Kategori: Edebiyat

  • ÇOCUK

    ÇOCUK

     

    Hiç çıkmamam gereken bir yola çıkmış gibi hissediyorum. Ayaklarım ağır ve uyuşmuş… Bilmem ki belki de bana ait değiller. Sahi bize ait ne var bu hayatta? Evimiz mi? Yoksa sevgi dolu kedimiz mi? Nereye gidiyorum? Gecenin soğuğunu her tanesine kadar çekmiş kumsala mı? Hani şu oturduğumda içinde balıkların bile üşüdüğü denizi izleyebileceğim kumsal… Ah ayaklarım iyice ağırlaştı. Duruyorum birkaç dakikalığına. Dikkatle bakıyorum da sanki kar taneleri gökyüzünden değil de sokak lambalarından düşüyor yer yüzüne. Sokak lambaları kar yağdırabilir mi sahiden? Buna inanacak kadar çocuk olmak isterdim sanırım. Çizgi-film ya da halı desenlerini izleyince babamın beni azarlamalarını unutacak kadar çocuk…

    İşte buldum! Ben savcı, anne ya da zengin olmak değil, çocuk olmak istiyorum. Çocuk nasıl olunur sahi? Hiç hatırlamıyorum. Harçlıklarımı kumbarada biriktirsem mesela ya da saklambaç oynasam çocuk olabilir miyim yeniden? Evet buldum sanki. Şuradaki arabanın arkasına saklansam çocuk olana kadar bulamazlar beni. Ama bunun bir püf noktası vardı. Hatırladım! Öyle arabanın herhangi bir yerine değil tam tekerleğinin arkasına saklanmak gerek. Yoksa daha çocuk olamadan ayaklarımı görüp bulurlar beni. Sırtımı tekerleğe yasladım çocuk olana kadar çıkmayacağım.

    Üşümeye başladım ama pes etmek yok. Bir süre sonra “Elma dersem çık armut dersem çıkma.” diyen bir ses işitiyorum. Hayır, henüz buna inanacak kadar çocuk olmadım. Üst üste “Elma” diyen sesin üzerine, nefes bile almadan saklanmaya devam ediyorum. Zaman geçtikçe neler neler diyorlar. “Çamlak çömlek patladı, sobe…” Hiçbirine inanmıyorum . Ah bir inansam. Olsun inana kadar beklerim ben de. Hem üşümüyorum da artık ama uykum geliyor. Sahi neden yalnızca ayaklarımda hissettiğim ağırlık bütün bedenime yayıldı. Anladım! Çocuk oluyorum işte yavaş yavaş.

    Bacaklarımın üzerini kar taneleri kaplamış. Sanki saklanmama yardımcı oluyorlar. Aslında saklanmayı bırakıp kollarımı ve bacaklarımı kıpırdatarak kelebek çizebilirim bembeyaz ışıldayan karın üzerine. Belki o zaman çocuk olabilirim. Ah, olmuyor. Yapamıyorum. Göz kapaklarım da ağırlaşıyor yoksa bir çocuk gibi mışıl mışıl uykuya mı dalıyorum ?

    Yaren Sıla Akdemir

  • EKSİK

    EKSİK

    Her gidiş bir eksik kalıştır. Hem giden eksik kalır, hem de arda kalandan eksilir bir şeyler… Giden gittiğini sanır, bütün ruhuyla, ama aldanır elbette. Gitmekle gidilir mi kocaman bir soru işaretidir aslında, bir muamma. Kalansa bilir ki içten içe hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır onun için de… Razı gibi gözükse de her ikisi de gönül razı değildir aslında gidişlere, terk edişlere, edilişlere… Ondandır kalanın da, gidenin de yarım kalması, ruhunda, kalbinin ta ücra köşelerinde bir şeylerin eksik oluşu… Ondandır kimseye belli etmeksizin bir köşede usulca, bazen içe dökülen gözyaşları… Vesselam gidenler, kalanlar razı da gözükse boş kalır çerçeve, tıpkı ruhumuzda açılan boşluk gibi…

    Fotoğraf © Sibel Öztürk

  • DÜNKÜ YILDIZLAR

    DÜNKÜ YILDIZLAR

     

    Gündüzü örtmüştü yine gece, yıldızlar göz kırpıyordu.

    Biz insanlara mutlu görünüyorlardı, her zaman…

    Yine bir günümüz geçti,

    iyi ya da kötü ne fark eder?

    Şimdi, aklımız başımıza geliyor.

    Diyoruz ki geceye ”getir bana güneşimi ! ”

    Çünkü, insan elindekinin değerini bilmezdi,

    hayatta böyle geçiyordu zaten.

    Ölüme yaklaştıkça anlıyorduk dünün değerini…

    Kardelen ERDOĞAN

  • BİTMEYEN BOŞLUK

    BİTMEYEN BOŞLUK

     

    Gecenin bir sonu var, çeyizlik kristal bardaklar gibi.

    İçinden çıkamayacağın boşlukta debelenme,

    her şey yine olduğu yerde…

    Sahi neredesiniz?

    Yine baktınız, baka kaldınız…

    Kendimi kendimle sınıyorum,anlatmak zor…

    Bilmediğim bir boşluk var!

    Ne o, ne de bu…

    Birleştirmek istesen de, sürekli kırdığın kendin…

    İlayda YİĞİT

     

  • Kadın ve Şiddet

    Bir kadın…

    Yara bere içinde yerlerde yatıyor…

    Ve bir erkek…

    Şiddetin bağımlısı olmuş,

    Dayak atmadan duramıyor…

    Bu nasıl bir kısır döngüdür böyle?

    Bu nasıl bir kaos?…

    Ey erkek diye geçinen,

    Melek yüzlü şeytan!…

    Hiç utanmadın mı o içki şişelerinin içinde yüzüp,

    Eşini acımasızca boğmaya?

    Hiç utanmadın mı o öpülesi koklanası ellerini,

    Böyle kan kırmızı bir katliam lekesiyle kirletmeye?

    Sevgiden, aşktan ve mutluluktan böyle kolayca istifa etmeyi,

    Nasıl göze aldın?

    Söyle bana!

    Uyanın artık kadınlar!

    Bu şiddet fırtınasını durdurmak sizin ellerinizde!

    O aşk dolu günler,

    O sevgi dolu güzel günler bir kalemle silinip gidiyor!

    O günleri geri getirmek sizin ellerinizde!

    Yalnız değilsiniz kadınlar! Asla yalnız değilsiniz!…                                               

    Mert Karabulut

  • Yakında Kan Emiciler Ölecek

    Yakında Kan Emiciler Ölecek

    Yakında Kan Emiciler Ölecek

    I

    Bir dizi hastalıktır benim şiirim, doğası bu
    Kralların tören yürüyüşünü seyretmeyi bırak
    Suriye’de bir bebek can verdi az önce, dört yaşındaydı
    Beyni kuzu işkembesi gibi dağıldı betonda
    Henüz yeni başlayan yaşamı kıç deliğinden fırlayıp bina molozlarına karıştı
    Kahrından kendini havaya uçuracak bir annesi bile yok
    Tank mermileri tecavüzcü bir köpeğin tiksinç iştahında kavurdu onu
    Soda şişesinin içinde mahsur kalmış bir hamamböceği gibi haşlandı
    Üzgünüm, üzgün değilim
    Benim şiirimin doğası bu, akıldışı saptamalarla barış çağrıları yapamam
    Ancak anlatabilirim “Şimdi piçi bitireceğim!” diyen makinalı tüfekleri
    Gecenin en karanlık saatinde kişneyen tel örgüleri – kimin savaşı bu, bilemem
    Bir kurtarıcı gelir mi, dört yaşında bir beden fil sümüğü gibi çakıldı diye – bilemem
    Ayyaşlar ve aylaklar, ve muhbirler, ve politikacılar, ve eroinman homolar
    Ve çocuk cesetlerinin artık hayatın içinde olduğunu kabullenemeyenler
    Ve toplum için edebiyat şarlatanları, ve parayı nereden bulduğunu asla anlatmayanlar
    Sikişmek için uykuyu bahane edenler, bu yüzden ışıkları kapattıranlar
    Silah ve tüp bebek sektörü, ve vergisi alındığı sürece yasal olan saçmalıklar
    Punklardan gelip nezaketi suiistimal edenler, ranzadan aşağı boşalanlar
    Kimse bilemez – Üzgünüm, üzgün değilim
    Kendi etini yiyor insan evladı, aptal psikiyatristlerin atladığı konu bu 
    Maymun maymundur, sirk insana düşer; kozmik utançtır türler arası
    Matematik bilir, müzik dinler, kitaplar yazar ve sonra hepsini yakar
    Politik adam kaçırmaların kibarcasıdır özendiricilik gözaltları
    Yine de açıklamaz tüm bunlar dört yılında bir ölüyü
    Zeki olan boku tanrıya atar, bir başka kafası çalışan yeni bir tanrı arar
    Geçip giden düzen şişmanlatır, geçip giden şey beni retroaktif kıskanç yapar
    Japon kızın mastürbasyonu tatlıdır, çürümüş kanser yapay bir klinikte canlanır
    Diş ağrısına dayanamayanlar savaş yanlısıdır – Kahroluyorum!
    Daha önce de gördüm, hepsini; yaşam karşıtı kan emicileri
    Ve ölü bir vücutta donuklaşan gücenmiş bir ruhun bakışını

