Yazar: çekirdek kabuğu

  • AF

    AF

    “Cehaletimizi kırabiliriz, becerilerimizi, yeteneklerimizi ve zekamızı kullanarak kendimizi bulabilir, kendimiz olabiliriz. En önemlisi, özgür olabiliriz! Uçmayı öğrenebiliriz!”

    Merhaba güzel insan, bu yazımda affetmek ve özgürlük kavramlarından bahsetmek istedim umarım okurken iyi vakit geçireceğin bir kaç dakika olur.
    Bu yazımı yazarken en sevdiğim grup olan Queen’den “I want to break free” adlı parçasını dinlemek istedim. Tabi devamında Under Pressure çalarken…

    Queen grubunun en sevdiğim şarkılarından biridir bu şarkı (IWTBF). Şarkıda özgürlük kavramı aşk kavramı ile ele alınmış aslında genel bir özgür olma isteğinden bahsetmiyor fakat ben şarkıyı her dinlediğimde kendimi çok iyi ve çok özgür hissediyorum kendimi bir dağın zirvesinde rüzgara karşı haykırırken buluyorum bu şarkıyı her dinlediğimde. Özgür olmak istiyorum diye haykırırken buluyorum kendimi. Ve sahip olduğum özgürlükler için minnet dolu oluyorum, dünyanın diğer yerlerinde henüz özgürlüğüne kavuşamamış kadınlar adına bir kez daha haykırıyorum sonra…

    Aslında özgürlük genel itibariyle istediğimiz her şeyi yapabilmek de değildir. Asıl özgürlük geçmişin yükünü sırtımızdan atarak geleceğe umutla bakabilmektir. Geçmişin yükünü atmanın en iyi yolu da affedemediğimiz insanları affetmektir. Çünkü affetmek bizleri geçmişe bağımlı olmaktan kurtarır, affetmek ruhumuzu hafifletir. Birçoğumuzun yaşamında affedemediği insanlar elbette olmuştur ve olacaktır da; Unutamadığımız olaylar, kaldıramadığımız ihanetler ve hiç beklemediğimiz insanlardan gelen darbeler… Bugünümüzde eğer geçmişimizi düşünürsek asla geleceğe umutla bakamayız ve onu yaşayamayız, gelecek asla gelmez bizlere. Özetlemek gerekirse sizlere naçizane önerim geçmişi bugüne taşımayı bırakmak olacaktır. Affedin o insanları her ne yaşanmışsa yaşansın unutun gitsin kendi içinizde affedin her şeyi herkesi. Kin tutmayın mesela intikam ateşiyle yanıp durmayın. Affetmeyi öğrendiğinizde kalbinizin ne kadar büyüdüğünü ve yaşamdan ne kadar zevk aldığınızı da yavaş yavaş fark edeceksiniz çünkü affetmek kalbimizi yüceltir ruhumuzu arındırır.

    Unutmayı ki affetiğiniz o insanlar karma tarafından hak ettiklerini elbet yaşayacaktır. Burada kötü bir karşılıktan bahsetmiyorum. Karmaya göre yaptığımız tüm iyilikler ve kötülükler bir gün mutlaka bizleri bulacaktır. Affedin şimdi affedemediğiniz ne varsa ama önce kendinizi affetmek ile başlayın işe , bugüne kadar affetmeyi öğrenemediğiniz için. Bu yazıyı okuyan güzel insan şimdi durup bir düşün affetmen gereken ne varsa affet, eğer senin affedilmen gerekiyorsa af dilemeyi bil. Unutma ki yaşam, affetmek ve affedilmek için yarını bekleyecek kadar uzun değildir. İnan bilmiyorum neler yaşadın neleri affedemedin nelere kızgın ve kırgınsın, sadece o güzel kalbine kötü duyguları sığdırmamanı öneriyorum.

