Kategori: Edebiyat

  • Senin Gibi “Yeni Çıkanlar”

    Senin Gibi “Yeni Çıkanlar”

    Senin Gibi

    Modern İngiliz edebiyatının usta kalemi Nick Hornby, her zamanki, kıvrak, muzip, sade ve sahici üslubuyla yine bir aşk hikâyesi anlatıyor; ancak “21. yüzyıla özgü” bir aşk hikâyesi bu. Trajedi, intihar ve düello yok; akıllı telefonlar, kuşak gerilimleri, televizyon dizileri, Brexit referandumu ve bol bol mizah var. Yine de insanlığın hiç eskimeyen evrensel izlekleriyle dolu; yalnızlık korkusu, arzu, yanlış anlaşılmalar, sınıf ve ırk ayrımları, dile getirilemeyen sevgi ve kaçınılamayan ihanet…

    Senin Gibi, ayrı kuşaklardan, ayrı kültürlerden, etnik kökenlerden ve sınıflardan iki Londra sakininin tesadüflerin imdada yetişmesiyle kendilerini içinde buldukları ilişkinin inişli çıkışlı seyrinin hikâyesi. O kendine özgü akıcı diliyle Hornby, politik çalkantılar ve belirsizliklerle dolu, her şeyin çabucak tüketildiği yaşlı bir dünyada sevginin imkânına olduğu kadar, insanın bitmeyen mutluluk ve tamamlanma arayışına ve varolmanın sonsuz ihtimallerine de neşeli bir bakış atıyor.

    Senin Gibi
    Özgün Adı: Just Like You
    Yazar: Nick Hornby
    Çeviren: Deniz Keskin
    Türü: Roman
    Sayfa Sayısı: 319
    Yayınevi: *Sel Yayıncılık

  • Aysel Gürel’i “SEVDA” ile anıyoruz…

    Aysel Gürel’i “SEVDA” ile anıyoruz…

    Sevda

    Seni kaybettim kendimi buldum
    Daha yorgun ama daha yoğun
    İçimde cevabı her sorumun
    Aşk idim ben artık sevda oldum

    Bir nehir gibidir Aysel Gürel. Şairliği, kadınlığı, cesareti hatta cüretiyle coşkun bir nehir. Kendi arkasında pervasızca duruşu başlı başına bir şiirdir.

    Bu duruştan aldığı güçle bütün kadınları duyarak, onların acısını hissederek yazmıştır şiirlerini de. Şiirleri de ona sıcak bir yatak, serin bir gölge olmuştur işte böylece.

    Ne Kavgam Bitti Ne Sevdam’da okuduğumuz gözü kara, isyankâr, diri Aysel Gürel’i bu kitapta kendine doğru keşfe çıkmış, sakinleşmiş bir sesle dinliyoruz. Güçlü bir kabul duygusuyla okuyoruz bütün şiirleri. Dik, onurlu, sükûnetli bir kabul. Artık aşkı için sefere çıkan değil aşkla işgali ayıran, arzuyu demlendirip sevdaya eren bir kabul.

    Sevda, Aysel Gürel dizimizin ikinci kitabı. Kadınlığınızı başka bir kulakla duymaya, kendinizi yeniden doğurmaya çağıracak sizi. Biz de bu esnada, Tekin Yayınevi olarak, dizinin diğer kitaplarını hazırlayacağız. Kim bilir bir sonraki Aysel hangi güzelliğiyle, bir sonraki kitabımız hangi duygularla karşılayacak siz sevgili okurlarımızı?

    Sevda
    Yazar: Aysel Gürel
    Sayfa Sayısı: 112
    Yayınevi: Tekin Yayınevi

    Gönül Aysel Gürel Kimdir?

    Şair, söz yazarı, tiyatro ve sinema oyuncusu, edebiyat öğretmeni. 7 Şubat 1929 yılında Denizli, Sarayköy’de dünyaya geldi. Çocukluğu Cumhuriyet’in ilk yıllarında, babası Hâkim Ali Rıza Bey’in tayini dolayısıyla Trabzon’da bir Rum konağında geçmiş, ilk, orta ve lise öğrenimini Trabzon’da tamamlamıştır.

    Henüz 15 yaşındayken sanat dünyasına ilk adımını Trabzon Halk Evi’nde atan Gürel, klasik tiyatro eserlerinin sahne uyarlamalarında rol almıştır. Aysel Gürel, oyunculuğun yanı sıra edebiyat ve şiire de tutkundur. Ahmet Hamdi Tanpınar, Faruk Nafiz Çamlıbel, Ahmet Haşim ve Pablo Neruda‘dan etkilenmiştir. Trabzon Atatürk Lisesi’nden mezun olduktan sonra 1948 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Türkoloji Bölümü’ne kaydını yaptırmıştır. Edebiyat Fakültesi’nde Ahmet Hamdi Tanpınar’ın öğrencisi olmuştur. Mezun olduktan kısa bir süre sonra edebiyat öğretmeni olarak görev yapmıştır.

