Etiket: underground

  • 182/5.BÖLÜM

    182/5.BÖLÜM

    Super Bowl’dan daha büyük daha mahşeri bir gün. Yansın özgürlük ateşleri. Derileri aksın tüm güzel şeylerin. Planımın detayları şöyleydi; Uygun bir anda, her şey duracak ve gösterideki kadınların hepsi aynı anda sigaralarını yakacaktı. Sonra, kiraladığım fotoğrafçılar bu göz alıcı ânı fotoğraflayacak ve bu fotoğraflar büyük ulusal gazetelere gönderilecekti. Sonra muhabirler bu kadınların yalnızca sigaralarını değil, onların kendi bağımsızlıklarını ortaya koyma kapasitelerini ve kadınlığın kendilerine ait olduğunu gösteren “özgürlük meşaleleri”ni yaktıklarını söyleyeceklerdi. Müthiş değil mi? Kendime hayranım. Elbette yaratıcıma da. Gürültülü partilerle arkadaşlar, kızlar, memeler, spor arabalar, Vegas, arkadaşlar, daha fazla kız, daha fazla meme, daha fazla bira, kızlar, kızlar, kızlar, partiler, dans, arabalar, arkadaşlar, kızlar- Budweiser İç ve geber.

    Kırklı yılların sonunda jartiyerinden sigarayı flaşlar altında çıkarıp yakan ilk kadın Mahide ile evlendim. Mahide! İrrasyonel tercihlerimde bataklığın dibi. Güzel Mahide. O harika bacakların sahibi. Daha çok gürültü, daha çok parti, daha çok meme. Mahide’yi seç ve öl.

    Mahide hanım kızımız, bindokuzyüz yirmilerin başında Monrovia yetimhanesinin dış avlusunun solundaki incir ağacının altında doğdu. Annesi ve babasının kimliğine dair herhangi bir bilgi yoktur. Doğduğu sandıkta  kadim bir dilde bir mektup vardır ancak Mahideyi bulan Adiya hiç okuma yazma bilmediğinden mektubu şeytan ayeti niyetine oracıkta yakmıştır. Monrovia dünyanın en yoksul kentidir. Bir çok değerli madene sahip Liberya’da su ve elektrik yoktur. Sanırım bu yoksulluğun en önemli sebebinin Efendi’nin doğum yerinin Monrovia olması diye düşünüyorum. Büyük Efendi. Monrovia, Liberya’nın başkenti. Nüfus beşyüzyetmişikibin. Başkada bir şey bulmazsanız Monrovia hakkında. Sıtmadan gebermek, sokak ortasında kurşuna dizilmek dışında.

    Mahide hanım binaltıyüzseksenlerin ortasında Amerika’da Maryland’de doğar zira yazılı ve sözlü tarihte sadece yaradılış tanrısı olan Trua isimli bir Amerikan Antilobu’nun anıları dışında başka hiçbir kayıt yoktur.

    Zamanın içinde bir yerlerde yaşayan Trqia’nın mi kubbesinde savrulan anılarını anlatacağım şimdi size.

    El Camino de Santiago’nun kuzeyinde daha sık ormanların olduğu bölgede fırtınalı bir gecenin sabahında, tek bir pürüz bile olmayan mavi gökyüzü, tüm berraklığı ile Camille peygamberin yeryüzüne inişini muştuluyordu. Bolca pirinçle doldurulmuş ocaklar, yeryüzüne indirilmiş bereketin meyvesi olarak fokurduyor, taze yemişle birlikte pişen pirinçlerin enfes kokusu evlerin, ağaçların arasından evrene yayılıyordu. Camille, altın rengi saçlarla doğdu. Gözleri gökyüzünün mavisinden daha mavi, teni Lac Bleu’dan daha pürüssüzdü. Doğar doğmaz Trua ismi verildi. Gerçek ismini Efendi ve Hendrik dışında bilen yoktur.

    Camille doğduğunda tüm dünya bereketle bir kez daha canlandı, üçyüzbin kez olduğu gibi. Camille on yaşına geldiğinde bir milyon kadim dil konuşmaktadır ve dahi rüzgârın ismini bilmektedir. Alexander Archipelago kurtlarının rüyalarından urbalar dikmekte, ışık perdelerinden evler yapmaktadır. Yani bir nevi Efendinin gölgesi ve sahipsiz hüzünlerin hanımıdır.

     

    Şifacı nefesi ile sonsuz ömürler fısıldar insanlara. Rivayet edilir ki tanrılar dönemi hemen Camille’in göçünden sonraya rast gelir.  Sonsuz ömürler fısıldadığı kullar, ölümsüzlüğün verdiği kudret ve atılganlıkla tanrılaşmış, yer altının ve yer üstünün ve bil hakika tüm evrenin tanrılarına dönüşmüşlerdir. Camille’in göçü belki de bu yüzden elzem ve vazgeçilmezdir. Zira tanrıların yaratıcılarına sadık olmaları asla beklenemez ve bolluk binyılının, kuraklığa, kıtlığa ve kırıma dönüşmesi ise; tüm evrenin usta boyacısına katlanmak zorunluluğudur.

