Her gidiş bir eksik kalıştır. Hem giden eksik kalır, hem de arda kalandan eksilir bir şeyler… Giden gittiğini sanır, bütün ruhuyla, ama aldanır elbette. Gitmekle gidilir mi kocaman bir soru işaretidir aslında, bir muamma. Kalansa bilir ki içten içe hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır onun için de… Razı gibi gözükse de her ikisi de gönül razı değildir aslında gidişlere, terk edişlere, edilişlere… Ondandır kalanın da, gidenin de yarım kalması, ruhunda, kalbinin ta ücra köşelerinde bir şeylerin eksik oluşu… Ondandır kimseye belli etmeksizin bir köşede usulca, bazen içe dökülen gözyaşları… Vesselam gidenler, kalanlar razı da gözükse boş kalır çerçeve, tıpkı ruhumuzda açılan boşluk gibi…
Türkiye’nin işitme engelliler ve işaret dili dendiğin de ilk akla gelen popüler ismi Neslihan KURT ile keyifli bir röportaj dizisi hazırladık. Evet Neslihan hanımda bir çerez sever. Ve yine evet biz yaptığımız işi çok severek yapıyoruz. Buyurun efendim söyleşimizin ilk bölümüne;
Merhaba Neslihan hanım öncelikle vakit ayırdığınız için sonsuz minnet. Sizi oldukça iyi tanıyor işlerinizi keyifle takip ediyorum fakat yeni bilgi alacaklar için kendinizi kısaca tanıtır mısınız ?
Ben Neslihan KURT, 41 yaşındayım, 2 çocuk annesiyim ve ben bir CODA’yım, işaret dili tercümanı, eğitmeni ve uzmanıyım.
Herkes sizi bir TV programı olan DADA ‘nın sol köşesinde işaret yapan, enerjik , güler yüzlü kadın olarak tanıdı. Ben en çok sağırlardan aldığınız geri dönüşleri merak ediyorum ?
Evet doğru. Sağır dünyasında güzel tepkiler ve dönüşler var. ‘’Senin sayende kendimizi daha iyi hissettik, sayende bizde güldük, eğlendik ve öğrendik.’’ Dediler. Hala beni gördüklerinde ‘’televizyonlara söyle kadın programlarına , ana haber bültenlerine ve farklı programlara da çevirmen koysunlar yine bizi unuttular.’’ Diyorlar.
CODA’yım demiştiniz, kısaca CODA ifadesinden bahseder misiniz?
CODA ( CHİLD OF DEAF ADULT) , sağır ebeveynlerin duyan çocukları olaraj tanımlanıyor. Tabi daha derin bir araştırınca CODA’ların kendi içlerinde bölündüğünü gördük, sağır ebeveynin torunları, kardeşleri, damatları, gelinlerinin de bu alt bölümlerde yer aldığını gördük.
Peki, bir CODA’nın en büyük özlemi nedir?
Kendimden bahsedersem eğer ,annem ve babamda ki en büyük özlemim ‘’seni seviyorum ‘’ kelimesini duymak ve onlarla denizin sesini dinlemek. Sakın aklınıza anneniz babanız sizi sevmiyor mu? Sorusu gelmesin . elbette ki çok seviyorlar ve bunu gösteriyorlar ama sesli duymak, duyunca nasıl bir his olduğunu her zaman merak ettim ve edeceğimde…
İşaret dili ile ilgili bir sürü video ve paylaşım görüyoruz sosyal medya kanallarında, mutlak denk gelmişsinizdir. Sizin bu konuda ki görüşünüz nedir?
Bu videoların içeriklerine bağlı, bana sormak istediğiniz şarkı çevirileri ise bence şarkı çevirmenin hiçbir anlamı yok. Bana kelime ezberliyoruz diye cevaplar gelecek diye düşünüyorum… Fakat TÜRK İŞARET DİLİ gramerine uygun çeviriler değiller. İnsanlar bu tür şeyleri seyredince kelimeleri çevirisi böyleymiş diyerek görsel hafızalarına bu şekilde kaydediyorlar ve farkında olmadan yanlış öğrenip pratik haline getiriyorlar. Ayrıca şu an piyasada o kadar çok eğitmen var ki hepsi ezbere dayalı yapıyor eğitmenliği ve farklılık olsun diye farklı şeyler üretip insanları yanlış yönlendiriyorlar. Kolay bir dil asla değil. Her yabancı dil gibi. Aslında herkese tavsiyem şu; eğitimcinin portföyüne iyice bakıp ders almaya karar vermeleri, takipçi listelerine bakarak değil.
Sağırların çocukları CODA’ların en büyük sorunları nedir?
Çok güzel bir soru. Aslında farkında değiliz ama bir çok sorunumuz var. CODA’ların bu sorunlarını çözmede yardımcı olabilmek adına STK kurduk. SAĞIR AİLELERİN ÇOCUKLARI DERNEĞİ. Mesleki yardım dışında hedefimiz sosyal alanda da destek vermek. Sorun olarak basit bir örnek verelim ; CODA çocuklar özellikle ilkokul yıllarında büyük sıkıntılar yaşıyor. Ailelerinden dersler ve ödevlerle alakalı tam destek alamıyorlar. Bazen kendimi farklı bir dünyadan hissettiğim olmuyor değil. İki ayrı kültür ile iç içe büyüdüğümüz için çok erken yaşta sorumluluk sahibi olmak zorunda kalıyoruz. Sorumluluğu erken yaşta sırtlanmak zor olsa gerek der gibi bakıyorsun oyun çağında bir çocuk için evet iyi değil…
Hafta sonları ikinci el koleksiyon ürünleri satan mağazaları gezmek büyük keyif. Bazen ilginizi çekecek hiç bir şey ile karşılaşmıyorsunuz bazen de büyük sürprizler çıkabiliyor. İşte o büyük sürprizlerden birisi de 1931 tarihli ilk Dracula filminin DVD’si oldu. Daha önce Blu-Ray sürümünü koleksiyonuma dahil etmeyi planlıyordum ama ayağıma gelen bu nadir DVD fırsatını da tepmem söz konusu olamazdı. Her şey bir yana 1931 yılı böyle bir projeye soyunmak için oldukça cesur olunmayı gerektiren bir yıl ve bu sebepten gerek yapımcılarını gerekse oyuncularını gösterdikleri performanstan dolayı tebrik etmek lazım. Bu yazıyı yazdığım 2018 yılında muhtemelen ekipten yaşayan kimse kalmadığına göre onların hatırasını bu film eleştirisi yazısında dile getirerek saygılarımızı sunabiliriz.
Başrolü üstlenen Bela Lugosi, bir çok sinema tutkunu için
ilk ve en iyi Dracula olarak hafızalarda yer ediyor.
Filmin açılışında Tchaikovsky’nin her duyduğumda tüylerimi diken diken eden “Kuğu Gölü” eserinin çalıyor olması adeta ilk dakikada gelen bir gol gibi. Filmle ilgili yazılı bilgilerin verildiği giriş kısmı tamamlandığında başlayan siyah beyaz görüntüler ise tam anlamıyla sanat eseri. Yani görselliği kusursuz şekilde seyircinin ruhuna işlemeye odaklanmış dijital teknoloji olmadan bu etkinin yaratılmış olması inanılmaz. Aynı konuyu çok daha şaşalı ve abartılı bir şekilde işleyen 2004 yapımı Van Helsing filminin neredeyse tamamına hakim olan dijital görsellik bile Dracula’nın verdiği etkiyi veremiyor. İmkansızlıklar doğal bir kasvet ve dramayı yanında getirmiş. Bu sebepten film kült mertebesine ulaşmış. 2018 yılında bile video mağazalarının raflarında boy göstermesi de bunun açık ispatıdır. Film DVD ve Blu-Ray için orijinal kopyasından restore edilerek çoğaltılmış. Biz sinema izleyicileri ne kadar şanslıyız ki kusursuz bir restorasyona malzeme olabilecek kadar iyi durumda olan bir kopya günümüze ulaşmış. Filmin orijinal olarak kalması şüphesiz çok iyi ama ben günümüzün başarılı müzisyenlerinden birisinin bu filme klasik müzik alt yapısına oturan mükemmel film müzikleri bestelemesini isterdim. Evet, filmin başında çalan Kuğu Gölü balesini takiben başka bir müzik duyma şansımız olmuyor. Sadece oyuncuların konuşmalarını dinliyoruz ve bu da aslında filme tuhaf, ürkünç bir hava katıyor ancak yine de alternatif bir sürüm olarak arka plana müzik yazılması keyifli sonuçlar verebilirdi diye düşünüyorum.
Dracula’nın vampir gelinleri on beşinci yüzyıl tablolarından
fırlamış gibi görünüyorlar.
Van Helsing filminden de aşina olduğumuz Dracula’nın üç gelini, bu filmde de karşımıza çıkıyorlar ve az önce de ifade ettiğimi bu örnekte de yinelersek, 2004’de dijital teknoloji desteği sayesinde çok korkunç bir görsellikle karşımıza çıkan gelinler bile 1931 tarihli Dracula filmindeki gelinler kadar huzursuz edici değiller. Bir dip not da Van Helsing’in bu filmde bir Vampir avcısı değil de bir profesör olarak karşımıza çıkmış olması. Orijinal kitabı okumadığım için Helsing’in bir profesör mü yoksa vampir avcısı mı olduğu konusunda yorum yapmayacağım ama her şekilde konu içerisinde güçlü ve ön plana çıkan bir karakter olduğu şüphe götürmez. Konunun işlenişi de beklentilerimin çok üzerinde sürükleyici zira 1931 yapımı bir filmden böyle iyi bir kurgu beklemediğimi itiraf etmeliyim. Oysa defalarca seyrettiğim halde hala heyecanlandığım ve büyük keyif aldığım detaylar söz konusu. Akıcılıkta en ufak bir aksaklık olmadığı gibi oyunculuk da fazlasıyla başarılı. Dracula’nın şatosunu gördüğümüz sahneler muhtemelen gerçek bir şatoda çekilmiş ve gözüme çarpan dev örümcek ağları hariç korkunç bir hava vermek için herhangi bir müdahalede bulunulmamış. Her şey doğal ama sanki bu filme özel hazırlanmış bir set gibi duruyor. Dracula’nın yarasaya dönüştüğü sahnelerde kullanılan yarasa maketi bile sahte durmuyor. Detaylar çok iyi düşünülmüş ve özenle çalışılmış.
Bu DVD sürümü böylesine sevmemin bir sebebi de içinde Türkçe alt yazı barındırıyor olması. Avustralya baskı olmasına rağmen Türkçe alt yazı seçeneği eklenmiş olması büyük sürpriz oldu. Yazıyı desteklemek için kullandığım görselleri bizzat fotoğrafladım ama tabi en baştaki afiş filmin orijinal afişi. Üniversitelerdeki sinema televizyon bölümlerinde “Korku sinemasına giriş” ismiyle bir ders olsaydı, bu film ilk derste gösterilirdi. Belkide gösteriliyor bile olabilir. Bu filmi izlememiş olan korku sineması meraklıları mutlaka izlemeli. Siyah beyaz film izleme keyfini en güzel şekilde yaşatan ve o buruk tuhaf korku hissini gizlice içimize salan Dracula, kesinlikle sinema koleksiyoncularının kütüphanelerinde olması gereken bir eser.
Profesör Van Helsing, Dracula’nın sırrını çözmeye ve
geceyle birlikte gelen ölümlerin önüne geçmeye kararlı.