    Bir süre sonra gazeteci Ahmet Vedat Ebrem‘le evlenen Gürel’in, 1954 yılında ilk çocuğu Müjde Ar, 1956 yılında Mehtap Ar dünyaya geldi. İkinci çocuğuna hamileyken eşinden ayrılan Gürel, 1960 yılında Türk Sahne Sanatkârları Derneği’ne kaydını yaptırmış ve profesyonel olarak tiyatrolarda oyunculuğa başla-mıştır. Site Tiyatrosu’nda Münir Özkul, Ekrem Dümer, Suna Selen gibi isimlerle birçok rolde yer almış; Toto Karaca, Naşit Tiyatrosu ve Muammer Karaca Tiyatrosu’nda çalışmıştır.

    “Artık oynayacağım bir şey kalmamıştı. Yazılmamış, yazılacak eserler düşlemeye başladım” diyen Aysel Gürel, yıllarca yaptığı tiyatro oyunculuğunu bırakmıştır. “Bir şey keşfettim. Herkesin bir şiiri, bir ritmi vardı. Bunu bulmalıydım. Kendimi değil toplumu yazmalıydım” diyen Gürel, işsiz kaldığı dönemde şiir yazmaya karar vermiştir. İlk şarkısı Gençlik Başımda Duman (Ateş Böceğim) 45’lik bir plakta yer almış ve hit olmuştur. Binlerce şarkının söz yazarıdır.

    Şiir Şimdi, Senin İçin Sana Değil ve Ne Kavgam Bitti Ne Sevdam isimli üç şiir kitabı bulunan Gürel, “Meyhane Köşeleri, Tek Kollu Canavar, Yurda Dönüş, Mıstık, Gümüş Gerdanlık, Silemezler Gönlümden, Hop Dedik Kazım, Öyle Olsun, Tantana Kardeşler, Kaybolan Saadet, Arzu, Yansın Bu Dünya, Fosforlu Cevriye” gibi birçok filmde rol almıştır.

    Aysel Gürel, 17 Şubat 2008 yılında tedavi gördüğü hastanede hayata gözlerini yumdu. Ardından bıraktığı binlerce söz ve şiirleriyle ölümsüzleşti.

  • Fırat Demir’in 13 Öykü Anlattığı Yeni Kitabı “Mübrem”

    Fırat Demir’in 13 Öykü Anlattığı Yeni Kitabı “Mübrem”

    Mübrem

    Öyküler…
    Öyküler’ tanım olarak, yaşanmış ya da yaşanması mümkün olayların kaleme alınması olarak bilinir. Oysa yaşanan da yaşanması mümkün olan da hayatın tam da kendisidir. Öyküler, yaşamın yorumudur. Yaşamımın her anından, çevremdeki her insandan ve tabi ki hayallerimdeki kişilerden ve olaylardan bir şeyler kapıp, çalıp, ekleyip, kurgulayıp belki de içerisinde kendinizi bulabileceğiniz bu öyküleri oluşturdum.
    Umarım hayatın tam da kendisinden koparıp yorumladığım bu öyküler sizler için bir şeyler ifade eder.
    İyi okumalar dilerim…

    Mübrem
    Yazar: Fırat Demir
    Sayfa Sayısı: 98
    Yayınevi: Cinius Yayınları

    Fırat Demir Kimdir?

    Merhaba ben MÜBREM kitabı yazarı Fırat Demir. Kitabımızın tanıtımına geçmeden önce sizlere kısaca kendimden bahsetmek isterim Aslen Erzurumlu ancak Ankara doğumlu 19 yaşında genç bir öykücü kardeşinizim.

    Kırıkkale Üniversitesi Psikolojik Rehberlik ve Danışmanlık bölümü 1. Sınıf öğrencisiyim. 2016 yılından beri çeşitli edebiyat siteleri ve dergilerde başta öykü olmak üzere röportaj, deneme, eleştiri gibi bir çok olanda yazılarım yayınlanmaktadır.

  • Fantastik Kurgu “EON Sonsuzluk Piramidi” şimdi dijitalde!

    Fantastik Kurgu “EON Sonsuzluk Piramidi” şimdi dijitalde!

