Kategori: Edebiyat

  • Eşref Ozan Baygın’dan Saykodelik Şiir Kitabı “Piçin Yılı”

    Eşref Ozan Baygın’dan Saykodelik Şiir Kitabı “Piçin Yılı”

    Piçin Yılı

    Eşref Ozan Baygın’ın saykodelik şiir kitabı “Piçin Yılı” parıldayan gümüş balığı gibi günyüzüne çıktı.

    2017 yılında Yazarkafa Dergisi’nde Ozan’ın pusulasıyla kolektif olarak hazırlanan “Lsd ya da Tesadüf- Psikedelik şiir dosyası” ses getirmişti; şimdi ise demlenen bir dosyanın yankısına Sub Press etiketiyle ulaşabiliyoruz.

    Kitapta Aldous Huxley’e, Albert Einstein’e, Sergei Yesenin’e, Hallac-ı Mansur’a, Willam Blake ve Allen Ginsgberg’e göndermeler var ve Umay Umay’a, Hüseyin Ferhad’a, Düş Yolcuları’na (Yeryüzü Düşleri dergisi ekibine), Küçük İskender’e, Seda Suna’ya, İsmet Özel’e ve Haluk Vefa’ya ithaf şiirler yer alıyor.

    Kitaptaki şiirlere, dergiler, fanzinler ve müzikal çalışmalardan aşinayız.

    Piçin Yılı
    Yazar:
    Eşref Ozan Baygın
    Sayfa Sayısı:
    48
    Yayınevi:
    Sub Yayın

    Piçin Yılı

  • Efe Elmastaş’tan Samizdat Tarihi Hakkında Fankit

    Efe Elmastaş’tan Samizdat Tarihi Hakkında Fankit

    Samizdat

    Özgür yayıncılık denildiğinde ilk akla gelen türlerden biri de Samizdat olarak bilinen Rusya’daki yeraltı yayınlarıdır. Sovyet Devrimi sonrası 1940 yıllarında bir yayın türü olarak tarih sahnesindeki yerini almaya başlayan samizdat; baskıcı yönetim süreçlerinde çeşitli örgütlenmelerle sesini halka ulaştırmıştır. Zor şartlar altında üretilen ve okuyucuları aracılıyla dağılan bu yayım çabası, kuşkusuz ülkemizdeki birçok fanzinin ve yeraltı yayıncılığıyla uğraşan kişinin öykündüğü bir durum olmuştur. Fakat her nasılsa bu tarih, Türkiye’deki meraklıları tarafından pekte aydınlatılarak, başlı başına bir konu olarak incelenmemiştir.

    Şu Fanzin Meselesi ve Yayınevi Rüyası isimli fankitlerinden tanıdığımız Efe Elmastaş bu sefer de Samizdat Tarihi isimli işiyle karşımızda. Konuyu tarihsel süreçler üzerinden ele alarak, samizdat yazarlarını, o günün yönetim koşullarını ve Sovyetler’in edebiyata bakış açılarını anlattığı fankitte, konuyu merak edenler için önemli bir yayın. Özellikle ülkemizde Samizdat hakkında yanlış bilinen noktalara da değinen Efe, günümüz Rusya’sındaki fanzin ve samizdat algısına da yer vermiş.

    Samizdat Tarihi fankit olması sebebiyle bir yayınevi olmaksızın, yazarın kendi imkânlarıyla çoğaltılmakta ve okurlara kâr amacı güdülmeden sunulmakta. Bu sebeple ister fanzinapartmani.com üzerinden Samizdat Tarihi fankitini indirebilir ve kendiniz çoğaltabilirsiniz ya da yazar ile bağlantıya geçerek fankiti edinebilirsiniz.

    Samizdat

    Fankit Nedir?

    Fanatik ile Kitap kelimelerinin birleşmesinden meydana gelen bir terimdir. Bağımsız, finansal kaynaklardan, profesyonel yayınevi algısından ve onun basım klişelerinden uzak, kâr amacı gütmeyen, kolayca basılıp gönüllü dağıtım kanalları aracılıyla dağıtılabilen kitaplar olarak tanımlayabiliriz.

