Etiket: blog

  • Serdar Tuksal: “Tarihin bir noktasında, bir yerde iz bıraktığınızı hissediyorsunuz. Daha güzel ne olabilir?”

    Serdar Tuksal: “Tarihin bir noktasında, bir yerde iz bıraktığınızı hissediyorsunuz. Daha güzel ne olabilir?”

    Dr. Skull’ın üçüncü albümü Hershey Yolunda’nın efsane sesi Serdar Tuksal ile çok samimi bir söyleşi gerçekleştirdik.

    Merhaba öncelikle bizi kırmadığınız için size sonsuz teşekkür ederiz. Serdar Tuksal, Dr. Skull tarihinde önemli bir kırılma noktası olan Hershey Yolunda albümünün sesi olarak hayatımıza girdi. Öncelikle bu nasıl gerçekleşti, bizlere biraz bahseder misiniz?

    Merhabalar. O yıllar Ankara’da yaşadığım ve okuduğum dönemlere denk geliyor. Bir taraftan Gazi Müzik’te eğitimimi sürdürürken, diğer yandan sahne programlarına devam ediyordum. Hacettepe Üniversitesi öğrencilerinden kurulu Distortion Blues Band isimli grubun uzun yıllardır vokalistliğini yapıyordum, yani hepimiz Ankara içerisinde faal müzisyenlerdik ve birbirimizi tanırdık. Bu dönemde Alper bana ulaştı ve  Dr. Skull albümünde ve grup içerisinde yer almak isteyip istemediğimi sordu, tabii ki büyük bir keyifle kabul ettim.

    24 Ocak Lansman gecesinde siz de sahne aldınız ve bence inanılmaz performanslara imza attınız, aldığınız yorumları bizimle paylaşmak ister misiniz?

    Müthiş bir geceydi, başından sonuna kadar sürekli yüksek enerjili bir buluşma yaşandı. Herkes çok yakın, özlemiş ve heyecanlı geldi geceye. Yorumlar çok onore edici ve gelmeye de devam ediyor.

    Bildiğim kadarıyla Hershey Yolunda albümü sonrası Dr. Skull çok az konser vermiş ve daha sonra dağılmıştı. O günlere geri döndüğünüzde neler hissediyorsunuz?

    Ben her zaman şunu söylüyorum; DR. SKULL benim gruba dahil olmamdan çok uzun süre önce kurulmuş ve zaten yaptıkları albümlerle yerini sağlamlaştırmış bir gruptu. Bu sebeple diğer elemanlar için taaa lise yıllarından gelen bir birikimin ve paylaşımın izleri var hepsinde. Ben maceraya sonradan katıldım ve güzel bir iş çıkarttık ancak devam etmesini çok isterdim, bugün en çok hayıflandığım meselelerden biri DR. SKULL macerasının o dönem için sonlanmak zorunda olması oldu. İçimde bu konu ilgili  halen bir eksiklik hissi var.

    Yıllar sonra biz Dr. Skull hayranları için bir rüya gerçekleşti, grubu tüm üyeleriyle birlikte ve üstelik bu döneminde en sevdiğimiz gruplarından biri olan Razor ile birlikte izledik. Siz bu konsere dair neler hissediyorsunuz?

    Bu konserin son konser olmaması gerektiği hissini hissediyorum.

    Türkiye’de Heavy Metal Tarihimizde Dr. Skull’ın yanı sıra Devil, Akbaba, Whisky, Asafated, Mavi Sakal, Metafor, Witchtrap ve Metalium gibi gruplar da geri döndüler ve her biri yeni nesiller tarafından büyük ilgiyle karşılandılar. O dönemin gruplarının her biri gerçekten efsanedir, peki bu grupları efsane yapan en önemli etkenler sizce nelerdir?

    Heavy Metal ve türevlerinin en yoğun olarak üretildiği ve dinlendiği yıllardan bahsediyoruz, bu sebeple o dönem gençliğinin üzerinde derin izler bırakmış olması çok normal. Türkiye’de bu işi çok iyi yapan gruplar halen mevcut bkz. Razor gibi. Bu gruplar, eski ile yeni arasında ciddi bir köprü kurulmasını ve müzikal bağların güçlenmesini sağlıyorlar, bu çok önemli bir faktör. Bir diğer mesele de 80’ler ve 90’larda bu tarz müzik yapan gruplar sahne alacak çok yer ve organizasyon bulabiliyorlardı, şimdi durum böyle mi emin değilim ama Heavy Metal sadece bir dönemin müziği olamayacak kadar etkili bir tür. O sebeple dinleyicinin sevgisi bu konuya devam edecektir eminim.

    Ve Serdar Tuksal elbette Dr. Skull sonrası müziğin farklı evrelerinde bulundu, 90’lı yıllarda bildiğim kadarıyla babanızın ismini alarak Sencer olarak bir pop albümü yaptınız ve ben de o albümü aslında hatırlıyorum, o albümden bazı şarkılarınız 90’lar listelerinin en başarılı şarkıları listesine de girmiş durumda. Bizlerle biraz o günleri de paylaşırsanız çok seviniriz.

    Eveett, bu konu çok konuşuldu ve eleştirildi. Öncelikle şunu belirtmeliyim; Şehrazat ile yaptığım görüşme ve konuşmalar ile sonuçta ortaya çıkan albüm arasında hiçbir benzerlik yok. Dört yıl boyunca İstanbul’da solo albümüm için çalışmak zorunda kaldım. Ortaya çıkan iş, pop müzik dinleyenler için kaliteli ve keyifli bir işti ama benim anlaştığım ve yapmak istediğim tarz bu değildi. İşin başından itibaren çıkarttığım albüm Şehrazat tarafından şekillendirildi ve olmasını istemediğim noktalara getirildi. Yaptığınız sözleşmeler çok bağlayıcı, bazı noktalarda kaçamıyorsunuz, albümü çıkartmak zorundaydım ve çıkarttım. Daha sonrasında da devam ettirmek isteseydim ettirirdim. Albümün yakaladığı ivme ve başarı muazzamdı ama benim tarzım değildi ve hiçbir zaman içime sinmedi tam olarak. Size samimi bir şey söyleyeyim SENCER albümü halen bende yok. Ancak yaşadığımız her şeyin sorumlusu ve sonuçlarının getirdiklerini karşılamak zorunda olan kendinizsiniz, kimseyi bu konu ile ilgili suçlamıyorum.

    Hep müzik yolculuğunuzu sürdürdünüz ve şu sırada bir grubunuz var bildiğim kadarıyla. Biraz da diğer çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

    Ben 14 yaşımdan beri müzikten para kazanıyorum, hayatımı bu temel üzerine kurdum. Severek ve isteyerek yaptığım işler kadar, sadece para kazanmak için yaptığım işler de var. Aktif olarak programlarımı devam ettiriyorum. Otel programları ve özel organizasyonlar gibi çalmaya devam ettiğim bir çok iş var. Çalamadığım veya söyleyemediğim noktaya gelene kadar da bu işi severek ve isteyerek yapmaya devam edeceğim.

    Sizi izlediğim zaman müthiş bir enerjiniz olduğunu gözümle gördüm ve gerçekten harika bir frontman yanınız var. Ve ben de aslında bir Heavy Metal grubunda solistim (Sis) ve doğal olarak sormak isterim, en çok etkilendiğiniz solistler kimler oldu ve bu enerjiyi neye borçlusunuz?

    Ben esasen Manowar, Deep Purple, Iron Maiden, Led Zeppelin, Pink Floyd gibi grupları dinleyerek büyüdüm, bu grupların sahne performanslarının etkileri üzerimde büyük. Sahnede olmak ve dinleyici ile aynı havayı solumak inanılmaz bir duygu. Gündelik yaşantımda çok sakin bir insan olduğumu söyleyebilirim ama sahneye çıktığımda izleyicinin beklentisi ve enerjisi bir anda bana işleyiveriyor, sanırım sebep bu.

    Hershey Yolunda grubun kırılma noktasında ve ilk iki albüme göre daha farklı bir albüm ve aslında kendine farklı bir kitle dahil edinmeyi başarmış bir çalışma, bu albüm hakkında bugün siz neler düşünüyorsunuz?

    Sanırım bu albümü diğerlerinden ayıran en önemli özelliği dili. Bence geniş  kitlelere ulaşması ve çoğu tarafından kabul edilmesi bu sebeple oldu. Ayrıca albümün sözleri ve melodileri çok vurucu, bir noktada dinleyici ile net bir şekilde buluşuyor ve HERŞHEY daha iyi anlaşılır oluyor dinleyici için.

    Genel olarak en sevdiğiniz Dr. Skull şarkıları hangileri diye sorsak?

    Bu soruya cevap veremem, bence hepsi çok iyi planlanmış ve icra edilmiş şarkılar.

    Heavy Metal tarihimizin böylesine özel bir grubunun üyesi olmak nasıl bir duygu?

    Tarihin bir noktasında, bir yerde iz bıraktığınızı hissediyorsunuz, daha güzel ne olabilir.

    Çerezzine olarak sizinle bu röportajı yapmaktan gerçekten büyük mutluluk duyduk. Son olarak sevenlerinize neler söylemek istersiniz?

    Direnmeye devam etsinler, herkese bol müzikli ve keyifli bir yaşam dilerim.

     

    Fotoğraflar için Cem GAYSUSUZ’a sonsuz teşekkürlerimizle…

  • Coğrafya Kaderdir

    Vakti zamanında, güzel bir sosyolog abimiz “coğrafya kaderdir” demişti. Evet, bu coğrafya da, tarihin en büyük ve süregelen akıbeti de bu değil mi? Zira her dönem pik yapmış mevzunun ta kendisi. İsminden ziyadesiyle nasiplenen olanı da, her keresinde biraz daha fazla olsun hırsı, tamah bilmez ciheti, olmayan da iflah olmayacak fukara umudu… Hani kader dedik ya mevzuya, ahan da işte, bu coğrafya da keşfettiler, iyi halt etmiş LiDYA’lı abiler…İpek yolundan geçen kaşifler, tüccarlar öpücük veya çakıl taşı mı verdiler? Bu diyardan yok öyle beleş geçmek.O kervanlar da ücreti mukabilinde sürdüler fizana kervanlarını.Şimdi de aynı senaryonunun yeni ve değişik oyuncularıyla, günümüz uyarlamasındayız, düdüğü çalacaksın sen, vereceksin mangırı o hesap yani. Tamam, geliyorum Mualla, bağırma! Dersaadet neydi ya hu? Bilica Sivasspor da oynuyordu, Kombine travma=para! Konu neydi? Bu satırlar, gözü kör olası illet için yazılırken, bizim, efsane şehir takımı mali- finansal, ya paradan ötürü hak etmediği alt liglerde macera içinde değil mi ki, nerede o eski Kocaelispor! Gelmeyen sevgili gibiymiş bize umut. Belki birgün yeniden devran döner, paramız olmasa da haysiyetimiz var deriz ve çıkarız en sevdiğimiz yerlere. Şuraya atarlı bir söz yazayım da, şekil olsun yazı, bağlayacağım ama bağlaçların tümünün mesaisi bitti burada. Bitti, bitti…

    Kadir Kaplan 

  • Barış Ağabeyimiz’i Aramızdan Ayrılışının 20. Yılında Saygı, Sevgi ve Özlemle Anıyoruz…

    Barış Ağabeyimiz’i Aramızdan Ayrılışının 20. Yılında Saygı, Sevgi ve Özlemle Anıyoruz…

    7’den 77’ye hepimizin “Barış Ağabey’i” efsane müzisyen Barış Manço’yu aramızdan ayrılışının 20.yılında özlemle anıyoruz.

    Barış Manço Kimdir?

    Barış Manço 2 Ocak 1943 tarihinde İstanbul’da dünyaya geldi.  Müzisyen, besteci, söz yazarı, aranjör, oyuncu, TV programcısı, sunucu gibi birçok alanda üretimde bulunan Manço, aynı zamanda Anadolu Rock’ın kurucu üyelerinden. Galatasaray Lisesi’nde öğrenci iken sahneye çıktığı 1958 yılından beri grubu “Kurtalan Ekspres” ile birlikte Türkiye’de ve yurtdışında, birçok ülkede sayısız konser verdi.

    Bestelediği 200’ün üzerinde şarkısı bulunan Barış Manço, 12 altın ve 1 platin albüm/kaset ödülü kazanmıştır. Bu şarkılarının bazıları daha sonra Yunanca, Bulgarca, Arapça, Farsça, Japonca, İbranice, Fransızca gibi farklı dillere çevrilerek kendisi ya da başka sanatçılar tarafından seslendirildi.

    1988 yılında TRT’de başladığı “7’den 77’ye” programı ile şu ana dek ulaşılamamış bir rekora imza attı.

    Barış Manço, 1990’lı yılların sonlarına doğru Mançoloji albümünü sevenlerinin beğenisine sunamadan Kadıköy Moda’da yer alan evinde 31 Ocak’ı 1 Şubat’a bağlayan gece, 1999 yılında vefat etti.

    Vefatından sonra evi müze haline getirildi ve Mançoloji albümü de ailesi tarafından sevenleriyle buluşturuldu.

  • ROCKIMSI ŞEYLER

    ROCKIMSI ŞEYLER

    MERHABA ROCKIMSI ŞEYLER

    Şimdi size nasıl rezil olunur, nasıl utandırılır onu anlatacağım. Bundan iki yıl önce bir müzik yarışmasında jüri üyesi olan Serdar Ortaç. Rock müzik söyleyen yarışmacıları, müzikten anlamadığı için eliyordu. Yahu “Detone” nedir nereden bilsin! Zaten şarkı sözlerini bile kafadan salladığını söylememişmiydi? Sonra diyor ki “Rock müzik, kültürümüzde yok!” Kısacası müzikten anlamadığı için kültürden bahsediyor. Çok sever böyle şeyler yapmayı. Milleti gaza getirir daha sonra da “Keşke yapmasaydım, keşke söylemeseydim.” diyen biri. İşte yine böyle bir şey oldu. Bu söylemlerinden sonra ki hafta programda da Pink Floyd söyledi. İki yıl sonra, David Gilmour Twitter adresinden Ortaç’ın muhteşem yorumumu keşfetmiş ve paylaşmış. O kadar sevmiş ki yorum bile yapamamış. Yaa işte böyle bir şey oldu. Utandık mı? Çook! Biz böyle yazınca “Çok sert değil mi?” “Aman bir şey olmasın!” diyen dostlarımıza şunu söyleyelim “Biz sert seviyoruz!”” ama şunu unutmayın Serdar Ortaç’ın dinleyeni daha çok. Buda; hala kime neyi anlatmaya çalıştığımız hakkında düşünmemizi sağlıyor. Biz söyleyelim, anlayanlar kardeşimizdir.

     

    KRAL TV KAPANIYOR

    KRAL TV kapanıyormuş. Yani kim, kim izliyordu ki? Umarım paranın geçmediği müzik kanallarının kurulduğunuda göreceğiz. Kısacası, parayı basanın klibini yayınladığı mecralar gerçektende sıkıcı ve sahte değil mi? Kapanıyormuş, kapansın!

    2019 SON SÜRAT DEVAM ETSİN!

    2019’a çok hızlı başladık. Haggard dedik, Dr Skull ile arşa çıktık. Tabi Ocak ayı içerisinde bir çok sanatçımız güzel işler çıkardı. 15 Ocak’ta “Faydalı İşler Akademisi Rock’n Aid vol.3” kapsamında mükemmel düşünceli bir iş çıkarıldı. Hem eğlenip, hem yardımda bulunmak nasıl oluyor? İşte böyle oluyor! 28 Ocak’ta “Sömestr Fest” kapsamında yine Köy Okullarında ki kardeşlerimize istinaden harika bir organizasyon düzenlediler.
    Bir ay önceden planlar yapıyoruz. 22 Şubat Rashit‘in geri dönüşü, hemen ardına 23 Şubat Behemoth planları içerisinde boğuluyoruz. Gelsinler gelsinler biz boğulmaya razıyız. Paramız olmasa, giremesek bile mekan dışında şarkılar söyleriz. Yeter ki gelsinler. Behomoth demişken; çok iyi değil mi? Behemoth’un şu zamanda ülkemize gelmesi, bazı şeylerin değişmesinin ön ayağı olacak gibi görünüyor. Kim bilir belki bu yaz Venom Inc ülkemize gelir diyelim.

    1. YIL

    Söylemeden edemedik. 14 Ocak’ta mütevazi bir buluşmayla Rockaabi olarak 1. Yaşımızı kutladık. Bolca plan yaptık, yol haritası çizdik. Kısacası pastamızı üfledik. Rock/Metal adına ne yapılması gerekiyorsa kolları sıvadık. Bizi buraya getiren Rock/Metal dinleyicilerine, sanatçılarına, desteklerini esirgemedikleri için çok teşekkür ederiz. Çerezzine Dergisi yayın ekinine ayrı bir teşekkürü borç biliriz. Hoşçakalın… Eylemlerimiz devam edecek!

  • Dr. Razor: “O gecenin etkilerini ömür boyu üzerimizde taşıyacağımızdan eminiz.”

    Dr. Razor: “O gecenin etkilerini ömür boyu üzerimizde taşıyacağımızdan eminiz.”

    Öncelikle bizi kırmadığınız için size sonsuz teşekkür ediyoruz. Razor olarak çok sevilen bir grupsunuz fakat yine de belki de bu satırla okuyacak olan dostlarımız için kısaca Razor’dan bahseder misiniz bizlere?

