Kategori: Edebiyat

  • Arayış – Bölüm 4

    Arayış – Bölüm 4

    CR: Baskılı tişört katili!

    Kırmızı ve mavi ışıkların arasına düşünce, henüz geçişin tamamlanmadığını sandı. Bedeni bulunduğu ortama, gözbebekleri karanlığa alışınca anladı; polis arabalarının park halinde, çalışır vaziyette durduğu bir binanın önündeydi. Akşam olmasına rağmen hava fazla sıcaktı. Oradan oraya koşturan evrakçılar, bir köşede sigara içen ya da muhabbete girişen üç-dört kişilik polis grupları, arabaların gerek içinde gerekse dışında durup telefonuyla meşgul olan diğer polisler, telsiz anonsları… Yaklaşık beş dakika boyunca ortamı izledi Solyaris. Kafede oturduktan sonra azıcık kuruyan ıslak kıyafetleri şimdi tamamıyla kurumuştu; Asu’nun sonradan yüzüne su çarpmasıyla ıslanan bölgeler de kurumak üzereydi. 

       “Hoş geldiniz dedektif.” dedi yanında biten iki polisten ‘kıvırcık saçlı’ olanı. Bu sefer saçlara dikkat etse iyi olurdu belki! “Birkaç saat önce geleceğiniz söylenmişti ama trafikte kaldınız sanırım?”

       “Arabam yok, trafikte değil, birkaç vesaitte gelmek zorunda kaldım.” diye tüm ciddiyetini takındı Solyaris. O kadar komiklikten sonra uzun süre ciddi kalsa iyi olurdu! “Zaten daha yararlı oluyor. Anlarsınız ya, mesleki incelikler. İnsanları incelemek için kamu alanları önemli tabii.”

       “Hemen olay yerine geçsek sizin için sıkıntı olmaz ya?” dedi kıvırcık saçlı olmayan; azıcık iriydi, onun gibi sakalları vardı, bakışları sertti, biraz dayılık taslıyordu ve- “Öncesinde oturup konuşuruz diye düşünmüştük ama geciktiğiniz için yolda konuşmak durumundayız.”

       “Biraz konuşmanın zararı gelmez.” diye başka bir ses duyuldu, döndüler, yanındaki iki polisten yaşça daha büyük, babacan bir polisti bu. “Dedektif bir çayımızı içsin, sonra benim eski odama uğrayıp masanın üzerindeki örneği gösterin. Zaten olay yeri inceleniyor, kazazede iyi durumda, en azından yanma geçmek üzereymiş.”

       “Tamam amirim.” dedi sakallı. Kıvırcık saçlı olan da başıyla onaylayıp Solyaris’e yol gösterdi. 

       “Bu arada hoş geldiniz.” diye el sıkıştı Amir. 

       Solyaris kafasıyla selam verip el sıkıştı. Amir oradan uzaklaşırken, polisleri takibe koyuldu. Binanın içine girip, ocağın olduğu yere uğradılar. Sakallı bir iş için gidip Kıvırcık’la onu yalnız bıraktı. Kıvırcık çay doldurup eline tutuşturdu, “Çıkmadan önce kendi odanıza da bir uğrarsınız.” dedi, “Kısa süreliğine tahsis edildi.” İmalı bir bakış attı, “Kısa sürede çözüme ulaşırız öyle dimi?”

       “Kesinlikle.” dedi Solyaris çayını yudumlarken, “Ne kadar erken olursa o kadar iyi zaten.”

       “Biz de öyle düşünmüştük. Kırk birinci kurban oldu bu, neyse ki son anda elinden kurtulmuş.” 

       Solyaris dehşete kapıldı, “Katil?” diye onaylatmak istedi.

       “Evet.” dedi Kıvırcık, “Öyle ev ev dolaşıp kilidi açık olan kapıdan içeri giren cinsten değil. Muhatabı seks işçileri ya da homolar da değil.”

       “Emin misiniz yani bunlara?” diye sordu Solyaris hem anlamaya hem de olmayan dedektifliğini konuşturmaya çalışarak. Çay yudumları büyümeye başlamıştı.

       “Eh, kırk bir az değil. Kurbanları tek tek dosyaladık.”

       “Tam olarak n’apıyor peki? Derdi neymiş?”

       “Dert mi?” diye gülümsedi Kıvırcık, “Siz bizden daha iyi bilirsiniz dedektif, böylelerinin derdi yoktur; derdin ta kendisi onlardır zaten.”

       “Ogün! Baksana bir bana.” diye ses geldi dışarıdan, Sakallı sesleniyordu sanırsa.

       “Bir bakayım, siz isterseniz geçin odaya, buradan dümdüz gidin solda kalıyor.” dedi Ogün, “Biz Oğuz’la birkaç dakikaya geliriz.”

       Ogün çıkarken, Solyaris çayı komple dikip çay bardağını tezgâha bırakarak odaya doğru yürümeye başladı. Koridorda selam veren polislere karşılık verirken, “Mantığa uygun, hesaplarla örülü ha!” diye söylendi kendine, “Çık şimdi işin içinden, kırk ikiyi bulmadan çözersin kesin katilin kim olduğunu!” 

       Odaya girdiğinde hızla etrafı incelemeye koyuldu. Dedektifliğinden değil tabii; dedektiflik oynamasını kolaylaştıracak bir şeyler bulmak için! Kahraman olmak için müthiş bir fırsat geçmişti sonunda eline. Nereden bakılırsa bakılsın önceki deneyimlerinden daha sıradan bir işleyişin içindeydi. Hissettiği, içinde bir yerde yeri olduğunu düşündüğü ustalık işini buraya güzelce yedirip üstesinden gelebilirse, gerçekten katili bulabilirse harika olacaktı. Ondan sonra bu binadan ve polis arabalarından uzaklaşıp hayatını yaşayabilirdi. Odadaki masanın üzerini incelemeye başlamıştı. Duraksadı. Hayatını mı yaşayabilirdi?..  Yaşam? Burada yaşamak? Kendine kızdı. Bir kez uyudu, bir kez yedi, bir kez de içti diye buralarda yaşamayı düşünecek değildi! Gerçi buralarda yaşamak ona yabancıysa nerelerde tanıdık bir yaşantı mevcuttu bunu da bilmiyordu. Şu kahraman olma meselesi, kahraman olmadan bunu öğrenemezdi. O yüzden şimdi odaklanmalıydı. 

       Masanın üzerinde duran büyüteci alıp havaya kaldırdı. Kendine birtakım jestler ve mimikler oturtmaya çalıştı. O sırada Ogün ve Oğuz sessizce içeri girip yanına doğru gelseler de bozmadı. Oğuz, Solyaris’in tuhaf mimiklerini görünce garipseyerek baktı. Ogün, masanın üzerinde duran, bir kurbana ait örnek fotoğraflara dikkat çekti. Fotoğrafın birisinde “hope” baskılı bir tişört, ötekisinde ise baskıya epey benzer şekilde derisine şekil verilmiş olan bir kurbanın belden yukarısı vardı. 

       “Baskılı Tişört Katili, ona bu ismi verdiler.” dedi Ogün.

       Solyaris, içinde bulunduğu durumu da hesaba katarak verilen bu ismi duyunca sessizce güldü. 

       “Evet komik dedektif!” diye tersledi Oğuz, “Ne var ki, fotoğrafta gördüğün kurbanlar, seninle aynı şeyi söylemezlerdi.”

       Solyaris bozuntuya vermek istemeden ciddileşip, fotoğraflara büyüteçle baktı. Tam o sırada bir polis anonsu duyuldu. 

       “İşte! Geldiler. Hadi gidelim.” dedi Ogün. 

       “Evet, gidelim. Benim de odamda işlerim var.” diye Oğuz’dan göz kaçırdı Solyaris. Olay yerine gitmeden önce onun için ayrılan odaya uğramayı umuyordu.

       Umduğu gibi olmadı. Yeterince geç kaldıklarını bahane ederek odasına uğramasına izin vermediler. Sadece alelacele küçük bir defter ve bir kalem alıp cebine iliştirmişti. Ekip arabasına binerlerken içinin daraldığını hissetti. Epey sakin gözüken sokaklardan geçerken, Solyaris camdan dışarıyı izledi. Bir öncekine göre pek neşesiz yüzlerle karşılaştı. Herkes katil gibiydi, herkes şüpheli…

       “Kcaj Ovarb.” diye söze girişti Oğuz, “İsmi bu.”

       “Ne?” diye sordu Solyaris. 

       “Takma ismi.” diyerek araya girdi Ogün, “Biz de ilk duyduğumuzda anlamamıştık. Sizin gibi yabancı olmalı.”

       Solyaris, ‘yabancı’ derken ne demek istediği konusunda birkaç alternatif düşündü, bunları hafızasında detaylı ele alacaktı ki Oğuz konuşmasını sürdürdü.

       “KO diyoruz aramızda, her neyse, mevzu isim değil zaten. Şu an gittiğimiz yer, kırk birinci kurbanın evi.”

       “Kazazede.” diye düzeltti Ogün.

       “Evet, kurban olmaktan son anda kurtuldu.” dedi Oğuz, “Konuşma fırsatı yakaladığımız ilk kişi olacak. Tam da bu noktada size ihtiyaç duyuyoruz dedektif. Kazazedenin deneyimlerini çok iyi dinleyip, bizi katile ulaştıracak ipuçlarını yakalamalısınız. Zaten neler soracağınızı siz iyi bilirsiniz, yöntemleriniz gayet sağlammış.”

       “Ya, ya.” diye mırıldandı Solyaris. Oğuz ve Ogün ne mırıldandığını anlamadan yüzüne bakınca, “Bu kadar mı, başka bilgi yok mu?” diye sordu.

       “Nitrik asit.” dedi Ogün.

       “Kezzap,” diye onayladı Oğuz, “Kezzabı boya niyetine kullanıyor. Baskıları resim çizer gibi deriye çiziyor.”

       “Baskılar?” dedi Solyaris.

       “Tişörtlerde yer alan baskılar.” dedi Ogün, “Belden yukarısına; göbek, göğüs ve omuz kısımları tuvali oluyor. Adam ressam.”

       “Ressam mı?” diye şaşırdı Solyaris.

       “Lafın gelişi yani.” dedi Oğuz, “Biz aramızda Ressam da deriz ona.”

       “Uzaktan uzağa ahbap olmuşsunuz sanırım.” deyiverdi Solyaris, Ogün ve Oğuz bir şey diyemeden sessiz kaldılar. Moralleri hafif bozulur gibi olmuştu. Aracı süren polise, dışarıya, telefonlarına baktılar ama yol bitene kadar Solyaris’e bir daha bakmadılar. 

       Yolun bitmesi çok sürmemişti. Şoföre göre kırk dakikalık yolu yirmi dakikada gelmişlerdi. Solyaris’in bir ara içi geçer gibi olmuştu ama araba durup hareket zamanı gelince ayıldı. Hızla araçtan indiler. Olay yeri inceleme son tatbiklerini yapıyordu. Solyaris, kartlarını göstererek ilerleyen Ogün’ü ve Oğuz’u takip etti. Kazazedenin yanına vardılar. Yirmili yaşlarda, sarışın bir adamdı. Belden yukarısı çıplak duruyordu ve kaslarının fazla belirgin olduğu derisine kezzapla gülen yüzler yapılmıştı. Solyaris’in içi acıdı, ilk defa dişlerini sıktı. 

       “İyisin dimi bitanem?” diye sordu Adam’ın yanındaki kadın, o da esmerdi. Doğrusu biri sarışın güzeli, biri esmer güzeli, hoş bir çiftti. 