Buradan itibaren okuyacağınız satırları yaklaşık iki gün sonra yazdım. Ek bir paragrafa gerek duymamın sebebi, yazı içerisinde olmasını dilediğim bir şeyin aslında var olduğunu fark etmemdir. Filmin orijinal sürümünde müzikler olmadığı için yeni müzisyenlerin işe el atarak bu kült filme film müzikleri yazması ne güzel olurdu demiştim. DVD’nin ekstralar bölümünde böyle bir seçenek olduğunu fark edince gerçekten de çok şaşırdım. Filmi ister orijinal haliyle ister arka plana eklenmiş yeni film müzikleriyle izlemek mümkün ve alınan sonuç gerçekten keyifli. İlk izlenim olarak on üzerinden yedi vereceğim film müzikleri biraz daha dramatik ve gerilimin yükseldiği yerlerde daha güçlü olabilirdi diye düşünüyorum ama şüphesiz hiç müzik olmamasından iyidir. Şimdi filmi bir kaç kez de bu müziklerle izleyeceğim. Son olarak DVD’nin ekstralar bölümünde film hakkında belgesel mevcut olduğunu da ekleyelim ve bu belgeselde filmin arka planında dönenler, o dönemde çekim yapmanın zorlukları, anılar ve daha bir çok konuya eğilinmesi suretiyle yapılan işe bir kat daha fazla saygı duymamızın sağlandığını söyleyerek yazımızı bitirelim.
Bir dizi hastalıktır benim şiirim, doğası bu Kralların tören yürüyüşünü seyretmeyi bırak Suriye’de bir bebek can verdi az önce, dört yaşındaydı Beyni kuzu işkembesi gibi dağıldı betonda Henüz yeni başlayan yaşamı kıç deliğinden fırlayıp bina molozlarına karıştı Kahrından kendini havaya uçuracak bir annesi bile yok Tank mermileri tecavüzcü bir köpeğin tiksinç iştahında kavurdu onu Soda şişesinin içinde mahsur kalmış bir hamamböceği gibi haşlandı Üzgünüm, üzgün değilim Benim şiirimin doğası bu, akıldışı saptamalarla barış çağrıları yapamam Ancak anlatabilirim “Şimdi piçi bitireceğim!” diyen makinalı tüfekleri Gecenin en karanlık saatinde kişneyen tel örgüleri – kimin savaşı bu, bilemem Bir kurtarıcı gelir mi, dört yaşında bir beden fil sümüğü gibi çakıldı diye – bilemem Ayyaşlar ve aylaklar, ve muhbirler, ve politikacılar, ve eroinman homolar Ve çocuk cesetlerinin artık hayatın içinde olduğunu kabullenemeyenler Ve toplum için edebiyat şarlatanları, ve parayı nereden bulduğunu asla anlatmayanlar Sikişmek için uykuyu bahane edenler, bu yüzden ışıkları kapattıranlar Silah ve tüp bebek sektörü, ve vergisi alındığı sürece yasal olan saçmalıklar Punklardan gelip nezaketi suiistimal edenler, ranzadan aşağı boşalanlar Kimse bilemez – Üzgünüm, üzgün değilim Kendi etini yiyor insan evladı, aptal psikiyatristlerin atladığı konu bu Maymun maymundur, sirk insana düşer; kozmik utançtır türler arası Matematik bilir, müzik dinler, kitaplar yazar ve sonra hepsini yakar Politik adam kaçırmaların kibarcasıdır özendiricilik gözaltları Yine de açıklamaz tüm bunlar dört yılında bir ölüyü Zeki olan boku tanrıya atar, bir başka kafası çalışan yeni bir tanrı arar Geçip giden düzen şişmanlatır, geçip giden şey beni retroaktif kıskanç yapar Japon kızın mastürbasyonu tatlıdır, çürümüş kanser yapay bir klinikte canlanır Diş ağrısına dayanamayanlar savaş yanlısıdır – Kahroluyorum! Daha önce de gördüm, hepsini; yaşam karşıtı kan emicileri Ve ölü bir vücutta donuklaşan gücenmiş bir ruhun bakışını
II
Bir dizi hastalıktır şiir – benim şiirimin doğası bu Anne Sexton’a sorsan kıçınıza sokmanızı söyler bunu Burroughs yoksunluğun yarattığı semptomlarla birlikte cebinde saklar Solgun gölgenin içinden gülümserim, sanki tüm ışıklar sönmüş gibi Peyote bitkisine tırmanan bir örümceğin havale geçiriyormuş hissi Havale geçiriyormuş hissi… Havale geçiyormuş hissi… Günbatımında ters uçan güvercinler ve yastıkta sevgili kokusu zibidilere kalsın Tasavvufçu müptezellerin kullandığı uyuşturucunun kutsallığı da öyle İstediğini elde edemeyen bir adamın mantıktan uzak öfkesiyim ben İçinde başka senaryolar barındıran bir kadının küstah yalanlarıyım Birkaç vuruş yapıp kendini durdurmaya çalışan eroinmandan bahsetsem Ya da daire kapımın önünde ağlayan ve beni apartmana rezil eden ibneden Ölü çocukların burnundan akan sümüğün hidrojenle buharlaşmasından Boku yemiş üniversitelerden ve sevgilimin bacaklarına bakan öğretmenden Kontrol manyağı ailelerden ve bekaretini yirmi liralık esrara verdiğini söyleyen kızdan Mecliste çöpe atılan etli yemeğin Afrika’da bir annenin rüyasına girmesinden bahsetsem ama yok – ama yok – ama yok Yaşam güzel, kadın öptüğünde adamın ayakları yerden kesilir ve unutur her şeyi Dünya’da çocukların altı milyonu beş yaşını görmeden açlıktan ölüyor Olsun, çayın nasıl da güzel bir şey olduğunu anlatan şairlerimiz var Bir kadın boyna dayak yiyor, mevzu bahis etek ise – karı koca öpüşemiyor bile Olsun, dinin gerekliliklerini anlatacak birçok yazarımız var Şanslıyız, yaşam güzel, her şey iyi – koyunları sayarak uyumak bunun ismi Özür dilerim ölü bebek – özür dilerim ölü bebek
Sevdalandık aa oğul biz de vakti zamanında herkes gibi… Şaşırdın değil mi? Sanki bazılarımız hiç sevdaya uğramamış zannedersiniz değil mi? Aaa oğul, ah oğlu, nasıl desem, ne desem, neler desem de, nasıl dile gelsem de sana anlatabilsem… Çok toydum o zamanlar, hani derler ya tam delikanlı, kanım damarlarımda durmaz deli deli akardı… Mahallemizde, hemen arka sokağımızda bir kız vardı,görsen güzel mi güzel, böyle al al yanaklı, kiraz dudaklıydı… Evlerinin önünden geçer, çaktırmadan bakardım, bir gün gördüm kız da bana bakmakta usulca… Sonra günler günleri kovaladı, allem ettim kallem ettim kızla iki kelime de olsa konuşmayı başardım, seviyorum dedim, çok seviyorum, niyetim de ciddi… Kız da ben de sevdim seni dedi ama babam sana vermez ki beni, işin yok gücün yok… Olsun dedim, ne iş olursa yapar sana bakarım ben… Günler günleri kovaladı… Göremez oldum kızı… Sonra duydum ki çok zengin bir talibi çıkmış, ona vermişler… Görenler dedi ağlaya ağlaya içi çıkmış ama dinlememiş babası… İşte böyle oğul… Sebepsiz değildir kızıl yanaklarımız, içişimiz….
2018 yılı içerisinde seyirci ile buluşan korku ve gerilim filmlerinden öne çıkan ilk 10 filmi siz çerez severler için hazırlamaya çalıştım. Şimdiden iyi seyirler…
1- Overlord / Overlord Operasyonu
Overlord Operasyonu’nun hikayesinde, 2. Dünya Savaşı’nda, müttefik güçlerin Normandiya’ya asker çıkarması yapacağı günün arifesinde, bir grup Amerikalı paraşütçü, düşman hattının arkasında bırakılır. Askerlerin buraya bırakılmasının amacı saldırının başarısı için önemli bir görevi gerçekleştirmektir. Fakat askerler hedeflerine yaklaşırken beklenmedik bir şeyle karşılaşırlar. Nazi işgali altındaki köyde, sadece bir askeri operasyondan fazlasının olduğunu fark ederler.
2- A Quiet Place / Sessiz Bir Yer
2 çocuklu bir aile, izole bir kırsalda sakin bir yaşam sürmektedir. Henüz büyüme çağlarında olan çocuklar da, ebeveynleri de hiçbir şekilde konuşmamakta, işaret diliyle anlaşmaktadır. Ancak bunun sebebi konuşamıyor olmaları değildir. Aile gıcırtı çıkaracak her türlü adımdan, ses yapacak her türlü hareketten uzak durmaktadır. Ancak günün birinde bu sakin hayat, küçük çocukların oyun oynarken bir lambayı devirmeleri ile tepetaklak olur. Durgun sessizliğin içinde çıkan bu ses, ailenin peşindeki varlığın dikkatini hemen çekecek ve aile sessizliklerini bozmanın bedelini ağır ödeyecektir.
3- Unsane / Saplantı
Genç bir kadın (Claire Foy) sıkıntılı geçmişinden kurtulmak ve yeni bir işe başlamak için yaşadığı şehirden taşınır. Fakat isteği dışında bir akıl hastanesine kapatılır ve orada en büyük korkusuyla yüzleşmek zorunda kalır. Korkuları gerçek midir yoksa yalnızca bir sanrı mıdır? Ona kimse inanmadığı ve yetkililer de yardımcı olamadığı veya olmadığı için korkularıyla doğrudan yüzleşmesi gerekir. Unsane, baş döndürücü bakış açıları ve şoke edici anlatımıyla, gerçeğin algılanması, hayatta kalma içgüdümüz ve bizi gözetmesi gereken sistemle ilgili sorular soruyor.
4- The Nun / Dehşetin Yüzü
Dehşetin Yüzü, bir manastırda gerçekleşen intihar olayını araştırmaya giden bir rahip ile çırağın yaşadıklarını konu ediyor. Romanya’daki bir manastırda yaşayan genç bir rahibenin intihar etmesi, sorunlu geçmişinin etkisinden kurtulamayan bir rahip ile nihai yeminini etmenin eşiğindeki bir çırak Vatikan tarafından bölgeye gönderilir. İkilinin amacı olayı araştırmaktır. Ancak birlikte, manastırın korkunç sırrını keşfederler. Hayatlarının yanı sıra inançlarını ve ruhlarını da tehlikeye atan ikili, şeytani rahibe biçiminde boy gösteren kötü niyetli Valak ile karşı karşıya kalır. Manastır, yaşam ve lanet arasında korkunç bir savaş alanı haline gelecektir.
5- Upgrade / Yükseltme
Eşiyle birlikteyken acımasızca saldırıya uğrayan Grey Trace, karısını saldırıda kaybetmenin yanı sıra belden aşağı da felç olmuştur. Günün birinde bir milyarder muciten bedenini geliştirecek deneysel bir tedavi teklifi alır. Tedavi için Trace’in bedenine STEM olarak adlandırılan yapay zeka implantı yerleştirilir. Tedavi ile insanüstü yetenekler kazanan Trace, karısını öldüren ve kendi hayatını mahveden kişilerden intikam almak için yola koyulur.
6- Hereditary / Ayin
Graham ailesinin sert maderşahisi Ellen öldüğünde, kızı Annie ve ailesi atalarının gizemli ve giderek korkunçlaşan sırlarını keşfetmeye başlar. Keşfettikleri karanlıklaştıkça, aile üyeleri kendilerine miras kalmış gibi görünen bu korkunç kaderden kurtulmak için daha fazla mücadele etmek zorunda kalır. Ailevi bir trajediyi uğursuz ve derinden sarsıcı bir şeye dönüştüren olaylar, kalan paramparça mirasın gölgesini taşımaktadır.
7- Climax
Climax, Fransa’daki köhne bir dans kulübünde geçen uzun bir geceyi takip ediyor. 90’ların ortasında 20 dansçı, üç günlük bir prova için ormandaki yatılı bir okulda bir araya gelir. Birbirini yeni tanıyan ekip provalar dışında da eğlenceli vakit geçirirler. Provalar bitmesinin ardından ayrılmadan önce son bir parti düzenlerler. Fakat içkilerin sayısı arttıkça içlerinden bazıları tuhaf davranışlar sergilemeye başlar. Gençler bir süre sonra tamamen kontrollerini kaybeder. Artık onların içine düştükleri girdaba direnmeleri neredeyse imkansızdır. Müzik, dans, gerilim ve cinsellik dolu bu ortamda kimileri cennette olduğunu hissederken kimileri içinse durum cehennemden farksızdır.
8- In Darkness / Karanlıkta
Karanlıkta,istemeden tanık olduğu bir olay sonrası hayatı değişen görme engelli bir piyanist olan Sofia’nın hikayesini anlatıyor. Sofia görme engelli bir piyanisttir. Günün birinde evinin üst katında gerçekleşen bir arbedeyi işitir ve ertesi gün üst komşusu Veronique’in öldüğünü öğrenir. Bu istemsiz tanıklık onu Londra’nın suçlarla dolu yeraltı dünyasına doğru karanlık bir yola götürür. Veronique’in babası Milos Radic, Londra’da siyasi koruma altında yaşayan ve Bosna Savaşı sırasında soykırım eylemleri yapmakla suçlanan bir Sırp iş adamı ve savaş suçlusudur. Radic ile iletişime geçerek başladığı cevap arama yolculuğu, Sofia’yı yolsuzluğun, şiddetin ve şantajın gölgelerle dolu yeraltı dünyasına sürükler.
9- Searching / Kayıp Aranıyor
Kayıp Aranıyor, kaybolan kızını bulmak için bilgisayar üzerinden araştırmaya başlayan bir babanın yaşadıklarını konu ediyor. David Kim’in 16 yaşındaki kızı kaybolunca, yerel soruşturma açılıp davaya dedektif atanmıştır. Dedektiflerin araştırmaya başlamasından 37 saat sonra David kimsenin bakmadığı bir yeri araştırmaya karar verir. Bütün sırların saklandığı yer kızının bilgisayarıdır. Kızının bilgisayarı kurcalayan çaresiz baba, kızının kişisel dünyasına da giriş yapar. Bilmediği sırlarla karşılaşan adam, tamamen yok olmadan önce kızını bulmak için onun geride bıraktığı dijital ipuçlarını takip etmelidir.
10- Insidious: The Last Key / Ruhlar Bölgesi: Son Anahtar
Telepati, durugörü gibi paranormal, psikokinezi gibi alanlarda bilgili olan parapsikolog Dr. Elise Rainier, bir kez daha bir kurtarma görevine girişir. Yanında ona her kurtarma eyleminde yardımcı olan asistanları Specs ve Tucker da vardır. Ancak bu, sıradan bir kurtarma operasyonu olmanın çok ötesinde olacaktır. Doktor Elise Rainier hayatı boyunca yaşadığı en korkutucu ve en zorlu savaşa girmelidir, çünkü bu kez problem kişiseldir. Doktor Elise Rainier’ın bu kez kendi aile evindeki bir vakayı çözmesi gerekmektedir.
-Merhaba Tunca, öncelikle bize kendinizden bahseder misiniz?
Ben Tunca Rıdvan Küçük. 1989 İstanbul doğumluyum. Aydın’da büyüdüm. Liseye başlamamla birlikte müziğe de başladım. Öncesinde müzikle ilgilenmesem de müziğe karşı hep bir ilgim olmuştu. Bu ilgiyi kendilerinin haberi olmasa da Red Hot Chili Peppers’a borçluyum 🙂 Sonrasında kendimi bu dünyada ifade edebilmenin yolunun müzik olduğunu anladım ve ilk enstrümanım olarak bir gitar aldım. Müzik ile ilgili bir eğitim alsam da kendimi kısa sürede geliştirdim ve besteler üretmeye başladım. İçimde biriken her şey bir anda gitarın tınısı ile kendini dışarı atmaya başladı. Üniversite zamanlarımda Deathcore yapmış olsam da soft bir yanım hep vardı. Sonrasında grup dağılınca solo kariyerime odaklandım. Chillout ve alternative rock olmak üzere iki tarzda buldum kendimi birden ve her şey başladı… Sakin bir karaktere sahibim. Bu müziğime de yansıyor. Dingin müzikler üretiyorum genel olarak. Ama bazen alışılmışın dışında işler de yapıyorum daha önce çıkardığım teklilerim gibi… Özellikle Heaven, Coming From The Sun ve Leave Us gibi…
-Yaptığınız müzik ve son tekliniz olan Şuursuz’un klibi alışılmışın dışında gözüküyor. Yaptığınız müzik türünü ne olarak tanımlıyorsunuz?
Alışılmışın dışında
olması için özellikle bir şey yapmıyorum açıkçası. Sadece içim gelen bu olduğu
için ve kendi dünyamı yansıttığım için farklı gelebiliyor göze. Bu sebepten
ötürü kendi tarzımı ‘Insidie’ olarak tanımlıyorum. Tabi ki müzik içten gelen
bir şey ama ben tarz bağımlısı olmadığım için independent ve inside
kelimelerini birleştirerek ortaya böyle bir şey koydum 🙂
-Sahne ismi olarak Tunca’yı kullanmanızın özel bir anlamı var mıdır?
Göbek adı gibi bir
şey. Müzikal kimlik olarak Tunca ismini kullanmayı tercih ediyorum.
-Yeni tekliniz olan Şuursuz’a gelen tepkiler genel olarak ne yönde?
Tepkiler beklediğimden de iyi oldu. Açık konuşman gerekirse ‘no name’ bir müzisyen olarak kısa zamanda umduğumdan daha büyük bir kitleye ulaştı Şuursuz. Henüz olumsuz bir yorum almadım ve bu beni korkutuyor 🙂
-Tek başınıza müzik yapmak sizi zorluyor mu?
Yorucu olduğu söylenebilir ama grup arkadaşlarının kaprislerini çekmekten iyidir diye düşünüyorum. Ben yaptığım işlerde biraz katıyımdır. Çoğu insan bu yönümü kaldıramaz.
-Etkilendiğiniz sanatçılar/gruplar hangileridir?
John Frusciante,
Jimi Hendrix, The Smiths ve tabi ki RHCP! Ama John Frusciante’yi her şeyden ve
herkesten ayrı tutuyorum. Çünkü o müzikal hayatımı yönlendiren insanlardan
biri. Tabi onun bundan haberi yok 🙂
-Türkiye’de yapılan rock müzik hakkında neler düşünüyorsunuz? Son dönemlerde bir gerileme mi yaşanıyor yoksa tam aksine gelişiyor mu?
Türkiye’de işler
garip ilerliyor. No name takılan müzisyen ya da gruplar piyasaya girdikten
sonra sanırım maddi hırslar yüzünden ya da akıl hocaları yüzünden tarzlarını
değiştiriyorlar. Daha popüler işler çıkıyor sonrasında ama popüler kültürde de
her şey çok çabuk tüketilip çok çabuk unutuluyor. Türkiye’de rock müzik
alanında benim için Kargo’nun yükselttiği çıtayı henüz geçen bir müzisyen ya da
grup olmadı.
-Yakın zamanda sizden yeni albüm ve konser haberleri alacak mıyız?
Şu an konser ve
albüm çalışmaları devam ediyor. Bir süre sonra bir çok haber alacaksınız
benden. 🙂
-Sorularımızı yanıtladığınız için çok teşekkür ederiz. Son olarak sevenlerinize neler söylemek istersiniz?
Asıl ben teşekkür
ederim. Destekleri için herkese teşekkürlerimi iletir, saygı ve sevgilerimi
sunarım.
Beni daha da takip
etmek ve haberdar olmak için ve de ayrıca tüm müziklerimi dinlemeleri için web
sayfama davet ediyorum 🙂