  • Nazan Öncel’in İlk Romanı “Yarınsız Yarın” Yayınlandı

    Nazan Öncel’in İlk Romanı “Yarınsız Yarın” Yayınlandı

    Ünlü söz yazarı ve müzisyen Nazan Öncel’in ilk romanı Yarınsız YarınEverest Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. Nazan Öncel’in kitap hakkındaki görüşleri ise şu şekilde:

    “Elinden kitap düşmeyen biri olarak, elime kalemi almaka ne kadar iyi yaptım bilemem. Senelerdir hikâyeler yazar, bir çekmeceye atardım, bunu bilen uzak yakın dostların beni masanın başına oturtmasıyla başlayan bir yolculuktur bu. Tanıkları olan sizlerden aldığım destekle yola koyulduk. Sözcüklerin yardımıyla, kurgunun izin verdiği oranda mizah gücüyle, edebi damarını hayatın ayağıma kadar getirdiklerinden alarak yazılmış olan Yarınsız Yarın bugünden itibaren okurla buluşturuluyor. Daha ne diyeyim ey okur!”

  • Öykü: Çamaşırları As Leyla

    Öykü: Çamaşırları As Leyla

    Çamaşırları As Leyla

    “Kız ne oyalanıyorsun as şu çamaşırları daha işimiz var!..” Bağıran, Annem. Mahallenin Deli Hayriye’si. Kafasında hep yazma… Baş ağrısına birebir. Migreni bitmek bilmiyor. Dört kızı var. İkisi köyde ikisi şehirde doğdu. O kadar çok “Sizi doğuracağıma taş doğursaydım” dedi ki sonunda böbreklerinde taş oldu. Su içtikten sonra olur olmadık yerde zıplar. Kocasını bıçakladı. Sharon Hayriye oldu, şu filmde milleti bıçaklayan kadından esinlenilerek. Evi terk etti babam. Kaçtı yani daha sonra araya birkaç akraba sokup dönmek istedi ama annem kabul etmedi. Annemin babamı bıçakladığı akşam, yani babam evi terk ettiğinde devreye ben giriyorum. Adım Çamaşırları As Leyla. Suratımda çil yok. Evin en küçüğüyüm. Yaşım her sene değişiyor ama büyümüyorum. Bu yüzden henüz yaşarken hayatım bir film şeridi gibi geçiyor gözlerimin önünden.

    Bi elbise giyiniyorum hemen eski sahibi olan ablam “Aaa, onu aldığım günü hatırlıyorum,’’ ya da o bluzla şu oldu, o pantolonla bu oldu… Çok can yakarmışım uzun, siyah saçlarımla. Bacaklarım uzun. Kilomun çocuğu memelerimde. Onlardan alıyorum kiloyu. Erkek kardeşleri olmayınca eğlence ben oluyorum. İlk adetimde mangal yapıp komşuları çağırmışlardı. Kısır, patates salatası. Evin çamaşırları benden sorulur, hava durumunu sunan Gökhan Abur’u dinlediğim kadar öğretmenlerimi dinleseydim şimdi ortaokulu terk etmezdim. Hava güneşli mi, yağışlı mı bilmek gerekli. Balkona güneş düşünce çıkıp çamaşırları astıktan sonra kahvaltıdan kalan çayı az ısıtıp içmek, o vaziyette mahalleye bakmak tek keyfim. Dedikodu tek geçim kaynağım. Sürekli evde olunca, gelen giden mahalle karılarından olan biten her şeyi duyuyorum. Akşam, ablamlara önce ballandıra ballandıra biraz ipucu veriyorum, sonra para karşılığı anlatıyorum. Valla bir bilezik param var. Mahallemiz, büyükşehrin gürültüsünün altına kurulmuş kendi halinde bakkalı olan, kendi halinde kaldırımı olan kendi halinde bir yer. Var olan yüksek binalar ve yeni yükselenler. Camlı. Tepemize dikilmiş beton ağaçlar.

