Kategori: Edebiyat

  • Sırça Kanatlar / Derya Sönmez “Yeni Çıkanlar”

    Sırça Kanatlar / Derya Sönmez “Yeni Çıkanlar”

    Sırça Kanatlar - Derya Sönmez

    Kardeşler, sevgililer, arkadaşlar arasında kökleri derine giden ve asla dillendirilemeyen parça eşya taşıma kırgınlıklardan, acılardan beslenen yalnızlık öyküleri bunlar. Kocasının beğeneceği bir yahni pişirmenin peşinde hayatını harcayan kadınlar, yıllarca beraber yaşadıkları halde birbirine yabancı çiftler, uçurumun kıyısında süren ilişkiler, cinayet ve intihar arzusuyla gölgelenmiş hayatlar, ölüme doğru koşulan bir ömrün anlamını sorguluyor.

    Derya Sönmez ilk öykü kitabı Sırça Kanatlar’da narin kanatlarıyla kendi yarattıkları cehennemlerden kaçmaya çalışan karakterlerin hikâyelerini anlatıyor.

    Sırça Kanatlar
    Yazar: Derya Sönmez
    Kapak Tasarımı: Serra Ataman
    Sayfa Tasarımı: İklime Yılmaz
    Sayfa Sayısı: 95
    Yayınevi: *Sel Yayıncılık

  • Yuva / Toni Morrison “Yeni Çıkanlar”

    Yuva / Toni Morrison “Yeni Çıkanlar”

    Yuva - Toni Morrison

    Özgürleşmek için yuvadan uçmak gerekirdi, özgür olmak içinse oraya dönebilme cesareti.

    Amerikan edebiyatının en önemli isimlerinden, Nobel ve Pulitzer ödüllü Toni Morrison kölelik ve özgürlük mefhumlarını bu kez “aidiyet” ile ilişkilendirerek yorumluyor: İnsana yuva olan topraklar gün gelir bir hapishaneye dönüşürse, bu kuşatılmışlıktan kurtulmak adına her yol bir başka esarete sürüklenmek pahasına cazip görünebilir; kanlı bir savaşa girmek bile.

    Zincirlerinden kurtulabilmek uğruna büyüdüğü toprakları terk edip Kore Savaşı’na katılan bir gencin, döneminin “Odisseus”unun köklerine dönüşünün hikâyesi Yuva, ilk kez Türkçede…

    Yuva
    Özgün Adı: Home
    Yazar: Toni Morrison
    Çeviren: Püren Özgören
    Kapak Tasarımı: Aslı Sezer
    Sayfa Tasarımı: İklime Yılmaz
    Sayfa Sayısı: 127
    Yayınevi: *Sel Yayıncılık

  • Günah Çıkarma-k

    Günah Çıkarma-k

    Günah Çıkarma-k

    Cismime biçimi sirayet etmiş
    bir yalnızlık, temeli yok
    Asılı kalıyor dudaklarımın kenarlarında

    Ehli olmadığım belli
    Dizginlenemez şekilde köpürüyor
    Ve geziniyor damlaları göğsüm dolaylarında

    Ekmek, şarap hatırına susturuyorum iç sesimi
    Beni taşıyan omuzlara müteşekkirliğimi
    sahte reveransımla gösteriyorum
    Ağzım bozuk, içim pis
    Eteklerimden bir arsızlık yağıyor

    Yalnızlık -dayanaksız, temelsiz-
    Beni her gece tenhada yakalıyor
    Yırtıyor üstümü başımı
    Zalim ve çıplak elli
    Sırtım boylu boyunca caddenin ıslak zeminiyle sevişirken
    Ruhumun derinlerinde bir kara tren dumanı tütüyor
    Ve o eskimiş gökyüzünün,
    Griye musallat oluşunu anımsıyorum

    Yere tükürüyorum, çirkinim ve tekinsiz
    Üstüne basıp hunharca dalıyorum viranesine
    yalnızlığın
    Vicdanımın ensesine patlattığım okkalı tokat

    Pürsevda bir kuşa çeviriyor parmak uçlarımı
    Kaleme şehvet sürüyorum ve bolca küfür
    Kağıda akıtıyorum tüm varını hayvanın
    Mürekkep soyunup dökündükçe
    Irzına geçiyorum
    Irzına geçiyorum
    Irzına geçiyorum