     

    Introduction to Humanity

    Yazının Diğer Bölümleri İçin,

    https://ikibinler.com/182-4-bolum/

     

    https://ikibinler.com/182-3/

    https://ikibinler.com/182-2-2-bolum/

    https://ikibinler.com/3-tefrika-1-bo%cc%88lu%cc%88m/

  • 182/4 .BÖLÜM

    182/4 .BÖLÜM

    Antiloplar tavaflarını yılın son günlerinde büyük kayıplar verdikten sonra Serengeti’ye dönerek tamamlarlar. Ve bu hiç bitmez. Antilopların kayıp hatırları yüzyirmikilerin hatıralarına denktir. Aslında kayıp değillerdir. Aslında her birimizin günahlarında gizlidir. Hey Quasimodo bana su verme. Ben bu yükle arınamam.

    Hendrik! / Buyrun efendim! / Şu karşı tepeden çıkan kara dumanları görüyor musun? / Evet efendim görüyorum. / Bana bir Lucky Strike ver. / İşte o dumanlar insanoğlunun aptallığının en net göstergelerinden. Artık işlere el atmanın zamanı geldi. Yine iş bana düştü. Hendrik bu sigara kaç üretimi? / Depoları ateşe vermeden hemen önce ayırdıklarımızdan efendim. Hani sigortadan para almak için bay LS ile birlikte tutuşturduğumuz depolar. / Reymond ne yapıyor şimdi? / Rusya’da porno film sektöründe efendim. / Güzel kutu yapmış. / Sayenizde efendim. / Hendrik. Sence neden engellemedim Necati’nin bu fantazisini. Kendi ellerimle yaptığım bu ölüm hücrelerinin patlamasına neden seyirci kaldım. Sus söyleyeceğim. Bu Necati’de garip bir şey var. Çok garip. Ürpertici bir rüzgâr gibi. Karınca ısırması gibi. Bana bir Lucky Strike ver Hendrik. Ve Uzun gelsin.

    1. BÖLÜM: NECATİ ve ANNESİ HAKKINDA HER ŞEY

    Bindokuzyüzyirmilerin başında Amerika’da sigara içen kadınların sayısı neredeyse sıfıra yakındı. İçenler ağır bir şekilde eleştirilir, toplum dışına atılırdı. Tıpkı bir okuldan mezun olmak ya da meclise girmek gibi. Erkek dünya tüm bunların sadece erkeklere özgü bir şey olduğu konusunda hem fikirdi. Bir tek kişi hariç. George Washington Hill! Heyecanlandınız değil mi? Hayır acele etmeyin lütfen. Kadınların ön bahçesinde bir altın madeni olduğunu düşünen bir adamdan bahsediyorum. Amerikan Tütün Endüstrisi Başkanı George Washington Hill. Şirket bir çok kez sigarayı kadınlar için pazara sokmaya çalıştı ama hiçbir yöntem işe yaramadı. Kökleşmiş kültürel önyargı çok derindi ve buna engel oldu. Yirmilerin sonunda endüstri bunun böyle gitmeyeceğine karar verdi ve beni işe aldı. Ben; çılgın fikirleri ve dahi çılgın pazarlama kampanyaları olan, genç ve becerikli pazarlamacı Edward Bernays. Freud’un yeğeni. Bilinçi bir şekilde dünyanın damarlarına enjekte edilen bir morfin. Ben; Edward Bernays kod adım “Tanrı Yamağı”

    Taktiklerim hiçbir insani yan, hiçbir sevgi belirtisi içermediği için hemen sıyrıldım rakiplerimden. İlk keşfim, hiç birimizin rasyonel olmadığı ve dolayısı ile rasyonel kararlar alamadığımız oldu. Satmak, çok satmak, delicesine satmak için bilinçaltında büyük  depremler, anaforlar, tsunamiler yaratmalıydım. Hükümet kurmalı, hükümet devirmeliydim. Sigara içmenin kültürel algılanışını yeniden şekillendirerek, kadınlar için sigara içmeyi duygusal olarak pozitif bir deneyim haline dönüştürmek zorundaydım. En irinli olan senaryoyu seçtim. Paskalya gösterisi için birkaç kadın kiraladım. Kiralamak irin dolu planımın en önemli aşamasıydı.