    Dün gene gelmedi değil mi Naciye, “Bunlar orta sınıfın morgu,” diyor. Dün gene gelmedi değil mi Naciye: Evin en büyüğü. Kısa saçlı. Pantolon giyen kız arkadaşları var. Erkeklerden pek haz etmez ama dayağını da yer. Polis. Olaylara karışıyor. “Eylemdeydim” diye bir süre anne ve babamı “Eylem, işyerinden arkadaşım onlarda kalıyorum” diye kandırmıştı. Yine “Eylemdeyim” deyip gelmediği günün ertesinde eve geldiğinde yanağı şişmişti. Annem bir gün “Şu Eylem bize gelsin, diyince ablam neredeyse örgütündeki herkesi eve davet etmişti. Akşam evde resmen eylem olmuştu. Sabaha kadar kadınlar üzerine konuşmuşlardı. Evde sigara içmez, sokağın başında söndürür. Sokak, üstü gökyüzüyle kapanmış tek haneli, büyük bir evdi aslında. Saygısı büyüktü. İşten gelir gelmez ayakkabısını çıkarttığı gibi önce bana “Bluzum kurudu mu?” Sonra Gülcan’a “Yemek hazır mı? Çok açım”

    Yemek hazır mı Gülcan: Evlenmek üzere. Taksici Ahmet. İlk görüşte aşk. Sonra namus. Elbiseler, hırkalar, tülbent. Kafası önüne eğik. Uygun adım, hep sağından kaldırımın. Evlendikten sonra evinin kadını. Şimdi maaş, yastık altı. Yemeğe çok salça koyar ama eli hızlıdır. Bazen annemden fırçayı yer. “Allah canını… Tüpçü sevgilin mi var! O kadar açma altını” “Gülperi, bir çay koysana yatağın üzerinde laflarız. Ev baktık bu gün.”

    Çay Koy Gülperi: Ayın ortası; mobbing. Ay başı; doping. Sekreter. Ağzında sakız olandan. Biraz fingirdek. Kesinlikle namuslu, çok zeki, zengin kocayı bulup özel üniversiteye gider. Öyle yani. Birkaç yıla evden ayrılır. Sonra elinde hediyelerle lüks bir arabadan iner. Okudum, kocamın şirketinde çalışıyorum.

    …Tamam asıyorum. Hiç aksatmadı, ne zaman çamaşıra çıksam…

    — Kız, evde mi annen?

    — Evet.

    — Sor bakalım işi var mı?

    — Anne işin var mı?

    — Fatma karısı mı? Başım ağrıyor.

    — Sabah başı ağrıyordu. Yatıyor galiba.

    Fatma abla. Karşı komşumuz, yazık, hikayesi de üzücü. Küçük kızı; Ayla. Zorla güzellik oluyormuş. Dünya tatlısı. Kocası hapiste. Suç aleti, üzerinde. Tecavüz. Dün gece gelmedi mi Naciye, akıl verdi. “Doğur bu çocuğu, anlatırsın erkeklerin ne mal olduğunu. Doğur kız elimizde canlı kanlı bir delil olarak kalsın.” Fatma abla doğurdu. Emzirdi. Altını değiştirdi. Elinden tutup parka götürdü. Sarı, pırtlak bir şey. Böyle yastığa pamuk doldurulmuş gibi, yumuşacık, tertemiz bir kız Ayla.

    Başım ağrıyor Hayriye: Annem. Diğerleri gibi. Anne işte. Memeleri sarkık. Sütyeninde para. Hiç oje sürmemiş, dudakları veresiyeden çatlamış. Çocuklarını merak eder ama belli etmez. O ne olacak bu ne olacak! İki numarayı evlendirsem, büyüğü polisten kurtarsam… En küçüğünü yurtdışındakilerle mi evlendirsem? Üç numara; o çok zilli başının çaresine bakar. Orospu da olsa bizim orospumuz. Hepimizi düşünür durur. Çayı kıtlama içer. Annem, canım

    annem bir başına. Yalnızken ağlar. Kalabalıkken başı şişer. Babamın baldırına giren bıçağı da beze sarıp Kur’an sıfatında duvara astı. Babam vardı. Hâlâ var ama eve gelmiyor. Karı bacağı gören, anne memesini unutur diye isim taktık. Hayriye bıçakladı.