  • Derya Erkenci’den “İmkânsız Bir Liste” *Yeni Çıkanlar*

    Derya Erkenci’den “İmkânsız Bir Liste” *Yeni Çıkanlar*

    İmkansız Bir Liste

    Derya Erkenci’nin romanı “İmkânsız Bir Liste” Doğan Kitap etiketiyle yayımlandı

    Roman, okurları aşkın, ayrılığın, listelerin, anımsamanın ve dirilişin gizemli hikâyesine davet ediyor. Mekânların, karakterlerin, ruh hallerinin arasında dolaşırken, sürükleyici ve içten bir üslupla kendine bağlıyor. Erkenci okurlara, gizemli bir listenin izleğinde eski sevgilinin peşine düşülen, arka planında İstanbul’u izlediğimiz, sırlar ve dehlizlerle dolu bir aile trajedisi anlatıyor. 12 Eylül sonrası süregelen 40 yıllık bir dönemde, otel odalarında, balık pazarlarında, oto sanayi sitelerinde, esnaf hamamlarında, tatil beldelerinde, kırık aşk hikâyelerinde gezdiriyor. Kitabın kahramanı Mert Zamangil’in arınma yolculuğuna eşlik eden yabancılaşma duygusunu anlatırken, gündelik koşuşturmaların insana iyi gelen bildik dokusunu da ustalıkla işliyor.

    Kitabın Konusu

    Yazar Mert Zamangil bir sabah bakımsız bir motel odasında uyanır. Oraya neden ve nasıl geldiğini bir türlü anımsayamaz. Defterlerinden birinin arasında ortadan ikiye katlanmış bir sayfa bulur. Bu kendi elyazısıyla yazılmış 17 maddelik bir listedir. İlk maddede “Handeyi bul” yazmaktadır. Aralarında kısa sürede dostluk gelişen motel sorumlusu Aysun’un da etkisiyle İstanbul’a dönmeye ve listedeki izleği takip etmeye karar verir. Eski sevgiliye ulaşmak için çıkılan bu gizemli yolculuk, ölen babası, hâlâ hayatta olan annesi ve ağabeyi üzerinden yaşanacak tuhaf bir geçmiş hesaplaşmasına dönüşecektir.

    İmkansız Bir Liste
    Yazar: Derya Erkenci
    Sayfa Sayısı: 320
    Yayınevi: Doğan Kitap

    Derya Erkenci

    Derya Erkenci 1972 yılında İstanbul’da doğdu. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema-TV bölümünü bitirdi. Aynı bölümün Yüksek Lisans programını tamamladı. Kameramanlık, yönetmenlik, fotoğrafçılık ve metin yazarlığı gibi işler yaptı. 1992-2002 yılları arasında “Hayalet Gemi” dergisinde düzenli olarak yazılar yazdı. Altzine’de sanal ortama yönelik metin denemeleri gerçekleştirdi. Yazıları çeşitli dergilerde, gazetelerde ve çok yazarlı ortak kitaplarda yer aldı. Öykü kitapları “Aptalın Seyir Defteri” (2002) ve “Nişan Fotoğrafları” (2003) Doğan Kitap tarafından yayımlandı. “İmkânsız Bir Liste” yazarın ilk romanıdır. Derya Erkenci halen İstanbul’da yaşamakta, yazı yazmayı ve fotoğraf çekmeyi sürdürmektedir.

  • Zeynep Çolakoğlu’dan Şarap Koyusu “Yeni Çıkanlar”

    Zeynep Çolakoğlu’dan Şarap Koyusu “Yeni Çıkanlar”

    Zeynep Çolakoğlu Şarap Koyusu

    “Kadehinizde dans eden, ruhunuzu süsleyen şiirsel bir içkidir şarap. Nice sanat eserlerine ilham kaynağı olmuş, şarkılarınsa tam kalbine yerleşmiştir. Ancak şarap esrimenin olduğu kadar dengenin de sembolüdür. İşte bu nedenle Antik Yunan’da sarhoş olmak hoş karşılanmazdı, Pisagor adaleti ve ölçülülüğü sağlayan özel bir kadeh tasarlamıştı.

    Şarap sizinle aromaları aracılığıyla konuşur; bazı aromalar fısıldarken, bazıları bağırabilir ya da başlarda hoş gelip bir süre sonra tırmalamaya başlayabilir. Yudum yudum bir öykü anlatır size şarap. Dinlemeye ve sabretmeye hazır olanlara kendini açar. Kimi zaman karmaşık çağrışımlar yapar. Onun dilini çözmek iyi bir analizin temel taşlarındandır.

    Her şey dilini çözmekle bitmez tabii ki. Bir de karakteri vardır. Karakterinin kompleks yapısı elinizin kadehe birkaç kez isteyerek gitmesiyle açıklanabilir. Hakkında yeni şeyler öğrendikçe daha fazla ilginizi çeken insanlar gibi, sürprizlerle dolu, çok boyutlu olması ve öyküsüyle içenleri alıp götürmesi karakterinin kompleks yapısından ileri gelir. Peki, tüm dikkatinizle onu dinlemeye hazır olduğunuzda, öykünün tam ortasında çekip gitse ne olur? Bazı şaraplar bir ömürlük haz bırakırken bazıları neden çekip gider?