       “İyiyim ben.” dedi Adam, Solyaris’e doğru baktı, “Hoş geldiniz.”

       “Hoş bulduk. Geçmiş olsun.” dedi Oğuz, “İsim neydi?”

       “Baha.” dedi Adam.

       “Yanmalar yeni geçti.” diye kederle söylendi Kadın, “Ameliyat olacak, yağ enjeksiyonu yapılacakmış.”

       “Neyse ki sevgiliniz yaşıyor. Kendisi kırk birinci kurban olabilirdi.” diye karşılık verdi Oğuz. Kadın elini ağzına götürüp inledi, içini çekip Baha’ya sarıldı.

       “Tamam, geçti.” diye teselli etti Baha, “Geçti canım.” 

       Solyaris tuhaf hisler yaşadı, bu gördüğü manzara onda yeni duygular uyandırıyordu sanki.

       “Şimdi sizden detayları anlatmanızı isteyeceğiz.” dedi Ogün, “Kimsiniz, tam olarak neler yaşadınız?”

       “Ailem şehir dışında. Burası onların evi.” diye açıkladı Baha, “Spor salonum var, onu işletiyorum. Bugün bir arkadaşım duruyor salonun başında,” Kadın’a baktı, “Buluşacaktık. Dışarı çıkmak için hazırlanıyordum. Su içmek için mutfağa girdim, biri pencereyi tıklattı. Döndüm, kimseyi göremedim. Yanlış duymuşumdur diye umursamadım ama sonra yine olunca ve yine kimseyi göremeyince sinirlenip pencereyi açtım. Dışarı baktım, o sırada zil çaldı. Pencereyi nasıl kapatmadım bilmiyorum o ara! Kapıya gittim, baktım kimse yok. Kapattım. Arkamı bir döndüm ki o. Pencereden girmiş tabii hemen!”

       “Nasıl birine benziyordu?”

       “İnanın erkek miydi kadın mıydı onu bile anlayamadan üzerime atladı. Kırmızı bir tulum giymişti, sarı çizmesi vardı, kafasında da tuhaf bir maskot. Epey boğuştuk. Maskotunu düşürmeye çalıştım ama nasıl takmışsa onu artık! Kafama bir şey geçirip sersemletti beni, sonra da sıkı sıkıya kavrayıp bağladı. Bunların hepsi o kadar kısa sürede oldu ki! Şimdi düşünüyorum da resmen rezillik! Utanıyorum.”

       “Utanacak bir şey yok, elinden kurtulan ilk kişisin.” dedi Kadın hemen, “Önceki kurbanlarını nasıl alaşağı ettiyse seni de etti, ama bir süreliğine.”

       “Öyle oldu.” diye onayladı Baha, “Bağlayıp, ağzıma da bir bez tıkadıktan sonra gömleğimi yırttı. Mutfağa gidip kendi getirdiği çantayı aldı. Klasik bir takım çantası. İçinden fırçasını ve kezzabını çıkarıp, fotoğrafa bakarak aynı baskıyı çizdi! Önce yanma başladı, sonra iyice yayıldı, aynı derinin üstünden iki üç kez geçiyordu, acıdan bağırmaya başlamıştım. Nasıl bağladıysa hareket bile edemiyordum. En son bu hale geldi.” Eliyle yara izlerini gösterdi.

       “Fotoğraf neyin fotoğrafıydı?” diye sordu Solyaris, hepsi garip garip bakınca ekledi, “Tamam, bir baskılı tişörttü onu biliyoruz ama sizin için özel bir anlamı var mıydı?”

       Baha bir süre düşündü. Ogün ve Oğuz bu sorudan bir şey çıkmayacağını biliyor gibi bir ifade takınmıştı, “Dün gece!” diye atıldı Baha hızla, hepsi şaşkınlıkla dikkat kesildi, “Ben o tişörtü dün gece sosyal medya üzerinden görüp beğenmiştim! O tarz bir şey istiyor diye bir arkadaşımı etiketlemiştim hatta. İlk yorum benimdi!”

       “İlk yorum!” diye aydınlanma yaşar gibi oldu Ogün.

       “Sosyal medya!” diye ekledi Oğuz.

       “Kapitalizm!” diye hayranlıkla yüzlerine baktı Baha.

       “Siz gerçekten iyi bir dedektif olmalısınız!” dedi Kadın. Solyaris, bu ifadeler karşısında dili tutulmuş gibi kaldı. Kendi de bir şey çıkmayacak diye düşünüp, sırf sormuş olmak için sormuştu ancak bu bağlantıların kurulmasını beklemiyordu. “Öyleyse kurban dosyaları elden geçirilsin.” diye ekledi Kadın, “Bu kurbanların ortak noktası olabilir.”

       “Yeterli değil.” dedi Solyaris, “Elimizde başka şeyler de olması gerekmez mi?”

       “Kesinlikle.” dedi Oğuz, Solyaris’i şimdi daha ciddiye alır bir hali vardı, “Sosyal medyada yorumlar havada uçuşmakta. Her ilk yorumcuyu öldürecek olsaydı, fazla mesai yapması gerekti Ko’nun.” 

       “Ko?” dedi Baha.

       “Biz ona öyle diyoruz.” dedi Ogün, “Yani siz şimdi onun kimliğine ilişkin hiçbir şey göremediniz mi?”

       “Teninin en ufak bir parçası dahi gözükmüyordu.” dedi Baha, “Çizme, eldivenler, tulum, maskot. Tulumu boldu, vücut hatları da belli değildi. Zaten konuşmadı.”

       “Ne hissettiniz peki, kadın mı erkek mi sizce?”

       “Bu zor bir soru oldu.” diye omuz silkti Baha, “Biliyorum boğuşma esnasında hissedebileceğimi düşünüyorsunuz, bunun için üzgünüm öyle olmadı. Hem ne fark edecek?”

       “Ondan nasıl kurtuldun peki?” diye sordu Solyaris. 

       “Ben geldim.” dedi Kadın, “Aradan uzun zaman geçince uyuyakaldı sandım. Gece buluşacağımız saati ve yeri belirlemiştik ama sonra bir daha görüşmedik. Bende yedek bir anahtar var. Ben içeri girerken eşyalarını apar topar toplayıp aynı pencereden uzaklaşmış.”

       “Dedektif.” diye Solyaris’e döndü Oğuz, “Ortada bir apar topar durumu söz konusu. Biliyorsunuz en profesyoneli bile iz bırakır. Olay yeri inceleme bir şey bulamamış ama bir de siz bakmak ister misiniz içeri?”

       “Tabii.” dedi Solyaris, bunu hiç istemese de. İçeri doğru yürüdüğünde ardından kimsenin gelmediğini anlayınca rahatladı. İçeri girdiğindeyse bu rahatlık yerini gerilime bıraktı. Boğuşma sırasında dağılan eşyalar, ip, ağza tıkanan bez… Öyle ki yanında bir anda Baha bitince olduğu yerde sıçradı.

       “Özür dilerim dedektif.” dedi Baha hayranlıkla Solyaris’in yüzüne bakıp, “Jack Bravo’ydu dimi?”

       “Ne?” diye şaşırdı Solyaris.

       “Adınız.” diye gülümsedi Baha, ‘bunu bilmiyor musunuz’ der gibi. Solyaris sinirden gerilmeye başlayarak sessiz kaldı. “Bana sorarsanız Ko denilen bu adam büyük bir ideolojinin peşinde.”

       “Hani adam mı kadın mı belli değildi?” dedi Solyaris abartılı bir öfkeyle.

       “Yani,” diye şaştı Baha, “Polis arkadaşlar öyle deyince ben de lafın gelişi öyle söyledim.” Solyaris’in dibine kadar gelip sesini alçalttı, “Kapitalizme sert bir tokat olmalı bu!”

       Solyaris, Baha’nın alttan alttan etkilenmiş gibi konuşuyor olmasını neye yoracağını bilemedi, zaten şu an siniri çok bozuktu, “Ne tokat ama! Seninle birlikte kırk bir cana mal oldu!”

       “Sanki ben de ölmüşüm gibi konuştunuz.” diye tebessüm etti Baha.

       “Eli kanda olanlara hayranlık beslemeye kalkarsan, bu kaçınılmaz.” dedi Solyaris bir anda, Baha’nın yüzü sapsarı kesildi, “Ayrıca kendi acısını umursamadan, acı sahibinin büyük ideolojisini umursayan birinin de zamanı geldiğinde başka bir acı sahibi olması beklenebilir.” diye ekledi, “Hastalıklı beyinlerin en tehlikeli yanı, bulaşıcı olmaları.” diyerek noktaladığında Baha neye uğradığını şaşırırdı. Solyaris, içinden ansızın gelen bu laflara şaşırmıyordu artık.

       Dedektif dışarı sert bir tavırla çıkıp derhal geri dönerek dosya incelemelerine başlamaları gerektiğini söylediğinde Oğuz ve Ogün şaşırmışlardı. Ekip aracında yapılan konuşmalarda Solyaris sürekli hesap yapar bir tavır takındı. Binaya vardıklarında hızla onun için tahsis edilen odaya çıktı ve ne görse beğenir? Masasının üzerinde, “Dedektif J. B.” yazıyor! “Bravo Jack!” diye alkış yaptı, “Ne büyük kahramanmışsın sen! Üç beş yerde izin ver de biz de kahraman olalım!” 

       Oğuz ve Ogün, Solyaris’in odasından çıkıp bina çıkışına doğru gittiğini görünce peşine koştular,

       “Nereye?” dedi Oğuz sinirle. 

       “Jack Bravo’nun evine gidip, hala daha neden gelmediğini öğrenin!” diye buyurdu Solyaris, afalladıklarını görünce umursamadan devamını getirdi, “Katiliniz onun adını takma ad olarak kullanıyor, sanırım kırk ikinci ve son kurbanı da o oldu. Katil yolunu çizdi; başlangıç noktasını da bitiş noktasını da koydu. Geç kaldınız. Şimdi yaptığı şeyi büyük bir ideoloji olarak görüp peşine takılacak olan müritleriyle uğraşacaksınız. Katil artık öldürülemez ve hapsedilemez durumda. Ne yazık ki benim gibi dünyanızı baştan kurabilme gücünüz de yok… Hoşça kalın.”

       Solyaris bunları söyledikten sonra, hissettiği ustalığın boyut değiştirme yetisinin kendisiyle ilgili olabileceğini aklına getirdi. Yine de bir tarafı ona zamanı geldiğinde kahraman olabileceğini, muhakkak kahraman olacağını söylüyordu… Artık, kendini çok daha yetkin hissediyordu… Zaman ve mekan yeniden büküldü, yerle gök söküldü…

    4.Bölüm’ün Sonu
    Yunus Emre Işık

    5. Bölüm bir sonraki hafta sizinle olacak, yorumlarınızı bekliyoruz…

    Arayış – Bölüm 1
    Arayış – Bölüm 2
    Arayış – Bölüm 3

  • Arayış – Bölüm 3

    Arayış – Bölüm 3

    CO: Bir şemsiyenin iki yarısı!