    Kalbin sevgi ile dolsun nefret ile değil. Etrafına şöyle bir bak kalbi nefret ile dolu öfkeli insanlar göreceksin, öfkesi neye ve kime bilemediğin ve anlayamadığın insanlar olacak, belki de en büyük nefretleri ve öfkeleri kendilerine olan insanlar. Sen onlardan farklı ol ve kalbin sevgi ile umut dolu olsun. Belki bir gün o insanların kalplerine dokunup onları iyileştirebilirsin ama önce kendini iyileştirmen gerek. Şimdi aynaya bak ve derin bir nefes al ve sesli bir şekilde “kendimi ve affedemediğim her şeyi affediyorum” de. İnan bana kendini çok iyi hissedeceksin. Yazımı burada sonlandırıyorum bunu okuyorsan sevgiyle kal, okumasan da sevgiyle kal.

    Kısaca herkes sevgi ile kalsın.

  • “CAPERNAUM” ÜZERİNDEN İNSANCIK ÜZERİNE BİR TAKIM ŞEYLER

    “CAPERNAUM” ÜZERİNDEN İNSANCIK ÜZERİNE BİR TAKIM ŞEYLER

    Öncelikle merhaba insancık, her kimsen seni saygı ve sevgi ile selamlıyorum, iyi ki varsın. Başlıktan da anlaşılacağı üzere bir film yorumlamak istedim. Daha öncesinde kitap yorumlamıştım ama film yorumlamak nasıl olacak açıkcası bende bilmiyorum.
    Filmle ilgilli çok fazla teknik bilgiye sahip değilim lakin ufak tefek araştırmalarım oldu yorumuma başlamadan evvel ufak bir bilgilendirme yapmak isterim.
    Capernaum (Kefernahum), yönetmeni Nadine Labaki olan Lübnan yapımı drama türünde (harikulade) bir filmdir. Başrolde ise Zain Al Rafeea adlı suriyeli çok yetenekli bir oyuncu bizleri mest ediyor tabi orası ayrı…
    İsmini daha önce çok sık duyduğum fakat izlememek için çok fazla direndiğim bir filmdir kendisi. İran yapımı diğer dram türündeki filmleri göz önünde bulundurarak bu filmin de beni etkileyeceğine oldukça emindim fakat etkilenmek ne kelime belki inanmayacaksınız ama film boyu gözyaşlarım yer çekimine yenildi defalarca…
    İnsanlar çeşitli kitaplardan, filmlerden, olaylardan etkilenebilir bu çok olağan bir durum elbette. Bende o insanlardanım ama birazcık daha yoğun yaşıyorum her duygumu bu filmde olduğu gibi.. Şimdi bırak kendinden bahsetmeyi diye düşünüyorsunuz belki de, fakat yazılarımda kendimden bahsetmeyi seviyorum, yazmak istediklerimi daha iyi aktarabildiğimi düşünüyorum.
    Filmde dikkatleri çeken ilk husus ; insanların  imkanlarına şöyle bir dönüp bakmadan bilinçsizce üremeleri… 10 tane çocuk bir evde her türlü psikolojik ve fizyolojik şiddete uğruyor ne yazıkki. Zain de bu çocuklardan biri, filmin ilk sahnelerinden itibaren hayata ve insanlara karşı farkındalığı ile bizlere çok şey öğretiyor. Zira o ufak bedenine tüm dünyanın kahrını sığdırmış, savaşmayı iyi bile, üstelik film boyunca yaşama karşı verdiği mücadele ile bizleri kendisine hayran bırakan bir çocuk. Filmde beni daha doğrusu eminim ki izleyen herkesi bilhassa kadınları rahatsız eden birtakım olaylar var. Onlardan biri de Zain ‘in 11 yaşındaki kız kardeşinin sırf bluğ çağına girdi diye büyümüş olduğu farz edilip kendinden yaşça büyük biriyle evlendirilmesiydi… Evlendirmek değil gerçi satmak demeliydim çünkü adamın durumu iyi olduğu için fırsatı kaçırmak istemiyorlar… Film boyunca kadının kötü şartlar altında yaşama karşı yaşamak için verdiği mücadeleyi görmekteyiz. Çünkü kadın olmak tüm dünya karşısında mücadele vermek olabiliyor bazen. Bazen ise tüm dünyaya meydan okumak ve dokunduğu hayatları güzelleştirmek…