    Karı bacağı gören anne memesini unutur: Bıçakladığı gün, Hayriye, çekyata uzanmış ben de çenemi dizime yapıştırmış öylece televizyona bakan gözlerimle başka şeylere dalmıştım ki, annem:

    — Ne yapıyon kız?

    — Oturuyorum.

    — Makineyi aç!

    — Tamam, açacağım, iki dakika bekle, Tarık Akan, kadını öpsün kalkıp çalıştıracağım. Terlik. Tamam, kalkıyorum. Kalk doldur makineyi daha pazar yapıcaz, yemek pişecek. Tamam. Terlik. Offlayıp pufflama. “Ceplerine de bak, öyle koy makineye, kağıt filan unutuyorlar, ceplerinde dağıtılıp toz gibi yapışıyor” Tamam anne. Gözüm televizyonda odadan çıkıp çamaşır makinesinin üzerindeki sepeti aldım. Naciye ablamın pantolonunun arka cebinde tek dal sigara, kırılmış. Gülperi’nin gömlek cebinde bir telefon numarası, Gülcan’ın hırkasında beyaz eşya listesi. Babamın gömleğinde ruj izi! Aceleyle gömleği çıkartıp sepetin en altına atmış. Babamın pisliği yıkanan gömleğin cebinde unutulmuş peçeteye benziyordu. Annemin dudakları, babamın gömleğinde unuttuğu dudaklardan daha küçüktü. Tarık Akan’ın da Allah belasını versin. Kesinlikle duygusallıktan bağımsız, annemin masum yüzüne “Bu kadın bunu hak edecek ne yaptı” gibisinden uzak, sadece baktım. Sevgisizlikten kan oturmuş dudaklarına annemin. Gözleri kapalı. Güzel uyuyordu. Uyandırdım.

    — Ne var kız?

    — Babam dün içkili miydi?

    — Evet, ne oldu ki?

    Gömleğin yakasını gösterdim. Evliliğini kurtarmak için, telefonu kaldırdı, gömleğin yakasından firmanın telefonunu alıp, “Kadınları aldatan gömlek yapmaya utanmıyor musunuz?” diye bağırdı telefonun ucundakine. Bilimin böyle bir gömlek üretmediğini biliyordu, yıkılmış bir kadına da çare üretememişti ve aldatan gömlek bahanesiyle kurtarmak istedi evliliğini. Düşündü. Sonra ablalarımı aradı. Naciye ablam, Gülperi’ye hemen bir çay koymasını söyledi. Sonra beni korumak istercesine “Çamaşırları astın mı?” dedi. “Astım.” Anneme döndü, “Arkadaşlara haber vereceğim. Yarın

    hemen boşanma işlemlerine başlayacağız. Devlet, kadın cinayetlerine yardım yataklık ediyor. Ne olursa olsun boşanacaksın. ” Odanın içinde elindeki sigaradan nefesler çekerek dönüyordu. Burnundan duman çıkarmasını ilgiyle izliyordum. Annem aldatılmıştı ama bir an ablam gibi burnumdan sigara dumanı çıkarmanın cazibesine kapılmıştım. Tuvalete koşup ablamın pantolonundan çıkan kırık sigaradan birkaç fırt çektim. Burnumdan çıkartamadım. Tuvaletin camını açık bıraktım, havalansın. Odaya döndüğümde annem bağırıyordu. “Boşanmayacağım. Bıçaklayacağım, kovalayacağım, camdan dışarı çıkıp, “Orospu çocuğu, bir daha bu eve gelme, diye bağıracağım ama boşanmayacağım. Kimse ses etmeyecek, yüzünüzü asmayacaksınız, ne olduğunu anlamayacak. Ben halledeceğim.” Akşam yatakta annem ne yapacak diye konuşurken uyumuşuz. Bıçakladı. Yatak odasından babamın böğürtüsü geldi. Annem odalarının kapısını açmış, ellindeki bıçağı sallayıp, “Kaç canını kurtar ulan!” diye babamı tehdit ederken, babam baldırını tutup sekerek odadan çıktı. Annem bir tane de götüne sapladı. Hiçbir şey olmuyormuş gibi babamın ayakkabısını kapının önüne koydum. Annem, arkasından küfür etti. Salonun ortasında dikilip bir süre bekledik. Devlet, kadın cinayetlerine yardım ve yataklık ediyor diye sessizliği yine bozdu Naciye ve Gülperi’ye dönüp çay koymasını söyledi. Annem ağladı, biz de o ağlıyor diye ağladık, sonra çay ve saat. Tik tak…

    İsa BALCI

  • Halim Vaktime Küskün – Yiğit Ergün

    Halim Vaktime Küskün – Yiğit Ergün

    Halim Vaktime Küskün

    “bir halkın çaresizliğini yüzünden anlamak

    tesellisi kolonya, randımanı iltica hayat

    olup biteni ayarı bozuk bir radyo frekansından dinlemek

    birçok şeye olmamış, birçok yerde bitmemişken

    aç kapını

    sana kalifiye olmayan recmler getirdim”

    Halim Vaktime Küskün, Yiğit Ergün’ün 2. Şiir kitabı. Aynı isimli dosyası geçen sene Ankara Üniversitesi Şiir Ödülü’nü kazandı. Kitap Temmuz 2020’de Kaos Çocuk Parkı Yayınları Dip Serisi’nden çıktı.

    Kitabın genelinde metropol yaşantısının insanda yarattığı savrulmuşluk ve bulantı hakim. Bununla birlikte halim vaktime küskün’de toplumsal-eleştirel şiirlere rastlamak mümkün olduğu kadar aşkın acıyla karıldığı yoğun lirik şiirlere de rastlanabiliyor. Şair damarını tek bir merkezden kurmayı reddediyor..

    Halim Vaktime Küskün
    Yazar: Yiğit Ergün
    Sayfa Sayısı: 55
    Yayınevi: Kaos Çocuk Parkı Yayınları

  • Mahmut Aksoy’la “GAZELLERTESİ” Üzerine Gökhan Toker’in Söyleşisi

    Mahmut Aksoy’la “GAZELLERTESİ” Üzerine Gökhan Toker’in Söyleşisi

    Mahmut Aksoy

    Gökhan Toker: Harran Üniversitesi Radyo ve Televizyon bölümünden mezunsun. Sinema dersleri verdin. Sinemanın şiirinle ilişkisi nedir?

    Mahmut Aksoy: Sanat bir ahtapot gibidir. Ahtapotun her bir kolu sanatın bütüncüllüğünü dinç tutan birer uzuvdur. Dolayısıyla sinema kolum, görüntü ve yazı arasında duran mesafede şiir kolumu daha uzağa, kurumsallaştırılmış despotluğun estetiğinden geçen ideolojilerin, dinlerin ve daha birçok zorba kültürlerin yaşamda ortaya çıkardığı dokunulmazlığa dokunmamı sağladı.

    G. T. : Klaros Yayınları’ndan çıkan ilk şiir kitabın ‘’Gazellertesi’’nin künyesinde ne var?

    M. A. : ‘’Gazellertesi’’ evli olduğum şiirlere açtığım boşanma davasının dosyasıdır. Kısacası, uzun lafın cücesi; bu yüzden kitaptaki şiirler minimale hevesli. Bu kitaptaki şiirlerimle fistan yerine pantolon giyen bir Arap yaratmak istedim; cinsiyetini okur seçer zaten. Bu zıtlığı ‘’su denilince aklına bulanıklık gelen okur’’ anlayacaktır.

    Kitabın künyesinde cüceler var, özellikle cüceler; devlete, anne-babaya, siyasete ve aşka cüce kalanlar. Bu cücelerin yanında özgürlük, vicdan ve vefa yolunda iyiliğin tarafsızlığı için her an ölmeye hazır devler de var.

    G. T. : Evet, şiirlerinde zıtlığı besleyen bir imaj söz konusu, örneğin bu iki dize: ‘’bulunur hint kumaşı’’ , ‘’kısa lafın uzunu’’. Peki, neden?

    M. A. : Ben, olanı değil, daha çok ‘’olanın olmayanla ilişkisi’’ni kazıyorum. Böylelikle, olanın öncesinde yatanı sonradan olacaklara zemin olarak hazırlıyorum.

    Kanımca günümüz şiirlerinde hep bir ‘’olanı olanla verme’’ var; ‘’konuşma ağzı imajı’’ ‘’şiir ağzından’’ çok uzakta. Sanki şair bize şöyle diyor: ‘’İşten geldim, çok yorgunum, canım da şiir yazmak istiyor.’’. Böylesi şiir evet, belki bugün yaşayabilir ama sonsuzluğa iğne batıramaz.

    Bu durum beni zıtlığı daha çok ön planda tutmaya itti. Zıtlıktan ben’in şiirini, her ne kadar dışarı’nın da olsa, hem herkesin hem hiç kimsenin olanı yazdım.

    G. T. : Mardinlisin. Mardin’in tarihi hakikati şiirlerine de yansımış. Bize o şehirde büyümüş, önereceğin bir şair var mı?

    M. A: Var, fakat bir şairin yeterli olacağını düşünmüyorum. Mardinli birçok çağdaş sanatçı, yazar, ressam da var. Bunlardan bazıları: Mehmet Ali Boran (Sanatçı), M. Mahsum Oral (Yazar), Nurullah Kuzu (Şair), Ferhad Salman (Ressam).

    Mahmut Aksoy

    G. T. : Sanatçının eseriyle arasında (uç noktalarda olmayacak şekilde çelişkiler olsa da) bir paralelliğin daima şekil alması gerektiğini savunuyorsun, neden? ‘’Gazellertesi’’ kitabına bu savunmanı yansıtabildin mi?

    M. A. : Eser, gerçek yaşam örgüsünün düğümü çözülmeden yaratıldığı zaman, sanatçının eserle ilişkisi aksak kalır.

    Sanatçının eseriyle bağımlılığı olduğu kadar bağımsızlığı da söz konusu olabilir. Fakat bu iki olasılık arasında sanatçı eserinin çok uzağında duran, duracak lükse sahip değildir.

    Ben, ‘’Gazellertesi’’nde yaşamla kurgu arasındaki bağı elimden geldikçe sıkı bağladığımı düşünüyorum. En azından bu bağladığım bağ koptuğu, kopacağı söz konusu olacaksa da yine benim eserimle aramdaki halatı ancak ben aşındırırsam kopar, aksi halde zor…

    G. T. : Herkes şiiri kendine göre tanımlıyor. Ne düşünüyorsun bu konuda, şiiri nasıl tanımlıyorsun?

    M. A. : Şiir, çok eşli bir kelime. Nasıl ki ölüme bulunmamış çare, şiir de tek tanım altında toplanamaz. Evet, şiirin genel geçer iskeleti de var, onu ete büründüren, yaşamasını sağlayan şairdir; böylece ortaya çıkacak tanım şairini bağlar, şiiri değil.

    Benim şiir tanımım: Şiir, sonsuz bir tekrardan ibaret, insan soyunun yükselen çıkası olduğu, ama varlık sahasında da insanın ölümle barışana kadar yaşamla savaşıdır.

    G. T. : Mahmut Aksoy’un adını duyduğumda es geçmemem gereken bir dergi var: Şehir. Bize Şehir dergisinden bahseder misin?

    M. A. : Adımın Şehir’le anmanız kıvanç verici. Ama Şehir’le en çok İbrahim Tığ anılmalı. Çünkü onun 15 yıldır süren bu direnci Şehir’i bugünlere getirdi.

    Şehir kendi Afrika’sında edebiyatı hakikat ile ele alan bir dergi, genç yaşta yaşamını kaybeden Rüştü Onur’un çıkarmak isteyip de çıkaramadığı. Onur, Behçet Necatigil’e yazdığı mektupta Şehir’in çıkmasından, sonunda okuruyla buluşacağından söz etmişti ama ömrü yetmedi. İbrahim Tığ ve arkadaşları Onur’un çıkarmak istediği dergiyi bir vasiyet olarak üzerlerine alıp çıkarmaya başlamışlar. Ben de 5 yıldır Şehir’leyim. Şimdi Şehir’in editörlüğünü yapıyorum.

    G. T. : Sizinle bir söz vermiştik, teşekkür etmek olmayacaktı aramızda. Onun için size teşekkür yerine, çok şiir etmek istiyorum.

    M. A. : Ben size çok şiir ederim.

  • “Tanrıça Mitleri” 2.Baskısı İle Raflardaki Yerini Alıyor

    “Tanrıça Mitleri” 2.Baskısı İle Raflardaki Yerini Alıyor

    Tanrıça Mitleri

    Dünyadaki her şeye hükmeden, her şeyi veren ve her şeyi alan ki onlardı. Modern zaman dinlerinde, psikolojide ve bilimde isimleri anıldı, efsaneleri anlatıldı.

    Kadim zamanların bereketli, doğurgan Toprak Analarından modern zaman cadılarına; ölümün kırbaçlarını sevgi sancıları olarak yorumlayan Vika’dan, Tanrı’nın kayrasına eren Meryem’e kadar sevilen, korkulan, merhamet dilenen, avunulan, tapılan, bazen yıldız gibi parlayan ama bazen insanlığın üzerine karanlıklar salan Tanrıçaların öyküsüdür bu kitap…

    David Leeming ve Jake Page’in en önemli efsaneleri en anlaşılır ve incelikli bir dille anlattıkları Tanrıça Mitleri, tarihöncesinden günümüze dek anılan Tanrıçalardan bir geçit resmi sunuyor okura.

    Karanlık ve aydınlık. Buz ve ateş. Somluk ve ruh. Zamanın dönüşü. Bağrı geniş toprak ve onu saran gökler. Yaşamın ivediliği, devinim, açılıp büyüme, varlığın ezgisi; rüzgârın görünmez soluğu, acı, ölüm sessizliği. Hepsi, onun şişmiş ıslak derinliklerinden, kendi taşıdığı güneş ışığına çıkıp görülür, yeni baştan görülmek için ona geri döner; her görünüş, onun kendi zevki için şekil verdiği kendi varlığından ne azı ne de fazlasıdır.

    Tanrıça Mitleri
    Yazar:
    David Leeming, Jake Page
    Çeviren:
    Şükrü Alpagut
    Sayfa Sayısı:
    224
    Yayınevi:
    Say Yayınları

  • Ulaş Işıklar’dan yeni roman: Karasinek

    Ulaş Işıklar’dan yeni roman: Karasinek

    Ulaş Işıklar’ın Karasinek adlı yeni romanı Klaros Yayınları etiketiyle çıktı!

    Üniversitede akademisyenlik yapan orta yaşlı kahraman, evinde her zamanki gibi kitap okurken bir süreden beri okuduğunu idrak edemediğini fark eder. Dahası, vücudunun hiçbir noktasını da hareket ettirememektedir. Bu tuhaf durumun nedenini düşünürken bulunduğu odada uçuşan bir karasinek görür. Kendi durağanlığının diyalektiği olarak özgürce uçuşan bu hayvan üzerine “felsefi” düşüncelere dalar.

    Ulaş Işıklar, Nietzsche, Camus ve Sartre felsefelerinden ipuçları barındıran yeni romanında kahramanın zihnine egemen olan karasinek aracılığıyla felsefe ve edebiyatı harmanlayarak sorgulamalara, itiraflara ve sayıklamalara girişiyor.

    Karasinek
    Yazar:
    Ulaş Işıklar
    Sayfa Sayısı:
    150
    Yayınevi:
    Klaros Yayınları

  • Güncel Gürsel Artıktay’dan “Film Müziklerinde Minimalizm ve Sonrası”

    Güncel Gürsel Artıktay’dan “Film Müziklerinde Minimalizm ve Sonrası”

    Film Müziklerinde Minimalizm ve Sonrası

    Sinemanın ilk yıllarında sessizliğin ya da projeksiyon makinesinin gürültüsünün giderilmesi gibi pragmatik olarak kullanılan müzik; sinema ve müzik teknolojilerinin gelişmesiyle beraber toplumsal dönüşümlerin de getirdiği yeni estetik bakış açılarıyla, bu işlevinin ötesine geçmiştir. 20. yüzyılın son çeyreği ve 21. yüzyılda film müzikleri besteciliğini doğrudan etkileyen akımlardan Minimalizm ve zamanla onu takip eden Postminimalizm, ana-akım sinemada sıkça kullanılması bakımından öne çıkmaktadır. Bu çalışmada, Minimalizm ve Postminimalizm’in ortaya çıkış ve gelişme süreçleri anlatılırken, kullanımları da müzik analizleriyle örneklendirilmiştir.

    Çalışmada Analizi Yapılan Müzikler

    Inception (Başlangıç, 2010) ve Interstellar (Yıldızlararası, 2014): 2011 ve 2015 En İyi Özgün Film Müziği Oscar Adayı/Besteci: Hans Zimmer

    The Imitation Game (Yapay Oyun, 2014) ve The Danish Girl (Danimarkalı Kız, 2015): 2015 ve 2016 Oscar ve Altın Küre En İyi Özgün Film Müziği Adayı/Besteci:Alexandre Desplat

    The Theory Of Everything (Herşeyin Teorisi, 2014): 2015 Altın Küre En İyi Özgün Film Müziği Kazananı, Oscar, BAFTA ve Grammy Adayı/Besteci: Johan Johannson

    Intouchables (Can Dostum,2011): Besteci: Ludovico Einaudi

    Film Müziklerinde Minimalizm ve Sonrası
    Yazar:
    Güncel Gürsel Artıktay
    Sayfa Sayısı:
    48
    Yayınevi:
    Gece Kitaplığı

  • Çağrı Mert Bakırcı’dan “50 Soruda Evrim”

    Çağrı Mert Bakırcı’dan “50 Soruda Evrim”

    50 Soruda Evrim

    Popüler bilim platformu Evrim Ağacı’nın kurucusu Çağrı Mert Bakırcı bu kitapta tartışmalarda sıkça gündeme getirilen ve evrimle ilgili kafa karışıklıklarına neden olan sorulara, bilimsel gerçekler çerçevesinde doyurucu yanıtlar veriyor.

    Bakırcı’nın evrimin pek çok boyutuyla ilgili bilimsel gerçekleri anlatırken ele aldığı kimi sorular şöyle:

    Evrim “sadece bir teori mi”; ispatlanmamış mı?
    Evrim teorisini reddeden biliminsanı yok mu?
    Evrimin kanıtları neler?
    Cansız atomlar nasıl canlılık yaratır?
    Bir tür yeni bir türe nasıl dönüşür?
    Evrime yönelik deney ve gözlemlerde bakteriler hâlâ bakteri, balıklar hâlâ balık, kuşlar hâla kuş değil mi?
    Canlıların belirli ortamlara uyum sağlaması sadece adaptasyon olamaz mı?
    Mutasyonlar her zaman zararlı mı?
    Evrimsel süreçte genlere yeni bilgi nasıl yüklenir?
    Evrim her şeyi tesadüfle mi açıklar?
    Evrimi gözleyebilir miyiz?
    Evrim termodinamik yasalarıyla çelişir mi?
    Canlıların milyonlarca yılda hiç değişmeyen fosilleri evrimi çürütmez mi?
    Göz veya beyin gibi karmaşık yapılar evrimle nasıl var olabilir?
    Zekâ bu kadar avantajlıysa, insan dışındaki türlerde neden evrimleşmedi?
    İnsanlar maymunlardan evrimleştiyse, neden hâlâ maymunlar var?
    İnsan evrimin son ürünü mü?
    Evrim bir süpergücün yaratma yöntemi olamaz mı?
    Evrimle yaratılış çelişir mi?

    50 Soruda Evrim

    Yazar: Çağrı Mert Bakırcı
    Sayfa Sayısı: 288
    Yayınevi: Bilim ve Gelecek Kitaplığı