    Soğuğun inceden inceye nüfus ettiği yağmurlu bir gecenin içindeydi. Toprağın kokusu, havanın nemi, bu katıksız dinginlik hayli güzeldi ama üşüyordu. Kendisi için üzülüyordu. Onun için üzülecek biri bile yoktu henüz ve bu yürüdüğü yolu, lezzetten yoksun yapıyordu. Böylesi bir değişkenlik süreci içindeyken, yanında durabilecek kimi bulabilirdi ki? Kendi kendisine bile bu hadsiz devinim için küsmekteydi. Devinim halinde biri ancak devinim halinde olan başka biriyle yol alabilirdi; bunun başka bir alternatifi söz konusu değildi. Bu durumdan sıkıldı. Hem devinim boyutu kendine denk birini asla bulamayacağını düşündüğünden, hem de sükût içindeyken düşüncelerin baş göstermesinden dolayı sıkıldı. Düşüncelerin olmadığı yerde hareketler, hareketlerin olmadığı yerde ise düşünceler eyleme geçiyorsa bu paradokstan nasıl kurtulacaktı? Daha fazla ıslanmamak için hızlandı. Gökte yıldırımlar peydahlandı. Giderek ıslanıyordu ve nasıl kuruyacağına dair hiçbir fikri yoktu. “Acaba?” dedi, “Islanmaya başladıktan sonra toprağa karışana dek kuruyamaz mı insan?” Anlık bir dehşete kapılıp etrafında dört döndü. Sorular büyüdükçe huzur küçülüyordu. Hiçbir şey gözetmeden, saf cevapları almaya hazır olmadıkça, büyük sorular israftı ona.

    Çok büyük bir şeyi başarıp düşüncelerini susturdu. Birkaç dakika hiç düşünmeden, yolculuğun bu safhasında onu bekleyenin ne olduğunu anlamaya çalıştı. Gökyüzünden aşağı doğru büyük bir şemsiyenin düşmekte olduğunu gördü. Şemsiye rüzgâra ve yağmura karşı öyle çetin duruyor ve öyle şaşmaz bir açıyla iniyordu ki Solyaris onu kendi şemsiyesi yapmak için arzuyla doldu. Onu düştüğü yerden almak için hızlandı. Bir süre yürüdükten sonra, şemsiyenin düşmekten vazgeçmiş gibi havada asılı durduğunu sanıp duraksadı. O durunca şemsiye yeniden düşmeye başladı. Yürümeye yeltendi ki şemsiye yine asılı kaldı. Bu durumu anlayamadı. Ayağını bir ileri bir geri yapmaya başladı, şemsiye de ona paralel olarak çiftlikte dans eden atlar gibi ileri geri gidip durdu. Ritmini değiştirdi, iki ileri bir geri, iki geri bir ileri… Üç geri, dört geri mi? Sonunda şemsiye şaşırdı ve pes etmişçesine durmaksızın düşmeyi sürdürdü. Solyaris hemen atıldı.

    Şemsiyenin yere düşmesine on metre kadar kala yolu bir kadınla kesişti. Kadın’ın üzerinde beyaz bir palto, içinde siyah tulumdan bir elbise vardı. O da onu fark edince uzunca bakıştılar. Ardından şemsiyeye döndüler, şemsiye tam ortalarına inecek gibiydi; iniş açısı herhangi birine daha yakın durmuyordu. İkisi de vazgeçmeyip yoluna gitmeyince şemsiye sanki bakışlarla yön kazanıyormuş gibi bir Solyaris’e, bir Kadın’a doğru yalpalayıp durdu.

    “Ne oynak çıktı bu da!” diye şemsiyeye kızdı Solyaris, ardından Kadın’a döndü, “Senin üzerinde palto var.”

    “Sen de çıplak sayılmazsın!” diye söylendi Kadın, “Nerede senin erkekliğin?”

    “Ne?” diye anlamadı Solyaris.

    “Şemsiye diyorum, benimdir.” diye diretti Kadın.

    “Hayır efendim!” diyerek şemsiyeye döndü Solyaris, yoğun olmasını umduğu bakışlarla bakmayı sürdürdü.

    “Benim gözlerimde göz kalemi var! Benim bakışlarım daha etkili olacaktır!” diye alayla gülümsedi Kadın.

    “Bende de sürme var!” dedi Solyaris Kadın’a bakmadan, şemsiyeye kilitlenmişti.

    “Sürme mi var!” diye güldü Kadın, “Bak sen işe!”

    “Tabii ki! Gözleri korumak gerek. Gözler ne kadar kıymetli haberin var mı senin?”

    “Ha havasından değil yani?”

    “Enerji!”

    “Ne?”

    “Işık!”

    “Saçmalık!”

    Nihayetinde şemsiye yoğun bakışlara daha fazla dayanamayıp ortadan ikiye bölündü. İki ayrı yarım olarak Kadın’ın ve Solyaris’in kafasına düştü. Şimdi ikisine de yaramayacaktı, Kadın ve Solyaris birbirlerine öfkeyle bakıp yollarına gitmek için yürüdüler. Solyaris öfkesinden dolayı hiç oralı olmamıştı ancak bu neresi olduğu belirsiz ağaçlı yolda önüne başka biri çıkmayacak gibi görünüyordu. Kafasını çevirip Kadın’a baktı, Kadın bakışlarını hızla kaçırıp önüne döndü. Solyaris durdu. Bir süre sonra Kadın yeniden arkasına döndü. Solyaris’in ilerlemediğini ve ona baktığını görünce önüne dönüp adımlarını hızlandırdı ancak birkaç adım sonra frenlenmiş gibi durdu. Dönüp soru sorar gibi kafa salladı. Solyaris ağır adımlarla yanına yürüdü.

    “Jack diye birini aramıyorsun ya?” diye sordu Kadın’ın yanına varınca. Ses tonunda gülünç bir mızmızlanma vardı.

    “Sen kimsin?” diye sordu Kadın, Solyaris cevap vermeye cesaret edemeyince, “Ben kimim?” diye ekledi.

    “Sen sensin, ben de benim.” dedi Solyaris omuz silkip, “Yeterli olmaz mı?”

    Kadın’ın gözleri birkaç saniye ışıldadı, ardından kendini toplar gibi yapıp resmen kükredi, “Sana kimsin dedim?”

    “Şe-şey.” diye şoke oldu Solyaris, “Solyaris benim adım.”

    “Hah.” diye bir anda sakinleşti Kadın, elini uzatıp tebessüm etti, “Ben de Asu.”

    Solyaris, Asu’nun elini sıkıp gülümsemeye çalıştı, “Kızmazsan, burada ne aradığını sorabilir miyim?”

    “Kadın başına, bu saatte, olayı mı?” diye kaşlarını çattı Asu.

    “Şey, hayır.” diye hızla cevapladı Solyaris, kaşlar çatıldığına göre öyle bir olay olmaması gerekiyordu, tam olarak neyi sorduğunu da anlamamıştı zaten.

    “İyi,” dedi Asu, “Ben…” Etrafına baktı, “Ne aradığımı arıyorum.”

    “Gerçekten mi?” diye heyecanlandı Solyaris, “Ben de.”

    “Bu kadar sevinecek ne vardı?” diye omuz silkti Asu, “Bunun iyi bir şey olduğunu mu sanıyorsun?”

    Solyaris bir süre cevap vermedi, bunun üzerine Asu yüzünü göğe çevirip yer yer akmış makyajının büsbütün akıp gitmesini bekledi. Yağmur yağarken onların böyle sakin ve vurdumduymaz biçimde orada durmaları, yakından geçen biri tarafından deli damgası yemeleri için yeterliydi.

    “Gitsek ya.” dedi Solyaris bu durumdan kurtulmak için.

    “Nereye?” diye sordu Asu kafasını ona çevirip.

    “Herhangi bir yere, ben buranın yabancısıyım.”

    “Tuhaf adamsın.” diye sırıttı Asu, yürümeye başladı, Solyaris hemen takibe aldı, “Karnın aç mı?”

    “Evet.” dedi Solyaris, karın ve açlık kelimeleri bir araya gelince hissetmişti açlığı.

    “İyi, bir kafeye gidelim. Hem azıcık kururuz.”

    Solyaris buna çok mutlu oldu. Bir süre hiç konuşmadan yürüdüler. Yağmur giderek dindi. Sanki atmosfer daha bir eğlenceli hale gelmişti, “Buralara yağmur yağmaz mı?”

    “Sıklıkla mı?”

    “Evet.”

    “Öyle, yağmaz, nereden anladın?”

    “Atmosfer değişti sanki, ya da yağmur susunca fark ettim.” diye cevapladı Solyaris.

    “Eh, bu herkesin işi değil.” dedi Asu ilk kez olgun biri gibi konuşarak, sanki üç beş yaş birden büyümüştü, “Saçımın rengini umursamıyor gibisin ve geri kalan tüm detayları?”

    “Görüyorum ya zaten.” diye omuz silkti Solyaris.

    “Düşünmüyorsun ama, aklından geçirmiyorsun… Seni detaylara kilitlenmekten alıkoyan şey ne? Hem de bir kadın üzerinde?”

    “Çok saçma sorular soruyorsun.” dedi Solyaris.

    Asu ağzını açıp şaşırdı, sonra gülüp göz kaçırdı. Yeniden Solyaris’e baktığında, Solyaris’in etrafta bir şeyler arandığını fark etti, az önce söylediği şey gayet doğal bir akışla çıkmıştı ağzından demek ki; sitem, alay, sıkılganlık? Hiç. “Bana baksana sen.” diye Solyaris’in yeniden kendisinde odaklanmasını sağladı Asu, “Bak şimdi canım, iki erkek vardır: Biri kadınları sevmediğinden, haz edemediğinden hatta korktuğundan falan bahsedip kadın cinsi dışında kimseye hiçbir konuda itibar etmez; kendine bile. Diğeri ise önüne gelen kadını göz hapsine alır, kendini tatmin etmek için her türlü aşka, meşke bulaşır ancak zırnık itibar etmez. Şimdi sen hangisi oluyorsun onu öğrenelim?”

    “Üçüncüsü.” dedi Solyaris kavramaya çalışarak.

    “Ha evet, biri de ergen gibi bir o yana bir bu yana sallanır durur. Orası sanırım olduğun yer?”

    “Dördüncü.” dedi Solyaris bu sefer, “Beşinci, altıncı, kaçıncı olduğunu kim bilir? Ne gereksiz gruplamaların var, kaç erkek varsa o kadar erkek, kaç kadın varsa o kadar kadın çeşidi vardır. Asıl korkunç olan, çeşidi çeşnilerle karıştırmış olmanız! Çeşni o çeşni.”

    “Ne diyorsun oğlum sen ya?” diye alay etti Asu.

    “Ne biliyorsam onu.” dedi Solyaris, “Gelmedik mi daha kafe dediğin yere?”

    “Açık sözlüsün.” dedi Asu, “Ayrıca özlüsün bence. Nasıl uyak, tam senin tarzın!”

    “Çok uyanıksın.” dedi Solyaris memnuniyetle.

    “Teveccühün gülüm.” diye caka sattı Asu.

    Metropolden çok uzak, sakin, neredeyse herkesin neşeli gözüktüğü caddeye çıktılar. Solyaris bol bol etrafı izledi. Yapmacık duran diyaloglar, abartılı tipler, her söylenene aynı abartılı kahkahalarla gülen insanlar… Sonrasında doğallığın kendini yapaylığa bırakıp uzaklaştığı sokaklar; balkondan balkona atışmalar. Fakir ve zenginin bir arada oturup kendi hallerine karşılıklı güldükleri cumbalar…

    “Pekâlâ, artık oraya buraya bakmak yok, yalnızca bana bakacaksın.” dedi Asu, çok geçmeden bir kafeye oturup yemek yemeye başladıklarında.

    “Nasıl yani? Bu bir evlenme teklifi mi?” diye sordu Solyaris nereden çıktığını bilmediği palas pandıras bir tavırla. Kafede oturan diğer insanlar kahkahalarla onlara güldükten sonra işlerine döndüklerinde Solyaris iyiden iyiye şaşırmıştı.

    “Birlikte yediğimiz ilk yemek daha fazla sıkıcı olmadan konuya girmelisin bence diyorum!” diye kaş çattı Asu.

    “İşte şimdi beni etkiledin.” dedi Solyaris.

    “Aman lütfettin, desene sırada sen varsın, bakalım bu konuda başarılı olacak mısın?”

    “Başarılı olduğumu sanıyordum?” diye üzüldü Solyaris.

    “Acık özveri canım, öyle kolay lokma değilim.”

    Solyaris önündeki yemeği yerken lokma kelimesine vakıf olmuştu ancak Asu’nun bu kelimeyi neden kullandığını kavrayamadı, belki de yanlış konuşmuştu; kahkahalarla gülmesi gerekiyordu! Birden gülmeye başladı. Asu şaşırınca, bu sefer kafedekiler onun şaşkınlığına güldüler.

    “Neden gülüyorsun!” diye kızdı Asu.

    “Burada kelimeler yanlış telaffuz edilince gülünmüyor muydu?”

    “Evet ama ben yanlış bir şey söylemedim ki!” diye atar yaptı Asu.

    “Atara atar, gidere gider.” dedi Solyaris ve yeniden… Kafedekiler gülmekten gözyaşlarını boğuldu! Solyaris, kendine hâkim olamadan ortaya attığı bu cümleler ve Asu’nun anlamaz bakışları için kendine gelir gibi olup, Asu’ya doğru eğilerek fısıldadı, “Bak, her ortama uyum sağlayan bir yapım var tamam mı, hem içsel hem de dışsal etkenlerden dolayı oluyor bu. Ben hikâyemi arıyorum! Benim kahraman olmam lazım! Anlıyor musun?” Asu önce donuk bakışlar atıp sonra kafasını hafiften salladı, “Çok güzel! O zaman bana yardım eder misin?”

    “Yaparım tamam ama hesabı sen ödeyeceksin.” dedi Asu sesini yükseltip yarım ağız sırıtarak, kafedekiler yine kahkahalara boğuldu.

    “Bak, sen de bunun içindesin! Kurtar kendini!” dedi Solyaris, “Bana yardım etmenin başka bir yolu yok.”

    “Sana yardım edeceğim diye!” diyerek ayaklandı Asu, “Ait olduğum yeri ve kimliği terk etmemi mi istiyorsun sen!” diye gürledi.

    Solyaris bu ani ve şiddetli tepkiye karşı şoke oldu, “Hayır, benimle çıkmanı istiyorum.” diyebildi.

    “Ne?” diye aniden sakinleşip güldü Asu, “Deli oğlan seni…” diye sevimlilik yapmaya başladı, “Çıkalım.”

    “Tamam,” dedi Solyaris kafedeki insanlara dik dik bakarak, “ama önce buradan.” İşte şimdi kahkahalara alkışlar ve ıslıklar da eklenmişti.

    Solyaris ne diye böyle oldu diye hepten şaşırırken Asu’nun yüzü kızardıkça kızardı, “Bunu yapmış olamazsın!” diye gözünü öfke bürümüş halde Solyaris’e baktı. Solyaris’in anlamaz bakışları üstüne, “Seninle kafeden ‘çıkmamı’ istedin yani öyle mi!”

    “Ha-hayır!” diye ayaklandı Solyaris korkuyla, o korktukça kafedekiler keyifleniyorlardı, “Buradan çıkmanı istedim, bu hikâye evreninden!”

    Kahkahalar kulak çınlatırcasına yükselirken, Asu önündeki bir bardak suyu hızla Solyaris’in yüzüne çarptı. Solyaris daha fazla dayanamadan kaçtı. Ne garip yerdi burası! Asu’nun kahkaha çıkartmalı sövgüleri peşinden gelirken, koşabildiği kadar hızlı koştu. Caddeye çıktığında arabanın bir tanesi adamın birini ezdi. Dehşete kapıldı ancak ezen araba hiç durmadan giderken, ezilen adam sanki ezilmemiş de sarhoşlamış gibi ayağa doğrulup yalpaladı. Yalpalaması son bulduğunda yere düşüp bayıldı. Görenler gülmeden geçmediler!

    “Lütfen!” diye haykırdı Solyaris, “Yok mu şöyle akla mantığa uygun, hesaplarla örülü bir dünya? Yok mu kahraman olabileceğim başka bir yanılsama! Neden çıktıysam yokluktan? Yok olmanın dayanılmaz hafifliğini istiyorum!” Solyaris son kelimesi bittiği anda puf diye yok oldu. Ne komik bir yok olma şekliydi o öyle…

     

    3.Bölüm’ün Sonu
    Yunus Emre Işık

    4. Bölüm bir sonraki hafta sizinle olacak, yorumlarınızı bekliyoruz…

    Arayış – Bölüm 1
    Arayış – Bölüm 2

  • Hatır

    Hatır

    Hatır

    Hatırlar mısın?..

    Seninle zamanın bi yerinde tek, bir, toktuk,
    Öncesinde ve sonrasında hiç ayrı durmadan..
    Zamanın başka bir yerinde birbirimizden koptuk,
    Gidişte de dönüşte de selamsız kalmadan..

    Derken, yıldızların meşgalesinden,
    ancak birbirimize baktık ki yoktuk,
    Ne senin bende gölgen, ne benim sende..

    Darıldık öyle olunca birbirimize,
    Bölünmeye, kırılmaya doyduk..
    Sen, bensizliğin önemsizliği;
    Ben, sensizliğin gerekliliği üzerinde durduk..
    Şeklini şemalini göremediğimiz silüetlere,
    Birbirimizden, birbirimiz olmadan dem vurduk..

    Geçip gitti yıldızlar önümüzden,
    Zamanın öteki yerinde yeniden buluştuk,
    Epey ömür gitmişti sonsuz ömrümüzden..
    Birbirimize olanların sebebini sorduk,
    Görülmemiş hesaplar istedik dünümüzden..

    Sessizleşti o an ortalık,
    Etrafımız öylesine kalabalık..
    Sen senler biriktirmişsin, ben benler;
    Hesabı da, vefayı da pek güzel görürler..

    Göz göze, öz öze en son da söz söze geldik,

    Onlar işleyedursun dedik,

    Yeniden tek, bir, tok olmaya gittik..

    Yunus Emre Işık

  • Herkesin Yazdığı Roman

    Herkesin Yazdığı Roman

    *10 küsur yıl öncesine ait bir yazıdır…

    Değer verdiğimiz her şeyin günü geldiğinde kalbimizi kırmasıyla başlar bu roman; yaşamımızın her karesini bazen keder, bazen mutluluk, bazen korku, bazense sevgiyle yazarız, her gün yeniden açtığımız bembeyaz sayfalara…

    Günü gelir, sayfalar kirlenir. Hiç durmadan yazdığımız romanın başına döneriz. Çünkü sayfalar bir gün bitecektir, çünkü sayfalar günü geldiğinde değere binecektir. Tek tek inceleriz tüm sayfaları gereksiz yere kirlendi mi diye. Fark ederiz… Aslında o kadar çok gereksiz sayfa var ki bu romanda, yaşadığımız mutluluğu, sevgiyi, aşkı yazacak kağıt kalmayacak!

    Gereksiz yere kullanılan onca kağıdı temizlemek isteriz ama ne silgi ne de sevgi temizler o kağıtları… Bu sefer başka bir yol ararız, en azından gereksiz yazı kalmasın diye sayfaları koparmaya çalışırız. Bu sefer de başarısız! Kağıtlar öyle güçlü tutmuş ki romanı, sanki yaşanılan her saniye daha çok yapıştırmış sayfaları.

    Düşünmeye başlarız… ”Elimde çok az kağıt kaldı, bu romanı okuyan herkes görecek gereksiz sayfaları; yanlışları, acıları, yapılan onca hatayı!” Ağlarız… Bağırırız… Geriye kalan sayfaları yırtarız, romanı bırakırız. Çünkü mutluluğu, aşkı, sevgiyi de yazsan kalan sayfalara, yaşamını kazanamazsın asla!

    Ne doğduğun günü, ne okul zamanlarını, ne düğününü ne de geride bıraktığın yılları. Bence insan, geçirdiği her saniyenin güçlendirmemesi için gereksiz sayfaları, zamanında koparmalı bir çok sayfayı… Sayfaları koparmak için fark etmelisin! Etrafında olup biteni, seni tüm kalbiyle sevenleri, sevgini hakedenleri, sana yanlış kalemi verenleri ve sayfalarını kirletenleri…

    Yunus Emre Işık

  • Arayış – Bölüm 2

    Arayış – Bölüm 2

     

    AC: Çanta da çantaymış!

    Kendini kapalı, büyük bir mekânda buldu. Mekân bomboştu. Bir otopark ya da pazar yeri olabilirdi. Nereden nereye geldim diye düşünmüyordu çünkü şekilciliğin bir anlamı olmadığına vakıftı; en azından kendi yolu için. Her şeye hâkim olmanın yanı sıra, her şeyin içindeki bir şeylere de hâkim olamayabileceği gerçeği onu germeye devam ediyordu. Onun elinde olan ve olmayan o kadar çok şey vardı ki, bu çatışma kısa varlığını bile yorgunlukla yüz yüze getiriyordu. Neyse ki yüz yüze gelmek korkulacak bir durum değildi; yorulmadan da yoluna devam edebilirdi. Arkasını dönmüşken yorgunluk onu kolundan çekip sarılmaya kalkarsa bak sen işe! “Şimdilik boş versene.” dedi kendi kendine, “Bu emek isteyen bir bilmece…”

    Etrafını ararken dört beş metre ötesinde durmakta olan çantayı gördü. Para çantası olması muhtemeldi. Ağır ağır çantaya doğru yürüdü ki yakınından bir gürültü koptu. Takım giyimli bir adam üzerine doğru koşuyordu! Bakışlarından çantanın peşinde olduğunu anlayınca derhal hareketlendi. Belli ki çantanın içindeki şey değerliydi ve böyle bir durumda o çantanın en değerli kişi de olması gerekirdi! Yakında olmanın avantajıyla çantayı yerden aldı, tam koşacakken Adam üstünden zıplayıp tek bir hamleyle çantayı kaptı, doğrulup ileriye doğru hareket edecekken Solyaris onu bacağından yakaladı. Adam dengesini kaybedip yere düştü, düşerken çanta elinden fırladı. İkisi de çantanın havada süzülüşünü izlediler. Derken aynı kılıkta bir kadın çantayı havada yakaladı. Solyaris ve Adam birbirine baktı. Çok geçmeden koşmaya başlayan Kadın’ın peşine düştüler. Koşmuyordular.

    “Adın ne?” diye sinirle sordu Adam.

    “Soly-”

    “Peki Soly, söyle kimin tarafındasın?”

    “Şey, ben, nasıl?” diye anlamaya çalıştı Solyaris. Doğrusu adamın isim sormasına karşın, bir önceki gibi hayal kırıklığı yaşamamak için peşinen adını söylemişti ama belli ki şu an isim önemli değildi. “Neden koşmuyoruz?” diye konu dağıtmak istedi; bu şekilde parçalar toplayıp anlamlı bir bütün oluşturabilecekti.

    “Çantanın peşinde olan ne ilk ne de son kişiyiz.” dedi Adam; hem kendisi, hem Solyaris hem de Kadın için. “Birazdan diğerleri de gelir. Fazla uzaklaşamazlar, ne de olsa bazı sınırlar var.” Hızlı ama anlaşılır konuşuyordu.

    “Bir oyunun içinde miyiz?” diye sordu Solyaris.

    “Evet.” dedi Adam alayla, “Sonunda bazılarımız yerden yere vurulacak!”

    “Anlaşılan, çantayı bizim almamız gerekiyor.” diye anladı Solyaris, Adam’ın kılığına da bakılırsa ajan olmalıydı. “Senin adın neydi?”