    Super Bowl’dan daha büyük daha mahşeri bir gün. Yansın özgürlük ateşleri. Derileri aksın tüm güzel şeylerin. Planımın detayları şöyleydi; Uygun bir anda, her şey duracak ve gösterideki kadınların hepsi aynı anda sigaralarını yakacaktı. Sonra, kiraladığım fotoğrafçılar bu göz alıcı ânı fotoğraflayacak ve bu fotoğraflar büyük ulusal gazetelere gönderilecekti. Sonra muhabirler bu kadınların yalnızca sigaralarını değil, onların kendi bağımsızlıklarını ortaya koyma kapasitelerini ve kadınlığın kendilerine ait olduğunu gösteren “özgürlük meşaleleri”ni yaktıklarını söyleyeceklerdi. Müthiş değil mi? Kendime hayranım. Elbette yaratıcıma da. Gürültülü partilerle arkadaşlar, kızlar, memeler, spor arabalar, Vegas, arkadaşlar, daha fazla kız, daha fazla meme, daha fazla bira, kızlar, kızlar, kızlar, partiler, dans, arabalar, arkadaşlar, kızlar- Budweiser İç ve geber.

                                                                                                                                                        Introduction to Humanity

    Bir Önceki Bölüm,

    https://ikibinler.com/182-3/

    https://ikibinler.com/182-2-2-bolum/

    https://ikibinler.com/3-tefrika-1-bo%cc%88lu%cc%88m/

  • Pagan: “Black Metal bir evrimleşme sürecinde ve belirli bir süredir ana akım bir müzik türü haline geldi”

    Pagan: “Black Metal bir evrimleşme sürecinde ve belirli bir süredir ana akım bir müzik türü haline geldi”

    Merhaba, öncelikle LANETH BİR GECE 3 ile sorularıma başlamak istiyorum, açıkçası konseri izleyen herkes için unutulmaz bir performans sergilediniz, bizlere biraz o geceden ve sizin için nasıl geçtiğinden bahseder misiniz?

    Arda: Bizim için muhteşem bir geceydi. Sadık fanlarımızla buluşup Pagan ateşini tekrar alevlendirebilmek bizim için müthiş bir onur oldu. Bizi davet eden ve her şekilde destekleyen Çağlan’a, kusursuz bir şekilde sahnemizi ayarlayan set ekibine buradan teşekkürlerimi iletmek istiyorum. Bir iki ufak tefek aksilik de yaşadık tabi. Son şarkıdan önce telimi kopardığımda gitarını veren Razor’dan Başer’e de buradan teşekkürlerimi iletmek isterim. Genel olarak çok güzel bir dayanışma duygusu vardı, bize eski güzel günleri hatırlattı.

    Konser öncesi aralarında benim de olduğum birçok fanınız zaten vardı ve benim konser sonrası gözlemlediğim kadarıyla sizi ilk kez orada izleyip, daha sonra hayranınız olan yeni nesillerin olduğu gerçeği var. Bu konuda neler düşünüyorsunuz?

    Arda: Umarım dediğin gibi olmuştur, kadim Pagan kültürünün ateşini yeni nesillere ulaştırabildiysek ne mutlu bizlere.

    Pagan denince her fanınız gibi, beni sarsan ilk demonuz “Rehearsal Tape 96” ve kült statüsündeki çalışmanız “Heathen Upheaval” ilk olarak aklıma geliyor. Elbette son yayınladığınız Oz In Transcendence de birçok açıdan önemli bir albüm. Rehersal Tape’i net üzerinden yeniden paylaştınız ve çok iyi oldu. Peki bu çalışmaların yeniden yayınlanması söz konusu olacak mı? Çünkü hem yeni nesil hayranların, hem de arşivlerinde görmek isteyen fanların buna çok ihtiyaçlar var.

    Arda: Konserden sonra konser için çaldığımız provaları içeren Rehearsal Tape 19’u yayınladık. Şu an bir plak şirketi ile iletişim halindeyiz, bu çalışma CD (ve belki Vinyl) olarak da yayınlanacak. Ondan sonra Heathen Upheaval’ın yeni masterlanmış halini yayınlamayı düşünüyoruz. Eski demoları aynı şekilde yayınlama planımız ise yok.

    Laneth konseriniz hala dillerde ve açıkçası sizi yine izlemek istiyoruz. Peki PAGAN’ın gündeminde böyle bir düşünce var mı? Kısacası sizi yine izleme şansımız olacak mı?

    Arda: Şu an için kesin bir plan yok, ama evet, ileride yeniden canlı çalmayı düşünüyoruz.

    Pagan, ülkede Black Metal ateşini ilk yakan ve en etkili gruplardan. Peki dünyada bayağı ateşli tartışmaların hedefinde duran ve benim de hastası olduğum bu müzikle nasıl tanıştınız ve Pagan’ı kurmaya nasıl karar verdiniz?

    Arda: Pagan’ı kurmamız, benim ve Emre’nin lisede tanışmamıza dayanır. O zamanlar ben çömez bir metalciydim. 64’ler adında bir bilgisayar dergisi vardı ve burada Murat Adanç’ın efsanevi bir köşesi vardı. Metallica, Megadeth, Iron Maiden gibi grupların şarkı sözlerini yayınlıyordu ve bunlar üzerine güzel incelemeler de oluyordu. 64’ler sayesinde Heavy Metal/Power Metal dinlemeye başladım diyebilirim, Iron Maiden, Manowar gibi gruplara hasta oluyordum. O zamanlar benim Sony marka bir çift kaset çalarım vardı. Overdub özelliği vardı, bu sayede son derece ilkel bir şekilde kanal kayıt müzik yapıp arkadaşlarıma dinletmeye başladım. 64’lerden sonra Laneth başladı ve ufuklarımızı genişletti. İlk yaptığım şeyler death metal tarzı idi, o zamanlar Gorefest, Deicide, Death gibi gruplara tapıyordum (Death’e hala taparım).  64’lerin bana kattığı bir diğer şey de, FRP/RPG oyunlarına olan tutkudur. FRP oyunları sayesinde İngilizce’mi geliştirmiş oldum ve İskandinavya’dan mektup arkadaşları edinmeye başladım (Bazıları ile hala iletişimim var). Underground yazışmalara da başladık ve kült olan bazı gruplar ile de iletişime geçme imkanımız oldu. O dönem Norveç Black Metal’inin en azılı dönemiydi. Slayer dergisinin bir sayısını edindim ve beni çok etkiledi. Gerek müzik gerekse görsel tarz olarak çok uç bir noktada idiler. Daha grup kurulmadan makyaj yapıp geceleri ormanlarda çekim yapmaya başladık. 🙂 Hatta bir keresinde polislerle başımız belaya girdi. Karakoldan ailelerimiz aldı, ucuz kurtardık diyebilirim. Çok çalkantılı günlerdi. O dönem Akmar Pasajında çekim kasetler satılıyordu ve oradan Emperor, Mayhem, Darkthrone gibi grupları keşfettik. Emre ile riflerimizi paylaşarak birkaç demo parça yaptık ve Reh 96 demomuzu çıkardık. Bundan sonrası zaten malum. Akmar Pasajından tanıştığımız Savaş’ı, Nekropsi’den tanıdığımız Cenk’i kadroya kattık. O aralar Emre ve ben okulu bıraktığımız için çok fazla vaktimiz oluyordu ve bunu grup çalışmalarına ayırıyorduk. Haftada beş gün 8-12 stüdyo kapattığımız oluyordu, tabi çıkışta da beraber takılıp içiyorduk. O sıralar çalıştığımız Kadıköy Stüdyo Ekol’e bir klavyeci aranıyor ilanı bırakmıştık. Oradan bizi bulan Tayfun’u da gruba katarak Heathen kadrosunu oluşturmuş olduk.

    Black Metal günümüzde çok farklı evrilmeler yaşıyor. Bir tarafta Venom gibi türün yaratıcıları, diğer tarafta Mayhem, Darkthrone gibi tavizsiz gruplar, bir yanda daha melankolik ve leş bir sounda sahip Deathspell Omega ve elbette zehiri ilmek ilmek yayan Watain gibi gruplar. Günümüz dünyasında Black Metal’i nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Arda: Black Metal bir evrimleşme sürecinde ve belirli bir süredir ana akım bir müzik türü haline geldi. Birçok grup, kendi öykünmelerini de getirerek türü geliştirdi. Dolayısıyla ‘Black Metal’ dediğinizde artık aklınıza tek bir şey gelmiyor. Türün içinde çok fazla çeşitlilik var. Bahsettiğin tavizsiz gruplar dışında, bir nevi bir çatı haline dönüştü. Bu zenginlik benim çok hoşuma gidiyor ve şahsen hemen her türünü seviyorum. Aşırı melodik, lay lay lom olmadığı sürece (isim vermeyeceğim 🙂 ).

    Heathen Upheaval elbette artık bir kült statüsünde, bu çalışmanın bu kadar sevilmesini ve diğer Pagan çalışmaları içinde fanlarınızda ayrı yerde durmasının ana sebebi sizce nedir ve bu albümün sizdeki yeri nedir?

    Arda: Bütün çalışmalarımız bizim için özeldir. Heathen Upheaval’da, o dönem grup olarak çok iyi durumdaydık ve bu kayıt ve şarkı oluşumuna etki etti.

    Pagan çok sevdiğimiz bir grup, örneğin ben yıllarca her dinlediğimde ilk dinleyişim gibi heyecanla dinliyorum çalışmalarınızı. Ve şunu da çok merak ediyorum, önümüzdeki günlerde yeni bir Pagan şarkısı ya da herhangi bir ep ya da albüm sürprizi var mı?

    Arda: Evet, plak şirketi ile yaptığımız görüşme, yeni bir EP veya albüm kaydını da içeriyor. Şu an için kesin bir bilgi vermem mümkün değil ama yeni şarkı çalışmalarımız var.

    Ülkemizde Black Metal ateşini yakan efsanelerden biri olarak, yarattığınız bu ateşin yayıldığı bir gerçek ve yanan ateşin yerli Black Metal gruplarını takip ediyor musunuz?

    Arda: Evet, özellikle son dönemde Kadıköy piyasasını takip ediyoruz ve iletişim halinde olduğumuz gruplar var. 

    Ülkemizde özellikle 80’li ve 90’lı yılların gruplarına özellikle yeniden büyük bir ilgi var. Sizce bunun nedeni ne olabilir ve siz neler düşünüyorsunuz?

    Arda: Aslında sadece ülkemizde değil, bu ilgi her yerde var. 80’li-90’lı yıllarda müzik ve genel olarak pop kültürde çok özgün çalışmalar ortaya kondu. Bunu takip eden yıllarda bu özgünlük yakalanamadı ve piyasa kendini tekrarlamaya başladı. 80’li yılların müziğine olan ilginin bir sebebi bu bence. Bir diğer nedeni de insanların geçmişteki o sade yaşama duyduğu özlem. Günümüz hayatı çok karmaşıklaştı. İnsan nüfusu arttı ve doğal olarak insanlar arası sürtüşmeler de çoğaldı. Genel olarak insanların hayatın daha basit olduğu o yıllara bir özlem duyduğunu düşünüyorum. Müzik de bunun bir yansıması. Dikkat edersen 80’li yılları konu alan dizi, kitap gibi ürünlerde de bir ilgi patlaması yaşanıyor.

    Çerezzine olarak sorularımızı yanıtladığınız için çok teşekkür ederiz. Son olarak Pagan fanlarına neler söylemek istersiniz? 

    Arda: Sert ve özgür kalın!

    Fotoğraflar: Barbaros Pakar  ve Cem Gaygusuz

  • Çapa

    Çapa

    Bahçeye girdiğimde, yorgun düşmüş fideler bana sanki yardım et ölüyoruz diyorlardı …Etrafları serseri otlarla dolu..Boğulmuş ve kimisi sararmıştı..Biberler küçücük ve sanki ağlıyorlardı…Aniden karar verdim…Elime aldığım çapa sanki Artur’un kılıcı haline geldi bir anda..Başkaldırmış hain ve çılgın otlara haddini bildirdim..Kan ter içinde iki saatin sonunda elimdeki çapayı tutacak halim kalmamıştı..Etrafım öldürülmüş otlarla dolu.Ve acıyla doğruldum şöyle dimdik durup sırtımı esnettim…Terim gözüme doldu…Sanki ağlamışım gibi.:)) Sonra veciz bir şekilde mırıldandım …..Ne çok can aldım tanrım dedim etrafıma bakıp..değer miydi?Aklıma mangal ateşinde pişen güveç geldi…e tabii ki dedim ve yürüdüm gün batımına doğru..

  • Şiirlerin ile Yaşayacaksın İskender 

    Şiirlerin ile Yaşayacaksın İskender 

    Merhaba sevgili Çerezzine ailesi. Geçen haftalarda kaybetmiş olduğumuz yeraltı edebiyatının güzel abisi, şiir hayatının büyük kaybı Küçük İskender’in yokluğu hala içimizde büyük bir boşluğa tekâmül ediyor. Biz geride kalan, şiire gönül vermiş insanlar olarak öncelikle onu şiirleri ile yaşatmayı amaçlıyoruz. Bu amaç doğrultusunda Kılçık Mekan’da 10 Temmuz 2019’da düzenlenen anma gecesinden geriye kalanlara göz atalım. 

    Öncelikle gece boyunca fazlasıyla duygusal anlar yaşandı. Herkes döktüğü bir damla göz yaşının hakkını Küçük İskender’in anısına emanet etti. 
    Gecenin sunumunu ünlü şair Turgut Toygar üstlendi. Geceye edebiyat dünyasından birçok ünlü isim katıldı. Bu isimler, Vecdi ÇıracıoğluGökçenur Ç., Efe Duyan, Adil Salih, Aysu Altunay, Cenk Kolçak, Turgut Akaslan, Cenk Tunalı, Gülay Yıldız Gülün oldu. Aynı zamanda Küçük İskender’in şiirini sevenler, dostları ve hayatlarının bir yerine O’nun şiirinden bir satırı sığdırmış isimler gecede yerini aldı.
    Bu güzel geceyi organize eden ve hep birlikte Küçük İskender’in hatırasını yaşatan insanlara teşekkürlerimizi sunuyor ve güzel kalpleri ile var olmalarını diliyoruz.

  • Köprüden Önce Son Kaçış

    Köprüden Önce Son Kaçış

    Sen miydin?
    Köprüden sarkıttığı serzenişleri ile hıçkırıyordu Adam.
    Bir ömür gibi uzayan, dudaklarının sessizliğiyken;
    Haykırışları daha kaç kaleme konu olacaktı?
    Akşamüstü:
    Köprüden önce son kaçış yolundaki,
    Sen miydin?
    Çaktığı her şimşekte “hiç”,
    Estiği her rüzgarda “sarhoş”,
    Açtığı her güneşte “cenin” olan;
    Senin yüreğin miydi?
    Herkes yardıma muhtaçtı.
    Ve herkesin yardım etmek istediği,
    Ölmekte olan birileri vardı.
    Senin yoktu.
    Ve sana kalırsa her ölüm,
    İnsana bir intihar hakkı kadar mümkündü.
    Gün ağardığında,
    Ellerinin senden değil atışında,
    Gözlerin, sesinin ulaşmadığı yerlere his beslediğinde,
    Köprünün en sonunda,
    Bana elini uzatıyorsun.
    Oysa intihara meyilli olanlara yokluğu teklif edersen,
    Bir “hiç” kadar yakın olursun.
    Hiçlik, bir gün herkesle tanışır.
    Bunu da biliyorsun.
    Köprüler yıkıldı,
    Ellerim yakıldı,
    Yollar sonlandı.
    Sen nasıl ayakta kaldın?

