arkadaşlarıma içten selam ve sevgilerimi iletiyorum..En kısa sürede konserlerde görüşmek üzere…

  • Barış Efendioğlu: “‘Tutunamayanlar’ romanındaki Selim’in oyunsuz çekip gidişini içime sindiremediğim için yazdığım bir romandı bu. Tüm hayatını oyunlarla yaşayan birinin son bir oyunu olmalıydı son sözü yerine geçecek, ben de o oyunu yazmaya çalıştım.”

    Barış Efendioğlu: “‘Tutunamayanlar’ romanındaki Selim’in oyunsuz çekip gidişini içime sindiremediğim için yazdığım bir romandı bu. Tüm hayatını oyunlarla yaşayan birinin son bir oyunu olmalıydı son sözü yerine geçecek, ben de o oyunu yazmaya çalıştım.”

    1-Öncelikle okurlarımız için kendinizden bahsedebilir misiniz?

    Merhaba. Uzun bir hayatı özetlemek zor ama deneyeyim. X ile Y kuşağı arasında sıkışmış 79 doğumlu bir Ankaralıyım. Hafta içleri Bursa’da mühendislik, hafta sonları İstanbul’da yazarlık yapıyor, buna ek olarak yıllardır basgitar çalıyorum. Plak koleksiyonculuğu ve müzik ile oldukça haşır neşir olduğumdan romanlar dışında müzik dergilerinde de yazılar yazıyorum.

    2-Hayatınızda yazmaya başlamanız yani dönüm noktanız ne zaman oldu?

    İşim nedeniyle İtalya’da oldukça uzun süre tek başıma bir otel odasında yaşamam gerekti, bu dönemde, oldukça efkârlandığım bir akşam, ilk öykümü yazdım ve sosyal medya aracılığı ile yayınladım. Ertesi sabah uyandığımda, bilgisayarım gelen mesajlarla dolmuştu. Herkes öykünün öncesini ve sonrasını soruyordu. Vaktim çoktu, konuşabileceğim biri yoktu, birikmişliğim fazlaydı, ben de o öykünün başını ve sonunu yazarak, ilk kitabım olan “Neden Evlenmedim”i oluşturdum. Dönüm noktam yazmaya başladığım akşam mıydı, yoksa ilk öykümde anlattığım akşam mıydı, bunu hala düşünürüm.

    3-Daha önce yayınlanmış olan “Neden Evlenmedim” ve “Gelmeyen Pazartesi” kitaplarınızdan ne farkı var “Tutuşamayanlar”ın?

    İlk iki kitabım, kurgu içerse de genel olarak otobiyografik izler taşıyor ve bunu “Eksper” isimli bir karakter üzerinden yapıyordu. “Tutuşamayanlar” ise benim tamamen kurgu olan ilk romanım. Bir de ilk iki kitapta mizah daha fazla ön planda, “Tutuşamayanlar” konusu itibarı ile daha depresif bir kitap diyebiliriz.

    4-Halen yazarlığınızın yanı sıra bir müzisyen olarak müzikle de iç içe olduğunuzu biliyoruz, “Tutuşamayanlar” ı yazarken bu durum ne kadar etkili oldu?

    Kitabın genel kurgusu zaten bir 45’lik etrafında dönüyor ki kapak görselinin temeli de bu. Tabii bunun yanında, bir plak koleksiyoncusu başrolde olduğundan, yer yer şarkı ve sanatçı isimleri geçiyor kitap boyunca. Ufak tefek sadece koleksiyoncuların anlayabileceği terimler de yerleştirdim araya. Bunun yanında, ben müziksiz bir an bile geçiremeyen biriyim, sürekli kulaklığı takılı olan, uyurken bile evinde müzik çalan biri olarak, yazdığım hikâyelerin onlara uygun bir arka plan müziğinin ahengine sahip olmasına önem veriyorum. Siz de mutlaka yaşamışsınızdır, sokakta yürürken kulaklığınız takılıysa, etrafı algılamanız değişir, birden herkes dinlediğiniz müziğin video klibinde oynuyor gibi olur. İşte o hissi ve dünyayı kendimi dışına atarak arka planda sürekli “soundtrack” çalan bir film gibi izlemeyi seviyorum.

    5-

    5-Tutuşamayanlar, Timur karakterinin Bunalımlar’ın Bunalım plağını arayışı üzerine kurulu bir roman. Sizin için de böylesi vazgeçilmezleriniz var mı? Ve Bunalımlar ya da Ayet Aydın Çakuş sizin için neyi ifade ediyor?