    Homeros Ege Denizi’ni “Şarap Koyusu Deniz” diye tarif eder. Ege’de atan bir yürekle yazılan bu eser de Homeros’un bakışından başlayarak şarabı anlatır.

    Bir kimya mühendisinin merakı, bir şarap tadımcısının tutkusu ve bir edebiyatçının zengin anlatımıyla şarabın öyküsünü dinlemeye hazır mısınız?

    Şarap Koyusu kitabında Zeynep Çolakoğlu bu üç kimliğini bir araya getirerek şarabın binlerce yıllık öyküsünü tüm boyutlarıyla bizlere anlatıyor. Üstelik bu anlatımına şarap sektöründe önemli yeri olan isimleri de konuk ediyor ve bütün bu serüvenin bitimine eklediği şarap sözlüğüyle bu konuda derinleşmek isteyen okurlarına bir başlangıç yapma fırsatı sunuyor.

    Zeynep Çolakoğlu’nun yazdığı Şarap Koyusu Karakarga Yayınları’ndan çıktı.

    Arka kapak yazısı:

    Bir Sanat Eseri ve Kimya Öyküsü Olarak Şarap

    Tanrıların içeceği, yüce kralların sofralarının eksilmez iksiri. Şarap… Mitolojiden edebiyata, ziyafet sofralarından günlük sofralara uzanan kadim bir yolcu. Anadolu topraklarının şarapla 7 bin yıldır süren dansı, günümüzde Ege’nin, Trakya’nın ve Anadolu’nun butik şarap üreticilerinin, büyük içki gruplarının özverili çalışmalarında can buluyor. Şarap, varoluşu itibarıyla sanatla, müzikle, gastronomiyle girift bir yaşam sürerken, şarap severler de bu eşsiz varoluşa tanıklık etmenin keyfini sürüyorlar.

    Zeynep Çolakoğlu, kimya yüksek mühendisi ve şarap tadımcısı kimliği ile edebiyatçı kimliğini birleştiriyor; şarabın Dionysos’la literatüre giren serüvenini, üretimine dair incelikleri, şarabın kendine has jargonu ve lügatiyle anlatıyor ve bu anlatıyı küçük bir şarap sözlüğü ile taçlandırıyor. Şarap sektöründe aktif bir yere sahip olan, aynı zamanda sanatın çeşitli kollarıyla, müzikle ya da edebiyatla ilgilenen konuklarıyla şarabın serüvenini irdeliyor. Şarabın ABC’si, damaklarda ağdalanan bu kadim iksirin tüm sırları Şarap Koyusu’nda can buluyor.

    Şarap Koyusu
    Yazar: Zeynep Çolakoğlu
    Sayfa Sayısı: 200
    Yayınevi: Karakarga Yayınları

    Yazar hakkında:

    Zeynep Çolakoğlu

    Korku yazarı, müzik eleştirmeni, kimya yüksek mühendisi, şarap tadımcısı/yazarı olan Zeynep Çolakoğlu, III. Kurşunkalem Edebiyat Dergisi Öykü Ödülü’nü kazanan öykü kitabı Mina’dan sonra (2016, Nezih-Er), Karanlıktaki Kadınlar (2018, Bilgi), Hayalet Müzik (2019, Artemis), İstanbul’un Karanlığında (2020, Karakarga) korku antolojilerinde öyküleriyle yer aldı. WSET 2.Seviye Şarap Yeterlilik Programı, EGESEM Şarap Üretim Teknikleri, Türkiye Sağlık Vakfı Fitoterapi Eğitimi sertifikalarına sahip. Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği (FABİSAD) üyesi.

  • Buket Kalkan’dan İlk Kitap: “Ayna”

    Buket Kalkan’dan İlk Kitap: “Ayna”

    Buket Kalkan Ayna

    Buket Kalkan, ilk kitabı “Ayna”yı Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık etiketiyle okuyucusuyla buluşturdu.

    Kendi iç yolculuğuna çıkan Buket Kalkan, kısa parçalardan oluşan hislerini okuyucuya aktarmakla kalmayıp aşk, ilişkiler ve duygusal yalnızlığı ile ayna karşısında yüzleşiyor.

