SERT SESSİZ (ÖYKÜ)

SERT SESSİZ

– Şşşt, sakin ol! Bırakma kendini. Birazdan polisler burada olacak, acını dindirecekler. Sonrası mı? Sonsuz bir ferahlama. Ani, sessiz, hızlı bir
– Big Bang…
Polisler, “ salın beni gideyim “ dercesine yerinde yaylanan kapıyı kırmakta fazla zorlanmadılar. Kapının kırılma sesiyle, düzenekte yer alan silahtan çıkan kurşunun kafatasına çarptığında çıkan çıtırtının birbiriyle ahenk oluşturduğu o kısacık an benim özgürlüğümün de sona erişi demekti. Ama dehşet yeni başlıyor. Anlatacaklarım var. Susmaya hiç niyetim yok. Her şeyi içime atmaktan, sürekli sessiz kalmaktan içim şişti ve artık almıyor. Konuşmazsam eğer kemiklerim çatlayacak, çıplak duvarları benim kan, kemik ve et parçalarım süsleyecek. Bunu istemiyorum…
. . .
+ 20 günde 13 ceset. Gerçi sonuncusunu teknik olarak o öldürmüş sayılmaz. İşkenceyle öldürülmüşler. Hepsinin göğsünde harfler kazılı. Öldürüldükten sonra suya atılmışlar. Çoğu cesette eksik parçalar var. Farklı muhitlerde bulduğumuz parçalarda doku bozulmaları üst seviyedeydi. Bu, işimizi oldukça zorlaştırdı. Cesetlerin kimliğini tespit etmek çok uzun sürmedi. Çoğu birbirini tanıyor olsa da, aralarında hiçbir sosyal ilişki bulunmayanlar da vardı. İlk gün üç ceset vurdu karaya. Aynı gün öldürülmüşler. Birinin göğsünde “ h “, diğerinin “ ş “ , sonuncusunda ise “ a “ harfi kazılıydı. O anda ironik bir şekilde, ülkemizin ilk seri katilinin tipi beliriverdi aklımda. Vatandaşlar onu muhabbet kuşuna benzetmişti. Bari şimdiki şöyle kodun mu boşa gitmeyecek, oturaklı birisi olaydı. Dosyada ilerlesek de, ceset sayısı aynı hızla artıyordu. Son bulduğumuz cesedin kafası ortalıkta yoktu. Göğsünde ise “ s- e “ harfleri kazılıydı. Bu kez çift harf. Bunların tamamını birleştirdiğimizde “ çifthasekipaşa” çıkıyordu ortaya. Son gelişmeyle saha araştırmasına hız verdik. Önce Haseki Paşa diye birisi var mı, varsa da kimdir, necidir onu öğrenmeliydik. Gördük ki oradan dişe tırnağa dokunur bir şey çıkmayacak. Şimdi diyeceksiniz ki kelimenin tamamlanmasını, ceset sayısının artmasını mı beklediniz? Hayır. Olabilecek tüm ihtimallerin üzerine gidip gerekli elemeleri zaten yapmıştık. Aynı kişileri defalarca, bıkıp usanmaksızın sorgulamıştık. Yine de bir adım öteye gidememiştik. Paşa kısmından bir şey çıkmayınca Fatih’e, Haseki semtine odaklandık. Samanlıkta iğne aramak da diyebilirsiniz. Yolumuz yine tarihle kesişmişti. Bu iş sadece genel kültürümüzü geliştirmekle sınırlı kalmadı. Anlatayım: 16. Yüzyılın ortalarına kadar burası Avrat Pazarı olarak biliniyormuş. 1550 yılında bu semtte Hürrem Sultan tarafından Haseki Darüşşifası, camisi ve külliyesi yaptırılmış. Günümüzde burada varlığını devam ettiren araştırma hastanesi, bölgenin önemli merkezlerinden birisi olmuş durumda. Hastaneye uğrama fikri de buradan gelişti. Çünkü daha önce sorgulama yaptığımız birisi burada çalışıyordu ve öldürülenlerin bir kısmıyla tanışıklığı vardı.
. . .

– İşte karşımdasın pislik. Kazanan ben oldum. Hiçbir detayı atlamadan, yediğin haltları teker teker anlatacaksın. Ben de son söz niyetine kıçına tekmeyi basacağım. Sırıtma lan, anlat!