    Eon Sonsuzluk Piramidi

    “Carlos Dyler” mahlası ile 2014 yılında İconinn yayın evi tarafından basılan “EON Sonsuzluk Piramidi” adlı fantastik kurguyu kaleme alarak edebiyat dünyasına giriş yapan Ozan Diler, yayınevi ile yollarını ayırdıktan sonra kitabını dijital ortamda bireysel olarak yayınlama kararı aldı.

    “EON Sonsuzluk Piramidi” Google Play’de

    “EON Sonsuzluk Piramidi”

    Yıllar boyu, dünyanın değişik coğrafyalarında farklı büyüler, öğretiler, iblisler ve cadılarla karşılaştı. Kadim dünyanın gizemlerine hakim olurken, sadece insan, hayvan ve bitkilerin yaşadığı zannedilen dünyada; iblislerin, dokunulmazların ve Tanrısal varlıkların da olduğunu ama sadece eğitimli gözler tarafından fark edildiklerini öğrendi. İyilik ve kötülük bir terazinin kefelerine konulmuş, esen rüzgara göre, bazen biri bazen diğeri üste çıkıyor gibiydi. Ama şunu anladı ki, insanoğlu var olduğundan beri süren bu savaş asla bitmeyecekti. Dünya üzerinde tek insan kalana kadar devam edecek, o tek insana sahip olmak için hala birbirlerini çiğneyen iblisler olacaktı. Tanrı’nın, insanı mı yoksa iblisleri mi sınadığını ise bilmiyordu. Çünkü görünen kısmıyla bu savaşın tarafları insanlar ve iblisler değil, insanlara sahip olmak için çabalayan iblisler ve bu amaçlarını gerçekleştirememeleri için oradan oraya koşan “ölümsüzlerdi”.

    Bir Tapınak Şövalyesi olarak başladığı yolculuğa, kalelerde, savaş meydanlarında ve ihtişamlı şatolarda devam edip günü geldiğinde ölecekken, bir insanın omuzlarına yüklenebilecek en büyük yükü yani “ölümsüzlüğü” kabullenip, iblisleri avlamak için dünyanın her yerinde dolaşan bir adamın, Jack Molay’ın hikayesi.

    Jack, tanrının buyruklarını uygulamak üzerine kurulu bir sistemin içindeyken finalde bir karar veriyor; bu kararı tanrının iradesine devam mı yoksa tanrının iradesinden çıkmak mı? Yanıtı bu ilk kitapta.

    Ozan Diler, çatısını Jack Molay adındaki kurgu kahramanın üzerine inşa ettiği roman serisinin ikinci kitabını da bu yıl içinde bitirmeyi planlıyor. Yazarın, Eon / Jack Molay serisinin dışında, yazım aşamasında olan iki ayrı romanı bulunuyor.

    Ozan Diler kimdir?
    1970 yılında İstanbul, Fatih’te doğdu. Anneannesinden dinlediği masalların büyülü atmosferinde gezinirken, kendi yarattığı dünyalarda istediği macerayı yaşayabileceğini keşfetti. Eli kalem tutmaya başladığından beri şiirler, küçük hikayeler ve fantastik öyküler yazıyor.

  • Yazar ve Şair Kalender Durukan biri roman, biri şiir olmak üzere iki kitabı raflardaki yerini aldı

    Yazar ve Şair Kalender Durukan biri roman, biri şiir olmak üzere iki kitabı raflardaki yerini aldı

    Hüzünsüz Veda Törenleri

    Şairi ölü her hüzün sarısı garda sayfalarını savurduğum
    Uzun bir şiire çıkmıştım bavulsuz bir şaire mezar kazar gibi
    Üç bükülmüş ağzın uzak temmuz zılgıt ve dengbêj törenleriyle
    Uzun bıyıklarımı kemiriyordum saatlerdir alt dudaklarımı örten
    Dağlardan, ovalardan geçip bulutlara selama duran uysal bir trenin pencere kenarında
    Acelesi yok sanki, burada hiçbir şeyin dağ, nehir, gökyüzünde asılı bulut ve gülerek el sallayan yamalı çocuk
    Köylüler iniyor köylüler biniyor mendilsiz
    Bin yıllardır buradalarmış gibi telaşsız
    İstasyon banklarına gömülmüş kırık saatler
    Hiç gelmeyecek yolcusunu bekler “ben ninemi yalnızlık sanmıştım bir keresinde” diyordu şair
    Ben hâlâ babamı sarı gar sanıyorum uzak, terk edilmiş

    Hüzünsüz Veda Törenleri
    Yazar: Kalender Durukan
    Sayfa Sayısı: 80
    Yayınevi: Aryen Yayınevi

    Divane Bir Şin

    Aslında ben, okumuş biri olsaydı mutlaka yazar olurdu dediğim kaba saba, incelikten yoksun babamın eğitim görmüş, dolayısıyla bir nebze incelmiş haliydim. Bunu hissedebiliyordum, ancak bu inceliğin hayatın sertliği karşısında beni müthiş derecede tedirgin kıldığının da farkındaydım.

    Bazen onun ölmesini isterdim, öyle şaka yollu da değil ha! Ciddi ciddi ölmesini isterdim. Sonra savaşta babalarını kaybetmiş çocukların baba özlemiyle bakan bêkes gözlerini görünce kendimin bir aşağılık olduğunu düşünür, kendime kızar, gider ona doya doya sarılmak isterdim, ama yine de yapamazdım bunu. Bu baskıcı geleneklerle yoğrulmuş Ortadoğu toprakları mı babalarımıza sarılmayı engelliyordu? Yoksa bu cömert ama sömürülen yoksul topraklar yüzünden mi sarılamıyorduk babalarımıza ya da kalpsiz bir dünyayı babalarından devralan babalarımızın babalığı bilmemesinden miydi bütün bunlar?

    İnsan doğup büyüdüğü topraklara benziyor en nihayetinde…

    Kabuk Bağlamış Dağınık Yaraları Okşayan – Divane Bir Şin
    Yazar: Kalender Durukan
    Sayfa Sayısı: 232
    Yayınevi: Aryen Yayınevi

  • Remzi Sevinç’in 366. Gün Adlı Şiir Kitabı Yayımlandı

    Remzi Sevinç’in 366. Gün Adlı Şiir Kitabı Yayımlandı

    Remzi Sevinç 366. Gün

    Remzi Sevinç, şiirlerinde kitabın adına ilham olduğu gibi her güne bir şiir hediye etmiş. Türkiye’nin birçok yerinde bizi gezdiren Sevinç, bol imgeli ve çağrışımlı şiirleriyle bazen okuru Çukurova’ya götürürken, bazen de Kadıköy vapurunda martılara simit attırıyor.

    ‘Yazmak yaşama ayak direyenlerin mağarası
    Şiir filmler izleyici ile buluşuyor’

    Şair, 366. Gün’de geçmişe özlemi kendi kişisel tarihinden aktarırken, hassas imgelem ile okuru düşündürtüyor. Berkin Elvan için de şiirler yazmış Sevinç, gençliğine de. Öyle ki bir şiiri için şu notu düşmüş şair: “O iskelede o gözleri beklerken sadece 21 yaşındaydım. Bu şiiri 41 yıl sonra yazdım. Bazı şeyler, yıllar geçse de güzel kalmayı beceriyorlar.”

    Kitaptan:

    Bize bir ekmek ve gözlerini bıraktın
    Kan olup damladın yüreklerimize
    Şarkı oldun, türkü oldun
    Yağmur olup yağdın
    Karanfiller getirdik sana…

    366.Gün
    Yazar: Remzi Sevinç
    Sayfa Sayısı: 156
    Yayınevi: Klaros Yayınları

  • Öykü: MERHABA

    Öykü: MERHABA

     

    cmylz

    Kış böyledir, hep bir dün olma hali.

    Kapıyı kapattım, arkasına taktığın anahtarlığın şıngırtısını duydum.  İki tanesi senin evin; biri üst biri alt kilit. Bir tane posta kutusunun. Uzun sivri olan dükkanın. Anahtarlığın şu ünlü kulelin minyatürü. Benim evin anahtarından da bir tane sana yaptıralım demiştim. İstemedin.  Merhaba deseydin ben de sana merhaba diyecektim ama onun yerine kapıyı açar açmaz sırtını dönüp, söylenerek ince uzun holden mutfağa doğru gittin. Merhaba deseydin sırtını dönüp gittiğinde hırkanın sana nasıl yakıştığını söyleyecektim,  hem aldığın gömleği giyinmiştim, kareli olan ve sen de “çok yakışmış” diye sevinecektin. Sonra sırtını dönüp telaşla “masayı hazırlıyorum hemen elini yüzünü yıka diyerek sırtını dönüp mutfağa gidecektin, ben elimdeki şarabı mutfak tezgâhına bırakıp elimi de mutfakta yıkacaktım ve sen “ hayır, mutfakta değil, banyoda elimizi yıkıyoruz.” Elimi yüzümü yıkarken “ kırmızı mı aldın” anlamadım canım ne dediğini diyecektim ve mutfağa geldiğimde ne dediğini anlamadım canım. “şarabı dedim kırmızı mı aldın, sonra baktım evet kırmızı almışsın” diyecektin. Ve burnumu öperdin. Kış böyledir hep bir dün olma hali. Karlar bu yüzden erir diye düşünüyorum. İstasyona gidişim de bu yüzden. Bir atkı için en iyi rüzgârlar oradadır.

    Sen, beni bir kırlangıç olarak doğursaydın.

    Üçüncü zil. Tam ortada. Beş katlı binaları bu yüzden severim. Yedi katlı olursa mutlaka dördüncü daire. Pencereden bakınca tek ağaçlı park var. Bir ağaç gibi yalnız ve bir yalnız gibi başına buyruk. Veresiye defterleri kaldırımda bekleşiyor. Gökkuşağının canı sıkılmış mıdır ne dersin. Çünkü yağmur yok.  “bak güzel kardeşim, sen maça sekizliyi vuracaktın zaten dokuz on bacak kız ve as ben de o mecbur papazı koyacak sonra tüm el bizim, bi tek böyle çiz olurdu, sen maça iki vuruyon adam da üçlü atıyor es de geçmiyon. Bilet almayıp büyük ikramiye bana çıksın diye bekliyorsun.” Senden çıktım hemen sigara yaktım daha doğrusu sigarayı çıkarttım ateş yok, sizin binanın yanındaki kıraathanenin önünde iki adam oyun hakkında konuşuyordu onlardan ateş aldım. Adamlardan biri arkamdan “birader cüzdanı düşecek” dedi. Arkamdan bakmamışsın bile, yoksa pencereden bakıp cüzdanımın düştüğünü görürdün. O zaman da seslenip cüzdanın düşüyor derdin, ben de duymadım diye kulağımı işaret ederdim, kulağıma bişeyler fısıldamayı severdin. Bu defa biraz daha keskin “cüzdanın diyorum düşüyor.” derdin Anlardım bu defa ama anlamamazlığa verirdim ve sen bu defa birazda sinirden gülerek cüzdanın düşecek derdin. Yine anlamıyorum derdim. Sinirlenip kapıyı açıyorum yukarı çık mal herif derdin. Yukarı çıkardım.

    Ama o bir portakal gibi

    Üst katımda iki tane öğretmen oturuyor. Dört numaralı zil. Hala onlardan önceki kiracının adı yazıyor. Arkadaşlarımız mı taşınsa diye düşünmüştük. Sonra sürekli gelip gideriz ya da gelip giderler diye vazgeçmiştik. Zile bastı matematik öğretmeni olan. Hangisi matematik öğretmeniydi diye sorardın. Kısa boylu saçını küt kestiren matematik öğretmeni, uzun zayıf ve yüzü çilli olan müzik öğretmeni. Kapıyı açtım bir süre, musluğun ucunda biriken su damlası gibi bir sessizlik oldu. Su kalmamış. Su istedi. Bir sürahi su verdim. Sonra saçmaladım. “rakı mı içeceksiniz hocam, isterseniz ev yapımı turşuda var koyayım mı bi tabağa, ayva var mı limon sıkın üzerine mideyi rahatlatır, çay da koyun, rakı arası iyi gider”  merhaba demedi. Direk su istedi. Yani bir merhaba deselerdi, belki ben de hocam kapıda kaldınız içeri buyurun derdim. Teşekkür ederdi. Rahatsız etmeyeyim, almayı unutmuşuz varsa bir sürahi su rica etsem ayıp olmaz değil mi” derdi. Olur, mu hocam, insanlık hali, ben geçen gün sevgilimin doğum gününü unuttum. Küstü. Tebessüm edip “ insanlar doğum günleri pek sevmedikleri söylerler ama hatırlanmak hoşlarına gider” derdi. Merhaba demedi ve ben rakı makı diye saçmalayınca, bir tane bardak istedi. Sürahiden bir bardak su doldurup içti. Gitti. Daire kapıları sertçe kapandı. Tam ben de kapıyı kapatacağım. Alt katta oturan kadın ve çocuğu merdivenlerden çıkıyordu “ ama o bir portakal gibi” dedi çocuk. Bunu inatla söylemeye devam etti. Kadın çıkar ayakkabını dediğinde de, bağcıkları açarak kızım dediğinde de “ama o bir portakal gibi” kapıları kapandı. Öğretmenlerin kapısı açıldı tekrar, sessizce kapıyı kapadım. Kapım tekrar çaldı. Açtım müzik öğretmeni. Suyu içip bardağı verdi. “ama o bir portakal gibi” dedim.

    Gözlerin daldığı yerden çıkıp geleceğimi düşünüyorum

    Sigaram bitmiş. Yani varda sabahı çıkarmaz, otururum. Çay sigara içerim. Pencere açık havalanıyor ev ama geçen gün perde yırtılmış. Rüzgar esince havalanmıştır takılmış pencerenin ucuna. Sigara alırken Meral’le karşılaştım. Yani alacaklarına karar verememiş biriydi, beni biliyorsun tez canlıyım, bi paket sigara deyince bu döndü. Tanıyamadım önce. Gözlüğünü çıkarmış. Uzun süre gözlük kullanan birinin daha sonra gözlük kullanmayı bırakırken ki yüzü çok saçma değil mi. Perşembe sandığın Çarşamba gibi. İyi değilmiş Meral. Kendini uzun süredir, Kadıköy’e taşınmış bir duvar yazısı gibi hissediyormuş. Buralara çok alışamamış Salı günleri arkadaşlarıyla spor salonunda yürüme bandında pankart ve döviz açıp yürüyorlarmış. Burada bohem çokmuş, ekmek arası domates peynir yapıp kapılara bırakıyorlarmış. Direk bunları anlattı. Ben gözlüklerini kullanmadığı için tanıyamadım ama o tanıdı. Merhaba demedi. Nereye böyle bu ne acele dedi. Merhaba deseydi, “ben de merhaba Meral, tanıyamadım, gözlükleri çıkarmışsın” derdim. “ya evet, çok ilerlemişti artık gözlük de kurtaramazmış bi süre sonra o yüzden küçük bi ameliyat” çok geçmiş olsun derdim, çıkardık bakkaldan bir sigara içerdik, kaldırıma otururduk ve o zaman benim nasıl olduğumu sorardı. Ben de ona derdim ki gözlerin daldığı yerden çıkıp geleceğimi düşünüyorum.

    Kaç gün var


    Pazartesi sabah; karşıdan karşıya kendisine geçen yol. Pazartesi akşam; ağrısını sırtında taşıyan kaplumbağa. Salı; mahalle pazarı oluyor, mandalina ve kek, dondurma ve poğaça. Salı günlerinin adı mavi olabilirmiş. Çarşamba sabah; insanın çocukluğu oyuncak gibidir kırılır ve tamir edilmez. Çarşamba öğle; insan şehir içinde daha çok sigara yakıyor. Çarşamba akşamı;  yolda uyumak. Perşembe, kaplanlar tek gözlü olsa doğa daha vahşi olurdu bir geyiğin gözünde. Perşembe öğleden sonra, üst geçitler kütüphaneye benziyor kullanılmıyorlar. Perşembe yağmurlu akşamlar için; şimşek çaktıktan sonra heyecanla beklenen gök gürültüsü. Çok güzel kadın! Cuma sabahın körü, hiç altı olmayan yer. Cuma sabah; otobüs durağında bekleme, mezar. Cuma saat dokuz; Ocağının altını kapattım mı? Bir taş nasıl ağarır. Cumartesi sabah; pide ya da börek. Cumartesi öğlen; ısırılmış soğuk pide. Pazar günleri; annem Pazar günlerini altıgene benzetirdi. “ütü üçgendir ama altıngenler çizerek giremediği yerlere girersin.

    Merhaba için daha kaç gün

    İsa Balcı

  • Bu Bir İtiraf Ya Da Açıklama Gibi Bir Boktur

    Bu Bir İtiraf Ya Da Açıklama Gibi Bir Boktur

    Bu Bir İtiraf Ya Da Açıklama Gibi Bir Boktur

    (İlk ustam Thomas De Quincey’e ithafen)

    Uykusuzlukla kafayı bozmuş durumdayım, zamanı kaçırıyorum
    Tek başıma tozlanıyorum odamda ve sıkışıp kalıyorum bu şehre
    Ağrı kesicilere muhtacım, uyuşturuculara ve “hiç fark etmez” olanlarına
    Dişçileri sevmiyorum, sürekli sarhoşum ve küfürlü konuşuyorum
    Hamamböceklerinden, arılardan ve daha birçok şeyden korkuyorum
    Ailem ve polis teşkilatı beni bir türlü yakalayamamış olsa da
    Eroinin akıl almaz çarklarından geçtiğimi gizlemiyorum
    Pink Floyd, Led Zeppelin ve Rory Gallagher dinlemeyi seviyorum
    Yalnızca sert kadınlarla düzüşüyorum
    Ve yeryüzünde onlarınki kadar hor kullanılmış başka kalp tanımıyorum
    Evrimi biliyorum, bir tanrıya inanmıyorum ve ne düşündüğünüz sikimde değil
    Anarşistim ve ütopya dediğiniz mümkün mertebeyi açıklamak için yırtınmıyorum
    Günlüklerimi hala lise ikide yarattığım o sembol alfabesini kullanarak yazıyorum
    Bozuk akıl sağlığımı bir pazarlama tekniği gibi sunmaktan çekiniyorum
    Ve ne olursa olsun Kuzgun’u bir türlü unutamıyorum
    Gece yalnız kalmayı şen kahkahalı bir gündüze değişmek istemiyorum
    İnsanlara “moruk” diye hitap etmekten hoşlanıyorum
    Ölüm bana bir şey ifade etmiyor, doğum ve varoluş da öyle tabii
    Benim için neyiz ve nereden geldik önemsiz, artık bunu düşünmüyorum
    Yalnızca bir rock grubu kurmak istiyorum, biraz şöhret ve para
    Ve tabii yirmi ikinci yüzyılın en iyi edebiyatçısı diye anılmak
    Bunu hiç istemesem de
    Yarın uyanacak olmamı buna bağlıyorum

    Uykusuzlukla kafayı bozmuş durumdayım, zamanı kaçırıyorum
    Porno izliyorum ara sıra, ara sıra sikişmekten daha iyi geliyor
    En azından fazla zaman almıyor ve bu şiir boklarına vakit kalıyor
    Patti Smith dinliyorum, Jimi Hendrix ve Ailen Sex Fiend dinliyorum
    Ev, iş ve Pazar günleri dinlenmek fikri midemi bulandırıyor
    Kız arkadaşımın ismini unutuyorum gün içinde
    Maviş kızının ders kitapları arasına saklayıp getiriyordu malı
    Şimdi çok zengin bir piç kurusu olduğunu biliyorum
    Afrika’da ve Suriye’de ölen çocuğa bir yere kadar üzülüyorum
    Çünkü siz Tik Tok ile meşgulken bu bir yere varmıyor gibi görünüyor
    Fırsatım olduğunda hiçbirinizi sırtınızdan bıçaklamaya çekinmiyorum
    Avcılar’da bir sahil kenarına denk düşüyor felsefeye girişimiz
    Sidik kokan kayalıklara uzanıp yad ediyorum her sene
    Ve bir tornavidayla açıp inceleyesim geliyor zihnimi aynı yerde
    Binlerce yıl boyunca akıl edilememiş bir şiir biçimi yaratıyorum
    Yalnızca yirmi yaşımda yapıyorum bunu
    Ve bir tane daha yaratabilir miyim diye düşünüyorum kafam kıyakken
    Ve bu düşüncenin derinliklerine inebilmek için
    Siz aptal ibnelerin ne bok yediğini umursamamam gerekiyor

    Uykusuzlukla kafayı bozmuş durumdayım, zamanı kaçırıyorum
    Ve on yedi yaşımdan beri aşamalı bir intihar planın parçasıyım
    Bu yüzden apseli dişin ve sancılı böbreğin bir önemi yok
    Ve bu yüzden uzaklaşıyorum bütün sevdiklerimden
    Ve bu yüzden izin vermiyorum kimsenin beni sevmesine
    Ölünün ardından çukuru kapatmak bir anlam ifade etmiyor
    Ve mezarlığın yanından geçip giderken
    “Evet!” diyorum, “Götoşlar sizi! Bakın, hala geziniyorum!”

    Uykusuzlukla kafayı bozmuş durumdayım, zamanı kaçırıyorum
    Öyle görünüyor ki birkaç yıl sonra kendimi asacağım bir gece yarısı
    Hiçbirinizi umursamıyorum, bu yüzden yazmıyorum bu şiiri
    Yalnızca, edebiyat tarihçilerinin işini kolaylaştırmak istiyorum

    (Görseldeki çizim için pek kıymetli sanatçı dostum Ronahi Laçin’e ayrıca teşekkür ederim)

  • “Çağlar Boyu Gizlenen UFO Gerçeği” Raflardaki Yerini Aldı

    “Çağlar Boyu Gizlenen UFO Gerçeği” Raflardaki Yerini Aldı

    ağlar Boyu Gizlenen Ufo Gerçeği

    Uzaylılar antik çağda dünyamızı ziyaret ettiler mi? Geride ne tür izler bıraktılar? Dünyanın dört bir yanına yayılan şaşırtıcı arkeolojik bulgular neyi gösteriyor?

    Bütün bu sorulara ve çok daha fazlasına cevap arayan bu ilgi çekici kitap serisinin ilkinde; dünyanın başka bir köşesindeki gizemlerle tanışacak birçok antik çağ eseri ve kalıntısına bambaşka gözlerle bakmaya başlayacaksınız.

    “Çağlar Boyu Gizlenen UFO Gerçeği” dinozorlar döneminden, antik çağlara, oradan günümüze kadar gelen yerküre üzerindeki dünya dışı varlıklara ait olduğu düşünülen bazıları 50 milyon yıl
    kadar eskiye uzanan kanıtları ele alıyor. Mağaralar çizilmiş tuhaf araç ve canlıların resimleri, mitolojik kaynaklar, rönesans tablolarında yer alan çizimler, arkeolojik eserler, bulunan ve
    tanımlanamayan canlıların kalıntıları gibi birçok bilgi ve belge bu kitap serisinde mercek altına alınan konulardan sadece birkaçı…

    Akıl almaz astronomik bilgiler… Yüksek teknolojili araçlar… Süper sonik silahlar…

    Bugünün modern bilimine ait bu örnekler binlerce yıl önce ortaya çıkmış olabilirler mi? Atalarımızın bu yüzyılda bildiğimizden çok daha ileri bir bilimsel bilgiye sahip olmaları mümkün mü?
    Antik metinler, folklor ve sanat; disk şeklinde uçan cisimleri, ateş saçan arabaları anlatıyor. Bunlar dünya dışı zeki varlıkların uzay araçları olabilirler mi?

    Yıdızlardan gelen ziyaretçiler arkalarında bizlere ne gibi armağanlar bıraktılar?

    İşte bu kitapla beraber bu sorulara yanıtlar arayacağız.

  • Edebi Kültürel ve Sanatsal İçerik Evreni “BibliyoMag” yayında

    Edebi Kültürel ve Sanatsal İçerik Evreni “BibliyoMag” yayında

    BibliyoMag

    Geçtiğimiz yıl “Biraz Ormanda Saklanacağım” başlıklı dosyasıyla Sennur Sezer Emek-Direniş Öykü Ödülü’ne layık görülen yazar Hıdır Murat Doğan, Yazar Hatice Tosun ve Şair-Yazar Dilek Erkılınç’ın öncülüğünde “Durma üret. Bir şeyler bırak bu çağa, bu dünyaya…” mottosuyla yola çıkan BibliyoMag; edebi, kültürel ve sanatsal bir içerik evreni yaratmayı amaçlıyor.

    Kurucu ekibinde yine geçtiğimiz yıl Sennur-Sezer Emek-Direniş Şiir Ödülü’nü kazanan şair Sultan Gülsün, 2019 Metin Altıok Şiir Ödülü’ne layık görülen Hıdır Işık, Yazarlar Burçe Bahadır, Belgin Akan, Gökçe Hatipoğlu, Habil Kılıç, Neşe Usta, Gökhan Toker, Ezgi Naz Aksu, Serap Kiriş, Rabia Çelik Çadırcı, Sena Çelik, Funda Mengilli’nin bulunduğu Bibliyomag’de; öykü, şiir, deneme, biyografi, eleştiri, inceleme, çeviri ve çocuk edebiyatı alanlarında edebi eserler; sinema, müzik, tiyatro, görsel sanatlar ve fotoğrafçılık gibi kültür-sanat çalışmaları; çocuk, kadın, psikoloji, hayat, doğa, bilim ve teknoloji gibi dünyaya dair fikirler ve tüm bu alanlara dair söyleşilerin bibliyomag.com adresinden yayınlanan içerik tabanlı bu sosyal internet sayfası üzerinde bulunması amaçlanıyor.

    Yeni nesil yazarların yenilikçi çalışmalarını önemseyen ve yazarların çalışmalarını bilgi@bibliyomag.com e-posta adresine beklediğini ifade eden BibliyoMag, öncü çalışmaların, kabuğunu yenileyen üretimlerin içeriğinde bulunmasını desteklemekte ve popülizmile endüstrileşmiş üretimlerden uzak durmayı istemekte.

    Yayın ilkeleri bakımından içeriğinde yer alan eserler, çalışmalar ve haberlerin özgünlüğünü, niteliğini ve doğruluğunu önemseyen; imla ve dilbilgisi kurallarına uymayı görev edinen bir platform olmayı amaçlamayan ve hiçbir ticari kaygı gütmeden tamamen gönüllü yazarların bir araya gelmesiyle ortaya çıkan BibliyoMag; cinsiyet, dil, inanç, ırk, siyasi görüş ve insani duruş bakımından küçük düşürücü söylemleri net biçimde reddederken; şiddet, kin ve nefreti özendirici, düşünce ve vicdan özgürlüğünü sınırlayan hiçbir söylemi kabul etmemekte.

    Her kesimin sesi olmayı amaçlayan BibliyoMag, niceliği değil niteliği önemsemekle birlikte özenmeyi değil özgünlüğü felsefe olarak belirmiş durumda.