    Ayna’nın kitap arkasından:
    “Yaşamanın ne güzel olduğunu anlıyorum. Dans etmek istiyorum. Neşeliyim. Kimse moralimi altüst edemez. Keyfimden çığlık bile atabilirdim. Sokaktaki insanlar mutlu olduğumu görüp bana eşlik ediyorlar. Herkes mutluydu. En çok mutlu olan elbette bendim. Bu günlerde nasıldım? Durumum iyiydi. Her şey değişmişti benim için. Hayat yaşantıma nasıl tutunacağımı biliyordum. Bana daha başka şeyler gerekti sanki?”

    BUKET KALKAN kimdir?
    Müzik yazıları ve hayat görüşü ile ruh bulan blog yazılarına devam ediyor. Uzun süredir üzerinde çalıştığı ilk kitabının ardından gelecek kitapların heyecanıyla yazmaya devam ediyor.

    Ayna
    Yazar: Buket Kalkan
    Sayfa Sayısı: 96
    Yayınevi: Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık

  • Depresyon Toplumsal Bir His “Yeni Çıkanlar”

    Depresyon Toplumsal Bir His “Yeni Çıkanlar”

    Depresyon Toplumsal Bir His

    Depresyon biyolojik veya tıbbi bir olgudan ziyade politik ve özel alana kök salmış bir deneyim olarak kavranabilir mi? Kendini süreğen bir kayıtsızlık, atalet ya da çaresizlik hissiyle gösterebilen depresyonun sömürgecilik, mülksüzleşme ve yerinden edilme geçmişleriyle bağı var mıdır? Sol melankoli ve politik depresyon arasındaki mesafeyi aydınlatmak adına bir Hıristiyan tasarısı olan acedia kavramına başvurmak mümkün müdür?

    Ann CvetkovichDepresyon: Toplumsal Bir His‘te tıbbi ve bilimsel modellere eleştirel bir mesafe koyarak kültürel, politik ve ırk temelli depresyon tarihinin izini sürmeye koyuluyor. Akademik yaşamın henüz başındayken deneyimlediği depresyonu ve yazar tıkanıklığını kaleme aldığı yazısını kitabın merkezinde konumlandırarak ilk Hıristiyan keşişlere ve yerlilere ait tinsel pratiklerden sömürgecilik, kölelik ve soykırıma, politik tükenişten queer de dahil çeşitli kimliklere çok katmanlı bir arşiv çalışması sunuyor. Depresyonun çıkmaz sokaklarında dolanırken gündelik alışkanlıkların, feminist elsanatlarının, queer performans ve tinsel pratiklerin onarıcı ve yatıştırıcı niteliğine başvuruyor.

    Neoliberal kapitalizmin insanlığa sundukları karşısında ortaya çıkması muhtemel, makul bir tepki olan depresyonu; toplumsal, hatta politik bir dışavurum olarak yorumlayarak kemikleşmiş savlara meydan okuyan Ann Cvetkovich’ten cüretkâr bir hamle…

    Depresyon Toplumsal Bir His
    Özgün Adı:
     Depression: A Public Feeling
    Yazar: Ann Cvetkovich
    Çeviren: Zeynep Ertan
    Kapak Görseli: Max Beckmann, Night, kesit, tuval üzerine yağlıboya, 1918
    Sayfa Sayısı: 325
    Yayınevi: *Sel Yayıncılık

  • Bay Sessizlik “Yeni Çıkanlar”

    Bay Sessizlik “Yeni Çıkanlar”

    Bay Sessizlik

    Kusursuz üslubu ve kıvrak zekâsını konuşturarak, entelektüel birikimini incelikli mizah duygusuyla sarmalayıp satırlara döken, Türkçenin gizli cevherlerinden Sâlah Birsel Günlükler dizisinin dördüncü kitabı Bay Sessizlik‘te, us tasından taşanları hiç ziyan etmeden günlüğüne aktarıyor. Fır dönen düşüncelerin cevelan ettiği parlak zihnini günlüğüne sarılarak sakinleştiriyor. Dertop etmediği fırdöndü anılar, 1989 yılı boyunca tuttuğu notlarda hazırola duruyor.

    İçre fikirlerini sakıncasızca kayda geçiren, ömrünü yedi cihanda filizlenmiş kültür sahaları arasında mekik dokumaya adamış bir aydının kaleminden, 20. yüzyılın tefekkür dünyasına kapsamlı bir bakış.