    “Bunalım” plağını bulabilsem vazgeçilmezim olacak ama halen katamadım koleksiyona, şu anda nadir olmasa da manevi değer olarak vazgeçilmezim “Neşet Ertaş”ın “Zahidem” 45’liğidir. En az haftada bir kere dinlemezsem kendimi eksik hissederim. “Bunalımlar”a gelince, benim için ifade ettiği şey, en sevdiğim dönem ve tür olan 60 ve 70’lerde ülkemizde yapılan Rock ve Anadolu Rock türünün en ham, en damıtılmış hali olması. Plaklara ve müziğe dair sevdiğim her şeyi içeriyor, iyi basgitaristler, saykodelik gitar ve klavye melodileri, dönemine çok aykırı şarkı sözleri.

    6-Romanda, gittikçe bir oyun içerisinde buluyoruz kendimizi ve oyun öykülerle, roman içinde öykülerle zenginleşiyor. Kitabınızı yazarken bu bilinçli bir tercih miydi yoksa karakterlerin, öykülerin ortaya çıkışı spontane mi gelişti?

    Bilinçli olarak, en başından beri kurguladığım bir şeydi bu. Tutuşamayanlar’ın her birinin bir öyküsü olmalıydı ve tüm bu öyküler başka bir kaybedişi anlatmalıydı. Zaten kitap içinde kitap oyununu oluşturan kurguyu da sadece bu şekilde başarabilirdim. Zor bir kurguyu basit ve akıcı bir şekilde aktarmaya çalıştım, bunu da eksiltme yapmadan yani kafamdaki hiçbir detaydan ödün vermeden başarmak en büyük amacımdı.

    7-Tahir karakteri kibrit çöpleri bittikçe hayatının sonuna doğru yaklaşıyor romanda. Aslında bir oyunu sürdürüyor, sizce bizler de yaşamlarımızda bir oyun içerisinde miyiz?

    Binlerce oyunun içindeyiz hem de… Zaten hayatın kendisi de kurallarını bizim koymadığımız bir oyun. Bizler ise; iyiliğimizden, kötülüğümüzden, çıkarlarımızdan, arzularımızdan ya da sadece canımız sıkıldığından yeni oyunlar yaratıyoruz. Bazen bir oyunun figüranı, bazen başrolü bazense kuralları koyanı oluyoruz.

    8-Tutuşamayanlar’da Timur karakteri oldukça depresif, insanlardan vurgun yemiş ve insanlara uzak bir karakter. Bu karakteri ve diğer yan karakterleri yaratırken nelerden etkilendiniz, esinlendiniz?

    Farkındalığı yüksek herkesten esinlendim ki kitabı da “Farkındalıklarıyla çirkinleşenlere” adamamın nedeni buydu. İnsanoğlu olarak öyle bir sosyallik seviyesine ulaştık ki kurduğumuz ilişkiler; ikiyüzlülük, yalanlar, egolar ve bunlardan beslenen yapay tavırlardan ibaret olmaya başladı. Belki mağarada yaşadığımız zamanlarda da böyleydik ama o zaman bu kadar dip dibe değildik, yüzlerce kişiyle muhatap olup, bu tavırlara maruz kalmıyorduk her an. “Tutuşamayanlar” etrafındaki tüm bu yapaylıkların “farkında” olup; uzaklaşmış, dertlenen, yalnız ve uyumsuz insanlardan esinlenerek yazıldı ve onlara adandı.

    9-Kitabınız çizimlerle zenginleştirilmiş ve sonunda insanı derinden etkileyen öykülerle kurulu. Öykülerden ve sıkça diyaloglardan oluşan bir roman, bu yönüyle de oldukça farklı. Şu ana kadar bu farkla ve Tutuşamayanlar’la ilgili aldığınız tepkiler nasıl?

    Tepkiler beni oldukça mutlu etti. En çok sevindiklerim; kitabın çok akıcı olduğu, bir gecede bittiği ve insanların okurken kendilerinden çok şey buldukları yönünde olanlardı. Diyalogların bahsedilen bu akıcılığa katkısı olduğunu sıkça duydum. Diyalog yazmayı çok seviyorum fakat içses kadar değil. “Tutuşamayanlar”da da içses aslında diyaloglardan daha fazladır. Kişinin kendi içinde yaşadığı çelişkileri, itirafları, hüzünleri uzun uzun yazıp, bulunulan yerin tasvirini ise ekspresyonist ressamlar gibi, odak noktası olan karakterin duygu durumuna göre vermeyi çok ama çok seviyorum. Bu nedenle, kurgusunu yavaş yavaş kafamda oturtmaya başladığım dördüncü romanımda da benzer şekilde bir anlatım olacak.

    10-Tutuşamayanlar için oyun içinde oyun olan bir roman diyebilir miyiz?

    Amacım buydu, zira “Tutunamayanlar” romanındaki Selim’in oyunsuz çekip gidişini içime sindiremediğim için yazdığım bir romandı bu. Tüm hayatını oyunlarla yaşayan birinin son bir oyunu olmalıydı son sözü yerine geçecek, ben de o oyunu yazmaya çalıştım.

    11-Son olarak sizin eklemek, söylemek istedikleriniz nelerdir?

    Son sözleri telaş içerinde edildiğinden sevmem pek, sürç-i lisan ettiysek affola diyeyim okurlarımıza sadece.

    12-Değerli vaktinizi ayırdığınız için Çerezzine adına çok teşekkür ederiz.

    Bana yer ayırdığınız için ben de teşekkür ederim.

  • Veda

    Veda

    Gidiyorum dedi adam… Gidiyorum… Tek dediği buydu… Genç kadın baktı sadece, gitme diyemedi… Demeye çalıştı aslında ama boğazında kelimeler takılı kaldı sanki… Baktı, gözleri dolu dolu baktı sadece… Gitme deseydi değişen bir şey olur muydu acaba? Adam yine baktı kadının gözlerine ve yine aynı şeyi dedi, gidiyorum… Aslında onun da içi acıyordu, kolay kolay verememişti o da bu kararı… Hele ki böyle bakan gözleri göre göre gidiyorum demek onun için de çok zordu… Ama mecburdu, gitmese daha kötü olacaktı her şey… Biliyordu da aslında gitmekle kendinden de gidilemeyeceğini ama ya olursa diyordu, ya gidilirse, ya hani derler ya tedbili mekanda ferahlık vardır diye, belki de doğruysa diye düşündü ve gitmeye karar verdi çok zor da olsa… Son kez gidiyorum dedi genç kadına… Vedanın son şahidi oturdukları banktı artlarında…

    Fotoğraf © Enis Gören

  • Jim Morrison

    Jim Morrison

    “ Tatma, duymak, koklamak istiyorum. Ölüm insanın başına sadece bir kez gelir. Kaçırmak istemiyorum.”

    Henüz daha dört yaşındayken ailesiyle birlikte New Mexico otoyolunda giderlerken kaza yapıp ters dönmüş ve kamyondan çevreye saçılmış ölmek üzere olan Pueblo Yerlilerini görür. Gördüğü bu manzaradan çok etkilenir. Bunu yıllar sonra şu şekilde anlatacaktır. “Ölümü ilk keşfettiğim an… Ben, annem, babam, büyükannem ve büyükbabam gün batarken çölde ilerliyorduk. Bir kamyon dolusu kızıldereli  başka bir kamyon yada başka bir şeye çarpmıştı, kızıldereliler yola dağılmıştı ve kanlar içinde ölümü bekliyorlardı. Babam ve büyükbabam, arabadan neler olduğuna bakmak için inmişlerdi. Ben daha çocuktum, o yüzden arabada oturup beklemem gerekiyordu. Ben bir şey görmedim tek gördüğüm şey garip kırmızı boya ve yerde yatan insanlardı, ama bir şey olduğuna emindim. Çünkü onların yaydığı dalgaları hissedebiliyordum. Birden yerde yatan insanlarında olay hakkında benim bildiğimden fazlasını bilmediklerini fark ettim. İşte o an ilk kez korkuyu tattım.” O daha sonra arkadaşlarına o gün ölen kızılderililerin ruhlarının kendi ruhuna geçtiğini söyleyecekti. O kim mi? O Rock efsanesi, 27’ler kulübünün kurucu üyesi JİM MORRİSON. The Doors grubunun kimileri için dahi, kimileri için tam bir kaçık vokali.

    Yani evet hikayenin son kısmı kulağa pek mantıklı gelmese de bu hikaye onun Jim Morrison olmasını sağladı. Belki de insanları kendine hayran bırakan yaptığı onca şey ruhuna geçen kızılderelinin ürünüydü yada Eisntein dan bile yüksek olduğu söylenen IQ’sunun. Sinema ile başladığı sanat hayatına müzik ve şiir ile devam etti. Fakat müzikte  başarılı olduğu kadar şiirde başarılı olamadı yazdığı kitaplar kağıt fabrikasını boyladı. Filmlerinin ise devamı gelmedi.

    27 yaşında aramızdan ayrıldı Jim. Ölüm nedeni için kimileri kalp krizi dedi, kimileri sevgilisinin sebep olduğunu iddia etti, kimileri intihar ettiğini. Ray Manzarek gibi pek çok kişi ise öldügüne inanmayanlardandı.

    Ama kim ne derse desin o, yazdığı sözler, şiirler ve sahnede yaptığı hareketler ile insanları kendine hayran bıraktı ve bırakmaya devam ediyor.  

    “ Tatma, duymak, koklamak istiyorum. Ölüm insanın başına sadece bir kez gelir. Kaçırmak istemiyorum.”

    “İnsanlar acıya kıyasla ölümden daha çok korkar. Ölümden korkmaları çok garip. Hayat ölümden daha çok acıtır. Ölüm anında acı biter. Evet bence ölüm bir nevi arkadaştır.”

    Rockaabi (Argana)

  • ZAMANSIZ…

    ZAMANSIZ…

    Asılı kalan hayal,

    olmak ve olmamakla sarsıntıda.

    Göz yumuyor zaman bu pervasızlığa.

    Her şeyi biliyor ve susuyor.

    Zaman,

    sonsuz bir gece ,

    sonu olmayan bir yol,

    tamamlanmamış cümlelerin

    kifayetsiz kelimeleri zaman…

  • Zargana

    Zargana

    çok yıllar önce deniz kıyısı kasabanın birinde küçük bir çoçuk oltasını atıyordu.. ispari, zargana ne varsa allah ne verdiyse..yani ben….o yıllar ecevit başbakandı..kuyruktaydık..yağ için 30 dakka ..kıyma için 40 dakka ..tüp için bir saat…en küçük olduğumdan tüp sırası tabii ki bana kalırdı..beklerken insanlara bakar düşünürdüm..işçiler ne zavallıyız biz…muhtacız…çiftçiler hiç öyle değil mesela..kendine yeter…babamızın işçi ve toprağımızın olmadığı gerçeğini gözönüne alınca…çoçuk aklımla balıkçılığı seçtim..balıkçılarda öyledir çünkü… kendine yeter…denizler kocaman ve uçsuz bucaksızdır.. balık doludur…..o yüzden balık tutmayı öğrenmenin özgürlük olduğunu düşünürdüm..aç kalmazsan mecbur olmazsın hiçbişeye..ve çok balık tutardım…..bir oltam on metre misina…bir kaç igne…hatta o da yoksa midye çıkarıp yerdim..deniz varsa sorun yoktur..işte muhteşem özgürlük..kimseye boyun eğmeme garantisi balıklar…neyse ne diyodum rahmetli ecevit te ters adamdı…ama naif bir şair olduğundan halka güvenmiş..işleri ters gitmişti..şiir karın doyurmuyor malum…herkese rest çekmiş.kıbrıs sonrası…haş haş ekimine karışan amerikalılara siktir çekmiş ve ambargolar kralı olmuştu….ve sağcıların yıllarca aşağılayıp kuyruk edebiyatı yaptığı o yıllarda bu ülke gerçekten özgürdü..ama sorun ülke olarak balık tutmayı bilmiyorduk..yıllar geçti devir bitti….balık artık çiftliklerde… yemi ve herşeyi dışardan geliyor..toprak tohum kirlendi..hepsi hastalıklı…ve tatsız..hormonsuz istersen iki katını verirsin..her yer sponsörlerle kapatılmış..firmalar devletleşmiş..gobal global olmuş her şehir aynılaşmış….işte tüm bunlar dün yıllar sonra oltayı yeniden elime alınca geldi..ve de bir müddet balık tutamayınca….deniz kıyısında dün akşam vakti…havayla beraber karardı içim….artık özgürlük mümkün olmayan bişey… sanat sepet işleri de öyle…al parayı bul karayı….herkes kendi derdinde…kime konuşsan ama abi ile başlıyor cümleler…çok bok bir durum felan filan diye karanlık uçurumlara yuvarlanırken birden..oltamın ucu gerildi o anda…asıldım hemen ..refleksler ölmemiş hala..balıkçı balıkçıdır her zaman….bisiklete binmek gibi…çektim attım kıyıya balığı oltadan çıkarıp..içim rahatladı…kendimi özgür hissettim …kenarda ümitsizce çırpınan güzel balığa bakaraktan..

     

  • Cam Kırığı

    Cam Kırığı

    Şişede durmayan

    kadehlerde bıraktım

    tüm mahçubiyetini

    Kim bilir küstah bir

    çocuk belki

    Belki de sevgisine

    karşılık bulamamış bir

    avare

    Her ne kadar ismi

    geçmese de

    Sonu üç nokta ile biten

    öykülerde,

    Miras bıraktığı tek bir

    gülüş kalmış tozlu

    raflarda unutulmuş bir

    romanın içinde duran

    Tek bir gülüşü ömre

    değermiş

    Uğruna cam kırığı

    kesikler bırakmış

    yüreğinde halen izleri

    duran

    Saklı kalmış diyorlar

    ismi,

    Bir kadının cesedi

    koynunda