    II

    Bir dizi hastalıktır şiir – benim şiirimin doğası bu
    Anne Sexton’a sorsan kıçınıza sokmanızı söyler bunu
    Burroughs yoksunluğun yarattığı semptomlarla birlikte cebinde saklar
    Solgun gölgenin içinden gülümserim, sanki tüm ışıklar sönmüş gibi
    Peyote bitkisine tırmanan bir örümceğin havale geçiriyormuş hissi
    Havale geçiriyormuş hissi… Havale geçiyormuş hissi…
    Günbatımında ters uçan güvercinler ve yastıkta sevgili kokusu zibidilere kalsın
    Tasavvufçu müptezellerin kullandığı uyuşturucunun kutsallığı da öyle
    İstediğini elde edemeyen bir adamın mantıktan uzak öfkesiyim ben
    İçinde başka senaryolar barındıran bir kadının küstah yalanlarıyım
    Birkaç vuruş yapıp kendini durdurmaya çalışan eroinmandan bahsetsem
    Ya da daire kapımın önünde ağlayan ve beni apartmana rezil eden ibneden
    Ölü çocukların burnundan akan sümüğün hidrojenle buharlaşmasından
    Boku yemiş üniversitelerden ve sevgilimin bacaklarına bakan öğretmenden 
    Kontrol manyağı ailelerden ve bekaretini yirmi liralık esrara verdiğini söyleyen kızdan
    Mecliste çöpe atılan etli yemeğin Afrika’da bir annenin rüyasına girmesinden bahsetsem
    ama yok – ama yok – ama yok
    Yaşam güzel, kadın öptüğünde adamın ayakları yerden kesilir ve unutur her şeyi
    Dünya’da çocukların altı milyonu beş yaşını görmeden açlıktan ölüyor
    Olsun, çayın nasıl da güzel bir şey olduğunu anlatan şairlerimiz var
    Bir kadın boyna dayak yiyor, mevzu bahis etek ise – karı koca öpüşemiyor bile
    Olsun, dinin gerekliliklerini anlatacak birçok yazarımız var
    Şanslıyız, yaşam güzel, her şey iyi – koyunları sayarak uyumak bunun ismi
    Özür dilerim ölü bebek – özür dilerim ölü bebek