    “Bob.” dedi Adam, “Yanıma donanımlı birini göndereceklerini söylemişlerdi.” diye Solyaris’i baştan aşağı süzdü, “Doğrusu böyle bir şey beklemiyordum!”

    “Kimin ne konuda donanımlı olduğunu bilemezsin.” diye savunmaya geçti Solyaris. Az önce çantayı kapıp kaçan kadın şimdi kaçtığı yerden geri dönüyordu. Bob’un tahmin ettiği şey bu olsa gerekti.

    “Kaçacak yerin kalmadı!” diye seslendi Bob, “Bırak çantayı bana!”

    “Diyelim ki bırakacağım!” diye alayla karşılık verdi Kadın, “Neden arkamdan gelenlere değil de sana bırakıyormuşum!”

    “Çünkü ben daha yakışıklıyım!” diye sırıttı Bob.

    “Bir şey yapacak gibi.” diye uyardı Solyaris, Kadın eliyle bir şeyler kurcalarken.

    “Yapacak bir şeyi kalmadı ki.” diye umursamadı Bob, “Sınırın bu tarafında kıdemi düşüklere yer yok tatlım!” diyerek Kadın’a bağırdı.

    “Öyleyse sınırları aşarız!” diye güldü Kadın, arkasından ikisi kadın üç kişi daha görüş açısına girdi.

    “Bunu yapamazsın!” diye böbürlendi Bob.

    “Neden olmasın? Duyduğuma göre kıdem atlamak için sınırları aşmak gerekiyormuş!” diye ekledi Kadın ve bir sis bombası çıkardı. Bombayı herhangi bir yere savurmak yerine dik açıyla tepesine fırlattı ve deli gibi koşmaya başladı. Solyaris ve Bob bir yandan, diğer üç kişi öteki yandan fırladılar. Kadın’ın gittiği yöne gitmek için sisin arasına girmek zorundaydılar.

    “Bir şey yapacak demiştim.” diye söylendi Solyaris.

    Sisin içindeydiler. Bob ona doğru dönüp sinirle baktığı sırada bir kola çarpıp yere kapaklandı. Diğer kadın da Solyaris’e çelme taktı. Kadınlar, yanlarındaki adamın Bob’a ve Solyaris’e üç beş tekme savurması ardından gülüşüp keyifle uzaklaştılar.

    “Ne biçim ajansın sen?” diye inledi Solyaris, kaburgasına geçirilen tekmenin acısını cenin pozisyonunda dindirmeye çalışırken.

    “Boşluğuma denk geldi!” diye kudurdu Bob, “Sen nasıl bir donanımlısın peki!” Solyaris cevap vermedi. “Kalk! Olay farklı boyutlara taşındı! Hemen gitmemiz gerek!”

    “Sınır ve sınır dışı hakkında yeterli bilgiye sahip olmama ihtimalim var.” diyerek yeniden ayakları üzerinde durmaya çabaladı Solyaris. “Hele bir özet geç, bak nasıl donanım sağlıyorum!” Bob, öyle gözü dönmüş vaziyetteydi ki Solyaris’i umursamadan adımlarını hızlandırdı.

    Arkalarında sis iyiden iyiye dağılmışken, kapalı mekânın çıkış kapısına varmışlardı. Kalabalık mı kalabalık bir metropolün ortasındaydılar. Solyaris’in sınır denilen şeyin çıktıkları bina, sınır dışı denilen şeyinse metropolün kucağı olduğunu anlaması uzun sürmedi. Burada çanta bulmak bir yana, çantalı birini bulmak bile deli işiydi!

    “Nereden başlayacağımızı biliyorum.” dedi Bob.

    “Sahi mi?” diye dehşete kapıldı Solyaris.

    “Jennifer’ın çantayı vereceği kişileri tahmin edebiliyorum! Yarın sabah nerede olacaklarını da!”

    “Sabaha kadar bekleyecek miyiz?” diye sordu Solyaris.

    “Sen o vakte kadar arayabilirsin tabii,” diye gözlerini Solyaris’e dikti Bob, “donanımlısın ya hani!”

    “Şey, tabii-”

    Aniden metropolün ortasında yerden duvarlar yükselmeye başladı. Duvarlarla birlikte yükselen insanlar dehşet içinde fazla yükselmeden yere atlıyor, kalabalık oradan oraya kaçışıyordu.

    “Haklıydın!” diye bağırdı Bob, “Sınırları hiçe sayan geniş bir ağ olduklarını öngörememiştim! Gitmezsek etrafımız duvarlarla sarılacak! Kalacağız!”

    “Duvarlar aynı anda yükselmiyor mu ama?” diye telaşla sordu Solyaris, geldiğinden beri soluklanacak vakit bulamamıştı doğrusu!

    “Evet!” dedi Bob, “O yüzden şimdi simülasyon olan duvarı bulman gerek!” Solyaris yüzüne şaşkınlıkla bakınca ekledi, “Simülasyon eğitimim yok! O yüzden yanıma seni istemiştim!”

    “Pekâlâ!” diye heyecanlandı Solyaris, “Tamam, yapacağım.” Baktı. Karanlıkta ve kargaşada duvarları görmek bile zordu! Neyse ki her biri beşer metreyi bulmuştu. Bob deli gibi kafasını bir o yana bir bu yana çevirip duvardan duvara bakış gezdirirken o, duvar diplerindeki insanlara yoğunlaştı. Şansına olacak ki, herkes gürültü kıyamet çıkış yolu ararken pek sakin ilerleyen bir adama gözü ilişti; değneği vardı, önündeki yolu yokluyordu. Adam değneğini şehrin ortasında estetikten yoksun heykeller gibi dikilen o beşer metre duvarların birine savurduğu esnada, değnek herhangi bir engele çarpmadı. “İşte.” diye bilmiş bir tavır takındı Solyaris, heyecanının seviyesini mümkün mertebe düşürdü, “Orada bir engel yok.” diyerek az önceki adamın geçtiği duvarı gösterdi, “Bir simülasyon.” Bob takdirle yüzüne bakınca iyice abarttı, “Nerede olsa tanırım.”

    “Başka şaklabanlıklar da yapacaklardır. Gidelim.” dedi Bob.

    Sabaha kadar, Bob’un buluşma noktası olacağını öngördüğü meydana ulaşmak için uğraştılar. Meydan uzaktaydı, yayaydılar ve Bob etrafındaki herkese potansiyel şüpheli gözüyle baktığından kimseden yardım alamıyordular. Tabela dedikleri yön gösteren levhalar Solyaris’in oluşturmaya çalıştığı yer yön duygusunu birbirine katmıştı! Meydana çok yaklaştıkları sırada, bir an bile azalmayan o kalabalığın arasına güneş doğmaya başladığında, düşüp kaldılar. Ne de olsa şu buluşmanın gerçekleşmesine bir iki saat vardı. Yeni bir maraton başlamadan şekerleme yapsalar iyi olurdu…

    Solyaris ilk kez yaptığından olacak, pek uyuyamadı. Hatta Bob gözlerinde gözlük, ağzı açık, kendinden geçmiş haldeyken onu dürtükledi. Bob hızla uyanıp ayağa fırladı, “Geç kalmadık ya?” diye sordu.

    “Bunu nereden bilebilirim?” diye bocaladı Solyaris.

    “Zaman duygusu denen bir şey yok mu sende!” diye söylendi Bob.

    “Enerji.” dedi Solyaris.

    “Ne?” diye anlamadı Bob.

    “Işık.” diye ekledi, hala daha başka bir şey bilmiyordu ki!

    “Meydan bize on dakika, güneş pek tepeye çıkmış sayılmaz.” dedi Bob kolaçan edip, “Gidelim.”

    Bir süre yürüdüler. Ardından Bob kafasından birtakım hesaplar yaptı, “Hızlı yürümeliyiz!” dedi, “En azından şimdi yürüdüğümüzün dörtte ikisi kadar.”

    “Yarısı kadar mı yani?” dedi Solyaris, “Bir buçuk katı?”

    “Matematiğin iyiymiş!” diye tersledi Bob.

    “Vortex.” kelimesi çıktı Solyaris’in ağzından.

    “Nasıl?”

    “Bilmediğin şeyleri bildiğin ve bildiğin şeyleri de bilmediğin zamanlar oldu mu hiç?”

    “Joe bana neden bunu reva gördü kim bilir!” diye iğneledi Bob.

    Kalabalık dün geceden çok daha azdı. Bu işlerine gelirdi. Koşar adım meydana girdiler, Bob gözlüğünü çıkarıp hızla etrafa bakındı. Solyaris nedense burada aradıklarını bulacaklarını sanmıyordu. “İşte oradalar Soly!” diye atıldı Bob.

    Solyaris hızla kafasını çevirdi, ajan kılığından biraz olsun sıyrılmış başka bir kadın vardı orada, “N’apacağız koşacağız mı?” diye sordu heyecanı yeniden artarken.

    “Elbette koşacağız! Elbette koşacağız! Koşmayacak olsak ne boktan bir takip olurdu bu!” diye gazladı Bob. Derhal topukladılar. Takip ettikleri kadın onları iki başka adama götürdü. İki adam Solyaris’i ve Bob’u görünce şaşırıp koşmaya başladı. Adamlar, dün gece sis bombası bırakan kadının yanına varıp çantayı ondan aldı. Bob çantayı görünce iyiden iyiye hızlanmıştı.

    “Çantada ne var?” diye sordu Solyaris, aynı zamanda bu soruyu nasıl daha önce sormadı diye şaşırken. Nabzı hızlanmıştı.

    “Bunun ne önemi var?” dedi Bob burnundan soluyup, Solyaris bu cevap karşısında şaşırdı, “Onu bizim eve ulaştırmamız gerek!”

    “Hangi ev?”

    “Biraz daha kovalamacayı sürdürürsek önümüzdeki adamların varacağı ev!” Solyaris’in siniri bozuldu, neden bozuldu tam bilmiyordu ama bu ucu kaçık atraksiyon onu germeye başlamıştı. Nihayet söz konusu evin önüne geldiklerinde Bob ve Adamlar karşı karşıya geldi. Birbirlerine uzunca bakışlar attılar…

    Solyaris bu bakışma işini bir önceki deneyimine benzetti. Elinde pek bir şey olmamasına rağmen, bir şeyleri bir şeylere benzetiyor olması çok riskli değil miydi? Sonradan da emin olacağı gibi, aslında hiçbir şey hiçbir şeye benzemezdi. Çantaya doğru yeltendiğinde bu sefer ona çelme takan Bob oldu. “Bu nedendi?” diye kızdı Solyaris.

    “O kadar uzun boylu değil.” dedi Bob.

    “Ne, gerçekten mi?” diye kendi boyuna bir kez daha baktı Solyaris, “Emin misin?”

    “Yoksa onu Jack mi sandın?” dedi adamlardan biri.

    “Nasıl yani?” diye bocaladı Bob.

    “Yine mi Jack!” diye gereğinden fazla öfkelendi Solyaris.

    Her biri kafası karışık vaziyette dururken, Bob’un sırtına bir odun parçası gümledi. Bob bayılınca Solyaris nasıl olup da bayıldı diye şaşkınlıkla yakınına gidip inceledi. Odunu vuran kadına bakıp içini çekti; şimdiye kadarkilerden biri değildi. “Nasıl bir hayat yaşıyorsunuz ya siz?” diye söylendi.  Kadın adamlarla birlikte eve girdikten birkaç dakika sonra peşlerine gitti. Hala daha kahraman olabilmesinin yolu var mıydı? Besbelli kahraman çantayı veren kişi olacaktı. Öyleyse iş işten geçmişti! Ama en azından çantanın kime verildiğini ve içinde ne olduğunu öğrenebilirdi.

    Eve girip izleri takip etti. En büyük odada, yatakta yatan halsiz yaşlı bir kadın vardı. Adamlar çantayı Yaşlı Kadın’ın kucağına koyup açtı. Solyaris tam da o ana denk geldi. Bob’a odun vuran kadın, çantanın içindeki kaseti eline aldı. Çantanın bir yerine elini attı. Elini attığı yerden bir bölme açılınca Solyaris ürktü. Kaset bölmeye konulup kapatıldı. Çantanın içinden garip sesler gelmeye başlayınca Solyaris öbür tarafa geçip, doğrudan çantanın içine bakmak istedi. Zaten herkes pek bir memnun vaziyetteydi ve kimse onunla ilgilenmiyordu.

    “Bu mu?” diye sordu Yaşlı Kadın.

    “Evet, işte torunun.” dedi Kadın.

    Yaşlı Kadın gülümsedi. Solyaris, çantanın içinde oynamakta olan video kaydını görünce bir süre donup kaldı. Yeni doğmuş bir bebek elini emiyordu. Solyaris’in donukluk sebebi şaşkınlık değil, anlamamaktı. Bu düpedüz saçmalık değil miydi? Onu olduğu yerden alıp götüren şey her neyse bir an önce devreye girse iyi olurdu; burada daha fazla kalmak istemiyordu! Resmen koştuğuyla kalmıştı! Umuyordu ki bir sonraki süreç geçirdiği iki süreç gibi hayal kırıklığı olmazdı! Tam da istediği gibi, bir ses dalgası gelip onu boyut denizine sürükledi…

    2.Bölüm’ün Sonu
    Yunus Emre Işık

    3. Bölüm bir sonraki hafta sizinle olacak, yorumlarınızı bekliyoruz…

    Arayış – 1.Bölüm

  • Türk Mitolojisi 101 / Selma Çolak “Yeni Çıkanlar”

    Türk Mitolojisi 101 / Selma Çolak “Yeni Çıkanlar”

    Türk Mitolojisi 101

    BİR ÇIRPIDA TÜRK MİTOLOJİSİ

    Başlangıçta uçsuz bucaksız sulardan başka hiçbir şey yoktur: Daha ne yer, ne gök, ne deniz varlığa gelmiştir… Tanrı Ülgen bu bilinmez suların üzerinde uçup durur fakat konacak bir yer bulamaz. Bu sırada ilahi bir ses ona hitap eder ve “Karşına çıkan şeyi tutup yakala,” der. Tam o sırada sulardan bir taş fırlar. Ülgen hemen taşı yakalar; artık üzerinde durabileceği bir yer vardır. Şimdi sıra dünyayı ve diğer âlemleri yaratmaya gelmiştir. Ülgen, dünyayı yaratmaya başlamak ister ama bunu nasıl yapacağını bilemez. İlahi sesin ona yanıt vermesini umarak bunu nasıl yapabileceğini sorar. Bu kez sesin kaynağı olan Ak Ene (Beyaz Ana) kendini gösterir, “Yap, olsun,” der ve sulara gömülüp ortadan kaybolur…

    Türk mitleri bu öyküyle başlıyor ve birbirinden ilginç başka pek çok mitle devam ediyor.

    Mitolojiye ve Türklerin eski inançlarına ilgi duyanlar için eşsiz bir kaynak!

    Kitap  Adı: Türk Mitolojisi 101
    Yazar: Selma Çolak
    Sayfa Sayısı: 
    240
    Yayınevi: Say Yayınları

  • Psikoloji Deneyleri / Michael A. Britt “Yeni Çıkanlar”

    Psikoloji Deneyleri / Michael A. Britt “Yeni Çıkanlar”

    Psikoloji Deneyleri

    Laboratuvarları ve amfileri unutun. Evde kendi psikoloji deneylerinizi yapabilirsiniz!

    Pavlov’un köpekleri, Skinner’ın kutusu, Stanford mahkûmları gibi ünlü psikoloji deneyleri bilimin insan davranışına olan bakış açısını değiştirdi. Peki ama bu testler gerçekte nasıl işliyor? Psikoloji Deneyleri bu teorileri ve deneyleri kendi başınıza nasıl test edeceğinizi gösteren çarpıcı bir rehber.

    Popüler bir podcast olan The Psych Files’ın yaratıcısı Dr. Michael A. Britt’in uzmanlığında yalan söyleyenleri tespit etmenin türlü yollarını, kırmızı rengin satın alma üzerindeki etkisini, daha fazla bahşiş kapmak için neler yapmanız gerektiğini, neden hiç olmamış şeyleri hatırladığımızı, isteğimizin dışında nasıl daha fazla para harcamaya yönlendirildiğimizi ve çok daha fazlasını keşfedeceksiniz.

    Bu keyifli kitap psikoloji tarihini sadece okumanızı değil aynı zamanda onu deneyimlemenizi sağlıyor.

    Kitap  Adı: Pavlov’un Köpeklerinden Stanford Mahkûmlarına En Çarpıcı Psikoloji Deneyleri
    Orijinal Adı: Psych Experiments
    Yazar:
    Michael A. Britt
    Çeviren:
    Özlem Özarpacı
    Sayfa Sayısı:
    288
    Yayınevi: Say Yayınları

  • Neresinde Olursan “Ol”

    Neresinde Olursan “Ol”

    Adem’den öncesine, Havva’dan sonrasına,
    Bir kutbun ezeli, bir kutbun ebedi,
    Durgunluğa nefes, şimdi her şey dönmekte,
    Sen bu varoluşun neresindesin?

    Okyanuslar içre sonsuz çeşit varlık,
    Gökler üstünde yıldızlı sahalar,
    Yıldız gözüken hava gemileri,
    Sen bu varoluşun neresindesin?

    Kadim dönemlerde amansız bir seziş,
    Rehberler geldiğinde ötekini keşfediş,
    Kitaplar devrinde sürekli bir fethediş,
    Sen bu varoluşun neresindesin?

    AH eder kayıpsız görevliler,
    Kutuplar yer değiştirir,
    Zaman dipsiz bir kuyuda,
    Sen bu varoluşun neresindesin?

    Kaç dönüm geçirdi yaşam,
    Kaç kere uğradı ölüm,
    Görünmezdi bilince görünen,
    Sen bu varoluşun neresindesin?

    Öz kuruldu tahtına,
    Göz salındı detaylarda,
    Söz ağladı bahtına,
    Sen bu varoluşun neresindesin?

    Tüm benliğinin dışına çıkıp sor:
    Sen bu varoluşun neresindesin?
    Her neresinde olursan ol,
    Yokoluşunda olma benparçam…

    Yunus Emre Işık

  • Yarım Kalmak

    Yarım Kalmak

    Yarım Kalmak

    Zaferi yarım kalmış bir ülkenin, işleri yarım kalmış bir evladıyım. Yüce bilinçlerle kuşatılan topraklar, alınması istenen ancak alınamayan büyük bir mirasın arkasında nasıl elem bir yastaysa; yaratıcı bilinçlerle kuşatılan zihnim de tamamlanamayan başarıların arkasından ağıt yakmakta…

    Gerçeğe dönüşebilecek düşlerin, gerçek ve düşü birbirine düşüren bekçileri kol geziyor. Siyah ve beyazdan iki ayrı saf gibi bahsedenin griyi görmezden gelmesi gibi, gerçek ve düşün de üçüncü bir ortak paydada tek-bir olacağına ihtimal verilmiyor. Gerçekler de yarım, düşler de; tam olan bir şey yok can evinde…

    İlk gençliğim ve yetişkinliğim yarım kalmış başarılar, yarım kalmış ilişkilerle dolu. Ne bir gencin yaşaması gereken bir hayatın tamamını yaşayabildim ne de yetişkinliğin olgun ve dolgun ilk anılarını. İlklerimizin ipleri nasıl ele alındıysa şimdi sonlarımıza dikildi gözler, onları da yarım bırakmak için…

    Hayatımın her düzeyi rutindi; ne fakirdim ne zengin. Orta şekerli bir meczup. Ne çok çalışmak yetti zengin olmaya ne de fakir kaldı düşlerimiz. Burada bir şeyi olmayı, isteyerek oldurmak bir yana, olsun diye çırpınırken bile oldurmak güç. Kutsal tepeden inen düşlerimizin ortasına, tepeden inme düş kırıklıkları yağmakta…

    Biz neden hep yarım kaldık sahi?.. Neyimiz yetti de neyimiz yetmedi? Ne içinde olabildik kendi hayatlarımızın ne de dışında; hayatımıza başrol olarak atanacağımız düşünü kurarken, arkada sahte oyunlar içinde olan yardımcı oyuncular gibiyiz. Binbir çeşit maskenin altında kendi yarım kalmışlığımızın eseriyiz…

    Sorsan şöyle derler: Sıyrılan sıyrıldı, sıyıran sıyırdı… Ne kazanç var bu eksik kalmışlıkta ne de kaybetme korkusu; hala daha yarım kalma hissim için kendimi teselli etme biçimim: Elbet uyanışı olacak bekle, bu bir toprağın uykusu…

     

    Yunus Emre Işık

  • Arayış – Bölüm 1

    Arayış – Bölüm 1

    Önsöz

    Merhaba sevgili okur, üniversitenin son yıllarında orta metrajlı bir deneme filmi çekmek isteyip kolları sıvamıştım. Okul, iş derken 3 ay süren bir yolculuk sonunda film ortaya çıktı. Profesyonel şartlar olmadığından dolayı senaryoyu uzun solukta anlatmaya fırsat bulamamıştım ancak sonrasında öykü kitabı olarak yazıp bilgisayarımdan sakladım. İşte okuyacağınız bu bölümler o saklı dosyalardan biri. Filmin bağlantısını da buraya bırakıyorum izlemek isteyen izleyebilir:

    Şimdi biz bu filmden çok daha fazlasını içeren öykümüze başlayalım, iyi okumalar…

    Giriş

    Eni, boyu, hacmi ya da cismi olmayan bir boşlukta buldu kendini; öylesine, ansızın. Yeniden mi yaşamaya başlamıştı? Gerçi daha önce ölmüş müydü buna emin değildi. Yirmili yaşlarda olmalıydı ve bir… erkek? Niceliği kavramasında sıkıntı olmamıştı da -malum matematik- nitelik olarak ‘erkek’ demek ne demek bilemedi o an için. Bilemezdi de. Peki nereden vakıf olmuştu bu kelime bir anda? Kelime mi? Kelimeler… Bir dakika! Her şey çok hızlı gelişiyordu! İşte orada! İçinde bulunduğu boşluk da gözleri önünden çekiliyordu! Neler oluyordu? Neydi bu bilinç akımı? Kültürel bir miras, genetik bir bilgi aktarımı olmalıydı… Dahası, aktarılmış bilgilerin de aktarımı. Sorular ne de çabuk cevaplara evirildi…

    Solyaris nereden geldiğini kestiremediği bir ses dalgası akabinde, çevresindeki her şeyin kaostan kozmosa geçiş yapıp, ‘yerli yerine’ oturduğunu fark etti. Etrafına baktı, geniş bir arazideydi. Etrafta çalılıklar vardı. Güneş tepedeydi. Rüzgâr toz kaldırıyordu. Kendine döndü, siyah bir pantolonun, beyaz bir gömleğin içindeydi. Zayıftı ama uzundu. Pantolon askısı, pantolonun düşmesini önlemekle birlikte, omuzlarını desteklemekteydi. Kafası kaşınınca elini kafasına götürdü. Kafasında bir şey vardı? O şeyi çıkarıp baktı. Siyah bir fötr şapkaydı. Saç dipleri güneş sıcağından karıncalanmaya başlayınca kaşınma işini çarçabuk halledip şapkayı kafasına geri taktı.

    Burada, bu biçimde ne işi olurdu ki? Bir işi olmalıydı. Önemli bir işi? Nereden geldiğini ve nereye gideceğini bilmeyen bir haldeyken, bu soğukkanlı tavrı pek cesaret işi sayılırdı. Hem de hava bu kadar sıcakken! Hafif bir korkaklığı da yok değildi elbet. Bir yandan da herhangi bir şeyin ustası gibi hissediyordu kendini. Neydi ustalıkların en üst mertebesi? Kahramanlık mı? Neden olmasın? Bir kahraman olmalıydı. Peki kahramanlık için ne gerekirdi, kime giderdi? Muhakkak, önce soru sormak gerekirdi; her şey hakkında…

    WE: Erkek bu demek!

    Ellerini gözlerine perde yapıp, gözlerini de hafiften kısarak uzaklara baktı. Baktığı bir uzakta, atların yoğun olduğu bir çiftlik vardı. Bir kovboy purosunu yakmış vaziyette çiftlikteki evlerden birinin önünde durmaktaydı, “İşte buldum seni.” dedi heyecanla, “Bekle beni. “

    Hızlandı. Yolculuğu başlamıştı. Kovboy, şapkaları, çizmesi ve çok amaçlı kemeriyle gözünde giderek büyürken yürüyor olmanın hoş bir şey olduğunu fark etti. Kovboy atlara bakmaktan üzerine doğru birinin yürüyor olduğunu görmüyordu. Hali hazırda purosunu tüttürmek de belli ki epey hoşuna gidiyordu. Solyaris’in heyecanı adımları hızlandıkça artıyor, sıklaştıkça garip haller alıyordu; güler gibi, ağlar gibi, öfkelenir gibi oldu. Hem peş peşe hem de üst üste oldu bu. Nihayet Kovboy’un yanına varıp abuk bir gülme sesi çıkardığında Kovboy irkilip jet hızıyla Solyaris’e döndü. Solyaris’in tipinden mi yoksa kılığından mı olacak bilinmez, düşman olmadığına kanaat getirir bir ifade takındı. Sert sert yüzüne baktı,

    “Merhaba,” dedi Solyaris dost canlısı bir üslupla, “burada duruş amacınız neydi acaba?” Kovboy cevap vermeden sert bakmayı sürdürdü. Bir süre sonra Solyaris içini çekip etrafı yakından gözledi, başka birini göremeyince yeniden konuşmaya girişti, “Birilerini bekliyor olabilir misin? Ya da birileri seni bekliyor? Neden yalnızsın, bu arada adın neydi?”

    Kovboy baktı, baktı, baktı, “Dostum biz burada yabancıları sevmeyiz.” diye cevapladı. Sesi tek el ateş eder gibi çıkmıştı; gür ve hızlı.

    “Hangi siz?” dedi Solyaris birkaç adım hareketlenip, demek ki burada başkaları da vardı. Doğrusu önünde duran adam pek bir caka satardı; konuşacak daha düzgün birilerini bulsa hiç fena olmazdı. Derken, Kovboy’un kılığı ve kendi kılığı arasındaki uçurumu göz önüne alıp, hafif endişe içinde, “Ne tür yabancı?” diye sorusunu ikiledi. Kovboy ters bakmayı sürdürerek yanından ayrıldı. Solyaris peşinden takibe koyulup, aynı zamanda etraftan medet ummaya devam etti.

    Evet, bir şeyler olmalıydı ancak belli ki Kovboy burada yaşayan tek kişiydi, çiftlik içinde atlardan başka bir şey görünmüyordu. Atlar aniden delirmeyecekse muhakkak başka bir durum söz konusu olacaktı, “Anladım,” dedi bilmiş bir tavırla, “yalnız adamsın dimi sen? Kesin birazdan başına büyük bir bela gelecek.”

    Kovboy, kemerinden silahı çeker çekmez Solyaris’in topuğuna doğru sıktı. Silah patlaması hem Solyaris’i hem de atları birer metre zıplattı, “Sen beni tehdit mi ediyorsun?”

    “Ha-hayır,” dedi Solyaris korkuyla, “tehdit falan yok sakin ol lütfen, bela çıksın istemiyorum.”

    “Kimlerdensin, kim gönderdi seni?”

    Solyaris ağzını açarken büyük bir gürültü duyuldu. Dönüp baktılar, uzaklarda bir posta arabası hızla yol almaktaydı, “İşte!” diye nida attı Solyaris, anlaşılan bu çiftliğe gelmesine bile gerek yoktu, asıl hikâye oradaydı, keşke durduğu yerde dursaydı! “Kesin orada! Görüşürüz.”

    Solyaris şaşılacak bir mutlulukla Kovboy’un yanından ayrılırken Kovboy şaşkın, anlamaz bir ifadeyle arkasından izledi; topukları kalçasında mı gidiyordu ne! Kasabayı bu kaçık genç için uyarırsa iyi olabilirdi; zihinlerin selameti!

    Nancy, posta arabası içinde sıkıntılı gözüküyordu. Karşısında oturan Daniel ve kapı ağzında oturan Sam dışarıyı izliyordu. Nancy’nin üzerindeki turuncu elbise dışarıdan içeriye yansıyan güneş ışığıyla uyumlu bir hal almıştı. Sam’de kovboy şapkası, Daniel’da ise krem rengi, siyah şeritli bir fötr şapka vardı. Posta arabası aniden durunca Nancy’nin elbisesi güneş ışığından, Daniel’ın ve Sam’in şapkaları da kafalarından ayrıldı; hepsi savrulmuştu.

    “N’oluyor Daniel, neden durduk?” diye endişeyle sordu Nancy. Ayağa kalkacak gibi oldu.

    “Şimdi anlarız,” diyerek kalkmasına müsaade etmedi Daniel, “peşimden gel Sam.”

    “Siz burada bekleyin Sinyora, biz gerekli kontrolleri sağlarız.” dedi Sam, Daniel’ı desteklemişti. İkisi birden arabadan çıktı.

    Nancy, penceren dışarıya bakıp neler olduğunu anlamayı umduğu sırada, araba sürücünün küfürleri, akabinde de tanıdık olmayan bir başka erkek sesi duyuldu; sesin etkileyici bir tınısı, hoş bir tokluğu vardı. “Bu yabancı da kim?” diye düşündü Nancy, “Sesten ibaret bir hödük olmasa bari!” Şu sıra kendini bilmezlerle uğraşacak halleri yoktu. Posta arabasının kapısı tekrar açıldı. Daniel ve Sam, yanlarında elleri bağlanmış olan Solyaris’le içeri girdi. Nancy, Solyaris’in kılığını ve hakikaten de kendini bilmez bakışlarını fark edince, “Sen de kimsin?” diye kaşlarını kaldırdı.

    Solyaris derhal konuşmaya girişmek istedi ancak Daniel ondan önce davrandı, “Yolumuzu kesen buymuş, Şerif’in adamlarından birisi olmalı!”

    “Hayır!” diye atıldı Solyaris, nasıl toparlasa bilemedi, “Hiç de öyle değilim. Ben sizi aceleci görünce beni de alın istedim.”

    “Dışarıdan posta arabası gibi görünebiliriz ama kimseyi postaladığımız yok, birini aramaya çıktık.” diye söylendi Sam. Daniel ve Nancy durumu anlamaya çalışıyordu.

    “Biliyorum, ben de onu arıyorum zaten.” diye fırsat bildi Solyaris, içlerine dahil olmanın başka bir yolu yoktu. Bu şekilde kendini kurtarabilirdi.

    “Onu mu arıyorsun?” diye merakla sordu Nancy, “Neden kasabada seni hiç görmedik peki?”

    Solyaris hızlı bir şekilde düşündü, “Siz görebilseydiniz Şerif de görebilirdi, hiç haz etmem kendisinden.” diyerek ikinci fırsatı kullandı. Belli ki bu kişiler Şerif’in karşısındaydı.

    “Demek sen de Şerif’i sevmiyorsun, iyi, gün geçtikçe artıyoruz.” dedi Daniel.

    Solyaris memnuniyetle kafa salladı. İşte işlem tamamdı! Ona en kaba davranan Daniel da yumuşadığına göre yavaş yavaş sızabilirdi hikâyeye, “Aradığımızı bulabilirsek daha da iyi olacak, sahi neredeymiş?” diye zarlarını oynamaya başladı. Ortamın gerginliği katlanarak azalıyordu.

    “Bilmiyoruz, uzun zamandır bekliyoruz ama gelmedi, sonunda biz aramaya çıktık,” diye açıkladı Nancy, “Şerif onu bulmak için yola çıktığımızı anladığında kuduracaktır.” Küfreder gibi ekledi, “Sonu yakın!”

    Solyaris kavramaya çalıştı. Belli ki ortada beklenen biri vardı ve belki de şimdiye dek hiç gözükmemişti. Üstelik Şerif’ten bahsediliyordu. Bu tür hikâyelerin kötü adamı Şerif’ti. Bunu nereden çıkardığına kafa yormadı, biliyordu işte; bir şekilde. Öyleyse iyi adam aranıyordu… Hem bekleniyor hem iyi, hem de gizemli! Bir kahramandı bu tabii ki! Bu onun hikâyesi olduğuna göre, kahraman başka kim olabilirdi ki? “Belki de aradığınız kişi çok yakınınızdadır…” dedi gizemini koruyup.

    “Bu da ne demek?” diye sordu Sam, bakışları keskindi.

    “Yani,” diye hafiften huzursuzlandı Solyaris, doğrusu sonrası için nasıl davranması gerektiği konusunda tereddüt içine girmişti, “belki çok uzağa bakmanıza gerek yoktur diyorum, yani…”

    “Onu tanıyor musun yoksa?” diye heveslendi Nancy.

    Solyaris bocaladı, kahramanlığını ilan etmenin sırası mıydı emin değildi. Ya da buna hazır değildi. Aklına az önce gittiği çiftlik geldi, “Yakında bir çiftlik var, sahibini iyi tanırım, dost canlısı adamdır, oraya gitsek ya.” dedi sıkılarak. Tek çıkış yolunu orası görüyordu; başka bir şey görmemişti ki!

    “N’apacağız orada?” diye sordu Daniel, iyiden iyiye heveslenen Nancy’e ortak olup.

    “Belki de az daha beklersek onu görebiliriz, sizin kasabadan kaçtığınızı öğrenince yola çıkmıştır.” dedi Solyaris.

    “Onu tanıyor musun diye sormuştum?” diyerek yineledi Nancy. Hevese kapılıp gelişigüzel hareket etmek istemediği belliydi, bu iki adamın onun isteyip istemedikleri konusunda dikkat eder oldukları da.

    “Olabilir.” dedi Solyaris imayla. Bu imasını neye borçluydu bilmiyordu. İlan edeceği kahramanlığa özgü bir ima değildi. İş atar gibi, ya da etkiler? Kimi etkileme gayretindeydi? Bakmakta olduğu kişiyi mi? Nancy? İyi ama neden? Nancy, onay verir gibi bir Sam’e, bir Daniel’a baktı. Daniel ve Sam kafa salladı. Solyaris omuz silkip Nancy’den göz kaçırdı.

    Posta arabasını durdurup, sürücüye geri döneceklerini söylediklerinde sürücü burnundan soluyup kulaklarını iyi bir çınlattı. Hatta iki elini koca göbeği üstünde kavuşturup mızmızlandı. Atlarla muhabbete girişti. Muhabbetlerde sık sık her birine laf soktu. Bu laf sokuş seansından en itibarlı Nancy çıktı ve bu Solyaris’in dikkatini çeken başka bir durum oldu. Nihayet dönüp çiftliğe vardıklarında etrafta kimseyi göremediler. Posta arabasını uygun bir yere koyup dışarı çıktılar. Çiftlikte ‘Saloon’ tabelalı bir kulübe vardı. Burası yolu oraya düşmüşler için iyi mekandı. Solyaris burayı ilk geldiğinde görmemişti. Kovboy da kılığından dolayı onu davet etmemişti belli ki. Kapıdan girip içerideki bir masaya oturdukları sırada Kovboy’un sert bakışlarına maruz kaldılar. Yine de daha ılımlı bir tavrı vardı, ne de olsa Solyaris dışında yabancı sayılacak biri yoktu; hepsi aynı kasabanın halkıydı. Daniel mangırları çıkarıp oturdukları masanın üzerine koyduğunda Kovboy iyiden iyiye misafirperver hale geldi. İçecek bir şeyler hazırlamaya girişti. Solyaris, Nancy’nin onu hedef alan bakışlarıyla karşılaşınca tuhaf hisler yaşadı. Boğazında bir yumru yukarı tırmanıp yeniden inişe geçti. Nancy’nin bakışları uzadıkça Solyaris kasılmaya başladı. Hiç düşünmeden Daniel’ın yakmak için çıkardığı puroyu alıp ağzına koydu. Nancy’ye üstten, kendini havalı gösterdiğini düşündüğü bir bakış attı. Daniel ters ters bakıp bir şey demeden yeni bir puro çıkarırken, Solyaris Sam’in kovboy şapkasıyla kendi fötr şapkasını değiş tokuş etti. Sam, araba sürücülerinin çiftlikteki diğer atlarla giriştiği muhabbeti uzaktan izlerken neredeyse bunun hiç farkına varamamıştı. Solyaris, peşi sıra Nancy’i etkilemeye çalışınca, Nancy buna dalga geçer bir tebessümle karşılık verdi. Solyaris belden aşağısında hareketlenme hissettiği evrede, “Erkek.” dedi, “Ben erkeğim.” İçecek hazırlayan Kovboy ve uzağa dalan Sam dahil olmak üzere ortamdaki herkes tuhaf tuhaf yüzüne baktı.

    “Bunu görebiliyoruz.” diye konuşma gereksinimi hissetti Nancy, Solyaris sadece ona bakıyordu çünkü.

    “Gerçekten mi?” diye sarhoşluktan sıyrıldı Solyaris, “Sen de öyle misin?”

    “Kadın.” dedi Kovboy, hazırladığı içecekleri masalarına koyarken. Bu soruya karşın diğerlerinin donup kalması, aralarındaki bu şarlatanla dalga geçmek için iyi bir fırsat olmuştu ona, “Ona kadın deniyor. Nasıl bir kasabadan gelmiş olabilirsin diye nalları dikene kadar düşünebilirim sanırım!”

    “Enerji.” dedi Solyaris.

    “Nasıl?” diye araya girdi Nancy.

    “Işık.” diye ekledi Solyaris. Başka bir şey bilmiyordu ki!

    “Dünyanın diğer ucunda mı bu kasabalar?” diye güldü Kovboy, ardından eliyle dışarıyı işaret edip, “Sizin kasabada böyle şeyler de mi olmuyordu?” diye sordu.

    Solyaris dışarıya, araba sürücüsünün bulunduğu noktaya baktığı sırada gördüğü şey karşısında dondu kaldı. Bir at, başka bir atın üstüne çıkmış dans ediyordu. Üstteki attan diğer atlarda bulunmayan bir uzuv uzanıyordu; tuhaftır dans esnasında bir görünüyor bir kayboluyordu. Yaşadığı şaşkınlık, yüz hatlarına büsbütün yayılmış olacak ki Kovboy ona geri döndüğünde sinir bozucu kahkahalar atıp uludu. Ortada bilmediği çok büyük bir durum olmalıydı! İyi ama yaklaşık bir saattir her şeyi idrak ederken bunu neden idrak edememişti? Yoksa artık her şey yolda yaşayacaklarına mı iliştirilmişti? Anlaşılan yürüyor olmak hoş bir şey olmanın yanında artık gerekli de bir şeydi!

    “Üstteki erkek, alttaki kadın.” diye uzaklaştı Kovboy alayını sürdürüp, “Öğrenmen gereken diğer şeyleri tekrar uğradığında öğretirim.” diye de noktaladı.

    “Bazen ben de üstte olabilirim.” dedi Nancy hemen.

    “Kesinlikle.” diye destekledi Daniel.

    “Ya da yan yana,” diye güldü Sam, “eşit yani.”

    Solyaris erkeğin ne olduğuna dair hiçbir şey anlamamıştı gerçekten! “Ne zamandır yoldasınız?” diye kapattı konuyu, ciddiyetini takındı, elden kaçmak üzere olan kahramanlık vasfını inceldiği yerden kopmadan sağlamlaştırdı.

    “Çok olmadı.” dedi Nancy konunun değiştiğine sevinerek, “Dün çıktık yola.”

    “Tanıdığını söyledin, nerede tanışmıştınız?” diye değişen konuya hızla uyum sağladı Daniel.

    “Batı gören göze büyük görünür ama sanmayın ki öyle, küçük yaşamlarımız var.” deyiverdi Solyaris. Vay canına! Ona bu laf cambazlığı kudretini veren öz, az önce küçük duruma düşerken neredeydi acaba!

    Sam ve Daniel birbirine bakarken Kovboy dikkatini çekmiş gibi barın arkasından Solyaris’i baştan süzdü. Bir yandan da içki doldurmaya devam etti. Nancy de bir an Solyaris’e dalmıştı ancak Daniel ve Sam’le göz göze gelir gelmez ciddiyet takındı.

    “Yaşamlarımızın küçük olması büyük arayışlara girmemize engel değil,” dedi Nancy aynı kudretle, “sahi adınız neydi?”

    Solyaris iyice havaya girdi, “Kimlikler lüzumsuz Sinyora, hepimiz savaşçıyız şapkalar altında.”

    Nancy şaşırdı, bozuntuya vermeden, “O yüzden ismimi sormadınız yani.” dedi keyifle.

    Solyaris havanın sıcağından farklı bir sıcakla sıcakladı, “Ah, nasıl da atlamışım,” diye kıvrakça yanıtladı, “sahi-”

    Birden dışarıda silahlar patladı. Çok geçmeden içeriye elinde silahlarla bir adam ve bir kadın girdi, yıldızlı giysileri vardı. Silahlarını çekip ateş etmeye başladılar. Daniel hızla masayı devirip önlerine siper etti. Kovboy gelenlere karşılık vermekteydi. Anlaşılan o çağırmıştı buraya onları! Nancy ve Aktör yan yanaydılar. Nancy birden üzerindeki elbiseyi çıkartıp saçını açtı. İçinde başka giysiler vardı. Tam bir kovboy olmuştu. O da Daniel gibi silah kullanarak karşılık vermeye başladı. Solyaris silahı nereden çıkardığını hiç anlayamamıştı. Öbür yanında elinde silahla dua eden Sam’den silahı alarak erine çekine ateş etmeyi başardı. Ortalık epey dağılmışken gelenler durdu. “Şerif’in selamını getirdik, kimse ölsün istemiyoruz, posta arabasını alıp gideceğiz, siz çocuklar uslu durun biraz.” dedi Kadın ukala bir tavırla. Kadın’ın yanındaki Adam, Kovboy’la tokalaşıp güldü. Arkalarını dönüp dışarı çıktılar.

    “Şimdi görecekler günlerini!” dedi Nancy, masanın ardında dinlenmeye koyulmuş haldeyken. Solyaris ne olacağını merak etmeye başlar başlamaz Nancy fırladı ve peşlerinden dışarı çıktı. Adam hızla koşup, vurdukları sürücünün yanından geçerek posta arabasına giderken Kadın durup Nancy’e baktı. Karşı karşıya gelip uzun süre bakıştılar. Aralarından bir çalılık geçti.

    Uzaklarda, bir tepeden aşağı doğru iki Kızılderili bakmaktaydı. Neler döndüğünü izlemeye gelmiştiler. Uzaklaşan posta arabasını görünce atlarını peşine sürdüler.

    Nancy’nin ve Kadın’ın bakışları sertti. Solyaris hala daha olayın şokunu atlatamamıştı. Kovboy içeriden elinde mezurayla çıkıp, Nancy’nin boyunu ölçerken Nancy tepkisiz vaziyette gözlerini kaçırmadan bekledi. Kovboy işini bitirip yeniden Solyaris’in, Sam’in ve Daniel’ın yanına geldi. “Önceki mesleğimdi.” diye açıklama yaptı. İki kadının bakışları sürerken her şey sessizleşti. Atlar bile düellonun sonucunu bekler haldeydi. En sonunda Nancy bir hamlede silahını çıkartıp Kadın’ı vurdu. Kadın’ın son anda bir el ateş etmesiyle kurşun sekti ve tam Solyaris’i vuracakken Solyaris kıvrak bir hareketle kurşundan kurtuldu. Nancy’nin yanına koştu. Nancy, ellerini ellerine koyan Solyaris’e baktı.

    “İsminiz neydi kovboy?” dedi Solyaris ses tonunda açık seçik bir tahrikle.

    Nancy gülümsedi, “Nancy.” dedi.

    “Nancy…” diye soluğu kesilir gibi yaklaştı Solyaris, “Artık açıklama vaktim geldi…” Daniel, Sam ve Kovboy merakla baktılar. Nancy anlamış gibi bir ifade takındı. “Aradığınız kişi benim!” diye ilan etti Solyaris iştahla.

    “Jack! Gerçekten sen misin?” diye keyiflendi Nancy.

    Solyaris’in birden yüzü düştü, “Jack mi?” diye sordu.

    “Jack değil misin yoksa!..” diye kederlendi Nancy.

    “Üzgünüm, yanlış hikâyeye gelmiş olmalıyım” dedi Solyaris aynı kederle. Diğerlerinin yüzüne tek tek baktıktan sonra omuz silkti. Uzaklaşmaya başladı.

    “Kimsin peki sen?” diye birkaç adım öne çıkıp sordu Nancy. Böyle bir şeyle karşılaşmayı hiç beklemiyordu!

    “Solyaris…” dedi Solyaris dönüp. Ne zamandan beri biliyor olduğuna da emin değildi ama bildiğine emindi… “İsmim bu olmalı.” Yürümeyi sürdürecekti ki içinden bir şeyler daha söylemek geldi. Bu şeyler sanki ona ait olacak şeylerdi, tamamıyla dürüst ve doğal olarak… “ama biliyor musunuz,” diye yüzlerine baktı, en çok da Nancy’nin yüzüne, “bence kasabanızı kurtarmak için bir Jack’e ihtiyacınız yok… ” Döndü ve çekti gitti. Gerçekten çekmişti ve gitmişti! Burada işi kalmadığı kesinleşir kesinleşmez bir şeyler, boşluktaki şeylere benzer olan bir şeyler onu olduğu yerden çekip almıştı ve gitmişti. Nancy’nin hak verir bakışları şok geçirir bakışlara evirilmişti. Diğerlerinin suratına dönmüştü; hepsinde aynı ifade vardı. Etraf dağıldı, zaman ve mekân bükülerek ‘yerli yerinde’ olmaktan çıktı…

    1.Bölüm’ün Sonu
    Yunus Emre Işık

    2.Bölüm bir sonraki hafta sizinle olacak, yorumlarınızı bekliyoruz…