    Yüzyıllardır her toplumda değişmeyen tek şeye bu filmde de bu gibi olaylarla şahit olmuş oluyoruz. Kadın yüzyıllardır her toplumda her türlü şiddete maruz kalmış, ne annesi ne babası ne bir yakını tarafından sevilmemiş itilmiş ve yaşamdan koparılmıştır.
    Filmi izlerken hissettiğim duygular ışığında sevdiğim bir Budizm inancını anımsadım. İnanca göre ; insan eğer bir başka insanın acısını kalbinde hissediyorsa o gerçek insandır. Nietzsche’de bu yüzden delirmemiş miydi. Söylenene göre yıllar boyu akıl sağlığını koruma konusunda çeşitli gelgitler yaşayan üstinsanımız bir gün gözünün önünde bir ata işkence edildiğinde ata sarılıp ağlamıştır çünkü atın çektiği ızdırabı kendi kalbinde derin bir şekilde hissetmiştir. Bunlar ne kadar doğru bilmiyorum ama bu kirli dünyada böyle şeylere inanmak en güzeli diye düşünüyorum. İşte bende film boyunca Zain’in ve kız kardeşinin tüm acısını kalbimde hissettim zaten bir süre de kendime gelemedim söylemekten gurur duyuyorum çünkü ben gerçek bir insanım. Diğer insanların acısını kendi kalbinde hisseden belki de paralel evrende budist olan bir kadınım kim bilir… Çok şey yazmak istiyorum ama yazıyı uzatıyorum düşüncelerimin hepsini yazınca umarım sıkılmadan okuyabilirsiniz zira ben hiç sıkılmadan yazıyorum belki bu dünyada bazı hayatlara dokunabilirim diye kim bilir belki benim hayatımdaki bir kelebeğin kanat çırpışı o hayatlardaki bir bahara sebep olur.
    Yazıma Zain’in içimi sızlatan o repliği ile son vermek istiyorum zira o her şeyi açıklar nitelikte. Umarım doğru hatırlıyorumdur.
    “Dünya berbat bir yer, tıpkı benim kirli tuvalet terliğim gibi…”
    Sevgiyle kalın, sevin birbirinizi en önemlisi de kendinizi, belki Zain haklıydı, dünya berbat bir yerdi ama  biz yinede koşulsuz sevginin sonsuz gücünün tüm kötülüklerin sonu olacağına inanalım. Sizlerde inanın, bir şeylere inanmaktan korkmayın ya da inanmamaktan.
    Bunu okuyan insancık seni seviyorum ve sen çok değerlisin lütfen bunu unutma ve tüm dünya karşına dikilse bile sakın korkma daima gülümse ve savaşmaktan korkma. Zihninin ve kalbinin gücüne inan.
    Yaşamaya devam et.
    Ve nefes aldığın her saniye için ne kadar şanslı olduğunu unutma, zira inan bana dünyada senin hayatındaki saniyeler süren basit bir karbondioksit-oksijen alışverişi başka bir hayatın belkide birkaç saniye daha yaşayabilmek için ihtiyaç duyduğu tek şey olabilir. Ben demiyorum kelebek etkisi teorisi diyor.

  • ahu

    Küçük kız her zamanki gibi büyük umutlarla kapattığı gözlerini yine büyük umutlarla açmıştı sabaha. Okula gitmesi gerekiyordu, ağlayan kardeşinin sesine uyanmıştı. Yıpranmış önlüğünü giyindi hızlıca, ardından kalın rengi soluk siyah bir çorap giyindi altına. Annesi sıkı giyinmesi için tembihlemişti. Hazırlanırken bir yandan kardeşini susturmaya çalışıyordu, annesi işe gitmişti erkenden. Okula gitmeden evvel kardeşini komşuya bırakacaktı her ne kadar istemesede. Çünkü bu kasabaya yeni taşınmışlardı ve komşuya güvenmek kötü bir fikirdi. Başka çaresi de yoktu kızcağızın. Saçını taradı iki yandan ördü hızlı bir şekilde lastiklerle tutturdu. Bu saçına kırmızı kurdelalar takmayı istedi hep ama eksik kaldı saçında kurdela. Bugün yeni okulunda ilk günüydü çok heyecanlıydı, bir anksiyete nöbeti geçirmekten korkuyordu. Anksiyetesi vardı insanlardan çekiniyordu, sınıf gibi kalabalık ortamlara girerken tedirgin ve gergin oluyordu istemsizce kasılıyordu ve terlemeye başlıyordu bir anda. Bir kaç zeytini ve iki dilim peyniri kardeşiyle kendisine bölüştürdü alelacele yarım ekmek ile. Hava çok soğuktu aylardan ocaktı kardeşini de sıkıca giydirdi montunu giyindi sonra eğildi ve botlarını giydi zar zor çünkü botları ayağına küçük geliyordu üstelik çok da eskilerdi. Buna aldırmadı yenisini alırdı annesi çünkü yani almasını umuyordu. Kardeşini komşuya bıraktı moralini yüksek tutmaya çalışarak karlı zeminde yavaş yavaş okula doğru yola koyuldu. Onun o ufacık kalbinde hep kocaman umudu olurdu ve kimsenin gücü yetmezdi umutlarını yıkmaya. Bakıldığı zaman çok basit, kısa bir sözcük, 4 harf 2 hece ; umut. Ama öylesine kocaman öylesine güçlü bir kelimeydi ki bu,belki de insanın yaşamak için ihtiyaç duyduğu tek şeydi. Çünkü insan umut etmezse yaşayamazdı, tıpkı bu küçük kız gib. Önemli olan buydu elbette, her ne kadar zor yollardan da geçsek umudumuzu diri tutmalıydık. Umudu diri tutmazsak, bizi de kimse diri tutamazdı efendim. Yaşam, umut etmekten geçer ve ölüm umudun bittiği kalplere girer. Umut ise umut eden kalplerde yeşerir. He bu arada size bir tavsiyem var; ağlamayı sevin belki de  kalbinizdeki “umut” ismindeki tohum gözyaşlarınızla yeşerir. Onu sulayın.

     

    Günün Filmi ; Arrival

    Günün Şarkısı ; I’m Only Human

    Günün Şiiri ; Ahmet Telli – Belki Yine Gelirim

    Günün benim için anlam ve önemi ; bugün kardeşimin doğum günü ve huzurlarınızda onun doğum gününü kutlamak isterim. İyiki varsın seni bu dünya üzerindeki her şeyden çok seviyorum. Doğum günün kutlu olsun 🙂

  • Duvardaki Kedinin Yalanı

    Duvardaki Kedinin Yalanı

    Duvardaki saati izledi bir süre.Duvardaki saatin akrep ve yelkovanının sonsuza dek birbirini takip edişini. Ve o çıkardığı sinir bozucu tekrarlanan sesini ; tik tak…
    Evet geçiyordu zaman sessizce. Nefret ediyordu bu sesten, çünkü sessizliği bozuyordu “hadsiz saat” diye geçirdi içinden. Sonra “had” sözcüğünü düşündü, sonra “hudut”… “Sınır” demekti bunlar kökteş sözcüklerdi, sınırlar önemliydi. Konu ne araya buraya gelmişti? Durmadan düşündü yine, durduğu yerde. Usulca kedisi yaklaştı yanına. Beyaz, tombul ve sakin bir kediydi. Onu sevdi bir süre ardından bir sigara yaktı. Sokak lambasının cılız ışığı odanın duvarlarına hüzmeler şeklinde vuruyordu. Saate bakmayı bırakıp duvarda asılı duran fotoğraflara baktı. Duvarda asılı duran fotoğraftaki insana baktı, gözlerinin içine içine. Fotoğraftaki insan tıpkı gerçekte olduğu gibi suratına yalandan bir gülümseme yerleştirmişti, bu yalanı eksik etmezdi dudaklarının kenarından. Düşündü yine, bunların hepsi bir düşün ürünüydü belki de. Ayağa kalktı yavaşça, eski ve dar odada yürümeye başladı duvara doğru kendi ördüğü duvardan sıyrılarak. Yürüdükçe eski parkenin çıkardığı gıcırtı bozdu yine sessizliği. Fotoğraflara yaklaştı dokundu onlara. Fotoğraflar kendi fotoğraflarıydı. Yaşarken ne kadar mutluymuşum dedi içinden. Sonra “hayır aslında yaşarken yalancının tekiymişim” dedi. Çünkü mutlu değilken mutluymuş gibi davranmıştı. Herkese yalan söylemişti fotoğraflarda bile. “Neden gülüyorum ki hepsinde?” Sonra o duvardan geçip gitti hiç yaşamamış gibi. Bu bir ölünün öyküsüydü, hiç yaşamamış olan bir ölünün hiç yazılmamış bir öyküsü.

  • mumu yakmadan yazma

    mumu yakmadan yazma

    Portakalı soydum, baş ucuma koymadım. Kokladım portakalı sonra yedim ve gülümsedim ardından. Yaşam böyle ufak anlardan ibaretti, ufak ve gülümseten anlardan. Normalde burun kıvırdığım şeylerin aslında ne kadar kıymetli ve güzel olduğunu anladım. Sonra; sağa doğru bükülen mum ışığını izledim. Dün bacağımı morarttım durduk yere, durmadığım yere. Geçen sabah da kargalarla bakıştım. Bazen ne hissettiğimi hissedemiyorum, kendi içimde boğuyorum kendimi kendi ellerimle üstelik kollarım olmadan. Nefes almaya çalıştığım gibi, ciğerlerim olmadan. Yazdım sayfalarca parmaklarımın ağrısını hiçe sayarak, sanki kalem tutmadan. Birini sevdim tüm kalbimle, hayata tutundum tekrar, üstelik hayattan hiç kopmadan. Yaşadığım her an yazdığım her  sayfaya denk düşsün istedim. Ben kayboldum bazı anlar, belki de kendimi hiç bulamadan. Müziği dinledim, notaları hissettim, ben aslında çok şey duydum siz uyurken. Ben çok şey duydum, siz sağır kesilmişken. Yaşamak istiyorum ; daha çok çiçeği koklamak, gökyüzüne daha çok bakmak. Ben özgür olmak istiyorum ve özgür ölmek istiyorum. Tırnaklarımı etime geçirmek belki, hiç acımadan. Zihnimi olduğu gibi dökmek bu sayfalara bazen sayfalar olmadan. Çocuk olmak istiyorum ben bazen, üstelik o salıncaklarda hiç sallanamadan.

  • Hiçsizlik

    Hiçsizlik

    -Hiçsizlik-

    İnsanın en çok korktuğu şey bir zaman sonra en sevdiği şey olabiliyor. Yalnızlık gibi. Doğumundan bu yana insanoğlunun en çok korktuğu şey yalnızlık. Tabi bu herkes için geçerli bir şey değildir. İnsan kendiyle başbaşa kaldıkça seviyor yalnızlığı. Kendini sevdikçe, kendisini tek anlayacak kişinin yine kendisi olduğunu anladıkça, tek dostunun aslında kendisi olduğunu anlayınca seviyor yalnızlığı. Yalnızlık da bir yanlışlık yoktur önce bunu anlamalıyız. Belki bazen en çaresiz olduğumuz anları yalnızlık olarak ifade ediyoruz. Belki de asıl çaresizlik bu karmaşada kendimizle başbaşa kalamamaktır. Büyük bir yitiriş olmalı bu, insanın kendi özüyle kalamaması ve kaldığında ise kendini çaresiz hissetmesi. Kendini sevmeyen insanlar yalnızlığı sevmez bu yüzden. Kendinden kaçar kendinden korkar kendini anlamaktan korkar. Özümüzü özümsersek yalnızlığı da seveceğiz muhakkak. Yalnız kalabilmek bize bu karmaşa dolu bu kadar sahteliğin ve kötülüğün olduğu gezegende bizlere bahşedilmiş en büyük lütuf olmalı. Kendi başına kalıp, sadece kendi isteklerini yapmak özgürce yaşamak ve en önemlisi gökyüzünde tek başına kanat çırpmak. Eğer gökyüzünde tek başına kanat çırparsan tüm yeryüzü seni dinler. Ve eğer yer yüzünde tek başına atarsan adımlarını tüm gökyüzü de seni dinler. Yeryüzündeki özgürlüğüne hayran kalacaktır sonsuz ve özgür gökyüzü bile.

    “Ruhundan kaçar insanlar.”

    GÜNÜN ŞARKISI ; OZBİ – HAYAT GARİP

  • özünü özgür bırak

    özünü özgür bırak

    elinde tuttuğu balonun içindeki helyum usul usul rüzgara bırakıyordu kendini oksijene karışıyordu özgürce. üzüldü çocuk bu kadar özgürken bu kadar eksilmek de neyin nesiydi ki. kendini çoğu zaman işte bu helyumu azalmış uçan balon gibi hissediyordu. tam özgür oldum derken dışarıdan bir şeyler eksiltiyordu onu. üzüldü çocuk sonra düşündü , eğer eksilmek istemiyorsak içimizdekine sahip çıkmalıydık. en çok da özgürlüğümüze özümüze. adı üstünde öz gürlük yani özün gürleşmesi, özümüzün artması, özümüzün çoğalması ve özümüzün tamamıyla bu atmosferde yayılması.  bir balon daha almak istemedi çocuk bıraktı ipi usulca, özgür bıraktı balonu, mavilikte süzülüşünü seyretti yüzünde ufak bir tebessümle. işte şimdi ipinden kurtulmuş havası inmiş balon özgürlüğüne kavuşmuştu, ne kıskanılası bir durumdu bu insancıklar tarafından. bazımız asla ipini tutan çocuktan kurtulamıyordu ve uçamıyordu. gözden kayboldukça oksijen doldurdu balonu ve balon eski haline kavuştu. şimdi anlamıştı çocuk, özgür kalınca özümüzün sadece özümüzle dolup taşıp hayata karışmasını , dinginlik içerisinde süzülüşünü, zamansızlığı ve sonsuzluğu. çünkü özümüz gürleştikçe, sözümüz de güçlenir. özümüz gürleştikçe, öcümüz hafifler. bir gün gerçek anlamda özümüzü bulup, atmosfere karışmak dileğiyle…

    “kuşlar, sizin kadar hür olmaktı hayalim.”

     

  • yaşamsal duyumsama

    yaşamsal duyumsama

    (bu yazıyı okurken “lykke li – possibility” dinlemeniz önemle rica olunur”.)

     

     

    sigaram şarkıyla aynı zamanda bitti yine
    böyle denkleştiriyorum bazı şeyleri hoş oluyor
    zihnimdeki bulanıklığı ve içimdeki belirsizliği bastırmak için müziğin sesini açıyorum daha çok
    keşke daha çok yükseltebilsem müziğin sesini
    keşke kalp kapakçıklarıma kulaklık takabilsem
    o zaman iyileşirdim belki bir nebze
    gökyüzünün bugün bana bakmaya pek yüzü kalmamış pek
    bende kuşlarla bakışıyorum bir süre
    duyuyor musun
    dinlemezsin bazen duysanda
    derim yüzülüyormuş gibi hissediyorum
    şimdi diyeceksiniz tabi derin hiç yüzülmedi bunun ne demek olduğunu nereden bilebilirsin ki diye
    biliyorum işte bilmekten öte hissediyorum sadece
    ve sanki kısacık kesmişim tırnağımı da etime kolonya değmiş
    birde kısacık kestirmişim saçlarımı da omuzlarımda hissedemiyormuşum artık
    büyük bir bardakta çay içtim ve bardağın dibinde kendimle bakıştım
    herkes bir şeylerden bahsediyor etrafımda birçok insan var
    hepsinin ayrı ayrı dertleri var muhakkak
    sol tarafımdakilerin aldığı kolanın açma sesini duydum az önce
    ambulans geçiyor onun siren sesi
    çeşitli ses tonları süzülüyor atmosferde
    bir müzik duydum yine aynı soldan
    keman sesiydi
    saniyeler sürsede hoş bir kaç saniyeydi bir an için
    boş bakışlar sahte kelamlar sarıyor etrafımı
    yere çay dökülmüş zeminin rengini koyultmuş bir nebze griye karışmış kahverengi
    çayın renginin kahve rengi olmasıda garip geldi
    bir kelebek geçti az evvel önümden
    bana bir bakış attı ve gitti usulca kanatları esti saçlarıma

     

    GÜNÜN ŞARKISI : LYKKE Lİ – POSSİBİLİTY 🎧

    GÜNÜN ŞİİRİ : ATİLLA İLHAN – AYSEL 🥀

    GÜNÜN FİLMİ : KELEBEK ETKİSİ 🎬

  • Göz Çizgisi

    Göz Çizgisi

     

    gözlerinin etrafında çizgiler oluşanlara ;

    kafamın içinde binlerce düşünce dönüyor hangisi gerçek bilmiyorum
    beynim onbinlerce parçaya ayrılmış gibi
    etimin içinde yanan bir şey var adını koyamıyorum
    elimde sigara cadde boyu yürüyorum düşüncelerimden hızla uzaklaşırcasına peşisıra atıyorum adımlarımı zemine
    daha hızlı yürürsem eğer düşüncelerimden o kadar uzaklaşıyor gibi hissediyorum
    zihnim ağrıyor artık bunları düşünmek istemiyorum çünkü kafatasımın içinde görünmez bir pıhtı var zihnimi çevrelemiş düşüncelerimi birer birer dağlamış beynime
    gün boyu kat ettiğim mesafeleri aşarken kaç sigara geçiyor işaret ve orta parmaklarımın arasından inanın bilmiyorum ve kaç çakmağın ateşi rüzgara yenik düşüp sönüyor inatla
    ve bilmiyorum sigaradan çektiğim her nefes kim bilir kaç düşüncemi zehre boğuyor
    ya da hangi acıma denk gelir rüzgara karşı üflediğim duman
    kulaklarımdan zihnime giden tüm damarları birer birer müzikle dolduruyorum ve östaki borumdan her notaya bir sigara daha yakıyorum ciğerlerime uzanan
    sonra bir rüzgar esiyor kalbimde bir yere değiyor usulca
    rüzgar esiyor yüzümü sertleştiriyor kurutuyor ve gözlerimin etrafındaki çizgilere doluşuyor acımasızca
    gözlerimin etrafında rüzgarlar biriktiriyorum her gün
    ve göz yaşlarımdan besleniyor en çok çizgiler
    gözyaşlarımın gözlerimin etrafında oluşturduğu çizgiler
    ağır ağır süzüle süzüle hiçliğe doğru
    sigara dumanıyla rüzgar çarpışıyor yine ağzımdan çıkan nefeste
    “gözlerimin etrafındaki çizgiler artık belli oluyor”
    sonra yağmur tanecikleri çizgilerimden süzülüyor yüzümdeki gözeneklere
    gözlerimin etrafındaki çizgiler
    bir daha kaybolmayacak
    kapattığım anda gözlerimi son kez
    belki o zaman kaybolurlar
    çünkü ağlamazmış ölüler
    çizgilerimi oluşturmayacak göz yaşlarım ne de olsa söndüler

     

    GÜNÜN ŞARKISI ; ŞEBNEM FERAH – GÖZLERİMİN ETRAFINDAKİ ÇİZGİLER