Blog

  • Kanlı aya II

    Kanlı aya II

    Karanlık bir ay vurmuştu geceye hatırlar mısın gölgesinde vaftiz etmişlerdi bedenini .. Ve lanetlenmiş siluetlerin gölgesi düşerken suya.. mezarlıklarda can çekişen gölgelerle konuşuyordun intihar üzerine.. bedenin,barut ve keskin bir kan kokusu.. tanrının cılız adamları kusmuğuyla boyuyordu mezar taşlarını. Ruhunun derinliklerindeki aklanan günahlara kan bulaşmış ve düş sandığın kabuslardan kafana dayalı soğuk bir namluyla uyanmıştın. Aynı gecede ay lanete düşmüş şimdi kanıyor.. Çığlığının yankısı mezar taşlarına hapsolmuş sonsuz gecede Ancak bir yangın kutsayabilir artık tükenmiş ruhunu..

  • AND THE OSCAR GOES TO…

    AND THE OSCAR GOES TO…

    Merhaba değerli çerezler. Kendi evrenimizi yaratırken ne durumdayız? Ya da doğru soru olarak küçük tanrıcılık oyunumuz ne durumda? Ben Bay Kaju kısa bir aradan sonra gene sizlerleyim. Aklımdaki kirli düşünceleri 36,5 derece suyunuzda temizlemeye geldim.

    20 yüzyıl büyük ihtimalle teknolojik atılımlar ve savaşlarla anılacak ileride ama 21 yüzyıl için ilk 5 lik dönemine baktığımızda yapmacıklık ve sahte sanatlarının halkın içine sirayet ettiği dönem olarak anılacak gibi gözüküyor. Sahtelik sokaklarda paçalarımızdan akıyor. Yollarda sahte gülümsemelere basmadan ilerlemek imkansız. Bunu mecburen yaptığımız durumlar olabilir kabul edilebilirliği olan bir durum sayarım. Ama sürekli bir pazarlamacı, emlakçı , halkla ilişkiler gülümsemesi ile gözümüzü doldurmanız kabul edilebilir mi? Peki sevmediğiniz insanlarla çok yakınmış gibi davranabilmeniz? Ya da hayattan keyif almadığınız biri ile aynı masada sadece cinsel dürtüleriniz için aşık numarası yapmanız? Tebrikler Oscarlılar kulübüne hoş geldiniz. Yapmacık insanların arasında alkışlarla yerinizi aldınız.

    Sosyal medyanın büyük pompalaması ile herkesin muhteşem olduğu bir döneme geldik. John Calhoun’un 25 inci evrenindeki sonun başlangıcı gibi. Süslüler dediği jenarasyonun oluşması gibi. Kaybeden yok. Mutsuz olan yok. “Annem öldü” cümlesinin altındaki like’ ları sayabilecek kadar hissiz. İnsanlarla arkadaşlığını kendisini takip edip etmediğine göre belirleyen bir embesil. Kendi yaşamında kaybeden insanların sanal ortamlarda muhteşem yüzyılın şehzadeleri gibi takılması ve bunu yayınlaması… Galiba toplu bir histeri krizi ile karşı karşıyayız derken bu satırları yazan adamın günde 2,5 saatini sosyal medyada yaşadığını görmesi ikiyüzlülük ve muhteşem bir sahte performansı değil midir?

    Oscarlık oyuncular biziz aslında. Sen, ben, o…  mahalledeki Şükriye Abla… Tanıyor isen komşun olduğunu hatırlatırım. Yüzkitabında arkadaşın ama cıvıltı kullanmıyor, anındatelegramda ise sürekli çocuğunun fotoğraflarını paylaşıyor hani. Bak mahallende komşularını tanımazken bu programlarda tanıdığın insan profiline bak. Ortaokuldan arkadaşın Kerem ona ne dersin? Ortaokuldayken sürekli beraberdiniz? Şimdi ne durumdayız? Bakalım mı? Yüzkitabında en son iş değiştirdiğini görmüştün. Evlenmişti hatta sana n’ber uygulamasından ulaşamadığı için yüzkitabından davetiye göndermişti. Sende buradan davet mi gönderilir deyip sövmüştün. Cıvıltıda çok aktif. Fanatik bir partizan. Ama neyse ki seninle aynı fikirde. Hatta benimle aynı düşünceyi paylaşmayanlarla arkadaşlık yapmıyorum yazısından sonra bunu beğenmiştin. Arabasını yeni aldığını biliyorsun. Son model senin arzuladığın ama alamadığın araba. Altına kıskançlıktan geberirken Hayırlı olsun kardeşim yazmıştın Anlıktelegramda. Gerçekleri görmek ister misin?

    Hayat toz pembe değil değerli çerez. O gördüğün partiler yaşanmamış şeyler. Hani sürekli alışveriş yapan Banu var ya, işte o elbiselerin hiç birini almadı. Sadece soyunma kabininde çekilen fotoğraflar. Sadece fiziği yüzünden kendisine yazan adamlarla bir kazan-kazan operasyonu gerçekleştiriyor. Adamlar onu isteği mekana götürüyor o da adamlara onlardan hoşlanıyor numarası yapıyor. Adamın egoları ve kendi egoları tatmin olana kadar devam ediyor bu oyun. Gördüğün arabalar evler hepsi ödenemeyecek krediler ile alındı. O gördüğün büyük aşklar var ya aslında yok. Kendini değersiz hisset diye bunların daha çok gözüne girmesi sağlandı. Olmayan olmuş gibi anlatıldı sana.