  • SEVDALIK

    SEVDALIK

    Sevdalandık aa oğul biz de vakti zamanında herkes gibi… Şaşırdın değil mi? Sanki bazılarımız hiç sevdaya uğramamış zannedersiniz değil mi? Aaa oğul, ah oğlu, nasıl desem, ne desem, neler desem de, nasıl dile gelsem de sana anlatabilsem… Çok toydum o zamanlar, hani derler ya tam delikanlı, kanım damarlarımda durmaz deli deli akardı… Mahallemizde, hemen arka sokağımızda bir kız vardı,görsen güzel mi güzel, böyle al al yanaklı, kiraz dudaklıydı… Evlerinin önünden geçer, çaktırmadan bakardım, bir gün gördüm kız da bana bakmakta usulca… Sonra günler günleri kovaladı, allem ettim kallem ettim kızla iki kelime de olsa konuşmayı başardım, seviyorum dedim, çok seviyorum, niyetim de ciddi… Kız da ben de sevdim seni dedi ama babam sana vermez ki beni, işin yok gücün yok… Olsun dedim, ne iş olursa yapar sana bakarım ben… Günler günleri kovaladı… Göremez oldum kızı… Sonra duydum ki çok zengin bir talibi çıkmış, ona vermişler… Görenler dedi ağlaya ağlaya içi çıkmış ama dinlememiş babası… İşte böyle oğul… Sebepsiz değildir kızıl yanaklarımız, içişimiz….

    Fotoğraf © Cem Balkı

  • ÖLMENİN EN NEŞELİ YOLU

    Yağmurlu bir çarşamba günü herkesten her şeyden kaçmak gibi bir hisse kapıldım. Sadece sıkılmıştım rutin olandan, komik olanı ise farklı bir şey olsun da istemiyordum. Zihnimdeki karanlık yavaş yavaş öldürdükçe düşüncelerimi düşünmekten kaçmak geldi içimden. Peki insan nasıl kaçabilirdi kendinden? Uzun süredir kendim gibide hissetmiyorum, bir role bürünmükten kaçtım bugün. Karanlığımda ki diğer kişiliklerle beraber deniz manzaralı bir mekandayım şu an depresyona girmeye fırsat tanıyorum onlara. Neden bu kadar memnuniyetsiz olduğumu soruyorum diğer benliklerime susmalarını istediğim halde. Peki kendimi anlatmaktan nefret ederken neden bunları bir kağıda yazıyorum? Yazının kalıcı olması neden bu kadar cazip geliyor bana? Soru sormaktan vazgeçersem mutlu olacağım biliyorum fakat engel olamıyorum zihnime. Her soruda biraz daha karanlık geliyor üstüme. Soruları yöneltirken diğer benliklerime cevabı bulamayalar kendini öldürüyor ve beni rahat buluyorlar. Oturduğum yerden kendimi kendimden azat ediyorum ve yağmur diniyor. Farketmeden yaktığım sigaramı söndürüp, gittikçe kalabalıklaşan mekandan ayrılıyorum. Kendime bir yön belirleyip özgürlüğüne kavuşmuş bir mahkum edasıyla yürüyorum. Derin bir nefese alıp hâlâ gri olan gökyüzüne bakıyorum. Yanıldığımı anladığım an bu an oluyor. Hiç bir zaman özgür olamayacağız bu dünyada yaşadığımız sürece. İnsanlık var olduğu sürece, ahlâk kuralları etkilerini kaybetmediği sürece batıl olan var olduğu sürece özgür olamayacağız. Cennet ya da cehennem ödül ya da ceza bunlar için çabaladığımız sürece ayağımıza prangalar olacak. Yaşarken bunlardan yaşarken kurtulmak için tek bir seçenek kalıyor elimizde “delirmek”. Delirmek ölmenin en neşeli yolu olmalı.

  • BAZEN…

    BAZEN…

    İnsan ister bazen… yazmak ister… Diyemediklerini, söze dökemediklerini bir bir kağıda dökmek ister… Harfleri harfleri kovalasın, onlar kelimeler oluştursun der… Kelimeler biraraya gelsin cümleler çıksın ortaya, cümlerin ardından paragraflar kendilerini anlatsın isterler… Bunlar ortaya çıkarken kalemin kağıda dediğinde çıkardığı ses eşlik etsin bana derler… Kalemden çıkan o hışırtılı, incecik, usuldan, derinden gelen ses… Vesselam insan diyemediklerini demek ister, boğazının tam ortasında düğümlenenleri, dilinin ucuna gelip de diyemediklerini…

    Fotoğraf © Nilgün Tahiroğlu Kösen 

  • PİÇİN YILI

    I.