  • Türk Dizi Tarihinin Şamanizm’e Açılan Kapısı: 46 Yok Olan!

    Türk Dizi Tarihinin Şamanizm’e Açılan Kapısı: 46 Yok Olan!

    2016 yılında Türk televizyonları yeni bir dizi ile farklı yöne yüzünü çevirdi. Bu dizi sıradan yayın hayatının içeriğine hitap eden dizilerden biraz farklıydı. Yönetmeninin sıra dışı bakış açısı, oyuncularının deneyimli ve izleyici tarafından hâkim olunan isimler olması ve dizinin isminden ötürü “46’lık” bir izleyiciye hitap ediyor oluşu bu diziyi yayınlanmadan önce çoktan üst sıralara taşıyordu bile… 

    46 Yok Olan dizisi Serdar Akar’ın üst düzey yapımlarından biriydi desek, bu kesinlikle abartılmış bir tanım olmayacaktır. Dizi, her bölümünün içerdiği farklı anlamlar ile televizyon tarihine birkaç beden büyük bir rol çizmeyi çoktan görev edinmişti. 

    Konusu ise hepimizi cezbeden türdeydi:
    Türkiye’nin sayılı profesörlerinden biri olan Murat Günay, beş yıldır komada olan kız kardeşini iyileştirebilmek için tüm çözüm yollarına başvurmaya hazırdır. Şaman ayinlerinde kullanılan ve içinde DMT içeren Ayahuasca çayı, Murat’ın kardeşi için bir tedavi yöntemi bulmasına sebep olur. Bu sır dolu tedavi, birçok insanın hayatını farklı yönde etkiler. 
    Dizi gözle görülen özelliklerinin yanı sıra birçok farklı alt anlama da atıfta bulunuyordu. Ayahuasca çayını içtiği süreçte Murat’ın gördükleri, geçmişte yaşadıklarının geleceğine etkisinin oranını fazlasıyla etkilemiştir.
    Aynı zamanda Murat ve Ezo’nun birbirine bağlılığı hepimizin özeneceği ve dikkat çeken türde bir bağlılıktır.
    Murat’ın tedavi yöntemi süresince ilacın etkilerini gözlemlediği zamanlar şüphesiz dizinin en unutulmaz sahnelerini ve usta oyunculuklarını gözler önüne sermekteydi.
    Erdal Beşikçioğlu bir röportajında, “Ben arıza karakterleri değil, damarına basılmış karakterleri canlandırıyorum.” gibi bir söylem kullanmıştı.
    46 Yok Olan dizisinde de geçmişte yaşadığı kırıklıkların ve eksikliklerin üstesinden bağlılıkları ile gelmeye çalışan bir adamı izlemekteyiz. 

    Konusu, sahneleri, oyunculukları, çekimleri, müzikleri gibi birçok detayı ile dikkat çeken 46 Yok Olan dizisinin en can alıcı kısmı Şaman ayinlerindeki görüntüler ve Şamanizme ait bazı detayların izleyiciye sunulmasıdır.
    46 Yok Olan dizisinin bir diğer can alıcı noktası ise Behzat Ç. dizisinin kadrosundan oyuncuların yer almasıdır. Erdal Beşikçioğlu, Berkan Şal, Ayça Eren gibi oyuncuların varlığı izleyicinin özlemini biraz olsun gidermesine katkıda bulunmuştur. 

    27 Mart 2016 tarihinde başlayan dizi, 24 Haziran 2016’da sezon finali yapmıştır. Bu sezon finalinden sonra birçok söylemi de beraberinde getirmiştir. Kimisi internet dizisi olarak devam edeceğini söylerken, kimisi kaldığı yerden devam edeceğinde ısrarcıydı. Fakat kimsenin istediği gibi olmadı. Dizi 10 Ağustos 2016’da final yaparak ekranlara veda etti. 

    Dediğim gibi, 46 Yok Olan dizisi televizyon tarihine şu ana kadar girmiş en iyi ve en üst düzey yapımlardan biri olmuştur. Birkaç beden fazla gelmiştir ve çözümü yolları ayırmakta bulmuştur.
    Bize böyle güzel yapımların yinelenmesini ve sürmesini dilemekten başka bir yol kalmıyor Çerezzine ailesi. Türk televizyonlarına gelmiş efsanevi yapımları, onca emekleri, usta oyunculukları ve farklı kültürleri benimsediğimiz günlerimiz olsun. Yeniden görüşmek üzere.
    Hoşça kalın… 

  • Küçük İskender’i Kaybettik

    Küçük İskender’i Kaybettik

    En değerli şairlerimizden ve mükemmel insanlığıyla gönlümüzde ayrı bir yeri olan sevgili Küçük İskender’i kaybettik. Hepimizin başı sağolsun. 55 Yaşında bu dünyadan göçüp giden şair Bodrum’da aylardır mücadele ettiği kansere yenik düştü. Giderken ardında hepimizi derinden etkileyen bir çok kitabını ve az sayıdada olsa rol aldığı sinema flimlerini bırakan şair, hepimizi yasa boğdu..

    Vasiyet niteliğindeki sözünde ise,

    Benim öldüğümü duydukları gün dansa gitsinler. Bir gün önce dansa gidenler de çok özledikleri sevgililerini arasınlar. Arayanlar varsa parti versinler. O gece. Çok eğlensinler. Ben öldüm diye eğlenmesinler. Böyle bir adam yaşadı diye eğlensinler” diyordu şair..

    Seni birkez daha saygı ve derin bir sevgiyle uğurluyoruz güzel insan.. Seni hiç ama hiç unutmayacağız..

    KÜÇÜK İSKENDER’İn  Bu Dünyaya Bıraktıkları,

    Filmleri :
    Oyuncu:
    2002 – O Şimdi Asker (Savcı) (Sinema Filmi)
    1997 – Ağır Roman (Tilki Orhan) (Sinema Filmi)
    1989 – Gönül Garip Bir Kuştur (Sinema Filmi)

    Kitapları :
    Şiir :
    1988 – Gözlerim Sığmıyor Yüzüme
    1991 – Erotika
    1994 – Yirmi5April
    1994 – Periler Ölürken Özür Diler
    1996 – Suzidilara
    1996 – Güzel Annemin Hayal Gücü
    1997 – Ciddiye Alındığım Kara Parçaları
    1998 – Papağana Silah Çekme!
    1999 – Alp Krizi ( Tek Baskılık Kitap )
    1999 – Gözyaşlarım Nal Sesleri
    2000 – Bir Çift Siyah Deri Eldiven
    2000 – İpucu Bırakma Sanatı
    2000 – Bahname
    2001 – Teklifsiz Serseri
    2001 – Kahramanlar Ölü Doğar
    2001 – Çürük Et Deposu
    2002 – Eski Kral Deposu
    2003 – Siyah Beyaz Denizatları ( Toplu Şiirler I )
    2003 – Barudî ( Kürtçe Çeviri )
    2004 – Dicle ile Fırat
    2004 – Bir Daha Bana Benzeme Angel!
    2010 – Sarı Şey
    2011 – Bu Defa Çok Fena
    2013 – Ali
    2014 – Elli belirsiz

    Serbest Metinler :
    1992 – Dedem Beni Korkuttu Hikâyeleri
    1993 – İkizler Burcu Hikâyeleri
    1994 – 666
    2009 – Galileo’nun Pergeli
    1996 – The Kırmızı Başlıklı İstasyon Şefi
    1996 – Belden Aşağı Aşk Hikâyeleri
    1997 – Pop H’art
    2000 – Balık Burcu Hikâyeleri
    2001 – Made In Hell
    2002 – Insectisid
    2004 – Necronomicon / Ölüm Kitabı

    Roman :
    1998 – Flu’es
    1999 – Cehenneme Gitme Yöntemleri
    2000 – Zatülcenp

    Özel Derlemeler :
    2001 – Kanlı Lağım Fareleri’den küçük İskender’e
    2004 – Aşk Şiirleri Kolonisi

    İnceleme / Eleştiri :
    1995 – Şiirli Değnek
    2002 – Eflatun Sufleler
    2004 – Rimbaud’ya Akıl Notları

    Günce
    1996 – Cangüncem
    2011 – Bu defa çok fena

    https://www.youtube.com/watch?v=2qYHRFOelEs

  • Kasaba

    Kasaba

    Popüler olamamış Ege kasabalarının birindeyim.. gereksiz bir iş için yine çok gereksiz bir adamı bekliyorum.. köyün yuvarlak bir meydanı ve meydanın ortasında alakasız bir yere bakan bakımsız Atatürk heykeli var.. akşam saatlerine yaklaşıyoruz.. ve ben zaten yorgun başladığım günü bi an evvel bitirip bu sıkıcı yerden gitmek niyetindeyim.. adamın gelmeyi vaat ettiği kahve burası olmalı.. içerde bi kaç okey oynayan masa ve tek tek masaların kenarına ilişmiş ölümünü bekleyen buruşmuş ihtiyarlar var… kahve masaları alındığı günden bu yana boyanmamış… masaların üstü şark köşeleri için üretilmiş adamın dirseğine batan pütürlü ve hiç moda olamamış ve olamayacak zavallı renklerde yapılmış çin malı örtülerle kaplı… televizyon eski ve sanki çalan olurmuş gibi demir paslı bir kasanın içinde kilitli ve sesi de sonuna kadar açık.. haberleri dinleyen bir huysuz ihtiyar haricinde kimsenin seyretmediği… televizyonda seyrettiği herkese ve her duruma küfretmeye meyilli.. okey oynayanlar dahil kimse birbirine yüzüne bakmıyor bu kahvede.. ta ki ben usta bana bi çay versene deyip meydana bakan ruhsuz bir masaya oturana kadar.. taptaze ve bu kahvenin aksine hayat dolu şahane ve çok iyi demlenmiş çay geliyor.. ve çay iyi geliyor… orada bulunanlar uzun ve bakımsız saçlı ve terörist sakallı bu iri adamdan yani benden rahatsız gibiler… 70’lerde dondurulmuş hayatlarının içine destursuz dalmış bu adamı merak ediyor gibiler… tv seyreden adam politikacılar ve kürtler ve diğerleri için hep aynı küfürlü kelimeyi söyleyip duruyor.. memleketin anasını si…..ler.. kalabalık iplemiyor.. ve ben hala burdayım.. adam gelemiyor gibi saatinde.. insanlar bana sorular soruyor hafiften ”seni ilgilendirmez bak işine hoca ”tarzı cevaplarla sayıyorum.. bu acaip kılıklı adamın gitmesini ve herşeyin eski haline dönmesini ister gibiler.. ama yağma yok.. bir de kahve söylüyorum.. orta.. kahveci kafasıyla tasdikliyor siparişimi.. beni bi müddet sonra unutuyorlar.. artık Atatürk büstü kadar bakımsız ve onun kadar ortama yabancıyım.. kahvemi içiyorum ve masaya para bırakıp.. ordan gidiyorum.. yuvarlak köy meydanınında yuvarlak gölgeleri eziyor arabamın tekerlekleri…

  • Andrei Tarkovsky’nin efsane üçlemesi “Stalker, The Mirror, Solaris” Başka Sinema’da!

    Andrei Tarkovsky’nin efsane üçlemesi “Stalker, The Mirror, Solaris” Başka Sinema’da!

    Sinema tarihinin en önemli yazar ve yönetmenlerinden olan Andrei Tarkovsky’nin efsanevi üçlemesi “StalkerThe MirrorSolaris” 14 Haziran 2019’da Başka Sinema aracılığı ile sevenleri ile buluştu. Bireyin içsel dünyasındaki anlam arayışını inanç, metafizik, aşk gibi kavramlar çerçevesinde sinema dünyasına kazandıran Tarkovsky, şiirsel anlatımın da öncüsü olmuştur.
    Bu sebeptendir ki her filminde içsel inancın bütünlüğünü, bireyin metafizik dünyada var olma halini, evrenin kozmik bütünlüğünü ve bunun gibi birçok konu çerçevesinde izleyiciye sunar. Ve bu sunum öyle bir sunumdur ki bireyi uzun bir süre etkisi altında bırakmayı amaç edinir.  

    Kısaca gösterimde olan filmlerin konusunu ele alacak olursak,


    STALKER: Dünyaya düşen dev göktaşı yaşamı yerle bir ederken Zone adında esrarengiz, yeni bir bölge oluşur. Bu bölgeden içeriye girebilen insanların tutkularının gerçekleşeceğine dair söylentiler vardır. İçeride yaşayan güç insan zihni tarafından hayal edilmesi mümkün olmayacak güçteki bir varlıktır. Askerler tarafından korunan Zone bölgesine sadece Stalker’lar girebilmekte, bölgeye giren insanlara eşlik etmektedirler. 
    Stalker, ailesinin tüm itirazlarına rağmen bölgeye girmek isteyen bir bilim adamına ve bir yazara eşlik etmeye karar verir. 


    THE MIRROR: 
    Mirror filmi Tarkovsky’nin hayatını konu edinmektedir.  Film, Andrei Tarkovsky’nin kendi hayatı üzerinden aşk, bağlılık, anılar ve hayata dair birçok şeyi gözler önüne seriyor. II. Dünya Savaşı öncesinde geçen film, ormanın içinde bir klübede geçiyor. Filmde  Tarkovsky’nin eski karısı, annesi, babası, kendi hayatı ve ebeveynlerinin kuşakları arasında bir yolculuğu çıkılıyor. 


    SOLARIS: 
    Solaris belirgin bir gezegen bilincine sahiptir. Oraya gelen dünya insanlarının zihinleri ile oynamak ise en büyük gücü ve yeteneğidir. Burada olanları araştırmakla görevli olarak ilgili üsse gönderilen kişi de gezegenin gücünden payını alacaktır şüphesiz. Böylesi bir gizemle büyülenirken kendi geçmişi ile burun buruna gelecektir.