    Egoların zarar gördükçe daha çok sığındın sanal dünyaya. Sahte bir ortam yarattın kendine.  Işıltısı bol yada zifiri karanlık. Fark etmiyor zaten yeter ki dikkat çeksin. Yeter ki senide beğensinler. Ve bunca sahtelik içinde oscarlık oyuncular olduk. Şimdi yerlerimizi aldık.d the Oscar goes to … diyerek adımızı haykırabiliriz. Sahte Sanatlarının tüm incelikleriyle gülümseyerek ödülümüzü alalım ve ben diye başlayan cümlelerimize C.V. lerimize bu ödülü ekleyelim.

    Ben Bay Kaju sizleri olanca samimiyetimle kucaklarım. Ya da bende ne kadar bıraktılarsa…

  • İyilik nasıl örgütlenebilir?

    İyilik nasıl örgütlenebilir?

    Öncelikle iyiliğin sözlük anlamına bakalım,

    İyilik; Karşılık beklenilmeden yapılan yardım, kayra, lütuf, kerem, ihsan, inayet. Diyor TDK

    Kötülük için ise ; Zarar verecek davranış, eylem ya da söz

    Anlamına geliyor.

    Hanımlarımızın bir araya geldiği altın günlerini ele alalım. Pek çok iyi  kadın böreklerle, dolmalarla , tatlılarla donatılmış bir masanın başına oturmuşlar. Fatma hanım henüz güne intikal edememiş.

    Ayşe Hanım – Ayol şu Fatma da nerede kaldı ?

    Zehra hanım – Önce oğlunu besleyecek. Yemini suyunu verecek anca gelir o.

    Ayşe hanım- Oğlu otuzuna merdiven dayadı , hala annesinin eline mi bakıyor.

    Zehra Hanım – Özgüven aşılamadı ki çocuğa. Adam odadan çıkmıyor. Bilgisayar başından kalkmıyor. Nerdeyse altını bile bezleyecekler çocuğun.

    Ayşe Hanım- I hıı şekerim. Olmadı. Yapamadılar bunlar çocuk.

    Ayşe Hanım ve Zehra Hanım diğer kadınların içinde Fatma Hanım’ı ve çocuğunu gayet masumane bir şekilde eleştirirken, Fatma hanım ve oğlunun o ortamda olmadığının ve kendini savunma hakkından yoksun olduklarının farkında bile değiller. Kudreti ellerine almışlar ve aslı astarı olup olmayan bir konuda sırf masa başında masumane bir dedikodu eylemi gerçekleştirirken , var olan sıra dışı bir durumun temeline dahi inmeden sadece eleştirel anlamda konuşuyorlar.

    Bu konuşmayı yaparken de Fatma Hanım ve oğlu için diğerlerinin üzerinde oluşan olumsuz fikre aldırmıyorlar bile.  Şimdi bu insanlar iyi mi?

    Konuyu güncel hayatın içindeki en basit ve en masumane eylemden ele aldım. İyilik ya da kötülükten söz ederken, kadına şiddetten, göç sorunundan, etnik sorunlardan, ırkçılık ve ayrımlaştırmalardan hiç söz etmedim bile.

    Bu iki kadın , Fatma Hanım ve oğlunu gömerken iki güzel aile bireyi. Belki masadakilerden biri Fatma :Hanım’ın oğluna iş verecek, belki bir diğeri kızını verecek belki o masada hayırlı eylemler gerçekleşecek. Bu konuşmadan sonra insanlar hakkında olumsuz izlenimler olmaz mı diğerlerinin kafasında.

    Peki hiçbir şey yapmamak mıdır iyilik?

    Hiçbir söz sarf etmemek, hiçbir eylemde bulunmamak mıdır?

    Herkes kendi yaşadığını bildiği için, karşısındaki insanı kendisi ile aynı duygu,düşünce ve davranışa sahip bir insan olarak görmemekten kaynaklanıyor insanın kendisinde söz söyleme, hatta bazen sözleri eyleme geçirme hakkı.

    Güçsüz insan yoktur. Gücü kullanmayı ya da kullanmamayı tercih eden insan vardır. Kimse dört dörtlük iyi ya da kötü olarak nitelenemez.  Alet olma durumu var çünkü. Ben o günde , o masada oturuyorsam Fatma hanım henüz masada yokken hakkında insanlar ileri geri konuşuyorsa ben de o duruma alet oluyorum demektir. Sessiz kalıp, tepki vermeyip sadece dinliyorsam o gurupla birlikte hareket ediyorum demektir.

    Kötülüğün en büyük tamamlayıcısı umursamayan zihinlerimiz. O masada yapılan dedikodu örgütlü bir kötülük eylemi.

    6-7 Eylül Olayları , örgütlü bir kötülük eylemi. Savaşlar örgütlü bir kötülük eylemi. Nazilerin yaptığı soykırım örgütlü bir kötülük eylemi.

    İyiliği örgütlemek nasıl olabilir ? Bunun için ne gereklidir? Asıl bu önemli.

    Çünkü bencil ve güce tapan bireyleriz hepimiz. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın !” düşüncesi ile hareket eden, yapabileceğimiz iyi  ya da kötü eylemleri ortaya koymaktan imtina gösteren, kapımızın önünde kedi beslerken, bizden bir kuru ekmek isteyen göçmen ya da azınlıktan bir çocuğa “Allah versin!”  cümlesini rahatça kurabilen kendi içimize ve kendimizden olana iyi olduğumuz bizden olmayana sırtımızı  döndüğümüz bireyleriz.

    Kimse öz eleştiri yapmıyor. Ne kendi hakkında, ne ailesi hakkında,ne de yaşadığı şehir ne de milleti hakkında. Yapıyor(muş) gibi görünsek de , Kimsenin diğer tarafta olanları umursadığı yok.

    Milli,dini ve kültürel farklılıklar ve düşmanlıklar, insanın kibirli bir şekilde sadece kendi, din, millet ve kültürlerinin dünyanın en önemlisi olduğu temeline dayanıyor. Bu yüzden de kendi çıkarlarının diğerlerinin ya da genel olarak insanlığın çıkarlarından önce geldiğini düşünmeleri kaçınılmaz oluyor.

    Milletleri, dinleri ve kültürleri;bu dünyadaki asıl yerleri konusunda biraz daha gerçekçive alçakgönğllğ düşünmeye nasıl teşvik edebiliriz?

    İşe kendimizden başlamak en azından bir denizyıldızını kurtarabilmek midir?

    Çocuklarımıza vicdan, merhamet ve empatiyi öğrettiğimiz andan ve çocuklarımızı sosyal çevreye saldığımız andan itibaren, gelenin de gidenin de vurduğu savunmasız çocuklar mı yetiştirmiş oluyoruz?

    Organize iyilik gerçek ve tek ihtiyacımız.

    Bunun için ne yapılabilir?

    Canan YENİOKATAN

  • Geçmiş Zamanın Geçmeyen Albümleri…

    Geçmiş Zamanın Geçmeyen Albümleri…

    Belli süreleri olan internet paketlerinin satın alındığı ve internetin yeni yeni emeklemeye başladığı, müzik türlerini ve yeni çıkan albümleri takip etmenin çok kolay olmadığı zamanlardı 90 sonları 2000 başları. Hangi albüm yeni çıktı, yeni müzik tarzları olarak neler keşfedildi, bunları ya kısa süreleri olan televizyon programlarından ya da Blue Jean gibi dergilerden öğrenme imkanımızın olduğu dönemlerde yeni bir şeyler keşfetmek kendi adıma söylersem yanlış olmaz sanırım çok zordu.

    Kim albüm çıkartmış, yeni çıkan neler var diye öğrenmek için sayılı müzik marketler yerine korsan cd satan tezgahları takip etmek yeterli oluyordu. Full mp3 buluyorsan eğer birde tadından yenmiyordu.

    Yabancı müzik kanallarından, televizyonda yayınlanan kliplerden ve arkadaşların aracı olmasıyla müzik dinleme kategorilerimin değişme zamanı yavaş yavaş geliyordu. Cengizlerin, Orhanların arabesk ve fantezi müziğin yaygın olduğu dönemlerde farklı şeyler keşfetmek uzayda yeni bir şeyler keşfedilmiş gibi heyecan verici oluyordu.

    “İki Yol” ve “Yalan” dostum aşk diye birşey yok ile devam eden keşfetme isteği yaklaşık 20 yıllık bir süreci kapsamakta ve ilk günkü heyecanı ile farklı müzik türleri keşfetme ve dinleme halen devam etmekte benim için.

    O dönemlerden şimdiki zamana gelene kadar ki süreçte hala dinlemekten zevk aldığım ve dinlerken eşlik ettiğim albümleri sizlerle paylaşmak isterim.

    Mavi Sakal / Kan Kokusu ( 1998 )

    Mavi kapaklı “İki Yol” kasetinden siyah kapaklı “Kan Kokusu” kasetine geçiş sürecinde televizyonlarda nadirde olsa dönen “İki Yol” ve “Ne Kadar” yerine “Başladım Yürümeye”,”Aşk Öldü” ve “İstanbul” parçaları ile sömürüyordum kaseti.

    Üvertür
    Balta
    Ne Kadar
    İki Yol
    İstanbul
    Ben Kimleyim
    Gönlümde
    Başladım Yürümeye
    Aşk Öldü
    Kan Kokusu

    Kurban / Kurban ( 1999 )

    Klibinde oradan oraya hoplayıp zıplayan yalan dostum aşk diye birşey yok diyen, ilk etapta yine çıkmış saçma sapan birileri dedikten sonra bir şekilde grubun kaseti elime geçince klip parçası dışındaki bütün parçaları bir anda favorilerim oldu. Bu albüm için gerçekten teşekkür ederim gruba.

    Intro
    Gelme
    Ben Değilim
    Yalan
    İstersin
    Yalaka
    Sorma
    Kurban
    Yemen Türküsü
    Dur Gitme
    Son Söz
    Bu Ses Biter Mi
    Wonderful Tonight
    Outro

    Manau / Panique Celtique ( 1998 )

    Yanlış hatırlamıyorsam Fransız müzik kanalı MCM’de denk geldiğim ve alakasız bir şekilde benimsediğim hip hop grubu. Çok iyi ama ya, dinlemeyenlere tavsiye ederim.

    Intro
    La Tribu De Dana
    L’avenir Est Un Long Passe
    Panique Celtique
    Le Chant Des Druides
    Faut Pas Tiser En Bretagne
    Le Chien Du Forgeron
    La Confession
    Un Mauvais Diev
    Mas Qui Est La Belette?
    Je Parle

    Radical Noise / Make A Wish ( 1998 )

    Kaseti elime geçtiğinde grup mu, nasıl bir şey bu acaba deyip dinlemeye başladıktan sonra “nasıl birşey bu abi” moduna geçmemi sağlayan taş gibi bir albüm.

    Burn A Fire
    Chaos Flows
    Just A Little Bit More To Survive
    Actor Acts Well
    Make A Wish
    Only Silence Remains
    Hear My Heartbeat
    Governmentality
    Joy
    Revolt
    Heaven Somewhere Else
    September Notes
    Back Out

     

    Orphaned Land / El Norra Alila ( 1996 ) – Sahara ( 1994 )

    El Norra Alila ile tanıyıp Sahara geçiş dönemi ile devam eden halada dinlemeye devam ettiğim “All Is One”ı koluma işlettiğim adamlar, sizlere ne desem az…

    El Norra Alila
    Find your Self, Discover God
    Like Fire To Water
    The Truth Within
    The Path Ahead
    Takasim
    Thee By The Father I Pray
    Flawless Belief
    Joy
    Whisper My Name When You Dream
    Shir Hama’alot
    El Meod Na’ala
    Of Temptation Born
    The Evil Urge
    Shir Hashirim

    Sahara
    The Sahara’s Storm
    Blessed Be Thy Hate
    Omaments Of Gold
    Aldair Al Mukadise
    Seasons Unite
    The Beloved’s Cry
    My Requiem
    Orphaned Land, The Storm Still Rages Inside

    Therion / Vovin ( 1998 )

    Grubun ilk dinlediğim albümü olan Vovin’i diğer albümleri yerine hala dinlerim, ilk göz ağrısı böyle birşey demek 🙂

    The Rise Of Sodom And Gomorrah
    Birth Of Venus Illegitima
    Wine Of Aluqah
    Clavicula Nox
    The Wild Hunt
    Eye Of Shiva
    Black Sun
    Draconian Trilogy
    The Opening
    Morning Star
    Black Diamonds
    Raven Of Dispersion

    Genç Osman Yavaş / Gökyüzü Masmavi ( 2012 )

    Her dinlediğimde keyif aldığım, dinlerken parçalara eşlik ettiğim ve mutlaka ne zaman dinlersem dinleyeyim albüm bittikten sonra bir kere daha baştan dinlemeye başladığım ve parçaları dinlerken beni başka yerlere alıp götüren keyif ve hüzünü bir arada veren ender albümlerden birisi “Gökyüzü Masmavi”, dinlemeye devam…

    Hepsi Aynı
    Bu Şehirden
    Seninle Kalıyorum
    Affet Gitsin
    Dilek Tutmak
    Dönüyor Dünya
    Kayıp Yıldız
    Gökyüzü Masmavi
    Bıktım Senden
    Uzun Zaman Oldu
    Sor
    Daha Küçüksün
    Yalnızlık Arkadaşım

  • Salvador Dali’nin Leda Atomica Tablosu Üzerine

    Salvador Dali’nin Leda Atomica Tablosu Üzerine

    1949 yılında Salvador Dali tarafından yapılmıştır. Tuval üzerine yağlı boya olan tablo ustaca boyanmıştır. Figueres Şahlonya İspanya Dali Tiyatrosu ve Müzesi’nde sergileniyor. Bu tabloda Dali’ye Yunan mitolojisinden Leda efsanesi ilham kaynağı oluyor. Zeus düğün gecesinde Leda’ya tecavüz etmek için bir kuğuya dönüşüyor. Bu ilginç mitolojik hikaye sanat tarihi boyunca birçok kez ünlü ressamın ilgisini çekmiştir. Eserin ana figürü Leda birçok eserinde olduğu gibi Dali’nin eşi Gala’dır. Eserde Atom teorisinden etkilenen Dali resimdeki hiçbir nesneyi birbiri ile temas ettirmiyor. Dali’nin Port Llgat Madonnası (1952) eserinde de havada askıda kalma durumu görülür.

    Eserde kuğu dışındaki tüm nesnelerin gölgesi vardır. Sizce bunun nedeni ne olabilir, bence araştırma yapmak için iyi bir soru.

  • Ünlü Oyuncu Ayşen Gruda Hayatını Kaybetti

    Ünlü Oyuncu Ayşen Gruda Hayatını Kaybetti

    Türk tiyatro ve sinemasının ünlü oyuncusu Ayşen Gruda, 74 yaşında hayatını kaybetti. Gruda bir süredir ileri evre pankreas kanseri nedeniyle özel bir hastanede tedavi görüyordu.

    Ayşen Gruda Kimdir?

    30 Kasım 1944 tarihinde İstanbul, Yeşilköy’de Erman ailesinin ortanca kızı olarak dünyaya geldi. Komedi yeteneği küçük yaşta keşfedilen Gruda, lise ikiye giderken babasının vefatıyla çalışmaya başladı. Televizyon skeçlerinde canlandırdığı “Domates Güzeli Nahide Şerbet” karakterinden sonra lakabı “Domates Güzeli” olarak kaldı.

    Gruda, Tevfik Bilge’nin tiyatrosunda profesyonel oyunculuğa adım attı. İlk rolü 1962 senesinde bir vodvilde küçük bir roldü. Tiyatro oyuncusu Yılmaz Gruda ile Ankara Meydan Sahnesi’nde tanışıp evlendi. Uzun yıllar süren bu evliliğin ardından Gruda soyismini kullanmaya devam etti.

    Ayşen Gruda, yakın dostu Adile Naşit ile birlikte Ertem Eğilmez filmlerinin çekirdek kadrosunda yer aldı. Yer aldığı fimler arasında; “Tosun Paşa”, “Süt Kardeşler”, “Şabanoğlu Şaban”, “Hababam Sınıfı”, “Neşeli Günler” gibi birçok klasikleşmiş Türk sineması örnekleri vardır.

    Gruda ayrıca 2014 yılında senaristliğini ve yönetmenliğini Cem Yılmaz’ın yaptığı “Pek Yakında” adlı sinema filminde Cem Yılmaz, Ozan Güven, Zafer Algöz, Özkan Uğur, Çağlar Çorumlu, Şirincan Çakıroğlu, Tülin Özen ile birlikte rol aldı.

     

     

  • Eskişehirli Crust Punk Grubu Glabrezu  ile Graynd Party 3 öncesi Özel Bir Röportaj

    Eskişehirli Crust Punk Grubu Glabrezu ile Graynd Party 3 öncesi Özel Bir Röportaj

     

    Selam Dağhan, bize Glabrezu’yu tanıtır mısın kısaca… (grup elemanları, kuruluş yılı ve yeri, tarz)

    Selam, Glabrezu crust punk,hardcore punk ve grindcore gibi türlerin birleşiminden oluşur.Grup logosunda kullanılan Glabrezu yaratığı Dungens & Dragons, Forgotten Realms gibi fantastik serilerde geçen bir iblis türüdür. Grubun felsefesi; toplumun kültlerini yıkmak, agresif tavrıyla gerçek punk kültürünü yansıtabilmektir. Grup 2011 yılında Eskişehir’de kuruldu. 2014 yılına kadar birkaç eleman değişikliğinden sonra şuanki kemik kadrosunu kurdu.Turancan (Davul), Emir (Elektro gitar) , Eren (Bas Gitar), Dağhan (Vokal)

     İlk yıllarda etkilendiğiniz gruplar hangileriydi?

    Etkilendiğimiz grupların sayısı oldukça fazla olsa da ilk yıllarda etkilendiğimiz gruplar Discharge, Exploited, Anti-Cimex, Crucifix gibi gruplardı.

     Vazgeçilmez dediğin gruplar var mı bunların arasında?

    Çok fazla… Özellikle gruptaki her eleman için Discharge ın yeri başka…

    Mevzu HC punk grindcore olunca belli bir tavırda olur, genel kanı ve beklenti bu, sizdeki vaziyet nedir?

    Biz zaten olayın tavır tarafındayız. Çünkü her şeyden önce PUNK bir müzik tarzı olmak yanında bir tavırdır.Biz bu ideolojiyi küçük yaştan beri en doğru ve çiğ şekilde yaşayan elemanlarız 😉

    Şu ana kadar basmış olduğunuz fiziki bir ürününüz var mı?

    2013 yılında kaydetmiş olduğumuz hücüm kayıtların 2014 yılında basılmış Realities And Hiddens adında bir albümümüz bulunmaktadır.

    2018 de çıkarmayı planladığınız ama çıkmayan albümünüz ne durumda. Neden gecikti?

    Bir süre boyunca grupça bir araya gelebilmek zordu.Çoğumuz farklı şehirlerde yaşıyor ve farklı işlerle uğraşıyorduk. Tüm şarkılarımız hazır, konserlerde bunları çalıyoruz ve en yakın zamanda kayda gireceğiz.

    Parçalar ilgili tüyo isteyelim? Kaç parça olacak, hangi tarz ağırlıkta?

    8 adet yeni parçamız bulunmakta ve tarz olarak aynı yoldan ilerlesek de müziğimiz bu sefer biraz daha hızlı ve daha agresif.

    Eskişehir de Black Omen, Thorncraft ve Glabrezu haricinde hangi gruplar aktif? Ben sadece bunları biliyorum..

    Eskişehir’de Tarzımıza yakın olan çok az grup bulunmakta. Fakat punk yapan ve davulcumuzun da eşlik ettiği  arkadaşlarımız Drunk High Jinks, Ballycore gibi gruplar bulunmakta.Ayrıca, Kız arkadaşım aynı zamanda grup menejerimizin yakın zamanda kuracağı raw punk, crust punk ve anarcho punk içerikli grup  da bunlar arasına yakın zamanda girecektir.

    Eskişehir yeraltı ortamı eskisi kadar canlı değil. Ama son dönemde nasıl açıkçası benim de bilgim yok, biraz bundan konuşalım.

    Türkiye’de genel olarak ideolojimizin sömürülmesi gibi bir durum var.İnsanlar punk’ın gerçek anlamını bilmiyorlar.Biz bu kültürü küçüklükten beri yaşayan ve günlük hayatında bu ideoloji için savaşmayı seçmiş çok az insandan biriyiz. Medyanın da etkisiyle ideolojimizi sömürmeye çalışan çok fazla insan var. Fakat bu insan grubu görsellik ve sosyal medyadan oluşuyor.Yani ideolojik temelli veya bu kültüre dayalı herhangi bir altyapıları yok.Hatta çoğu sadece estetikten ibaret.Bu konudan bahsedilecek çok şey var.Hepimizin kızgın olduğu durumlardan biri de bu

    16 Mart 2019 da İzmir (Upstage) de “Graynd Party 3” de sahne alacaksınız, Konsere gelenleri ne gibi vaziyetler bekliyor.

    Delirmeye, Agresyona ve otoritenin her yapısına saldırmaya hazır olsunlar.Bizim konserlerimiz ’Cumartesi Eğlencesi’ arayanlar için değildir belirteyim.

    Röp.için teşekkürler. Son olarak Çerezzine okurlarına ne demek istersin?

    Punk Kalın, Ruhunuzu Satmayın,Kapitalizmin Kölesi Olmayın,Topluma Yenilmeyin ve Anarşizmi benimseyin.

     

    Mehmet Ali Bakunin

  • Fatma Nuran Avcı; “Ayrılıkla Ölümün Farkına Erken Vardım, Hayatı Selamlıyorum…”

    Fatma Nuran Avcı; “Ayrılıkla Ölümün Farkına Erken Vardım, Hayatı Selamlıyorum…”

    Merhaba, Çerezzine okurları için öncelikle sizi daha yakından tanıyabilir miyiz? Kendinizden bahsedebilir misiniz?

    Canlı, neşeli, meraklı, konuşkan, sıcakkanlı bir çocuktum ve ilerleyen yaşlarımda bu hiç değişmedi. Annem sınıf öğretmeniydi, çoğu zamanım okullarda geçti. Tayinler dolayısıyla farklı şehirlerde yaşadık. Evlendim yine başka bir şehir. Karamürsel Kadın Sanatoryumu’nda memur olarak 5 yıl görev yaptım. Ağır hastalar, ölümler gördüm. Araya 99 depremi girdi. Orada da neler neler… İnsanlar, şehirler beni tamamladı. Dinlediklerim, gördüklerim, tanık olduklarım iyimser olmayı yine de gülümsemeyi öğretti. Özetle yaşadıklarını selamlayan, ayrılıkla ölümün farkına erken varan, hayata umut dolu bakan biriyim. Kitap okuyan, dil ve anlatıma, edebiyata ilgiliydim. Son yıllarda öykü yazmaksa yaşama sevincim.

    Peki, hayatınızda dönüm noktası olarak nitelendirebileceğimiz edebiyatla tanışmanız nasıl oldu?

    2012 yılında İstanbul’a taşınarak hayatım değişti diyebilirim. Yaratıcı Yazarlık Atölyelerine başladım, devamında okuma ve yazma çalışmalarım başka bir boyuta evrildi. Hocalarım, arkadaşlarım yüreklendirdi beni.

    İlk öykünüz “Beştaş” Notos Öykü Dergisi’nde 2013 yılında yayınlanmış. Bu ilk sizde nasıl bir his uyandırmıştı?

    Bu öykümün kahramanı keşke yaşasaydı, ona okusaydım, dedim. Büyük bir mutluluktu elbette.

    Öykülerinizde oldukça samimi, içten bir dil kullanıyorsunuz. Karakterleriniz de hiç de yabancımız değiller. Bu içten karakterleri ve kullandıkları dili yaratırken nelerden etkileniyorsunuz?

    Nedeni insanlarla çabucak kaynaşabilmem, konuşmalarını gizli ya da açık dinlediğim kulaklarım, tükenmeyen merak hissim diyebilirim.  İçimdeki canlılara duyduğum coşkun sevgi ve onları anlama çabasını da ilave etmeliyim. Bir  diğeri de farklı dil, şivelere karşı ilgim. Biraz da taklit etmeyi severim. Sıradan konuşmalardan büyük sorunları yakalamak… Gündelik hayatın en olmadık anında bir cümlenin yarattığı etki sanırım karakterlerimi ortaya çıkarıveriyor. Kim söylesin bu cümleyi, diyerek başlıyor her şey …

    İlk kitabınız olan “Son Cevizlik” uzun yılların emeği ve kitaba da adını veren öykünüz aynı zamanda Nilüfer Belediyesi 2016 Yaşar Kemal Öykü Yarışması’ndan birincilik elde etmiş. Size ödül getiren bu öyküden bahsedebilir misiniz? Nasıl bir yaratım süreci geçirdiniz?

    Bu öykü biraz benim değişen tüm değerlerimize karşı kırgınlığımın simgesi. Taşrada doğanın içinde geçen mutlu yıllarımdan kentlerin gökdelenlerine, fütursuz binalarına karşı isyanım. Arada kalmış çaresiz insandan, açgözlü doyumsuz insana bir çift sözüm. “Son Cevizlik” Yalova’da ağaçların altında ilk bölüm oluştu. Akşamüstü esen rüzgârda yaprakların hışırtısı sesim oldu. Avşa’da kaldığım pansiyondaki görevli bir gençle konuşurken, memleket neresi, diye sordum. Orhangazi’deki köyünün adını söyledi. Ceviz var mı oralarda, dedim. Olmaz mı, derken gözleri parladı. Sen, dedi, bir görsen, hele silkelerken, sanırsın, gök gürlüyor. Ellerimizde sopalar yağ tenekelerine düşerken… Sustu. Yarım bıraktı sözlerini. Adı Hasan’dı gencin. Esmer yüzüyle öyküme geliverdi böylece. Kavruk Hasan doğdu.

    Peki, şu ana kadar Son Cevizlik ile ilgili aldığınız geri dönüşler nasıldı?

    Çok sevindirici benim açımdan. Duygularımın okura geçmesi, onların içten övgüleri unutulmaz.

    Sizin için vazgeçilmez olarak nitelendirebileceğiniz bir başucu kitabınız ya da olmazsa olmaz bir yazarınız var mı?

    Ayla Kutlu, Firuzan, Vüs’at Bener, Sebahattin Ali, Hemingway, Cortazar hemen aklıma gelenler. Cortazar’ın Mırıldandığım Öyküler başucu kitabım ve defalarca okuduğum öyküsü Moebius Döngüsü.

    Gün içerisinde kendinizi en üretken hissettiğiniz, yazmaya daha fazla yöneldiğiniz zamanlar var mı?

    Sabahın erken saatleri, akşamüstleri yazmak için ideal zamanım. Kalan saatlerde okumaya çalışırım.

    Yazmaya başlamak isteyenler ya da yazan ama ne yapacağını, nasıl bir yol izleyeceğini bilmeyenler için önerileriniz var mı?

    Okumayı önemseyip anlamaya çalışsınlar. Günlük tutsunlar her şeyden önce. Büyük betimleme yerine yalınlığın değerini, duygu ve düşüncelerini aktarırken doğallığı kavrasınlar. Acele etmek, telaşlanmak kaybettirir. Sabır bu işin anahtarı ve bağlanmak sadakatle.

    Sizce yaratıcı yazarlık ya da öykü atölyelerinin yazma üzerindeki etkileri nasıl?

    Orada bilgilerin biraz damıtılmışı verilir. Büyük beklentiye girmek yerine araştırmayı derinleştirmek, yazılan öyküleri çözümlemeyi öğrenmek çok önemli. Eleştirilere kulak vermek, yazdığında ısrarcı olmamak, gerekirse yırtıp atıp yenisini yenisini yazmaya azmetmek, başaracağına inanmak ilk koşul bana göre. Atölyede öğrenmek adına bulunduklarını unutmamalılar. Öykünün temel öğelerine itiraz yerine anlamaya çalışsınlar. Öykülerin dilini, anlatımını tekrar tekrar sorgulasınlar.       

    Üretkenliğiniz, yaratıcılığınızı geliştiren şeyler nelerdir?

    Her zaman dinleyici ve meraklı olmam. Hayat hikayelerindeki acılara karşı duyarlılığım. Gittiğim her yerin bulutlarına bakarım. Toprağına, üstünde yürüyen her canlıya, ağaçlarına, bitkilerine… Biçimlerine, renklerine… Kokladığım en küçük yaprak yeter bazen.

    Son olarak sizin eklemek, söylemek istedikleriniz var mı?

    Bir çığlıkla doğduk hepimiz. Belki en güzel haykırmamızdı bu. Susturulmayı, zorlukları, yoksullukları, yoksunlukları öğretti zaman. Söyleyemediğinizi yazın beyaz kâğıtlara. Gülümseyerek, ağlayarak… İçinizden ne gelirse… İnanın işe yarıyor.

    Çerezzine ailesi olarak değerli vaktinizi ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

    Ben teşekkür ederim.

  • Coni

    Coni

     

    Ona nerede ve nasıl rastladığımı düşünüyorum da şimdi… Sanırım babamın paltosu içinde bize geldiği gün, güneşe alışamamış gözlerle, ona uzanan elleri nefes nefese koklarken görmüştüm ilk olarak. Hanemizdeki ilk gecesini, samanlığımıza bitişik olan indirmede, su katılarak sütü seyreltilmiş ve içine ekmek doğranarak papara haline getirilmiş yemeği ile geçirmişti. Başlarda yabancıladığım hatta kıskandığım bu minik varlıkla sonraları ne kadar birbirimize yakın olacağımızı,  onun, benim ve ailemin hayatında nasıl bir yere sahip olacağını bilemeden çabucak alışıvermiştik birbirimize.

    Zamanla o indirmedeki karton evi büyüdü ve tahtadan yapılmış bir yuva haline geldi. Yaşını doldurana kadar babam tarafından özellikle bağlı tutuldu. Onun cinsinden gelenlerin fazla salma gezmesi tavsiye edilmiyordu. Aksi halde ava karşı fazla hırslı olmazlarmış. Mermerci Asım amcamlara tek kırmasını takasa verip aldığı çiftesinden sonra, ailemize bu küçük dostumuzun gelmesi ile birlikte babam artık av takımlarını düzmüş oluyordu.

    İlk zamanlardaki ilişkimiz sadece onu doyurmamdan ibaretti. Ailece yediğimiz akşam öğününden arta kalanlar ile bir önceki günün kuru ekmekleri onun ana besinleriydi. Annemin çeyizinden kalma eski tencereyi de ona su kabı yapmıştık. Tencerenin boş kalmamasına dikkat etmek benim görevlerim arasındaydı.

    Bir sabah, babamın onu yanında ava götürdüğünü gördüm. Evet, itiraf etmeliyim onu en çok o zaman kıskanmıştım. Babamı onunla paylaşmak hiç kabullenilir bir şey değildi çünkü. Ama ona duyduğum sevgiden ötürü bu duruma da yavaş yavaş alışmıştım.

    Yaşını doldurduktan sonra bağlı kalmasına gerek kalmamıştı artık. Mahallemizin içinde özgürce geziyor, diğer hemcinsleri ile koşturarak arkadaşlık ediyordu. Babam tüfeğini eline aldığında, birazdan av için yola çıkılacağını bilecek kadar da akıllıydı. Ona verdiğimiz emeklerin karşılığını almaya başlamıştık.

    Sadece babam değil, onun av arkadaşları da Coni’nin avdaki hünerlerini anlata anlata bitiremiyordu. O kadar hızlı koşuyormuş ki, sınır altlarında önünden kalkan tavşanları, hızını alana kadar yetişip hemen bastırıyormuş. Babamların avladıkları bıldırcınları yere düşer düşmez bulup ağzına alarak onların ayağına kadar getiriyormuş. Avlanacak kuşu yerde yatar halde gördüğü anda fermaya durur ve babamdan işaret gelmeden harekete geçmezmiş. Onunla birlikte ava giden diğer köpeklerin defalarca geçtiği anızlardan, dikkati ve güçlü koku alma yetisi sayesinde defalarca bıldırcın kaldırdığı olmuş üstelik. Tabi ben bunları hep babamların av sohbetlerinde dinleme şansı bulmuş, bir defa olsun bu anlara şahitlik edememiştim.

    Avdaki başarısı arttıkça babam ona gözü gibi bakar olmuş, çocuklarından ayırmaz hale gelmişti. Öyle ki zamanla ortaya çıkan sağlık sorunlarını kendi tedavi ediyor, o da olmazsa eve baytar çağırıyordu. Bir keresinden hiç unutmam; bir akşam avından topallayarak geldi eve. Ön sol patisine yepelek otu girmişti. Eğer bir an önce tedavi edilmez ise ot, ayağı içerisinde daha da yürüyecek ve iltihaplanmaya yol açacak diye söylemişti babam. Neyse ki baytarın o gece gelişi ile müşahede altında tutulan hayvan, başarılı bir operasyonla eski sağlığına kavuşturulmuştu.

    Bir seferinde de kulağında çıkan bir yara çok geç fark edilmiş ve kurtlanmıştı. Bu hastalığı iyileşene kadar babam her akşam işten eve geldiğinde, Coni’yi dizine yatırdı ve annemin kullanmadığı bir cımbız ile tek tek o kurtçukları temizledi. Orada oluşan cerahati ortadan kaldırmak için de baytarın yazdığı antibiyotikleri yetmişlik rakı şişesinden yaptığımız biberonla ona içirmiş ve bu hastalıktan da sağ salim kurtulmasını sağlamıştık.

    Babamla annem sabah sekizde gittikleri fabrikadan öğleden sonra dört gibi geri dönüyorlardı. Biz de her akşam Coni ile hazırladığımız karşılama merasimini icra ediyorduk bu saatlerde.

    İkimiz de sanki anlaşmış gibi aynı zamanda avlu içinden çıkar ve onları karşılamak için Saim Bakkal’ın önüne doğru yollanırdık. Yeşil zemin üzerine beyaz kuşaklı fabrika servisi, her seferinde aynı yerinde durur ve ailemizin iki ferdi inerdi içinden. O andan itibaren, mutluluğun tablosunu görürdü Şekerlerin kahveden bu manzaraya bakan herkes. Ben annemle babamın ortasında yürürken, Coni etrafımızda koşuşarak türlü şirinliklerle ilgi toplamaya çalışırdı.

    Bu zamanlarda, kahveye gitmek üzere çıktığı yolda karşılaştığımız Reşat dede, şu cümlelerle anlatırdı hakkımızdaki düşüncelerini:

    “Yav Edip valla ne mutlu size, karı koca çalışıyorsunuz. Çocuğunuz da maşallah aslan parçası, Allah bozmasın. Aferin! Aferin!..”

    Cümlesinin sonunda tekrarladığı “Aferin”ler sanırım ailenin reisi olan babamaydı.

    Günler günleri takip etti. Zaman, ılgın bir nehir gibi duruca akıp gitti. Ben büyüdüm… Coni büyüdü…

    Babam, şiddetli göğüs ağrısı şikayeti ile ilçedeki hastaneye gitti. Takvimler doksan üç yılının ekim ayını gösteriyordu. Ertesi gün acilen hastaneye yatması gerektiğini söylemiş doktorlar. Öyle de oldu. On gün sonra Süreyyapaşa, birkaç gün sonra da Göztepe Göğüs Hastalıkları Hastanesi… Kalan günlerini de Marmara Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesinin Koşuyolu Kampüsünde geçirmiş.

    Ben bunları çok sonraları öğreniyorum tabii… Hastaneye yatışının yirmi dokuzuncu günü evine geldi; ama cenazesi… Geçen gün evdeki aile evraklarını düzenlerken gördüm, kaldığı son hastanenin raporunu: Kronik Myelostik Lösemi!..

    Her akşam saat dört sularında, Şekerlerin kahve önünde oluşturduğumuz o mutlu aile tablosu paramparça olmuştu artık. Zaman içinde, o tabloda resmedilen tüm insanlar, esen bu rüzgârla birlikte dört bir yana savrulacaktı! Dahası, insanların adına “Hayat” dediği bu savaş alanında ben, var olan tek komutanımı da kaybetmiştim. Yaşadığımız bu olayın, bana olan etkilerini ve yarattığı travmaları burada şimdi anlatamam sizlere. Çünkü bu, onun; Coni’nin hikâyesi…

    On üç kasım cumartesi günü saat üçte uğurladık babamı. Bağırarak ağlayan insanlar hatırlıyorum. “Kadınlar bakmasın, cenazenin abdesti kaçar!” diyen bir hoca… Ama onu hatırlamıyorum. Nereye gidip saklanmıştı bu ıstırap karşısında acaba? Günler sonra geldi yuvasına. Nerelerde tuttu yasını bilmiyorum. Annem uzun süre fabrikaya gidemedi. Ben de okula…

    Her akşamüzeri aynı saatte, aynı yere doğru koşarken görürdüm onu. Servis durağına varır, sabırsız hareketlerle kuyruğunu sallayarak fabrika otobüsünü bekler, inenler içinde babamı bulamayınca da ağır adımlarla yuvasına gelip yatardı. Günlerce yaşandı aynı sahne. Ben, ne zaman vazgeçeceğini içim burkularak merakla izledim.

    Henüz on yaşlarında olmasına rağmen son iki hafta içinde hızla kocalmıştı. Giderek zayıflıyor, ona verdiğimiz mamaları yememekte inatla ısrar ediyordu. Moral bulsun, canı sıkılmasın diye babamın arkadaşları onu birkaç sefer ava götürmeye kalktılar. Neler ettilerse bu olmadı. Ne yaptı-etti kaçtı! Avlu içinden çıkmadı hiçbir yere. Bıkmadan usanmadan, sabırla bekledi.

    Hayat, bizim için bir daha hiç “normal” olmadı. Ama normal olarak çalışmak ve okumak zorundaydık. Annem, sürekli gündüz çalışmak kaydı ile işe başlamıştı artık ben de okula…

    Bir sabah, okula gitmek üzere evimizin çıkmasından adımımı attığımda gördüm onu. Her zamanki yatış şekli ile samanlığın önündeydi. Adı ile seslendim. Tepki vermedi. Son günlerde bedensel zayıflığı ile birlikte duyuları da körelmişti zaten. Biraz daha yanına yaklaştım. Yüzünü gördüm. Kulaklarımda bir kemanın en acılı ezgisi çalıyordu…

    Ve ben hayatımda ilk defa; gözleri açık, kederden ölmüş bir köpek gördüm, Saim Bakkal’ın önündeki İşçi durağına bakakalmış…

     

  • Kanlı aya 1

    Kanlı aya 1

    Yüzyıllar öncesinde

    kalmış bir kabus..

    Soluk yüzü hiçliğinin

    gölgesine sığınmış

    bilekleri kan içinde

    Kanla karışık kar

    yağıyor şimdi bedenine

    ve

    o lanetlenmiş ruhun

    can çekişirken

    karanlığın içinde

    ağır ağır parça parça kopuyor bedeninden

    çığlıkları musallat yemiş sözcükler..

    İsimsiz kalmış şimdi bedeni

    sahipsiz siluetlere dönmüş

    ve küllerinden kalan

    ne varsa sonsuz bir

    haykırışa hapsolmuş çığlığın.

    kırık bir aynadan yansıyor

    şimdi gövdesi yerle yeksan..

    Morpheus