    Çanların usulca çaldığı

    isli bir düş yolculuğunda

    burnumda ıslak orman kokusuyla

    dudaklarımın çatlayan kabuklarını dolduran nem

    getiriyor hüznümüze mâtem.

    unutmak zordur aynı kokuyu

    çeyrek asırdır taşıdığım burnumda

    içilen şeytanın göz yaşlarıdır

    hayat dediğin sanrıdır

    yüktür ana rahminden bu yana

    ağır ve büyüktür

    acısı cin kuyusunda gizli ağu

    dolaşır damarlarımda.

    demle karışmış

    baygın gözlerimden fışkıran sarmaşıklar,

    önümde beliren tarantulalar

    dallarıma kökümden tırmanırlar

    hissedilen hep aynıdır hatırladığım

    dört duvar arasında,

    burnumda ıslak orman kokusuyla üstelik.

    Çatlayan dudaklarımın kabuklarını dolduran nem

    ilişir gözüme

    belirir mâtem,

    buğusuyla sırını unutmuş mat ayna

    usulca karşımda durur.

    sarmaşıkların diplerinden tutunmuş kükreten otu

    duysa, aslanı yerinden sıçratır

    Chemtrail bulutlarına neden olur

    boğulur zaman

    derinden bir uğultu duyulur

    gözlerimi gözlerimden alamam.

    Burnumda ıslak orman kokusu

    her ağacın dibinde mantarlar var

    yeni bir başlangıcın habercisidir

    tırmanan karıncalar

    omurga kemiğimden saç uçlarıma kadar

    yarış yaparlar

    bırakırlar larvalarını saç diplerime.

    onarırım

    aynanın kırık yerleririni.

    II.

    Sanrıyla-gerçeklik arasında, yakınken gerçeğe daha

    o ilk inen sözün etkisiyle daldım uykuya ve

    sonrasında mağaramı örümcekler korudu

    bekledim tokadımı

    sesinden sır vermeyen plasentalı

    ebesiz peygamberler eşliğinde.

    sol kulağımı kemiren yarasa yavruları,

    sol kulağımın uğuldayan yanı ve

    fısıltıların yükselen desibeli ilahi bir psikozdur.

    III.

    Gizemli uzuvlardan fışkıran alkaloitlerin etkisiyle

    dalgaların saatte binbeşyüz kilometre hızla sahillere yayıldığı

    bir hışımla kopan tufan,

    balkonda brandanın renk değiştirdiğine şahit olan serserinin

    düşünce gücüyle bulutlarda oturma isteği ve

    binaların saygı duruşunda beklemeye başlaması,

    devrilmeye ramak kala

    kahkaha atan şairlerin ilenç uğultusu,

    tutkusu olmayan sahte gülüşlerin düştüğü sonsuz boşluk ve

    paralel evrene başlayan uzun yolculuk,

    parklarda ve ıssız bankların üstünde terleyerek

    titreyerek çenesi kilitlenmiş halde zaman kavramını eriten gömüt,

    mum üstünde kanat çırpan kelebek, “Tesadüf”‘te bong ruleti

    dostluğun en kutsal mertemesinde bayılıp

    sabahın altı buçuğunda da tekrar

    fokurtulara kulak veren deneyim tutkunları,

    özgürce yaşamak için deliliğini savunan ve

    özgürce yaşamak için deliliğini gizlemeye mahkum olan

    yüce nesil.

    Buz üstünde çırpınan son geyik

    karadelikten baş göstermiş son solucan

    damla damla eriyen son biçimsiz buz

    Huxley’in kutsal adası ve giz

    son dumanı çok sert çekmeliyiz

    başka türlü nasıl bilebiliriz bu kutsal gerçeği ?

    Yürüyün çocuklar

    göğün rahmine gidelim

    bilge Einstein’ın dileği budur

    kudurtur yıldızların gülümseyişi…

    Eşref Ozan BAYGIN