– Konuşmaya geldim zaten. Susacak olsam bu kadar aksiyona girişmeme ne gerek vardı değil mi? *Her şey ol ama mikrofon kafalı olma, dedi Aleksi Pavloviç. Sana konuşurlar ama seni dinlemezler.” Benim hikayem buradan başlıyor.
– Pavloviç kim lan?
– Suç ortağım, akıl hocam, her şeyim!
– Nerede buluruz bunu?
– Ebenin nikahında!
– Bana bak 20 gündür uykusuzum. Uyumaya çalıştığım bölük pörçük zamanlarda da kan görmekten, cesetlerle konuşmaktan bitap düşüp yine yorgun uyanıyorum. O yüzden lafları orospu karıların sakız çiğnemesi gibi ağzında döndürüp durma, seni çıktığın deliğe geri postalarım.
– Fantezi anlayışını sevdim amirim. Celallenme, başlıyorum:
– Pavloviç gerçek birisi değil, roman karakteri. Aynı zamanda bu olayları başlatan şahıs. İnsan hayali bir karakterle niçin özdeşim kurar bilir misin? Onda kendinden bir şeyler bulduğu için, onun isteyip de yapamadığı her şeyi hayali karakterler yaptığı için. Benim hikayem de burada başlıyor. Lafı uzatmadan esas meseleye geleyim: Cesetlerdeki harfleri sert sessizlerden seçtim. Hepsi bana dair bir ipucuydu. Baktım beni bulamıyorsunuz, sesli harfleri de eklemeye karar verdim. Çevremdekiler benim hep çok sert ama aynı zamanda sesi soluğu çıkmayan, ne denirse harfi harfine yerine getirmek için çalışan birisi olduğumu düşünürdü. Tartışmalara pek girmez, gerektiğinde konuşmayı tercih ederdim. Eğer söyleyeceklerin sessizlikten önemsizse, sessiz kalmayı öğrenmelisin derdim kendi kendime. Sonra baktım ki mikrofon kafalı birisi olup çıkmışım. Konuşmaya, bir şeyle anlatmaya çalıştığımda beni geçiştirmekle meşguldüler. Kafaları, gözleri, kulaklar hep başka yerdeydi. Bir an önce cümlemi bitirsem de kendi kafalarındaki kurgu devam etsin havasındaydılar. Her konuda onlar haklı, bense önemsizdim. Onların siyasi düşünceleri, onların aşkları, onların futbolu, onların hayat tecrübeleri. Hep konuştular, hiç susmadılar. Hep sessiz kaldım. Çünkü çok konuşan boş konuşurdu aynı zamanda. Benim sıram elbet gelecekti, geldi de. İşte buradayım. Ben anlatıyorum herkes dinliyor. Onlar da dinledi istemeyerek de olsa. 13 cesedin tamamını anlatacak değilim. O kadar gücüm de yok zaten. Kişileri tanıdıklarımdan seçtim Dördü ise yabancıydı. Onları şaşırtmaca olarak kullandım ama seçimlerim rastgele değildi. O yabancılardan en çok nefret ettiğimi anlatayım. Adı Zeynel. Arkadaş çevresinde Kurnaz diye bilinen bir orospu çocuğu. Şimdi içinden, benim psikopatlıklarıma nasıl katlanacağını düşünüyorsun ama inan ki psikopatlık sadece adam öldürmekle olmuyor. Yol kenarında duran ağacın kabuklarını soyup ölümüne neden olanlar da, yem yiyen güvercinlerin üzerine arabasını süren de, küçücük bebelerden nemalanmaya çalışanlar da, karısını- çocuğunu içip içip dövenler de, köpeğini arabasına zincirle bağlayıp son hızla peşinden koşturanlar da, annesinin sütünü yudumlayan sıpayı köpeklerine parçalatanlar da aynı bokun yolcusu değil mi?
– Bu Kurnaz soysuzunun en büyük zevki de Örümcek Kuşu özentiliği. Bilirsin belki; Örümcek kuşlarının avını öldürüp parçalayacak sivri ve büyük dişleri olmadığından, kurbanını ağaç dallarına geçirir ve ölmesini bekler. O yüzden halk arasında onlara Kazıklı Voyvoda deniyor. Bu şerefsiz de, yakaladığı yavru kuşların önce kanatlarını koparıyor, sonra da özenle sivriltilmiş kazıklara oturtup acılar içinde ölmelerini büyük bir zevkle izliyor. Ben de aynı acıyı ona yaşatmak istedim. Kollarını ağır balyoz darbeleriyle kırıp aynı şekilde kazığa oturttum ve ızdırap içinde geberip gitmesini zevkle izledim.