    Bay Sessizlik
    Yazar: Salâh Birsel
    Sayfa Sayısı: 126
    Yayınevi: *Sel Yayıncılık

  • PEYNEK- Öykü

    PEYNEK- Öykü

    PEYNEK

                                                                               “Eğer tüm böcekler dünyadan yok olacak olsaydı 50 yıl içinde dünyada hayat sona ererdi. Eğer insan dünyadan yok olacak olsaydı 50 yıl içinde bütün yaşam kendini yeniler ve gelişirdi.” ( JONAS SALK)

    BAŞLANGIÇ:

                                  EVET

     

    Saatlerimiz 12’yi gösteriyor. Öğle haberleri ile karşınızdayız. Bildiğiniz üzere, güzelim dünyamızın sonu geleli çok oldu. Geçmişten beri bilim insanları kıyamet gününe dair yüzlerce teori ortaya attı. Ancak onlar dahil hiçbirimiz böyle bir sona hazırlıklı değildik. Evet hiçbirimiz ölmedik ama tam anlamıyla da yaşıyor sayılmayız. Hayvanlar gitti. Aniden yok oldular. Hiçbiri kalmadı. El birliği ile güzelim gezegenin içine ettik. Şimdi, pislik her yanımıza bulaşmış durumda; ibre artık birbirimize döndü. Zaman aleyhimize çok hızlı bir şekilde ilerliyor. Asıl kıyametin bu olacağını hiçbirimiz bilemezdik. İlk haberimize geçmeden önce size bir şarkı armağan etmek istiyorum. Zümrüt Şahin, sert riffler eşliğinde bağıra çağıra “ Dünya İnsan Kanseri” diyecek, grubu Meta ile…

    Şarkı arasının ardından tekrar birlikteyiz. Anlatacak olduğumuz haberlerin karanlığına uygun bir hava var dışarıda. Güneş artık çıkmıyor, çıksa da umut vaat etmiyor. Yıldızlar bile sönük, geceyi aydınlatmıyor… Şehirde bir cadde, caddenin ortasında çığlık çığlığa feryat eden, yardım dilenen beş yaşlarında bir çocuk. Geri geri giden bir araba onu altına alıyor. Çıtırdayan kemiklere, deride açılan sıyrıklara, etrafa sıçrayan kanlara, basınçla birlikte patlayan ve ayrılan uzuvlara karışan çığlık seslerine aldırmadan gaza basıp geçip gidiyor ardından meymenetsiz sürücü ve külüstür arabası. Çocuk mu? En ciddi kırık, tekerleklerin üzerinden geçtiği ayaklarında. Kemikler ters dönen ayaktan dışarıya fırlamış. Aracın insafsızca ileri geri yaptığı manevralar ile kafasının sol yanı ciddi şekilde ezilmiş. Gözü, onu tutan ince lifcikler olmasa yerinden fırlayacak. İnsanlar mı? İki kişi geliyor hızla. Çünkü cadde tıkanmış, dertleri o. Çocuğu hızla yattığı yerden kaldırıp az ileride bulunan çöp dağının içine fırlatıyorlar. Çocuk ise son nefesini o an veriyor…

    İkinci haberimiz A.B.D’den. Görüntüler yol kenarındaki beyaz, tuşları yer yer dökülmüş bir piyanoya odaklanıyor. Piyanodan çığlıklar yükseliyor. Tam donanımlı iki yetkili piyanonun kapağını kaldırdığında altısı ölü, ikisi can çekişen ve yaşları değişkenlik gösteren sekiz beden ile karşılaşıyor. Küçücük bedenlerden oluşan bir resital düzenlemek istemişler belli ki. Kolları tuşlara gelecek şekilde sabitlenmiş ve tuşlara her basıldığında mekanizma tarafından kollara inanılmaz bir baskı uygulanıyor.  O narin kollar dayanamayıp da… Canlı olanlara ne mi oluyor peki? Sabit duran görüntüye eşlik eden iki el silah sesi…

    Son haberimiz ise ülkemizden. Köylüler, ormanlık alanda göğsünden pompalı tüfekle vurulmuş on beşli yaşlarda bir çocuk cesedi ile karşılaşıyor. İhbar hattımıza gelen bilgilerde, çocuğun soğuk ve açlıktan ötürü, orada kamp yapan bir gruba yaklaştığı, gruptan birisinin de önce onu tekmeleyip ardından da yanında getirdiği pompalı tüfekle göğsünde bir delik açıp eğlencesine kaldığı yerden devam ettiği söyleniyor…

                                                         

                      *             *.               *

    Daha fazla dayanamayıp televizyonu kapatıyorum. Şömineyi sonuna kadar köklediğim halde titrememe engel olamıyorum. Bunun sebebi soğuk değil, son birkaç yılda şahit olduğum dehşetengiz olaylar silsilesi. Ben de, silinip gitmeden bunları not almaya, şayet dünya normale dönerse insanları uyaracak ve tarihin tekerrür etmesini engelleyecek şerhler düşmeye karar verdim.  Kıyameti en dehşetli haliyle yaşıyoruz.  Dünya Hadeyan evresine tekrar geri dönmeye başladı. Önce depremler başladı; her gün, art arda. Sonrasında ise çığlar, yangınlar, kum fırtınaları, salgın hastalıklar. En önemlisi de hayvanlar gitti. Önce sadık dostlarımız olan köpekler, ardından da kediler atlar inekler ve tüm böcekler.  Doğal afetler, kıtlık, kuraklık, açlık, susuzluk derken insanlar normalde de zaten oldukça kıt olan birbirlerine tahammül etme yetisini kaybetti. Artık herkes umursamaz ve oldukça hodbin; kendisine, çevresine, en önemlisi de ailesine karşı… Çocuklar artık evlerinde değil, dışarıda. Aç, susuz, bakımsız, umutsuz, korku içinde ve “ ayrı”. Yalnız ve korkak. Yetişkinler ise sinsi, sert, umursamaz ve geçmişe kıyasla daha da açgözlü. Kendi kanından olanı öldürüp parçalara ayırarak yiyecek kadar hem de! Hayır; geçmişte, 1518 yılında değiliz. Bu hastalık bir dans vebası değil. İnsanın vahşi duygularını ortaya çıkaran farklı bir olay bu! Her yerde büyük bir kaos “ düzeni” ve birbirine tahammül edememe durumu söz konusu. Belki bir yerlerde insanlığını kaybetmemiş birisine rastlarım umuduyla sürekli seyahat ediyor, bu esnada gördüklerim karşısında her seferinde biraz daha dehşete düşüyorum Anlatayım da siz de bilin:

     

                         1- Bebek Mavisi

    Onu bulduğumda küçücük kalbi neredeyse durmak üzereydi. Ne zamandır bu halde olduğuna dair hiçbir fikrim yok. Yarı hareketsiz biçimde yerde yatıyor, kısa kısa ve zorlu nefesler almaya çalışıyordu. Masmavi gözlerinden akan yaşlar daha yere ulaşamadan yüzünde donup kalıyor, çektiği ızdırabı katıksız bir biçimde yansıtıyordu. Gözyaşı damlalarına gözüm her takıldığında orada kendimle karşılaşıyor, insanlığımdan utanıyordum tüm insanlık adına. İsmini hiç öğrenemedim. Konuşmasın ya da çığlık atmasın diye dilini kesmişlerdi – köküne yakın-. Bir şeyler anlatmaya çalışıyor ancak kesik kesik hırıltılar dışında sesini duyuramıyordu. Kolları ve bacakları ağaç budar gibi kesilmiş, gelişi güzel bir şekilde dağlanmıştı. Top haline gelmiş vücudunda derin kesikler göze çarpıyordu. Açlık ve susuzluğunu bir nebze olsun dindirip yaralarını sarmaya çalıştım  ancak olmadı, dayanamadı. Bana da o mavi, masmavi gözyaşları acı bir miras olarak kaldı. Ah benim canım, canım…

                         2- Kötülük İçimizde

     Bugün ilk kez “ kasten, planlayarak, canavarca hisle” birisini öldürdüm, hem de ağır işkenceyle! Ormanlık alanda gördüm onu bir şeylerle uğraşıyordu.  Ne yaptığını fark edince dehşetle irkildim. Yetişkin bir kadın ve beraberinde dört çocuk. Hepsi sıraya dizilmiş. Feri sönmüş gözlerinde büyük bir umutsuzluk göze çarpıyor. O gözlerin canlanmasına imkân yok, ölmüşler çünkü. İşkencecisi, önce annenin gözlerinin içine baka baka dört çocuğu da vahşice katlediyor. Ardından da saatler süren tecavüz seansları başlıyor Kadının derisinde yüzlerce küçük kesik açıyor. Tekme tokat da cabası. Sonra da boğup bir köşeye atıyor. Bunları bana kendisi can havliyle, salya sümük anlatıyor. Şerefsiz herf, itiraf edince ona acıyacağımı ve pis canını bağışlayacağımı sandı ama işler öyle yürümüyor. Birisi senin yanağına sert bir tokat atarsa sen de onun öbür yanağına iki katı kuvvetle indirmelisin ki bir daha aynı hareketi tekrarlamasın değil mi? Ona daha önce bir yerlerde okumuş olduğum bir Viking işkencesi uyguladım. Kendisine “ Kan Kartalı” deniyor. Dedemden kalma süslü el baltamı kaptığım gibi sırtına indirip büyük bir yarık açıyorum. Sonra da kaburgalarını güçlü darbelerle kırıp yerinden söküyorum. Elimi açık yaralardan içeriye sokup ciğerlerini söküyorum ve kaburgalarla birlikte kartal kanadını andıracak şekilde sırtına yerleştiriyorum. Tahmin edemediğim şey ise uğradığı şok ya da kan kaybı neticesinde boğularak geberip gitmiş olmasıydı. Çığlıklarının her yerde işitilmesini isterdim açıkçası…

                               3- Kaypak

    Bir insan değişen şartlara ne kadar hızlı uyum sağlar onu anlatayım şimdi de: Kendisi yakın arkadaşım olur. Oldukça başarılı ve adından sıkça söz ettiren ateşli bir hayvan hakları savunucusu iken şimdilerde kaypak, korkak, alçak, yavşak bir orospu çocuğuna dönüştü. Neticede artık hayvanlar yok değil mi? Yediği haltlar çok iyiymiş gibi bunları bir de kıyıda köşede ballandıra ballandıra anlatmaya başladı. Hamile bir kadını daha canlıyken nasıl deşip karnından bebeğini söküp aldığını; yaşlı birkaç erkeğin ağızlarını demir teli ile bağlayıp bir aracın bagajına tıktıktan sonra aracı denize sürüp onların boğulurken çıkardığı sesler karşısında zevkle kahvesini höpürdettiğini; kendisinden bir yudum su isteyenlere su yerine sürekli yanında taşıdığı kezzaptan içirdiğini; beş kişilik çetesiyle korumasız evlere baskınlar düzenleyip yiyecek içecek çaldığını; sokaklarda oluk oluk kan akıttığını sağır sultan bile duydu. Geçenlerde yüreğime su serpen bir haber aldım. Gebermiş soysuz! Kim mi yapmış?  Çocuklarını çalmaya çalıştığı öfkeli babanın, alnının çatına oturttuğu koca bir mermi ile…

                     4- Kahpelerin Sofrası

    Bugün bir av partisine tanık oldu. İki avcı önüne kattıkları anne ve iki yavrusunu bilinmeze doğru iteliyordu. Kaçan ve kovalayan, av ve avcı, katil ve maktül.. Bu olay son zamanlarda adeta bir gelenek halini aldı. Yurdun her yerinde, şiddetin tavan yaptığı sonu hep annelerin gözyaşlarıyla biten bir yamyamlık festivali. Çocuklar teker teker avlanıyor. Anneye ise ölümcül olmayan bir yara aldırılıyor. Olacakları görmesi, ruhunun derinliklerinde hissetmesi gerekiyor çünkü. Çığlıklarını duymamak için ses tellerini tamamen alıyorlar. Sonra zavallının gözü önünde, kurulan “ ziyafet” sofrasının mezesi oluyor talihsiz yavrucaklar. Bu duruma bir avuç kalan benim gibilerin yapabileceği hiçbir şey yok. Her şey gibi insanlar buna da alıştı artık. Boşuna dememişler “ alışkanlıklar gündelik yaşamın diktatörleridir” diye!

    BİTİŞ:                                             

                                     HAYİR!

    Evet, yüce mahkeme huzurunda hikâyemi olduğu gibi aktardım. Yazmış olduğum kitaptan daha fazlasıydı öyküde anlattıklarım benim için. Peki bitti mi? Hayır! Daha anlatacaklarım var. Ben kitabı ilk yayımladığımda toplumda bir infial oluştu. Sosyal medyada büyük bir linç yedim. Tv programlarında yerden yere vuruldum. Bazı kesimlerden tehdit mesajları aldım. İnsanları olanca şiddetiyle, hiçbir mecazi terim kullanmadan, “ rezilce” bir şekilde öykü malzemesi yapmam herkesi hiddetlendirdi. Onlar öyle kişiler miydi? Tabi canıım! Mahkeme salonundaki sizlerde bile bu öfkeyi dibine kadar hissettim. Oturuma üç kez ara verdiniz. Üzerime saldırmaya çalışanlara karşı umarsız davrandınız. Hâlâ elleri zangır zandır titreyenler var. Sanırsınız fay hattının üzerinde oturuyorlar. Özellikle işin içine bebekler ve çocuklar girdiği zaman kendinizden geçiyorsunuz. Ancak bir şeyin farkına varabilmiş değiliz- değilsiniz-.  Gündelik hayatta karşılaştığımız hayvan saldırılarına o kadar alıştık ki artık umursamıyoruz. Şiddet şiddetle meşrulaştırılmaz diyeceksiniz şimdi de ancak birilerinin duruma el atması gerekiyordu. Şiddeti uygulayan suçlu yakayı ele vermişse eğer bir kapıdan tutuklu girip öbür kapıdan serbestçe çıkıp gidebiliyor. Yine de pek aldırdığımız söylenemez. Unutuyoruz çünkü. Ayak uyduruyoruz, sürü psikolojisi bunu gerektiriyor çünkü.  Peki o hayvancağızların yerinde biz olsaydık işler değişirdi değil mi?  İşte ben bunu yaptım bir yol sunmaya çalıştım ama hançeri böğrüme yemem uzun sürmedi. İşte buradayım. Ne demişler; bu dünyada yapılan hiçbir iyilik cezasız kalmaz!

    Gözleri önünde yavrusu avcılar tarafından katledilen anne fokun gözyaşlarına aldırdık mı? Hayır!  Sahibi tarafından metruk bir binaya terk edilen  yavru köpeğin tir tir titremesini; korkudan fal taşı gibi açılmış, dışarıya fırlamış gözlerinin içine bakıp keder gözyaşları dökebildik mi? Hayır!  Sokakta aç susuz dolaşan, kışın soğuğunda, yazın kavurucu sıcağında yalnız, başıboş, korkmuş, ayrı, uzanacak bir ele muhtaç sokak hayvanlarına yardım edebildik mi? Hayır! Vurdukları hamile karacanın derisini yüzerken yakalanan avcılara yeterli tepkiyi gösterebildik mi? Hayır! Aç olduğu için kamp yapan insanlara korkarak yaklaşan köpeği pompalı tüfekle vuran caniyi duyduk mu? Hayır! Kolları bacakları kesilip ölüme terk edilen yavru köpeğin yüzünde donan gözyaşları hâlâ aklımızda mı? Hayır! Bir evin bodrumunda bulunan ses telleri kesilmiş köpekler yeterince gündemi işgal etti mi? Hayır! Sırf biz eğleneceğiz, sosyal medyaya iki kıçı kırık fotoğraf atacağız diye aç, susuz, bakımsız çalıştırılan fayton atlarını gündemde tutabildik mi? Evet, tuttuk ancak sonrası meçhul. Şu an ne yaşanıyor biliyor muyuz? Hayır!  Kulakları sağır olduğu için  araba kornasını duymayan köpeğin üzerinden geçip ardına bakmadan giden sürücüyü biliyor muyuz? Hayır…

    Onların yalnızlığını, korkmuşluğunu, ayrılığını, umutlarını, umutsuzluklarını, sevgilerini, hüzünlerini, ihtiyaçlarını algılayamadığımız sürece bizden bir halt olmaz. Bir gün gidecekler ve dünya çürüyecek. O vakit anlayacağız ama iş işten geçmiş olacak. Bana nasıl bir ceza vereceksiniz ya da ceza verecek misiniz bilemem, kitabım piyasada kalacak mı onu da bilemem. Tüm nüshalar yakılsa dahi bu söylediklerim baki kalacak. Gerisi laf-ü güzaf…

  • Sessizlik Üzerine “Yeni Çıkanlar”

    Sessizlik Üzerine “Yeni Çıkanlar”

    Sessizlik Üzerine

    Sesin, sözün ve dolayısıyla gürültünün gitgide esiri haline geldiğimiz günümüzde “sessizlik” de artık mühim bir yaşam belirtisi ve ihtiyacına dönüştü. Zaman zaman yakıcılaşan bazen de kaçınılan bu ihtiyacı ve kavramı antropolog ve sosyolog David Le Breton, bütün yönleriyle ele alıyor. Yürümeye ÖvgüAcının AntropolojisiTen ve İz ve Bedene Veda‘nın ardından gözler ve kulaklar bu kez sessizliğe çevriliyor.

    “Sayısız söylemin açıkladığı bu dünyayı gittikçe daha az anlıyoruz. Çok sayıda iletişim aracının özgürleştirdiğini ileri sürdüğü söz, bu çoğulluğun içinde boğularak anlamsız hale geliyor. … İletişim ne ölçüde yayılırsa susma özlemi de o denli güçlü oluyor; hiç değilse şeylerin uğultusunu işitmeye ya da bir olay ve daha sonra bir başkası, sonra tekrar bir başkası gelip eskisinin yerini almadan önce olayın sancısına tepki vermeye yetecek süre boyunca. … Sözün doyum noktasına ulaşması sessizliği daha da cazip kılar. Kafka bu durumu kendi üslubunca şöyle dile getirir: Şimdi sirenler kendi çığlıklarından çok daha ölümcül bir silaha sahipler, sessizliğe. Bunu tahayyül etmek her ne kadar güçse de, biri onların seslerinin büyüsünü bozabilir ancak sessizliklerinin büyüsüne asla dokunamaz.

    Sessizlik Üzerine
    Özgün Adı:
    Du Silence
    Yazar:
    David Le Breton
    Çeviren:
    Zeynep Turan
    Türü: Deneme
    Sayfa Sayısı:
    302
    Yayınevi: *Sel Yayıncılık