    BAŞER: Razor, geçmişi biraz daha eskiye dayansa da 2009’da ilk konserini vermiş bir grup. Bir cover grubu olarak yola çıktık ve hala Drck Txm’de aktif olarak bar sahnesi yapıyoruz. Elimizden geldiğince farklı tarzlarda şarkılar icra ediyoruz. İnsanların barlarda sürekli dinledikleri gruplara ve şarkılara alternatif olabilecek şarkıları onlara çalıp, sevdirmeyi; insanlara yeni ve farklı grupları tanıtmayı ve onların müziklerini sevdirmeyi hedefledik. Yelpazeyi elimizden geldiğince geniş tutmaya özen gösterdik. Şimdilerde ise kendi albümümüz üzerinde çalışmaktayız.

    Fotoğraf: Melis Gözükuyarı

    Dr. Razor fikri sanırım Çağlan Tekil’den çıkmış, bu ismi duyduğunuzda ilk neler hissetiniz?

    BAŞER: Hoşumuza gitti tabii ki. Bu çok büyük bir sorumluluk. Bu sorumluluğu taşıyıp, işin hakkını vererek altından kalkmamız için o güne kadar olduğumuzdan daha iyi müzisyenler haline gelmemiz gerektiğini düşündük. İlk konser için epey çalıştık, çok iyi hazırlandık ve Laneth Bir Gece’de ilk kez Dr. Razor ismiyle sahneye çıkık. Bizim için bir milattı o konser.

    Dr. Skull gibi efsane bir grubun lansman gecesinde sahne aldınız. Neler hissediyorsunuz?

    BAŞER: O gecenin etkilerini ömür boyu üzerimizde taşıyacağımızdan eminiz. Daha önce Ankara’da Alper Yarangümeli ve Murat Baştepe ile tanışıp sahnede onlarla War Is Over çalmıştık. Unutulmaz bir andı, hayatımda en fazla gururlandığım andı diyebilirim hatta. Bu kez, Dr. Skull’ın tüm elemanları ile bir araya geldik, onların takdirini kazandık, o insanları gururlandırdık… Bunları söyleyebilmek Türkiye’de metal müzik yapan bir müzisyen için gerçekten büyük bir gurur. Yani aslında kelime babında karşılığı olmayan bir duygu.

    Ben de bu tarihi konserde gözyaşlarını tutamayan o muazzam kitlenin içindeydim ve gerçekten hem çok duygulandım hem de grubun büyük bir hayranı olarak heyecanlandım. Ve Dr. Razor olarak yaptığınız her coverda tüylerim diken diken oldu. Siz hem grupla aynı sahneyi paylaştınız hem de grubun şarkılarını  yorumladınız. Sizin için nasıl geçti konser ve neler hissettiniz?

    BAŞER: Öncelikle teknik anlamda hiçbir sorun yaşamadık. Sahne ekibi gerçekten canla başla çalıştı. Bir yandan da içimizde hafif de olsa bir tedirginlik vardı; aman Dr. Skull bir problem yaşamasın, rahat etsinler diye her şeyi detayına kadar düşünmeye çalıştık. Neyse ki onlar da sorunsuz bir sahne geçirdiler. Sahne bitene kadar da kontrolü kaybetmedik. Eğer tecrübeli bir grup olmasaydık işimiz çok zordu çünkü bu konserin duygusal yükünü ve sorumluluğunu da taşıyabilmek gerek.

    BORA: Parçası olduğum en iyi konserdi. Olayın duygusal boyutu ve sorumluluğu zaten ortada, işin içinde olan herkes de bunun bilincinde hazırlıklarını yapmış. Bütün gece kusursuz bir şekilde ilerledi, sahnedeki monitörlerden dışarıdaki sese, şarkılara eşlik eden seyircilerden sondaki imza seansına kadar her yönüyle mükemmel bir etkinlikti. Tarihsel anlamı zaten çok büyük olan böyle bir konserin bir de bu kadar iyi organize edilmiş olması değerini bir kat daha arttırdı herkes için .Gerçekten Unutulmazdı.

    Dr. Skull ile yaptığım röportajda ve birçok röportajlarında sizlerle ilgili çok güzel sözler söyledi babalar, bu röportajları okuyunca neler hissettiniz?

    BAŞER: Ben kendi adıma konser gününün gelmesi için iyice sabırsızlandım. Kendilerine bizzat teşekkür etmek istediğim için.

    BORA: Hem gururlandım hem de ‘böylesine zor bir işin altından kalkabildik demek ki’ düşüncesiyle rahatladım.

    BERKAY: Mütevazi insanlar… Hatta bazen gereğinden fazla. İşin altından kalkabildiysek ne mutlu bize.

    YETKİN: Bu gecenin gerçekleşmesinde bizim rolümüz olduğunu söylemeleri, bizi inanılmaz derecede gururlandırdı.

    Dr.Skull hepimizin hayatında büyük etkiler yarattı ve örneğin benim grupla tanışma hikayem 1995 yılına dayanıyor. İlk o yıl albümlerini edinmiş bir daha da hiç vazgeçememiş o gün bugündür büyük hayranı olmuştum. Siz bu efsane ile ilk ne zaman tanıştınız ve ilk yaptığınız cover hangi şarkılarıydı?

    BAŞER: 1999’da Pentagram’ın ilk albümünü kaset olarak aldım. Dr. Skull ismini, kasetin teşekkür bölümünü okurken görmüştüm. İsimleri ilgimi çekmiş ve çok hoşuma gitmişti. Sonrasında Rock Market’te izlediğimi hatırlıyorum. Muhteşemdi. İlk dinlediğim şarkıları Way Home’du. Razor olarak ise ilk kez Dr. Skull coverlamamız Laneth’e hazırlanırken oldu. War Is Over ve Gate Of Brandenburg ilk provada çalıştığımız şarkılarıdır.

    YETKİN: 2002’de orta okula giderken olması lazım, Adapazarı’nda bir kasetçide Wory Zover kasetini görmüştüm. Tezgahtarın tavsiyesine rağmen o dönem harçlığım yetmediği için tüm paramı karışık çekme kasede gömmüştüm. Kısa süre sonra ben de Rock Market’te, Rules For The Fools TRT performansını görmüştüm ve oldukça etkilenmiştim ancak tekrar kaseti almaya gittiğimde satılmıştı.

    BORA: Benim Dr. Skull ile tanışmam maalesef çok geç oldu. Gitar çalmaya ve sahnelere çıkmaya başlamadan önce hiç metalci/kasetçi ortamlarında takılmadığım, bir nevi ev metalcisi olduğumdan ötürü bu konularda cahilliğim büyüktür. Dr. Skull da benim için sadece duyduğum bir isimden ibaretti. Çağlan abi bize Laneth Bir Gece için teklifte bulunduğunda anca oturup doğru düzgün dinledim kendilerini. Pişmanlığım da büyük oldu haliyle. Her şey bir yana, o zamanın şartlarında hem söz hem müzik bakımından bu denli derin ve zekice şarkılar yazmış olmalarından çok etkilendim. İlk provalar zaten sürekli “ulan adamlar nasıl yazmış, nerden aklına gelmiş” gibi laflarla geçti.

    BERKAY: Ben de Bora ile aynı kaderi paylaşıyorum bu konuda. İsmini tabii ki çok defa duydum fakat gerçek ”tanışma” Laneth konseri hazırlıklarında oldu. Burada hemen şunu belirteyim; biliyorsun ki bizim iş, çok fazla komplike şarkıyı kas hafızanızda barındırmanız gereken bir iş. Bu konuda fazlasıyla antrenmanlı olduğumuzu söyleyebilirim yani. Fakat Dr. Skull şarkıları ”bizi bile” zorladı bu anlamda. Çok zorlu prova süreçlerinden geçtik. Komplike olan şey her zaman güzel olacak diye bir şey yok fakat Dr. Skull bunu başarmıştı. Üstelik o yıllarda. Bu beni hala hayretler içinde bırakıyor.

    Şu sıralar ilk albümünüz üzerinde çalışıyorsunuz bildiğim kadarıyla ve Dr. Skull bir röportajlarında isterlerse albümlerinde dahil bizim şarkılarımızı yorumlayabilirler gibi çok özel bir cümle kullandı. Öncelikle albüm nasıl gidiyor, bizlere biraz albümden bahseder misiniz ve elbette bu albümde bir Dr. Skull şarkısı sürprizi ile karşılaşır mıyız?

    BAŞER: Şarkılar çoktan yazılmış durumda. Kayıtlara ise Şubat gelmeden başlayacağız. Tarzımız sert olmayacak çünkü sert müzik zaten Furtherial ile icra ediyoruz. Bu sene Furtherial’ın da 3.albümünün kayıtları yapılacak. Razor albümünün sertliği de Metallica’nın Load albümü kıvamında. Albümde ise Dr. Skull cover’ı olacak mı? Evet.

    BORA: Furtherial albümleri Cumartesi Razor programı dersek, Razor albümü de Çarşamba Razor programı diyebiliriz. Yazdığımız sert şarkılar zaten Furtherial albümlerinde yer buluyorlar. Razor albümünde daha farklı bir yaklaşım denemek istedik.

    BERKAY: Başer ve Bora’nın argümanlarına ilaveten albüm hakkında birkaç şey söylemek isterim. Razor duyunca insanların aklına çok sert şeylerin geldiğini biliyoruz. Bu algı böyle oluştu, ki bu son derece normal. Fakat biz hafta içi daha yumuşak bir repertuarla sahne alıyoruz ve bu repertuarın altı yıllık bir gelişme süreci var. Yapmakta olduğumuz albümün de bu iki repertuarın etkisi altında kalması kadar doğal bir şey yok. Gayet sert şarkılar da var, ballad da… Fakat ince eleyip sık dokuyoruz, kimse merak etmesin.

    Dr.Razor olarak sahnede çalmayı en çok sevdiğiniz Dr. Skull şarkıları hangileri oldu?

    BAŞER: Way Home, Rules For The Fools ve Little Beach benim favorilerim.

     YETKİN: War Is Over, On The Road, Metal On Metal.

     BORA: War is Over, On the Road, Elim Cebimde. Son dönemde en çok eğlendiğimizse sanırım Sen.

    BERKAY: Rules For The Fools, Little Beach, Metal on Metal, Princess.

    Tekrar tarihi önem taşıyan konsere geri dönecek olursak bu konserde en çok etkilendiğiniz anlardan birini bizlerle paylaşır mısınız?

    BAŞER: Sahneye çıktığım ilk an karşılaştığım seyirci kalabalığı. Sonra ilk konuğumuz Alper Yarangümeli ile birlikte Little Beach söylememiz. Murat Ersöz ile On The Road’un çift ses solosunun olduğu yerde yan yana gelişimiz… Murat Baştepe’ye gitarımı teslim edişim… Aslında bu şekilde bir sürü unutulmaz an var. Ama sanırım beni en sarsıcı şekilde duygulandıran; ilk kez soundcheck esnasında Dr. Skull’ı War Is Over çalarken sahne önünden izlediğim andı. Hatırlayınca bile gözlerim doluyor.

     YETKİN: Baştan sona her anı unutulmazdı ama Başer’in dediği gibi Dr. Skull’ın soundcheckte ilk kez bizim enstrümanlarımızla  War Is Over çaldığını gördüğüm an şimdi düşününce bile tüylerimi diken diken ediyor. Zaten o sırada Başer’le birbirimize bakıp “LAAAN ÇOK GÜZEL LAAAAAN” diye bağırdık.

    BORA: Baştan sona her anı ayrıydı tabii ki ama bence de soundcheckte Dr. Skull’ı sahnede görmek bizi gerçekten çok etkiledi. Grubun hiç 25 yıldır çalmıyor gibi olmaması da ayrı bir hayranlık konusu, pırıl pırıl çaldılar.

    BERKAY: Ben de konser dışı bir anı paylaşayım. Eve gidip telefondan çektiğim videoları kontrol ederken tarihteki tek ”Alper Yarangümeli War Is Over Drum Footage” videosuna sahip olduğumu fark ettiğim an benzersizdi.

    Dr. Skull bu konserle bizlere veda etti ama ben ve diğer tüm hayranlar yine buluşacağımızı umuyorum fakat Dr. Razor olarak tamamen Dr. Skull çalacağınız konserler hiç düşünüyor musunuz bundan sonra?

    BAŞER: İleride ne olur bilemeyiz tabii. Aslında bu konserden bir tane de Ankara’da yapılması için bir çaba sarf ediliyor şu anda ama Murat Baştepe’nin Amerika’dan tekrar Türkiye’ye gelebilecek şekilde işini denk getirebilmesi, Ankara’da konserin verileceği mekanın belirlenmesi gibi bir çok durum söz konusu. O yüzden biraz zaman geçmeden kesin bir şey söyleyemeyiz. Dr Razor’a gelince; kendi sahnemizde sıkça yer veriyoruz Dr. Skull coverlarımıza. Ama sadece Dr. Skull çalacağımız bir sahnemiz olur mu bilmiyorum.

    Aslında Razor olarak sizi sıklıkta izliyoruz, bir yandan da çok sevdiğimiz Furtherial var. Her iki grup da çok seviliyor. Bunun sırrı sizce nedir?

    BAŞER: İki grup olarak bu denli seviliyorsak ne mutlu bize. Samimiyetle müzik yapıp, aynı samimiyetle icra ediyoruz. İki grupta da işimize son derece hassasiyetle yaklaşan, işi oldu bittiye getirmeyen insanlarız. Seyirciyle her daim iç içeyiz. Sahnede olmayı da seviyoruz.

    Bu röportajı okuyacaklarını hissediyorum o yüzden sormak isterim. Dr. Skull’a neler söylemek istersiniz?

    BAŞER: Bizzat Alper Yarangümeli’ye göndereceğim röportajı. Musti Erman, Serdar Tuksal, Murat Baştepe ve Murat Ersöz’e saygı, sevgi, selam ileterek. Sonsuza kadar dost ve kardeşiz artık.

    YETKİN: İyi ki varsınız. Zaman zaman kendimizle ilgili bile şüpheye düştüğümüz zamanlar yaşarken yolumuzu aydınlattığınız, zamanının ve dönem şartlarının çok ilerisinde müziğinizle hepimize büyük bir vizyon kattığınız için teşekkürler. Tarihinizde küçük bir detay olarak bile adımızın yer alması ömürlük bir gurur bizlere.

    BORA: Her yerinden zeka fışkıran müziğiniz için çok teşekkür ederiz. Ankara konserini de yapmak şart oldu, burada kalmasın.

    BERKAY: Intern Razor sevgi ve saygılarını sunar. Ankara konserinden sonra da diplomamızı verirsiniz artık sahnede. İlham kaynağı olduğunuz için teşekkürler.

    Çerezzine olarak sorularımızı yanıtladığınız için size gerçekten minnettarız. Son olarak bu satırları okuyan sevenlerinize neler söylemek istersiniz?

    BAŞER: İyi ki varsınız. Gerek icralarımızla, gerek bestelerimizle hayatlarınızda var olmayı sürdürebilmek için elimizden geleni yapacağız. Bizi seven ve destekleyen herkese çok teşekkür ederiz.

     

    Not: Bu özel Röportajda Harika Fotoğraflarını Kullanmamıza izin verdiği için CEM GAYGUSUZ’a ve Grup Fotoğrafı için MELİS GÖZÜYUKARI’ya sonsuz teşekkür ederiz.

     

  • Ahmet Güven; “Modern Rock’ın Don Kişot’uyum…”

    Ahmet Güven; “Modern Rock’ın Don Kişot’uyum…”

    Merhaba, öncelikle sizi daha yakından tanımak isteyen okurlarımız için kendinizden bahsedebilir misiniz?

    Merhaba. 1977 yılında İstanbul’da dünyaya geldim. 20 yıldır profesyonel müzik hayatı içerisindeyim. İlk albümüm olan “Gitme”yi 1998 yılında 21 yaşımdayken yayımladım. Bir buçuk senesi askerlikte geçen (o zamanlar askerlik süresi bir buçuk yıldı!) beş yılın sonrasında ikinci albümüm olan “Büyük” 2003 senesinde yayımlandı. Sonrasında bugüne kadar birisi best of konseptinde olmak üzere on adet müzik albümü yayımladım.

    Peki, hayatınızda dönüm noktası diyebileceğimiz müzikle tanışmanız nasıl, ne zaman oldu?

    1986 yılıydı. Dokuz yaşındaydım. Standart bir esnaf ailesi içerisinde büyümekteydim. Babam o zamanlar çiçekçilikle uğraşıyor geçimimizi bu yolla sağlıyordu. Tek kanallı televizyon yıllarıydı. Sadece TRT vardı. 1986 yılında bir gün televizyonda bir grubun video klibine denk geldim. O an hala dün gibi aklımdadır. İzlediğim bu üç buçuk dakikalık video benim bütün hayatımı şekillendiren üç buçuk dakikadır. Grubun adı Bon Jovi şarkının adı You Give Love A Bad Name’ydi (tabi bunu daha sonralarda öğrendim). O klipte televizyondan dışarıya daha önce hiç tecrübe etmediğim öyle bir pozitif enerji, öyle bir yaşam sevinci taşıyordu ki o süre için kendimi başka bir boyuta geçmiş gibi hissetmiştim. Uzun saçlı, neşeli, çocuksu, enerjik adamlar yüzlerinde sürekli içten bir gülümsemeyle harika bir şarkı söylüyorlardı. Klipte birbirleriyle dalga geçiyorlar, her halleriyle çok eğlendiklerini belli ediyorlardı. O dönemler içine kapanık bir ülkeydik. Çevremde ne fiziksel görünüm olarak, ne enerji açısından bir tane bile o klipte ki insanlar gibi bir insan yoktu. Dünyada başka başka insanlar olabileceğini o videodan öğrenmiştim. O üç buçuk dakikayı hayatımın dönüm noktası olarak almışımdır her zaman. Çünkü hiçbir zaman etkisinden çıkmadım ve ilerleyen yıllarda büyüdükçe hep o soundda enerjik ve bol gitarlı müzikler dinlemeye başladım. Dinlediğim bütün şarkılar İngilizce’ydi, sözlerden hiçbir şey anlamıyordum ama işin bu kısmını düşünmüyordum bile. Zamanla bu müziğin adının rock müzik olduğunu öğrendim. Daha bilinçli ve araştırarak dinlemeye başladım. O klipte ki grubun adının Bon Jovi olduğunu öğrendim ve bütün çalışmalarını takip etmeye başladım. Yavaş yavaş onlar gibi olmaktan başka hiçbir şey istemediğimi fark ettim ve on beş yaşıma geldiğimde hayatımı müzik üzerine kurmaya kesin karar verdim.

    Yaptığınız müziği tanımlamak gerekirse siz kendinizi nerede görüyor, nasıl tanımlıyorsunuz?

    İlk albümüm “Gitme”yi çıkardığımda henüz yirmi bir yaşındaydım. O albümde yaptığım müzik tanımlanamaz bir cisim gibiydi. Çevremde değil müzik, sanatın hiçbir dalıyla profesyonel olarak ilgilenen tek bir örnek yoktu. Bu konuda yapayalnızdım (Sayabileceğim bir kaç isim dışında hala öyleyimdir). Tek bildiğim Rock Müzik yapmak istediğimdi. Elektro gitara tapıyordum. İşini ciddiye alan, vazgeçmeyen, eksiklerini kapatmaya çalışan, daha ileriye gitmek isteyen her müzisyen gibi bende yeni şarkılar yazdıkça, yeni albümler yaptıkça kendimi geliştirdim. Çok fazla müzik dinledim. İlk dönemlerde öncelikle en sevdiğim tarz olan Hard’n Heavy dinliyordum sürekli. Sonrasında Rock müziğin bütün türevlerini dinlemeye başladım. Ancak bir müzisyen, özellikle üreten bir müzisyenseniz beslendiğiniz müzik kaynakları kesinlikle sınırlı olmamalı. Hoşlansanız da hoşlanmasanız da her müziğe kulak vermeli, analiz etmelisiniz. Mutlaka bak böyle şeyler yapmalıyım, böyle şeyler yapmamalıyım şeklinde geri dönüşler alırsınız. İlk albümden bu yana her albümde bir öncekinin üzerine koyarak ilerlemeye çalıştım ki bundan sonrası da böyle olacaktır. Ayrıca mümkün mertebe çok kitap okurum. Yılda ortalama altmış kitap bitiriyorum. İşin söz yazarlığı kısmında bu çok önemli benim için. Bazı tuhaf insanlar şu tuhaf soruyu sorarlar. Çok okuyan birçok insan bu soruyla karşılaşmış verecek pratik bir cevap bulmakta hep zorlanmıştır. Okuyorsun da ne oluyor? Buna ilk zamanlar bende klişe cevaplar verirdim. O cevaplar sorudan da tuhaf olurdu her zaman. Şimdiyse şunu görüyorum okumak her anımı, her kararımı, her davranışımı şekillendiriyor. Zaten var olduğum her anı okuduklarım şekillendiriyor. Dolayısıyla bu soruya artık şu yanıtı verebiliyorum. Okuyorum ve bir hayatım oluyor. Sorunun özüne gelirsek tarz olarak en basit anlamında Modern Rock Müzik yaptığımı söyleyebilirim. Modern Rock çok etkileşimli bir tarz. İçinde bütün soundlardan tınılar bulabiliyorsunuz ve bu tınılar günümüz modern soundunda harmanlanıyor.

    Bestelerinizi yaparken, şarkı sözlerinizi yazarken etkilendiğiniz müzisyenler, gruplar var mı?

    Elbette var. Müzik benim için bir etkileşim silsilesidir zaten. Müziğin başlangıcını dizimize vurduğumuzda duyduğumuz “tak” sesi olarak algılarım. Bundan sonra gelen bütün müziklerde o sesten etkilenerek var olmuştur. Tahmin edilebileceği gibi müziğimde beni en çok etkileyen grup Bon Jovi’dir. Tabi onun dışında da onlarca müzisyen var. Hepsinden ucundan kıyısından bir şeyler almışımdır. Her birini tek tek saymam mümkün değil. En önde ve en fazla etkilendiklerimden bir kaçı; Therapy?, Pearl Jam, Nirvana, Belinda Carlisle, Eric Clapton, Cenk Eroğlu, Özgür Çağlar şeklinde uzar gider…

    Son albümünüz “Karanlık Yaşamlar”ın yeni video klibi “Trajikomik”i geçtiğimiz günlerde sevenlerinizle paylaştınız. Şu ana dek aldığınız tepkiler nasıl peki?

    Bu soruya çok popüler bir müzisyenmişim gibi ve ya şu anda Trajikomik klibi çok ilgi görüyormuş gibi havalara girip cevap vermeyeceğim (Aslında en keyiflisi o şekilde cevap vermektir insan kendini kandırırken mutlu olabilen bir varlık). Video kliplerin ilgi görmesi için – çok istisnai örnekler hariç- tanıtımının yapılması şart. Klipler albümü tanıtıyor ancak klipleri de t.v kanallarında yayınlatmak için para ödemeniz gerekiyor. Böyle bir imkanınız yoksa da iş youtube’a kalıyor. Youtube’da kliplerinizi kendi kanalınız üzerinden ücretsiz yayınlayabiliyorsunuz ancak hasbelkader dinlenebiliyor şarkılarınız o da oldukça az insan tarafından. Abone sayısı yüksek olan youtube müzik kanallarında klibinizi yayınlatmak için yine para ödemek zorunda kalıyorsunuz. Bu tip kanallarda dikkat ediyorum üç yüz elli milyon tıklanmış şarkıcılarımız bile oluyor. Bol keseden seksen milyonlar, iki yüz milyonlar havalarda uçuşuyor. Sadece Türkiye’de ve kısmi olarak bazı diğer ülkelerde tanınan şarkılar bunlar. Dünyanın en büyük hitlerinin tıklanmalarına bakıyorum hemen hemen aynı rakamlar söz konusu. Yıllanmış ve bütün dünyanın ezbere bildiği şarkılarla, birkaç aylık sadece Türkiye’de yayınlanmış bir şarkı aynı oranda görüntülenmiş. Hiçbir kanıtım yok ama ben bu rakamların gerçek olduğuna kesinlikle inanmıyorum. Kısacası klipleriniz ilgi görsün istiyorsanız yüksek paralarla bu ilgiyi satın almak zorundasınız. Trajikomik’e gelince ben bütün albümlerimi Anadolu Müzik Yapım etiketiyle yayınladım. Ben nasıl müziğin Don Kişot’uysam albümlerimi basan Cem Yılmaz da yapımcıların Don Kişot’udur. Her zaman yeni çalışmalara ve alternatif tarzlara destek verir. Bu şirket sayesinde kliplerim iyi bir abone sayısı olan ve dürüst rakamlar verdiğini tahmin ettiğim youtube MuzikPlay video kanalında dinleyicilerle buluşabiliyor. Trajikomik iki hafta gibi bir süre içerisinde 1500 tıklanmayı geride bıraktı. Yani günde ortalama 107 kişi bu şarkıyı görüntülüyor. Standart bir müzik kanalı olduğu halde Trajikomik gibi sözlere ve sounda sahip bir şarkı için motive edici yorumlar alıyorum dinleyenlerden. Her ne kadar “hater”ı bol olan bir kanal olsa da geniş yelpaze de ki insanların takip ettiği bir kanalda şarkınız için güzel yorumlar gelmesi çok keyifli oluyor.

    Başka klip çalışmanız olacak mı peki son albümünüzden?

    Evet sırada birkaç klip daha var. Tabii kendi imkanlarım ölçüsünde yapılmış video klipler bunlar. “Hey Tanrım” ve “Ben Hala Büyümedim” şarkılarının klipleri şimdiden hazır. Bunların üzerine belki “Düşüş” şarkısına da bir video çekebiliriz. Ama bu şimdilik kesin değil.

    2019 için sizi sevenleri bekleyen başka sürprizler var mı?

    Kendime ait youtube kanalımdan (ahmetguvenrocksound) albümlerin dışında da birçok çalışmamı yayınlıyorum. Örneğin son üç yıldır her yılbaşı yeni bir yılbaşı şarkısı yayınladım. Arada tek gitarla ve ya stüdyoda kaydettiğim coverlar ve albümler için kaydettiğim fakat albümlerden taşan B-Sİde diyebileceğimiz kayıtlarımı da bu kanal üzerinden yayınlıyorum. Bunlar dışında Arkeyd adını taşıyan bir de grubum var. Grupta ben gitarları çalıyorum. Bu grubumla 2017 yılında dijital platformda bir albüm yayınladık. Şimdi ikincisi için çalışmaktayız. Yetiştirebilirsek Arkeyd’in ikinci albümü de bu sene içinde yayınlanabilir. Ayrıca grubumuzla canlı performanslar için cover repertuvarı da oluşturuyoruz. Genel anlamda seksenler ve doksanlar klasiklerinden oluşan kendimize has bir repertuvarımız var. İlk konserimiz de çok yakında 2 Mart 2019 cumartesi gecesi Kadıköy Woodstock barda gerçekleşecek. Şimdiden herkesi eğlenceli bir gece için konserimize bekliyoruz. Son olarak yine imkanlarım el verirse 2019’un ilerleyen günlerinde müzik hayatımın 20.yılı vesilesiyle bir solo konser vermeyi istiyorum. Bunun gerçekleşip gerçekleşemeyeceğini de zaman gösterecek.

    Solo çalışmalarınız dışında Arkeyd ile olan çalışmalarınız nasıl gidiyor? Biraz bahsedebilir misiniz?

    Arkeyd grubu kuzenim olan Emrah Karadağ’ın bir projesi olarak başladı. Emrah synthesizer içeren soundlar konusunda çok yetenekli. Ayrıca iyi bir besteci, söz yazarı ve düzenlemeci. Bana neden birlikte bir şeyler yapmıyoruz diye sorduğunda ilk etapta ona destek vereceğimi ama solo çalışmalarımdan feragat edemeyeceğimi söylemiştim. O bunu kabul edince birlikte kendi müzik tarzlarımızı birleştirip çalışmalar yapmaya başladık. Besteler oluşmaya başlayınca da Emrah’ın eski dostlarından Ömer Şahin’i vokal olarak gruba ekledik. Büyük imkansızlıklar ve zamansızlıklara rağmen üçümüz birlikte inanarak ilk albümümüz olan “Sunlight Of Liberty”yi dijital platformda yayınlamayı başardık. Albüm sonrasında Ömer özel işlerinden dolayı gruptan fiili olarak ayrıldı. Bu ayrılıktan bir süre sonra ve birçok insanla çalışıp uyum sağlayamadığımız günleri yaşarken tam galiba aradığımız gibi birini bulamayacağız diye düşünmeye başlarken yolumuza Esat çıktı. Esat Özcan’la grubumuzun yeni vokali olarak bir yıldır birlikte çalışıyoruz. Hem karakter, hem müzik ruhu, hem de okuyucu olarak gökte ararken yerde bulabileceğimiz bir insan. Onun gruba dahil olmasıyla birlikte çalışmalarımıza hız verdik. Ömer’de grubumuza yeni besteleri ve sözleriyle destek vermeyi sürdürdü. Ömer benim bugüne kadar çalıştığım en iyi söz yazarı ve bestecidir. Onun şarkılarını yorumlamak benim için bir onur. Esat’la birlikte bir yandan albümü hazırlarken diğer yandan da bir cover repertuvarı oluşturmaya karar verdik. Üçümüzün de ortak sevebileceği şarkılardan oldukça değerli bir repertuvar oluşturduk. Tabi bu çalışmalar albümün hızını biraz yavaşlattı. Sonuç olarak bugünlerde Arkeyd tüm hızıyla çalışmalarına devam etmekte. 2 Mart’ta ki konserimize bu yazıyı okuyan herkesi bekliyoruz.

    Sizce müzik piyasası şu an nasıl ve rock müzikle uğraşan müzisyenler gerçekten hak ettiği yerdeler mi? Bu konuda neler söylersiniz?

    Türkiye’de Rock Müzik piyasası şu anda çok daha iyi ve ya çok daha kötü bir durumda olabilirdi. Seksenli yıllarda Türkiye’de modern anlamda ve türev çeşitliliği barındıran ilk Türk Rock grubu albümleri yayımlanmaya başladı. Piyasada tek tük öncü gruplar vardı ve bu grupların takipçi sayısı, varlıklarından haberdar olanlar son derece azınlıktaydı. Doksanlı yılların başında Yonca Evcimik’in Abone albümüyle pop müziğin patlamasının devamında pop albümler bir süre müthiş tirajlar elde etmeye başladı. Bu tirajlar zamanla azalmaya başladığında doksanların ortasında prodüktörler yeni bir arayış içine girerek Şebnem Ferah’ın Kadın albümüyle beraber Türk Rock albümlerine yatırımlar yapmayı denedi. Bu öncü albümlere yatırılan paralar tirajlarda ki başarıları getirince Türkiye’de Rock müzik bir patlama yaşadı. Türkiye’de Rock müzik dinleyicisi seksenli yıllarda hayali bile kurulamayacak genişlikte kitlelere ulaştı. Ancak bu yeni kitlenin geneli daha çabuk tüketen, Rock müziği yüzeysel olarak dinleyen ve esas olarak Rock müziğin temelini oluşturan felsefesini hayatlarına yansıtamayan kişilerden oluştu. Şu dönemde internetin müziğe son derece kolay ulaşılmasının yolunu açması  sebebiyle bütün dünyada sadece Rock müzik endüstrisi değil bütün müzik tarzları albüm satışlarında büyük krize girdi. Albüm dönemi bir nevi kapandı ve ya kapanma yolunda denebilir. En azından fiziki albüm dönemi. Hemen herkes artık müziğe dijital yöntemlerle ulaşmayı tercih ediyor. Kendi adıma ilk albümden beri çalışmalarımı dijital platformların yanı sıra fiziki olarak da cd formatında yayımlamaya devam ediyorum. Günümüzde bunun için gerçekten savaş vermek gerekiyor. Çünkü hem masrafı dijitale göre çok daha yüksek hem de satışları yok denecek kadar az noktada. Tabi müzik endüstrisinin günümüzde ki bu durumunu detaylandırmak ayrı bir konu içerisine girer. O yüzden soruya en kısa yanıt olarak şunu söyleyebilirim. Prodüksüyonlarla desteklenmiş ve zamanında isim yapmış rock müzisyenleri için durum oldukça iyi görünüyor. Çünkü hali hazırda bir kitleleri var. Çalışkan olup müziklerini doğru yönde geliştirirlerse başarıları sürecektir. Ancak yeni rock müzisyenlerinin işinin dönem itibariyle onlardan kat be kat daha zor olduğu da bir gerçek. Özellikle daha kendi sözünü söyleyen, daha içe dönük anlatımları tercih eden müzisyenlerin büyük kitlelere ulaşması çok çok zor. Durum popülarite açısından seksenlerden iyi ancak derinlik ve samimiyet açısından aynı şeyi söylemek kolay değil.

    Belirli olan, hayranlarınızla paylaşabileceğiniz bir konser programı, sahne çalışması var mı?

    Daha önce ki sorularda da dile getirdiğim gibi en yakın sahne çalışmamız Arkeyd’le 2 Mart 2019 Cumartesi gecesi Kadıköy Woodstock barda olacak. Saat 22:00 civarında sahne alacağız. Bu konserimizde eski ve yeni kendi şarkılarımızın yanı sıra dinleyicilerimize özel bir cover repertuvarı da sunacağız. Birçok performans Türkiye’de daha önce icra edilmemiş şarkılardan oluşacak. Mr.Crowley çalmayacağımıza söz veriyorum. Bu konserin devamında Arkeyd’le daha birçok konser vereceğiz ancak şu anda kesinleşmiş bir tarih yok. Yine daha önce dediğim gibi solo olarak bir yirminci yıl konseri vermek istiyorum. Bunun içinde ilerleyen aylarda gerekli çalışmaları yapacağım.

    Son olarak sizin eklemek, söylemek, belirtmek istedikleriniz var mı?

    Çerezzine ekibine bu güzel röportaj için çok teşekkür ederim. Bütün Çerezzine okuyucularına buradan sevgi ve saygılarımı iletiyorum. Unutmayın tabular yıkılmak için vardır.

    Çerezzine olarak değerli vaktinizi ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

     

  • “Rutubet Haikuları 101”

    “Rutubet Haikuları 101”

     

    Kadıköy’de bir bodrum katındayım,
    geleli 10 gün oldu.
    Günde 3 bardak kahve tüketip, 220 gram tütün içiyorum.

    Duvarlar rutubetten simsiyah kesilmiş,
    Afrika’da ki -daha- avlanmamış siyah bir panter gibi.
    Karnım genelde aç ama iştahım, ölü doğan bebekler gibi.

    Biraz viskim olsaydı keşke, kahveme ekleyip yudumlardım yavaş yavaş.
    Odamda tek bir yatak var. Başka eşya yok. Minimalistler gıpta eder beni görse. Ben bu hayatın bütününden sıyrılmış bir Zen keşişiyim.
    Üstümdeki kıyafetlerden başka bir mal varlığım yok.

    Yatağımda oturup tüm gün sayfaları arşınlıyorum. Kelimeler eroin, benimse damarlarım aç…

    -William Burroughs gibiyim. Sekseninde ve takım elbiseli.
    -Bir hobo gibiyim. Yirmilerinin ortasında ve
    pespaye kıyafetli.

    Ben, kendim gibiyim,
    kaç yaşında olduğumu bilmeden.
    Boynumda sanki yağlı bir urgan,
    yürüyorum sokaklarda.

    Ve ben,
    hayata
    gözlerini
    daha
    açmamış
    ölü bir çocuk gibiyim.
    Hayatı dahi bilmeden…

     

  • İstanbul’lu Black Metal grubu Mehometh Yeni Albümü Discretion’ı Yayınladı.

    İstanbul’lu Black Metal grubu Mehometh Yeni Albümü Discretion’ı Yayınladı.

    Mehometh yeni albümü Discretion’ı 24 Ocakta yayınladı. İlk albüm To The Apostles ile dinleyenleri ile tanışan Mehometh 4 ay kadar kısa bir zaman sonra ikinci albümleri olan Discretion’ı da yayınladı, ilk albüme kıyasla daha sert, hızlı, melodik ve keskin hatlara sahip olan albüm kısa sürede yurtdışı ve yurtiçi etkileşimlere girmeyi başardı. Albümün açılış şarkısı Discretion ile enstrümantal bir intro dinleyenleri karşılıyor, ardından Amen ve Circle & Snakes bizi karanlık bir atmosfer içine sürüklüyor, Untill The Last Drop ve Cut My Throat ile giderek sertleşen albüm Hungry Wolves ile daha melodik ve lezzetli tınılar ile dinleyeni anında yakalıyor. Albümün son iki şarkısına gelirken Wisdom Of Cain’in Sert ve tehditkar girişi ile ani bir kulak zarı tahribatı yaşarken şarkının ikinci bölümü ile kendimizi bir ritüelin ortasında buluyoruz ve albümün final şarkısı Korkma ile kendimizi o ritüelin içinden mükemmel bir enerji yüklenmesi ile yenilemiş olarak çıkıyoruz, final şarkısı Korkma ile evrensel bir mesaja kendimizi teslim edip bu albüme yakışır bir outro ile albümü kapatıyoruz. Bunların hepsi kesinlikle baştan sona dinleyip albümü bitirdiğiniz zaman hissedeceğiniz hisler. Grup başarılı bir ön prodüksiyon, kayıt, aranjman, mix&master ve prodüksiyon süreci ardından ikinci albümle birlikte gelecekte yapacakları işlerin adeta bir teaser’ını bize nakletmiş oluyor. Kesinlikle baştan sona dinlenmesi gereken bir albüm.

    https://www.youtube.com/playlist?list=PL3MTQt6SvfJFQFiYxflDGGWofcswHvXeh

  • NİNEMİN İNDİRMESİ

    NİNEMİN İNDİRMESİ

    “İnsan zihni unutmak hastalığı ile sakatlanmıştır.” demişti birisi. Şu anda bu yazıları okuyor olmanızın en büyük nedeni, benim hafızamın bu dertten nasibini almamış olması belki… Bu yaşıma kadar ne olduysa, kaç hadiseye şahit olduysam ve ne kadar insan tanıdıysam hepsi dün gibi aklımda şimdi.

    Çevremdeki insanlar etrafımda gündelik işlerini görürken, çalışırken, gülerken, takip ettiği dizinin dün akşamki bölümünü ballandıra ballandıra anlatırken, geçmişle ilgili bir suale, “Aman ben daha öğlen ne yediğimi bilmiyorum.” kıvamında gayet rahat cevaplar verirken, ben yine oralarda bir yerde kayıtsızca geçmişe dalmış, kim bilir hangi tozlu hatıranın sisini bilmem kaçıncı kez dağıtmaya çalışıyor olurdum. Böyle zamanlarda kimse ile konuşmaz, aklımda cirit atan o gülünç ya da hazin hatırayı kimse ile paylaşmazdım. Çoğu zaman üç-beş dakikalık sonu derin bir iç çekme ile son bulan bir gezi olurdu bu. Bazen de yine kimselere görünmeden usulca yanlarından ayrılır ve bu tozlu hatırayı iki damla gözyaşı ile yıkamak için kendime karanlık bir oda bulurdum. İşte tüm bu hatıratıma ev sahipliği yapan başlıca mekânlardan birisiydi ninemin indirmesi.

    Avlumuzun içindeki en eski yapılardan biri… Tek oda, duvarları genişçe örülmüş kerpiçlerden oluşan, hayatında beton bir zemin, girişinde üç basamak barındıran, tahta dayanaklı sundurması sokağa bakan, kırmızı çingene kiremitlerini çatısında taşıyan bir evcik…

    Sabahları annemle birlikte babamı fabrikaya yolcu ettikten sonra evimizden ayrılır ve on adım uzaktaki ninemin indirmesine giderdik. İnşa edildiği ilk yıllarda daha çok misafirhane ve aş evi olarak kullanılmış ama daha sonra yeni betonarme binaların yapılması ile koca dedem Tahir Ağa’nın eşi, Esma nineme tahsis edilmişti. Annemin bir görevi de ninemin günlük ihtiyaçlarını karşılamaktı. Gün içinde ben de boş durmuyordum tabii. Her istediğinde ona su götürmek benim başlıca vazifemdi. Bu vazifeyi oğlu Ahmet dedem evde olmadığı zamanlarda kolaylıkla icra edebiliyordum. Fakat o geldiği zaman doğruca annesinin yanı başına oturur ve ben nineme suyu götürürken ne yapar eder ya kendi üzerime ya da ninemin üzerine dökmemi sağlardı. Örneğin ninem su istediğinde kendi kalkıp vermez, henüz dört yaşında bir çocuk olan bana dönerek, “Eeey zulum adi bakalım, ninen suya yanmış bak” diyerek görevimi ima ederdi. Babaannemin de dedemin oyununa ortak olarak, dudak payı dahi bırakmaksızın silme doldurduğu bardağı, acemi adımlarla sendeleyerek götürmeye çalışırken dedem yan taraftan o gür sesi ile aniden, “Oooyda te döktü beee!” diye bağırınca ben irkilerek her yeri sırılsıklam yapardım. Şimdilerde düşünüyorum da ona hiç kızmıyorum bu eğlenceleri yüzünden. Aksine o sıra dışı ve mizahi kişiliğiyle biz torunlarına komik ve bir o kadar da tecrübe yüklü tatlı hatıralar bırakarak göçüp gitmiş yanımızdan.

    Dedemin evde olmadığı zamanlarda, eğer annem ve babaannem de damdaki hayvanları bakmaya gittiler ise benim günlük masal saatim başlardı ninemle. Kış aylarında karın bir bel boyu olduğu zamanlarda, içeride gürül gürül yanan peçka sesi eşliğinde, yeni yediğimiz mandalinaların kabuklarını ateşe atarak kokuttuğumuz indirmemiz adeta bir masal cenneti olurdu. Benim uslu uslu pencereden yağan karı seyrettiğimi gören ninem, teklifsiz olarak başlardı masalına. Ona doğru bakmadığım halde, can kulağı ile dinlediğimden emin, ağır ağır ve yüzlerce kez tekrarını anlatmasına rağmen, yine aynı özenle anlatırdı. Öyle olduğu için ben her seferinde bizzat olayın içine girer, dinlemekle kalmaz, o anları yaşardım. O andan itibaren, gözlerimin önündeki kar tablosunda mevcut olan her şey şeklini değiştirmeye yüz tutardı.

    İndirmenin penceresinin tam olarak gördüğü samanlık, Tüm Tüm Kuzuların evi, samanlığın karşısındaki bodur çalılıklar da annelerinin pazarda olmasını fırsat bilip kuzuları yemeğe gelen hain kurt olurdu. Üvey annesinin istemediği çocuğu ormana götüren babaya olan kinim hâlâ sönmedi içimde. Öz oğlunu ormana götürüp, kandırıp uyutuyordu adam. Sonra da önüne bir tas su koyarak karanlıklarda kayboluyordu. Gecenin bir yarısı uyanan çocuk suyun hepsini içtikten sonra tasını taşa vurup, çıkan sesin eşliğinde şöyle ağlıyordu: “Tınn tınn kabacığım, neredesin beni buralarda bırakan babacığım?” Masal devam ederken bu cümlenin gelmesini hiç istemezdim. Ninem tam burasını söyleyip masala devam etmek için soluklandığında ona göstermeden yüzümü hafif peçkaya dönerek gözyaşlarımı silerdim. Çokçası indirme kapısının aniden açılması ile tüm büyü bozulur, masal en son nerede kaldıysa orada sonlanırdı. Ama sonrasında ben masalı kendimce devam ettirirdim: Ormandan eve dönmekte olan kötü kalpli baba, çocuğunun tasının sesini duyarak buz tutan kalbini eritir ve geriye dönerek oğlunu bıraktığı yerden alırdı. Daha sonra baba-oğul bir daha üvey annenin bulunduğu eve gitmez ve başka bir köyde hiç ayrılmayarak mutlu bir ömür geçirirlerdi. Şimdi itiraf etmeliyim ki, böyle bir sonu masaldaki çocuğun haline acıdığımdan değil, aynı şeyin benim başıma gelmesinden korktuğum için o şekilde tasarlıyordum.

    Bir de dedemin türkülerini unutamıyorum bu indirmedeki. Kahveden gelir, annesi ile hoşbeş ettikten sonra onun yatağının yanına otururdu. Bazen bana sataşmak için bazen de gerçekten efkâr bastığından, o gür ve ahenkli sesi ile bir türkü tuttururdu. Ben bu durumdan da kendime pay çıkarır, “Garip Yusuf’un annesine kim haber verecek?” diye içlenirdim. Dedem bir diğer türküsünde de, “Alıverin feracemi anneciğim giysin, o kıymatlı İsmail’e kendisi gitsin.” deyip annesi beğendi diye o adamla evlenmeyeceğini belirten kızın durumunu anlatırdı adeta. “Babamın bir atı olsa binse de gelse.” diyen gelinin türküsünü söyledikten sonra hikâyesini anlatmış, onun aşrı köye kocaya verildiği için dertlenip öldüğünü üstüne basa basa söyleyerek yine beni ağlatmayı başarmıştı. (Dedemin beni üzmekten bir haz aldığını sanmıyorum. Ama farkında olmasa da daha o yaşımda birçok duyguyu erkenden keşfetmemi sağlamıştı bana olan bu davranışları.) Keyfi yerinde olduğu zamanlarda peçkanın maşasını eli ile dizi arasına sıkıştırır, diğer eliyle de maşaya vurarak hareketli bir ritim tuttururdu. “Sabahtan gördüm seni, çok beyaz geldin bana; konakta mı büyüdün, oooy oooy Eminem.’’ türküsüne başlar, indirmenin ortasında bana döne döne göbek attırırdı. Sonraları, ilkokul yıllarımda, öğretmenlerin “Eve gidip herkes birer şarkı öğrensin!” ödevinde yine dedemden yardım alacak, öğrettiği şarkıyı okulda onun gibi, “Neden böyle saçların akarmış ba arkadaş?” şeklinde söyleyince de öğretmenlerimi kahkahaya boğacaktım.

    Yaz aylarında indirmenin kapısı geriye kadar açık tutulur, ben doğmadan önce felç geçirip yatalak kalmış olan ninemin havadar bir mekânda yatması sağlanırdı. Sonraları dedem annesi için ilçede kurulan perşembe pazarından katlanabilir bir yatak almıştı. Bu sayede güzel havalarda, kahveye gitmeden önce onu asma altına kuruyor ve ninemin dışarıda vakit geçirmesine fırsat veriyordu. Yaz mevsimini ve ninemin dışarıda yatabiliyor olmasını fırsat bilen babaannem, sokaktan geçmekte olan ve megafonundan sürekli olarak, “Kireççi geldi, kireççi burda, kaymak kireçlerim var!” diye satış yapan kamyonetten aldığı kaymak kireçle indirmemizi bir güzel badana eder ve bir dahaki yaza kadar mis gibi kokmasını sağlardı. Kireççi demişken, diğer satıcıları da anlatmadan geçemeyeceğim. Onların megafonlarından çıkan o boğuk ses hâlâ kulaklarımda çınlar. Mahalle çocuklarını telaşa salan, “Demir alıyom, bakır alıyom, hurdacı geldi, hurdacııııığ…” anonsu, avlu içindeki balya tellerini toplayıp satma ve parası ile dondurma almanın müjdecisiydi. “Kaya tuzu geldi, kaymak tuzuuuuğ…” diyen satıcı ise biz çocuklara hitap etmezdi hiç. (O tuzun aslında ineklere verildiğini ve verilme amacını da yıllar sonra öğrenecektim.) Daha çok mahallemiz kadınlarına hitap eden, “Çelih tencereler, çelih çaydanlıhlar geldi, emsancı geldi, emsancııığ…” diye Doğu Anadolu aksanı ile konuşan amcayı da hatırlamadan geçemedim şimdi. İşte böyle yazı kışa verip, geçip gitti yıllar…

    Bu anlattığım film, tüm güzel zamanlar gibi bir gün son buldu. Çocukluğumun en mutlu kıyısı olan kaymak kireçli indirmemiz insanlarla doldu taştı bir gün. Pınar başında bir kara kazan yakıldı. Mahalleli, konu-komşu, hısım-akraba, herkes bize geldi. O kasketini yan takıp, sol kulağına bir fesleğen çiçeği iliştirerek hayatla dalga geçen, o dağ parçası adamı, dedemi ilk defa ağlarken gördüm. Biri ismimi haykırdı indirmeden, koşarak gittim. Duvar kenarlarına kadınlar sıralanıp oturmuştu. İndirmemizin ortasında bir döşek, döşekte beyazlara sarılı bir kadın: Ninem… Ninemin üzerinde bir bıçak… “Küçük ama gösterin kızana, belki atrında kalır.” diyerek açtılar çarşafı. Beş yaşımda beynimin çektiği o fotoğrafı hâlâ çıkarır bakarım bazen. Bakarım ve ninemle birlikte peçkada mandalina kabuğu yakarak bir masal diyarına çevirdiğimiz, şimdi yerinde yeller esen küçük indirmemizi anarım.

  • Satılık Araba

    Satılık Araba

    Onu ilk kartal da gördüm… açık pazardaydı… üstündeki etikette 28 bin gibi bir fiyat vardı… etrafında dolaştım… ilk başta soğuk ve ruhsuz gelmişti… beyaz ve düz hatlı… panelvan.. yıllarımızı birlikte geçireceğimizi bilmeden… zor bela aldığım kredi ile uzunca pazarlıklardan 27 bin de el şıkışıldı… Okmeydanın da bir galerinin içinde anlaşmaya göre parası ödendi… evden getirilmiş kurufasulye yenilerek kutlandı hatta… ve ilk yolculuğumuz Okmeydanı Taksim arasında oldu… on yıl önce… binlerce kilometre yol ve binlerce çuval ve binlerce insan geçti hayatımızdan birlikte… ritim tutardım onunla… direksiyonundan çıkan ses perküsyonumdu… kemer ikaz sinyali ise yaptığımız tüm şarkıların metronomunu belirledi… (bilmeden yerleşmiş beynime sonradan Ozgur farketti :))…) parasız dönemlerimde otelim oldu… bazen depom … bazen gardropum… bazen de tuvalet… bazen en özel anların sırdaşı… bazen de araba işte… insanın arkadaşı makine olur mu? oluyormuş… onunla konuşurdum şurda yiyelim… şuraya gidelim… abi bu bana yapılır mı… bok var ne o arıza lambası?… yapma be yinemi acıktın??(mazot) vs vs… ama porter beni hiç yolda bırakmadı… komik ama benle beraberken hiç yolda kalmadı… arıza yaptığı çok az olmuştu zaten… ama hep ödünç verdiğimde olmuştur… yani bana hiç keleği olmadı… ekmeğini yedim sırtında taşıdığım mallardan… ama zaman değişti… işler değişti… çuvallar dolusu işler azaldı… biz yorulduk… ve sonunda hayat bizi farklı yönlere götürdü… yollar ayrıldı… satmak gerekti… ilan verdim… gelen gideni çok oldu… sağlam alet ya… seveni arayanı çokmuş biladerin… zorlanmadım hiç sağolsun… hemen bulduk müşterisini… ankaralı türkücülere benzeyen bir genç… geldi baktı sağına soluna… pazarlık yaptık… anlaştık… buna cam aççaz kız gibi olcak tarzı konuşmalarla bir lokanta da sulu köfte ile kutladık satışını… anahtarı verdim… paramı aldım… sırtımı döndüm… elimi cebime soktum… yürüdüm… dönüp bakamadım… yanımdan geçti porter… acı tatlı anılarımla yüklü… geçip gitti yanımdan… arkasından son kez baktım