– Gelelim benimkilere… Üstün bey ile başlayayım. Çalıştığım hastanenin yöneticilerinden olan bu yavşağın en büyük sohbet konusu kadınlar ve her gün başka birisiyle geçirdiği keyifli saatlerdi. Onu dinledikçe kadınlar için sarf ettiği iğrenç ve aşağılayıcı sözler, zevkin doruklarını betimlediği iğrenç ayrıntılar midemi bulandırırdı. Ben de ona tipik bir işkence metodu uygulamaya karar verdim. Bir çeşit falaka. Ama ayak tabanları yerine kıç kısmına atıyorsun 300- 400 şaplak. Eski bir ceza yöntemi bu. Cezanın uygulandığı kişi 3-4 ay oturamıyor. Ayrıca kangren olmasın diye kabaran deri keskin bir ustura yardımıyla soyulup alınıyor. Ben de aynısını uyguladım. Vurdum, soydum. Vurdum, soydum. Sonrası malum… Köse Halit var birde. O kadar çok konuşur ki nefes almayı unutur. Sizin de beyniniz fokurdamaya başlar bu sırada. O zaman ben de onun beynini kaynatırım diye düşündüm. Kafasını tıraş edip onu dazlak hale getirdim. Kıpkızıl hale getirdiğim bir tası kafasına geçirdim. Çıkan “ foş “ sesi. Cızırtılar, tüten dumanlar, çığlıklar beni kendime getirdi bir an olsun. Gelelim şu kafasız cesede. Sahi bulabildiniz mi kafayı? Eminim bulmuşsunuzdur. Özellikle gözlerine bakmanızı tavsiye ederim. Adı Arif. İşi gücü siyaset konuşmak olan bir kafasızın teki. Aslında en çok ona tahammül ettim. O konuştu ben dinledim. O sordu ben sustum. Sürekli bir şeyleri eleştirir, gamlı baykuş rolü oynardı. Kendisi gibi düşünmeyenleri acımasızca eleştirir, zaman zaman işi hakaret boyutuna vardırırdı. Bir gün, söylediğim bir söze cevaben bana “ ciğersiz” demişti. Ben de bunu ona ödetmeye karar verdim. Ama bu, diğerlerine benzemeyecekti. Izdırap içinde geberip gidecekti soysuz. Önce nereden ilham aldığımı anlatayım sana amirim. Şu giyotin hikayesini duymuşsundur. Olay aynı olsa da başkarakterler devamlı değişir. Kulaktan kulağa oyunu misali. Hesapta okumanın, bilimle uğraşmanın önemini vurgulayacaklar ama tutarsızlık had safhada. Hani kişiyi giyotinle idam edecekler; kişi son anlarında yardımcısını çağırır ve ona kesilen kafasına dikkat etmesini söyler. Eğer ona göz kırparsa iddialarında haklı olduğunu ispatlamış olarak ölecektir. Peki ne mi oluyor? Kesilen kafa bir süreliğine yardımcıya göz kırpıyor. Müthiş değil mi! İşte buna istinaden ben de saç kavurma yapmaya karar verdim. Yemedim merak etme. Yoksa hiç bulamazdınız. Mevzu başka… Bir arkadaşımın kavurma yapmak için özel yaptırdığı saçı ödünç aldım. İyice kızdırdım. Öyle ki, içine kemik atsan un ufak edecek. Kafasını saçın önünde çok sert ve hızlı bir darbeyle kestim. Kafa saçın üzerine düşünce o kızgınlık ve ateşin etkisiyle kan dolaşımı devam ediyor, fışkırma gerçekleşmiyor. O fal taşı gibi açılan gözler birkaç dakikalığına yaşamaya devam ediyor ve tam karşısında deli danalar gibi titremeye, çırpınmaya devam eden acınası gövdesini görüp hissedebiliyor… Bana şeytanmışım gibi bakma! Onu çok uyardım, benden uzak dur dedim. Siyasetten nefret ediyorum, bana bunla ilgili soru sorma ağır küfrederim dedim. İnadına devam etti. İyi mi oldu böyle!
– Sonuç? Yine ben kazandım. Hep kazanırım.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir