Haluk Ecevit; “Benim yola çıkarken hedeflediğim şeylerden biri de buydu. Trakya’yı anlatırken yanlış bilinenleri de bir anlamda düzeltmek.”

“Maşatlığa Kırlayan Kızan, Canım Kardeşim ve Kayıp Zaman Çocukları” kitaplarının yazarı Haluk Ecevit ile kitaplarına ve de edebiyata dair çok samimi bir röportaj gerçekleştirdik.

Merhaba, öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Sizi daha yakından tanımak isteyen okurlarımız için kendinizden bahsedebilir misiniz?

Yer verdiğiniz için asıl ben teşekkür ederim. Ben Trakya’nın orta yerinde doğup büyümüş bir köy çocuğuyum. Emsallerimden farklı bir çocukluğum oldu. Bu farklılık sonrasında, hayatımın devamına da sirayet etti. Açıkçası, yapmaya çalıştığım edebiyat da bu farklılıktan besleniyor. Çünkü bu süreç bana bazı yetenekler ve bakış açıları kazandırdı.

Ankara Üniversitesi’nde muhasebe eğitimi aldığınızı biliyoruz. Bunun ardından edebiyata geçiş süreciniz nasıl oldu?

Evet bu çok sık duyduğum bir soru. “Muhasebe ve edebiyat çok alakalı mı?” Biliyorum, değil. Edebiyatla ilgili bir meslekle uğraşmak isterdim açıkçası. Ama maalesef hayatım ve mesleğim böyle şekillendi. İnsanlar edebiyatçıların meslekleriyle neden bir bağ kurmaya çalışıyorlar anlamıyorum açıkçası. Hasan Ali Toptaş, minibüslerde muavindi. Cemal Süreya maliye müfettişi… Kemal Tahir ambar memuru, George Orwell polisti.

Bence burada esas soru şu olmalı, “Edebiyatçı sadece yazarak hayatına devam edebiliyor mu?”

Bu anlamda bir geçişten söz edemeyiz. Zira benim mesleğim yok iken de edebiyatım vardı. İlkokul öğretmenim mezun olurken özlük dosyama şu notu düşmüştü:

“Edebiyata karşı yeteneği var, ilgilenilmeli!”

Maşatlığa Kırlayan Kızan, Canım Kardeşim ve Kayıp Zaman Çocukları kitaplarınızın her birinde Trakya’nın o bakir kalmış şivesiyle, yaşantısıyla karşılaşıyoruz. Hem her şeye yakın, hem de bir o kadar uzak Trakya’nın… Bununla ilgili, kitaplarınızla ilgili şu ana kadar aldığınız tepkiler nasıl?

Geneli olumlu… Edebiyat mecrasında yerelliğin bir yeri var. Ama şimdiye kadar “Trakya” hiç bu sahneye çıkmamıştı. Ya da benim insanlara sunduğum şekli ile hiç yer almamıştı. O manada benim yaptığım iş çok kabul gördü. Buna rağmen yine de Trakyalı olmayı “Beyaa” demekten ibaret sanan anlayış bir gram olsun azalmadı. Aslında benim yola çıkarken hedeflediğim şeylerden biri de buydu. Trakya’yı anlatırken yanlış bilinenleri de bir anlamda düzeltmek. O zaman hadi hep beraber bir kez daha ezberleri bozalım: “Beyaa” demek sizi Trakyalı yapmaz ki onun özü “Bayav”dır. Trakyalılar “Şopar” değil, Balkanlardan Anayurt’a göçen has Türklerdir. Roman havaları ve Trakya müziklerinin arasında sadece ritm benzerliği vardır. İkisi de 9/8’dir ama kültür olarak tamamen ayrıdırlar. “Ap koydum ex koydum” Trakya folklorik müziği değildir.

Son kitabınız Kayıp Zaman Çocukları sayesinde hepimiz uzaklarda kalmış çocukluğumuza da dönüyoruz, bu açıdan bakıldığında salt çocuk kitabı olarak değerlendirmek yanlış olsa gerek. Nasıl geri dönüşler oldu size?

O kitap hakkında aldığım en güzel okur yorumu şuydu: “Çok başka bir kafanın ürünü!” Öncelikle bunu söylemem lazım. Kayıp Zaman Çocukları gerçekten kendi içinde birbirini tamamlayan öğelerle dolu, bütününde bir felsefe barındıran gerçekten dolu bir kitap. Sizin dediğiniz gibi, bir çocuk kitabından çok daha fazlası. Bunu böylece söylemekten çekindiğim zamanlar oluyor. Çünkü bunu duyan ebeveynin aklına “Benim çocuğuma ağır gelir mi?” sorusu geliyor. Zaten bu kitabın başarısı da burada bence; sade ve yalın bir dille olaylar aktarılırken, bununla beraber okura birçok şey veriyor. Örneğin, değerler eğitimlerinin hepsini içinde barındırıyor. Bu yüzden de Kültür Bakanlığı’nın seçkisine girerek ülke genelinde tüm kütüphanelere dağıtıldı.

Kitaplarınızda onca öykü, onca anlatı var. Kitaplarınıza isimlerini verirken seçimleri neye göre yapıyorsunuz onların arasından?

Çok garip, tüm kitapların, henüz bir öyküsü bile hazır olmamışken isimleri vardı. Hatta ilk kitap için yola çıkarken tüm arkadaşlarıma “Ben bir kitap yazacağım, adı da ‘Maşatlığa Kırlayan Kızan’ olacak.” demiştim. (Bu arada bence çok özgün bir kitap ismi…) Sonrasında “Canım Kardeşim” yine öyle… Mesela o kitabım da isminden dolayı çok şey kaybetti. Tam bir nostalji, 70’lerin, 80’lerin köy edebiyatı olmasına rağmen, çocuk edebiyatı gibi algılandı.

Son zamanda çevremdeki dostlardan gelen bir uyarı var, onu da sizinle paylaşmak isterim. “Seni herkes çocuk kitabı yazarı olarak biliyor!” Sanırım bunda kitap kapakları etkili. Hepsinde çocuk görseli olduğu için, bu şekilde yanlış anlaşılmışım.

 Kitaplarınızı yazarken, ortaya çıkarırken nelerden etkileniyorsunuz? Yaratıcılığınızı tetikleyen unsurlar var mı? Örneğin daha yaratıcı olduğunuz zamanlar, mekanlar gibi…

Öyle ritüellerim yok. Sadece kafamın dingin olması yeterli. Kafam bir sorunla meşgul iken ya da çok hüzünlü bir ruh hâli içindeysem, yazmayı pek tercih etmiyorum. “İlham” demeyelim ama yazmak bahsi ile ilgili yaratıcı fikirler hep köy kahvelerinde otururken gelir aklıma. Belki orada oturup yazamam ama ana hatları ile yazı kafamda belirginleşmiş olur.

Peki, başucu kitabım, yazarım diyebileceğiniz eserler ya da kişiler var mı sizi etkileyen? Vazgeçilmeziniz olan?

Açıkçası yok. Aynı kitabı ikinci sefer çok nadir okurum. Etkilemeye gelirsek eğer, Zülfü Livaneli’nin entelektüelliği ve Hasan Ali Toptaş’ın edebiyatı beni gerçekten etkiler.

Yaratıcı yazarlık atölyeleri hakkındaki düşünceleriniz neler? Sizce gerçekten genç yazar adayları için faydalı mı? Yazmak isteyenlere siz neler önerirsiniz?

Bir sürü haksız eleştiriyi üzerime almak pahasına içimdeki gerçek fikri söylemek istiyorum. “Bence” Edebiyat atölyede öğrenilmez. Edebiyata merak salan, gönül veren kişi gider nerede olsa onu bulur. Acı çeker, acı çektikçe içindeki tutku daha da güçlenir.

Edebiyatla meşgul kişiler bir araya gelip fikir alış-verişi yapmasınlar mı? Tabii yapsınlar ama bu iş endüstrileşerek paraya dökülmesin, olur mu?

2019’da yeni öyküler, yeni anlatılar bekliyor mu peki biz okurları?

Evet, Maşatlığa Kırlayan Kızan ile başlayan, Canım Kardeşim ile devam eden “Trakya Halk Hikâyeleri” serisinin son kitabı geliyor. Bir üçlemenin sonuncusu gibi düşünün… Diğer ikisinden farkı, onlar gibi neşeli ve nostalji barındıran öykülerin yanında, insanın ve toplumun biraz daha gizli kalmış, karanlık dehlizlerine giriyor kitap. Cinayet, aile içi şiddet ve yine çocukluğun zor zamanları var. Bunların yanında tabii tansiyonu biraz olsun düşürmez için tabii ki mizah…

Bir de gençlik romanımız var yine. Şu anda iç çizimleri yapılıyor. Metin kısmı çok güzel oldu. Çok içime sindi. Kayıp Zaman Çocuklarındaki kahramanımız Cenk, bir geziye gidiyor. Bir şehir baştan aşağı anlatılıyor… Sonrasında, bir halkın tarihine ve yaşayışına karşı duyduğu merak ve tutku onu bambaşka yerlere götürüyor. Yine bilim, tarih ve değerler eğitimi ön planda. Biliyorsunuz, benim çocuk/gençlik romanlarım aynı zamanda ebeveynlere de hitap ediyor. Bunu rahatlıkla söyleyebilirim. İçlerinde basit kurgular ve salt eğlence yok. Hepsi kendi içinde bir bütünlük ve felsefe barındırıyor.

Son olarak Çerezzine okurları için eklemek, söylemek istedikleriniz nelerdir?

Yer verdiğiniz için çok teşekkür ederim. Keşke sizin gibi insanların sayısı daha fazla olsa. Bir internet sitesi üzerinden harikalar yaratıyorsunuz. Dilerim daha çok okunur ve bilinirsiniz.

Son olarak; “Çok okuyanlar, çok yaşasın!”

Çerezzine ailesi olarak bir kez daha teşekkür ederiz.

 

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir