Etiket: Sinan

  • Kaan’ın Kaddish’i

    Kaan’ın Kaddish’i

    Kaan’ın Kaddish’i

    I

    Tuhaf şimdi seni düşünmek, Kaddish’ten aşırdım bu girişi, yol boyunca gözlerini kapatmak bir pikabın arkasında ve on yedili yaşlarını hatırlamak, dağlar serin ve tatlı esintileri kusarken vadilere, toplum baskısından, gürültücü ayyaşlardan ve gözlerindeki ergenlik nefretinden izole edilmiş bir koyda, bir akşam ya da öğle vakti düşünmek, küçük bir karavanda yaşarken pişirdiğim köfteleri satarak, yalnızca tuhaf

    Pürüzsüz suratını anımsıyorum şimdi, adını İlayda’nınkinin yanında anımsıyorum, yoksulluğun kentinde beklediğin zamanları, bir akşam ya da öğle vakti, fırındaki kuyrukta sıra beklerken vitrinden dışarıyı kestiğini ve saçma bir arabesk kültürünün altında ezildiğini anımsıyorum, o asi heyecanların ve kütür kütür gençliğin fırının kapısında bekliyordu dışarı çıkmanı, para üstü hep gecikti

    Gülümsediğin bir fotoğrafa rastlıyorum, henüz Ginsberg ölüm hakkında yazmamıştı ve hayat yalnızca bir sevgi titreşimiydi, tüm o saçma şeylerin nereye varacağını düşünmediğin fakat yine de saklanıp durduğun bir zamandı, kızgın döl çeşmesiyle tek çocuklu baban ve onun aptal öfkesi yiyip bitirmeden önceydi seni, sonradan çekildiğin fotoğrafların hiçbirinde yoktun aslında

    Tuhaf şimdi seni düşünmek, erişimi engellenmiş bir hayal dizesi ve alkol oranına bağlı bir felsefe – karanlık odada oturduğumuz o kanepenin kurbanıyız hepimiz, berrak gökyüzü cilveleşirken dalgalarla ve ekşi övgülerin neticesinde yaratırken karakterlerimizi – ya da yaratabildiğimizi düşünürken…

    Dağın, kara bulutların ve çok daha ötesinde düşlerin ardından yükseliyor güneş, gri gökyüzünde bir iki parça pembe bulut geziniyor, tıpkı onunla tanıştığın gün Manzara’dan göründüğü gibi her şey, esir alıyor rüzgar ve başı dönüyor ayakkabılarının, uyku reçetesi satan bir adam elinde yeni bir şeyi olduğunu söylüyor; her şeyin yolunda gittiği bir kabus, uyanmak ve uykuda kalmayı dilemek arasında bir boşluk, çizgileri tanrının teriyle belirlenmiş buharsız bir gezegen

    Gözlerindeki karanlığı lanetliyorum şimdi, evrensel bir atık gibi gözlerin, ilahi vidanjörler tarafından yutulan, yutulan ve yok edilen, yol boyunca dinlenilen bir şarkı düzeninde, tekrara düşen ve kendinden bıktıran gözlerin – sigaradan derin bir nefes çekip altında dikildiğin sokak lambasını ve o sarı ışığın tesirinde sulanmış, eski ve delik deşik gözlerini lanetliyorum, çünkü gözlerin açlık çeken, gözlerin haplanmış ve Nazi kırmızısına sığınmış, babanın eski paltosu siluetine bürünmüş gözlerin…

    Bitik bir kafayla mal arayıp dururken hatırlıyorum seni, ıslak caddede salınarak yürüyordun, yanındaki çocuklardan daha hızlı adımlar atarak ve buna rağmen hep daha fazlasını içerek – tüm bunları yitirmiş olman hayret verici, çünkü ne birdenbire ne de güç belasın – “Anlaması güç!” diye sızlanırken hatırlıyorum seni, ayaklarını sehpaya uzatıp düşüncelere dalardın ve biri asılıp saçma yaşantına çekinceye kadar, çivilerini henüz yeni yeni çakmaya başladığın o gezegende uyurdun, ne ahmak bir çocuktun; hep fazlasını istedin

    Akşamdan kalma planlarınla ve taşıyamadığın kafanla gömülmemiş bir tabuttasın şimdi, sonsuz bir yolculuk içindesin hiç ilerlemeden, yerken ve içerken ve dişlerini fırçalarken, üç bin yıllık bir seramik parçası gibi anlaşılması güç ve onarımsız ve yerinde kullanılmış bir virgül kadar gerçeksin, ne biriyle birlikte ne de kendi başınasın, bir akşamüzeri ya da bir öğle vakti, kedilerin bacaklarına sürtünmüş toz ve kir gibi rüzgarın önünde uçuşansın, gözden kaybolansın, midesi bulanan bir içki ya da gözleri görmeyen bir araba farı, neden ve ne için varız diye soransın, cevapların kabul görmediği bir ülkede

    Odanın içinde volta attığın geceleri hatırlıyorum, Bukowski’nin şiirleriyle keyiflenmeden önceydi, yoksunluk ve kendi kendine ölüp giden hastalıklı hücrelerin delirtmişti seni, soğuk ama terli duvarlarda sekiyordu başın ve bir doz için yapamayacağın şey yoktu, işçiler uyanırdı ve kuşlar uyanırdı ve dağlar uyanırdı yükselince güneş – ama sen dahil olmadığın rüyalara dalardın gün ve gece, bir akşamüzeri ya da bir öğle vaktiydi, öldüğünü fark ettin ve annen eskisi gibi sevmedi seni

    Boş arsalardan ilkbahar kokusu taşırdı rüzgar ve pencerenin önünde beklerdi uyanmanı, radyasyonu boğardı sigara dumanı, küflü yağmurlara kapılırdın bulantı mevsiminde ve en çok da kadınlardan korkardın, bir ya da birkaçından birden, bir akşamüzeri ya da öğle vaktiydi, önemsediğin ne kaldı diye düşündün ve ait olduğun karmaşayı aldattın bir parça huzurla –  oysa bir parça huzur birkaç liradan fazla ederdi ve birkaç liradan fazlası sarhoş olmaya iterdi adamı

    Akbük’ten ayrılırken hatırlıyorum seni, otobüs camından dışarıyı seyrederken ve mutluyken ve yorgunken ve yeniden yenilmiş hissediyorken, Rimbaud’un şiirini okuyordu Patti Smith ve kulaklığından sızıp aracın tabanına damlıyordu sesi, şeffaf ve yapışkan bir virüs gibiydi – tanıdığın bütün iyi şairler başka şehirlerdeydi; Pelin Giresun’da yaşamaya devam ediyordu, naif ve kahraman yürekli kadınların ruhları ezilmesin diye yazıyordu ve genç yazarları eğitiyordu, Ahmet mutlu bir yaşamın peşinde kendini görmezden geliyor ve eski zamanların serserileri gibi ve erimek üzereyken çıkarılıp suya batırılmış bir demir gibi yavaşça soğuyordu, tanıdığımız adam değildi artık, Rona ise o muhteşem şeyleri çizmeye devam ediyordu İstanbul’da, belki de özendiğin ve bütün bir gün boyunca yanında olmak istediğin tek insandı, büyük bir sanatçıydı – ve Kuzgun’a gelecek olursak, ne yaptığı ve nerede olduğu hakkında hiçbir fikrin yoktu, hala yazabildiğine dahi inanmıyordun aslında, içinde ukde kalan tek şeydi belki; diğer yazarlarda olmayan bir şeyler vardı o kancık kadında

    Kaburgaları kırılmış bir öykü yarattın yaşadıklarından ve bu senin efsunun oldu, canını yakmayan ve üzülmeni engelleyen, hippi gibi yaşarken, boncuklu bileklikler takarken ve topladığın deniz kabuklarından kolye ya da halhal yaparken bir sahilde, kumsala taşıdığın rock’n roll şarkılarla dikkat çeken biriydin, otuzunu geçmiş kadınların gözbebeği ve artık yazamayan bir yazar – ta ki Ginsberg hırçın dalgaları alt edene ve fötr şapkandan yakalayana kadar seni; bir şezlonga çöreklenmiş neyin gerçek olduğunu düşünürken hatırlıyorum seni, oldukça yalnız biriydin aslında…

    Tuhaf şimdi seni düşünmek, fakat bundan daha tuhafı ölümündü, dokunduğun ve değiştirdiğin ve terk edip gittiğin yaşantılar adına çokça tanınan ve bir o kadar da hatırlanmayansın artık; siyah kutunun içindeki enjektör kayboldu, odanın kapalı kapısı ardından Pink Floyd yükselmiyor ve küllükler ve bira şişeleri devrilmiyor halının üzerine, kimse kimseyi deha olmakla suçlamıyor ve kimse Ay’ı patlatmak istemiyor bulutsuz bir gece yarısı, zekice yazılmış şiir standartlarına ve Ucube Şiiri’ne sahip çıkan biri olacak mı diye merak ediliyor – ve kimse bu soruya bir cevap vermiyor, şimdilik…

    II

    Nereye gideceğini biliyor musun, buradan sonra – ve görebileceğini söylediklerinde bütün ölü anneleri, inanmış mıydın bu yalana?

    İki odalı dairende hatırlıyorum seni, yer yatağında yatarken aç karnına ve telleri eksik gitarınla uğraşırken gece yarılarına kadar, kırmızı ojeli kadınların tiksinerek baktığını hatırlıyorum sana, kendini sokak lambasının önüne atan ve gölgesi duvara fışkıran salkım ağacını hatırlıyorum, hiçbir anlamı yoktu yağmurun ve sokağın ve parke taşlarının hiçbir anlamı yoktu ve iki lokma yiyecek olsan onu da kusardın

    Bölünmüştün, ve bölünmüş haldeyim, kainatın bütün boku yemiş kadınlarıyla ve ayyaşlarıyla ve kumarbazlarıyla birlikte kapalı kapılar ardında mahsur kalacaksın, ve belki bir isyankar olarak anılacaksın titreyen doğrucu ruhun karşısında, ve belki de olmadığını göreceksin hiç olmayanın

    Fakat ben – nereye gideceğimi bilmiyorum, buradan sonra – ve taşıyabileceğimden çok daha fazlasını kaldırmayı denedim, ve fazlasına gücüm yok, Bukowski’nin söylediği üzere aküm bitti ve sigaram bitti ve yeteri kadar malım kalmadı, nesli tükenmiş otuzbirci keşişlerin siluetlerini çiziyorum kara kaplı deftere, uzun bir nefes çekiyorum fabrika bacalarından ve gidişatımız hakkında düşünüyorum

    Yaşamının bir intihar olduğunu söylemiştin bir keresinde -ki tüm bu delilik, soluklanmadan koşmaya devam etmek ve bitmek tükenmek bilmeyen sarhoşluk bu yüzdendi – çizginin dışında ve başladığın noktada bitiyor her şey, birçoğu seni moruk, müptezel ya da ilk yeni vizyon olarak tanıyor fakat bana kalırsa sen her zaman ucubelerin övgüyle söz ettiği şu özgün herif olarak kalacaksın

    Ucuz ve değersiz bedenini karanlığın sonsuzluğuna teslim ettiğinde bir rüyanın içindeydim, açık unutulmuş megafondan horlama sesi geliyordu ve bir tül ile süslenmiş penceremin ardında cırcır böcekleri vardı, şarkı söyleyen ve ağıt yakan ve sarhoş oluncaya kadar kederin derinliklerinden vazgeçmeyen – sanki her şey takıldığımız gecelerde olduğu gibiydi, bayılana kadar içtiğimiz, uyuştuğumuz, birlikte Bluest Blues söylediğimiz ve gülüştüğümüz ve küfrettiğimiz ve yere tükürerek yürüdüğümüz ve çöp konteynırlarının dibine işediğimiz geceler…

    Neden her şey bu kadar karanlık, diye ağladığını hatırlıyorum şimdi, belki de bu yüzden biliyordun Jüpiter’in gökyüzündeki yerini ve Satürn’ün ve Mars’ın ve Venüs’ün – bir nova patlamasından ibaretti yaşam ve buna şahit olanların gözleri çoktan körelmişti – yarı uyuşmuş bir vaziyette aptal insanlara uyum sağlamaya çalışırken hatırlıyorum seni, herkes her şeyi iyi becerebildiğini düşünüyordu ve çok anlatmanın çok bilmek olduğunu sanıyorlardı, oysa Burroughs’un söylediği üzere konuşmak, yalan söylemek için icat edilmişti

    Ve bölünmüştün, ve bölünmüş haldeyim – hayatının son çeyreği en boktan parçandı aslında, yükselen ve köpüren ve kıyıya yaklaştıkça küçülen dalgalara dalıp tüm o geçmiş günlerin ihtişamını özlerdin, cam fanusun içinde ayyaş rolü kesen çocuklar nasıl da çok içebildiklerinden söz ederken sen, karanlık bir köşede yalnız başına kusan ve kemiklerindeki kramplarla kıvranan eroinmanları anımsayıp dururdun, sesi çıkmayan ve hareket etmeyen ve gülmeyen ve ağlamak dışında hiçbir insanı duyguyu barındırmayan çocukları düşünürdün, hemen hemen on beş yaşlarındaydı hepsi, tıpkı senin on beş yaşında olduğun gibi

    İçlerinden birinin çıkıp yeni bir edebiyat vizyonu yaratabileceğini hayal etmen, yeni bir müzik türü icat edebileceğini veya görülmemiş olanı çizebileceğini hayal etmen, masanın altından uzanıp ayaklarıyla kur yapan ya da arka sokakta dudaklarına yapışan kancık kadınlardan daha çok keserdi nefesini, çünkü hiç dahil olmadığına inandığın yaşamın özütü buydu senin için, tüm ironisiyle beraber…

    Şimdi, çevresindeki dağların rüzgarını kestiği boynu bükük vadilerle bırakıyorum seni, ihtiyar barmenin temizlemekten yorulduğu o yapış yapış bar tezgahıyla bırakıyorum, Perfect Day şarkısı çalarken bırakıyorum seni, Lou Reed’in kafamı karıştıran ve orta yerimden yırtan ve yok eden sesiyle bırakıyorum, enjektörün içindeki kan ile bırakıyorum seni, bir balerin edasıyla süzülen ve dans eden

    Işıkları üzerine kapatıyorum ve karanlıkta terk ediyorum seni, aşık olduğun kadınla bırakıyorum seni, antik çağlar kadar eski ve harabeye dönüşmüş şimdi, korkularınla ve yasaklarınla ve isteklerinle, arzulayıp erişemediğin her şey ile bırakıyorum ve Ay’ı patlatma hayalinle bırakıyorum seni, küçük bir yelkenliyle Yunanistan’a gitme hayalinle bırakıyorum – yazdıkların sayesinde, seni seninle alt edecek olan çocuklarınla bırakıyorum, kendini asan akrabalarınla, Burroughs’a olan benzerliğinle ve bağlılığınla bırakıyorum seni, Pink Floyd’un sahne alışını canlı kanlı izleyememiş umutsuz vaka gözlerinle bırakıyorum, Ginsberg gözlerinle, Poe gözlerinle, De Quincey gözlerinle, Kropotkin gözlerinle bırakıyorum seni, ırksız, dilsiz ve dinsiz gözlerinle, daha iyi bir yaşama ve yeni bir ölüme

    Senin için oyunun sonuna geldik, bu senin Kaddish’in…

  • Tuhaf Bir Adam Var Aynada

    Tuhaf Bir Adam Var Aynada

    Tuhaf Bir Adam Var Aynada

    Tuhaf bir adam var aynada
    İntihar etmemi bekleyen
    Önemsediğim hiçbir şeyi umursamayan
    Ve sigarayı peş peşe ateşleyen

    Tuhaf bir adam var aynada
    Seni sevmediğini iddia eden
    Üzülmeyen ve sevinmeyen bir adam
    Baştan aşağı öfkeyle dolu
    Herkese ve her şeye dair

    Tuhaf bir adam var aynada
    Işıktan ve sesten etkilenmeyen
    Gözbebeklerindeki kahverengi çalınmış
    Ve zihni meskalinden inşa edilmiş bir adam
    Ayılmayı beklemeden uyuşan

    Tuhaf bir adam var aynada
    Korkularını ve gözyaşlarını umursamayan
    Savaşı da açlığı da görmezden gelen
    Çocuklardan nefret eden bir adam
    Sevgiye ve iyiliğe inanmayan

    Tuhaf bir adam var aynada
    Benim kadar midesi bulanmayan
    Yumruklarımı sıkmama ve
    Yalnız kalmama neden olan

    Tuhaf bir adam var aynada
    Onu öldürmek istediğimin farkında olan

  • Yeni Vizyon Atölye

    Yeni Vizyon Atölye

    Birkaç fanzinin ve yazar dostlarımızın da katkılarıyla Yeni Vizyon Fanzin’de, beşinci sayıdan itibaren olmak üzere, “Atölye” isminde yeni bir içerik bölümü yaratmış bulunmaktayız. Bu kısım, Z Kuşağı şair ve yazar dostlarımızın gelişimini hep birlikte takip edeceğimiz, iyi ya da eksik oldukları yönleri tartışıp onları eleştireceğimiz ve yeni fikirler sunacağımız renkli bir platform olacak. Bizi takip eden siz sevgili okurlarımızdan da ricamız, “Atölye” bölümündeki yazılar için olumlu ya da olumsuz eleştirel düşüncelerinizi bizimle paylaşmanız. Bunun için bize sosyal medya hesaplarımızdan ya da direkt olarak mail adresimizden geri dönüş yapabilirsiniz.
    Peki bunu neden yapıyoruz? Öncelikle, hiçbirimiz bahsettiğimiz “Atölye” bölümünde yer alacak genç arkadaşlarımızdan daha zeki ya da üstün değiliz. Dileğimiz yalnızca genç arkadaşlarımızın yazarlık düşlerine uzanan merdivende basit bir basamak olmayı becerebilmekten ibaret. Öyle ki yeni bir edebi devrin hayali için yalnızca sansürü sansürlemek ve sanatçının üretkenlik alanını kısıtlayan yayınevlerine siktir çekmek asla yeterli değil. Bu bağlamda yeni nesil bir edebi jenerasyonun yetişmesine ve ardından kalemleriyle birlikte Türk edebiyatını da geliştirecek olan bu insanların, tıpkı kendileri gibi genç şair ve yazar dostlara ışık tutmalarına şahit olmayı ümit ediyoruz. Yalnız hissedebilir fakat aynı zamanda bunu bizimle birlikte yenebilirsiniz.
    Son olarak, atölye kısmında yer almak ya da işleyişi öğrenmek isteyen genç şair ve yazar dostlarımız bize sosyal medya hesaplarımızdan ya da mail adresimizden yazabilirler.
    Sevgiyle kalın.

    yenivizyonatolye@gmail.com

    instagram.com/yenivizyonfanzin

    twitter.com/vizyonfanzin

  • Yeni Şiir Biçimi: UCUBE ŞİİRİ

    Yeni Şiir Biçimi: UCUBE ŞİİRİ

    Yeni Vizyon Fanzin aracılığıyla bugün genelgesi yayınlanan Ucube Şiiri, zannedildiği üzere içerik ile ilgili bir varyasyon değil, şiirin kalıpları ve biçimi bakımından yeni sıfatı taşıyan bir türdür. Daha önce eşi benzeri görülmemiş bu yeni şiir biçiminde yazım teknikleri ve okunuş şekilleri alışılagelmişin dışındadır; iç içe geçmiş, anlam bakımından birbiriyle bağlantılı -ya da birbirlerinin devamı niteliği taşıyan- en az iki, en fazla dört şiir oluşturma sanatıdır. İsmini Hunter S. Thompson’ın Ucube Gücü partisinden ve yazarın farklılıkları adına vermiş olduğu mücadeleyi bu şekilde betimlemesinden ilham almıştır. Öyle ki Ucube Şiiri, zekice yazılmış şiirin ve yeni nesil edebiyat jenerasyonunun başlangıcıdır. Türk edebiyatının ve şiirinin 22.yy’a giriş biletidir.
    Ucube Şiiri genelgesine ve ilk örneklerine Yeni Vizyon Fanzin’in dördüncü ve özel sayısından ulaşabilirsiniz. Atölye sayfasından çıkmış önceki sayılarla birlikte tüm PDF formatlarına erişebilirsiniz.

    UCUBE ŞİİRİ VE DİĞER SAYILARA ULAŞMAK İÇİN:

    https://yenivizyonfanzin.wordpress.com/atolye

  • Tutkulu Genç Yazarlar İçin

    Tutkulu Genç Yazarlar İçin

    tutkulu genç yazarlar için

    bize ne olduğunun bir önemi yok, ıskaladık ve çabuk sıkıldık
    kaybolmuş bir jenerasyonuz, ve uykusuz ve yere tüküren
    ve geğiren ve küfreden ve yürürken pet şişelere tekme atan
    ve zom oluncaya kadar içip çöp konteynırının dibine işeyen
    siz sikinizi okşayan yalanları yaşarken uyuşup eğlenen
    pencerenin ardındaki karanlıkta donarak ölürken çocuklar
    mürekkepli ellerle yüzünü okşayan ve aç karna ağlayan
    işe yaramaz, ucube, ve yazar bozuntusu ve şarlatan ve nizamsız
    ve depresif kazlar gibi altına sıçan ve nankör
    öyle mi?
    öyle

    bize ne olduğunun bir önemi yok, sevgili yazar dostlarım
    bugün bu sıfatları haykıran geri kafalı edebiyat hocaları
    bizim gibi olanların yazdıkları sayesinde varlar
    aileniz yeteneklerinizi hobi olarak görmenizi isteyecektir
    ve sizi sansürlemeyi bekleyen içi boş takım elbiseler olacaktır
    fark etmez, çünkü değişimi gerçekleştirecek fark sizsiniz
    ister ucube gibi yazın, ister soylu gibi
    çünkü yazmasanız
    gelecekteki bizler için
    olan biten hiçbir şey yoktur

  • Neyin Arayışı İçinde Mahvolduk

    Neyin Arayışı İçinde Mahvolduk

    neyin arayışı içinde mahvolduk?

    taşları kusursuz geometriyle kutsanmış
    parıltılı bir binanın içindeyiz
    saati üç liradan boktan bir yemekhanede
    bulaşık yıkayan şu sıska kızı
    ve tavanı seyrederken sigarayı düşürüp
    bıyığını yakan elemanı da sayarsak
    kronik depresyonlu altı piç kurusu şairiz
    buraya ait hissetmeyen
    kendi yaşamına son veren rock yıldızları
    yüzünden olsa gerek ki
    önemli olan şeyin ne olduğunu
    çoktan unutmuşuz
    ucuza kaçan votkalar ve
    uğultulu rüzgarda edilen danslar
    canımıza okumuş
    ucubenin çıkardığı yerde unuttuğu
    kirli bir kot pantolondan farkımız yok
    bir önceki gece kusarken paçalarına
    sıçratıp beter ettiği
    içlerinden biri
    “uzun şiiri götünden sikmiş Bukowski!”
    diyor
    kitabı çöpe sallıyor
    ve tütün sigaralarından bir tek ateşliyor
    bir diğeriyse
    gittikçe babasına benzemeye başladığından
    söz ediyor
    bir başkasına kalsa daha fazla içip Mazot’a gitmeli
    ve kafa sallamalı
    bana gelirsek
    sivrisineğin ısırdığı yeri kaşıyorum hala
    yarı uykulu
    biri pes edecek
    ve yarım kalan birasını uzatacak
    diye bekliyorum
    dedim ya
    kronik depresyonlu altı piç kurusu şairiz
    buraya ait hissetmeyen
    sevginin
    hayattan daha büyük olduğunu savunmayan artık
    ve elinde pipoyla yazar pozları kesmeyen
    birbirine şiir okumayan
    yalnız buna ihtiyacı varmış gibi
    açlıktan ölmek üzereyken bile
    zom oluncaya dek kafaları çeken
    ve zırvalamaktan kaçınan
    ama içten içe özleyen
    bizim gibi olanı

    biri bize söylesin
    neyin arayışı içinde mahvolduk böyle?

  • Iskalayıp Duranlar İçin

    Iskalayıp Duranlar İçin

    hayatının garip bir sahnesinden geçiyorsundur
    ve her şey götünde patlamıştır çoktan
    istediğin şeyleri kazanabilmek için kıçından akıttığın terler
    ailene göre
    emeklerini piç ettiğini resmileştiren bir ihanet nişanıdır göğsünde
    işten atılırsın ve beş parasızsındır, yalnız kalırsın
    yaşamın kollarında daha huzurlu olduğuna inandığın kadın
    kendi intihar şarkısını mırıldanır alçakça
    ve hepsinin dışında bu, en sonuncusu
    oldukça dağıtır seni

    ama bazı Çarşamba geceleri kutsaldır
    her acıdan
    özellikle ertesi gün yapman gereken hiçbir bok yoksa
    elektronik pikapta döner Patty Waters plağı
    ve düşündüğün tek şey
    şehrin kasvetini tek bir odaya sıkıştırabildiği olur
    hareketlenirsin yatakta
    yanındaki kadın cigaralığı dökmeyesin diye bağırır
    hayır, çemkirir resmen
    en az bit pazarından aldığın elektronik pikap kadar
    dandik bir şeydir aslında
    dilini tutkal şeridin üzerinde gezdirip çarşafı yuvarlar
    komodindeki pakete uzanırsın önce
    içinden bir tek çekip ateşlersin
    sonra da kasıklarını okşarsın onun
    duvarda sinek avlar gibi tokatlar elini
    hayır
    olduğundan
    çok daha dandik bir şeydir
    aslında

  • Yürüme Mesafesi

    Yürüme Mesafesi

    Yürüme Mesafesi

     

    Ağzına kadar sarhoş yazarla dolu bir odadayım, vadettikleri beleş içki yüzünden buradayım, Cumartesi gecemi piç etmekle meşgulüm. Bir oda dolusu entelektüel, şiirin etkisi üzerine konuşuyor: kimine göre şiir yalnızca okunduğu sırada bir anlam ifade ediyor, kimine göre kağıt üzerindeki kurnazlığı okuyarak aktarmak mümkün değil, kimine göreyse doğru şiir tüm bu özellikleri zaten barındıran şiirdir. Bana gelirsek; sikmişim şiirleri! Bir sigara daha içip yaylanayım diye düşünüyorum. Ve öyle de yapıyorum; yağmurlu geceye açılıyor kapılar, sekiz kişinin nefes alıp verdiği sıcak odanın dışında yokuş aşağı yuvarlanan bir kartopunun içinde hissediyorum kendimi. Şimşek çakıyor, cadde aydınlanıyor, park halindeki araçların alarmları ötüyor ve yürümeye başlıyorum. Bacaklarım tıpkı bir akordeon gibi yaylanıyor. Beni terk edip giden ve benden daha alt modelde bir ayyaşla birlikte olmayı tercih eden eski hatunu anımsıyorum. Tıpkı böyle yağmurlu ve soğuk bir günde gerçekleştiğini hatırlıyorum.
    “Lan oğlum” diyorum kendime, “Kerouac’ın melankolisi bu! Siktir et.”
    Yine de yalnız olmaktan daha çok sevmiyorum hiçbir şeyi. Bu duruma alışana kadar harcadığım boşa geçen zamanın dışında, tek başına olmanın bir tercihe dönüşmesini seviyorum. Mesela yalnız olmayı seviyorum yazarken, içerken ve Led Zeppelin çalıyorsa. Başımda bekleyip bir şeyler soran insanlara cevap vermemek hoşuma gidiyor, hiçbir şey sormazlarsa o daha çok hoşuma gidiyor. Yalnız yalnızların bildiği şeyleri ifşa etmek zevk veriyor bu gibi durumlarda, kelime oyunlarını da yalnız bu bahiste kullanıyorum. Parıltılı görünmektense, gözlerini kısarak, zar zor seçebildiğin bir imge olmayı diliyorum her zaman. Belki de çoğu insanın aksine, özellikle hastalandığımda, yanımda birinin dikiliyor olması endişelendiriyor beni. Holün sonundaki banyodan duş sesi yükselince kafam karışıyor, mutfaktaki tencere çınlayınca.
    Öte yandan, bazı zamanlarda, kabusa dönüşüyor tüm bu anlattıklarım. Hiçbir şeyi dilemediğim kadar istiyorum birini. Benim gibi olanı. Küçücük bir odayı atölyeye dönüştürdüğümü hayal ediyorum, çırılçıplak yazılmış öyküleri, çizilmiş resimleri ve bestelenmiş müzikleri. Sevginin sanata bezenmiş bir sessizlikle çatıyı örttüğünü hayal ediyor ve yanına uzandığımda başka hiçbir şeye ihtiyaç duymayacağım o kadını diliyorum. Güneş saklandığı yerden fırlayıncaya dek sohbet etmek, tüm bu süre zarfında zaafları açık etmek, belki boş bulunup sarılmak ve öpüşmekle yetinmek güzel geliyor düşününce. Ama yalnız olmak kadar sevmediğimden hiçbir şeyi, hissetmekten çekinen bir moruk beliriyor içimde.
    Bütün uçuk kafiyeleri yürürken yakaladığımı düşünüyorum şimdi, gider borularından sokağa dökülen suyla ıslanıyor ayaklarım. İbnelik yapan bu soğuğun kafamı açıyor olduğu gerçeğinden başka canımı sıkan bir durum yok. Şimdilik.
    Eve girince üzerimdeki kıyafetlerden kurtuluyorum ve suyun ısınmasını bekliyorum banyoda. Şu boktan evlerde alışamadığım tek şey bu şofbenler, çünkü dünyanın en geç ısınan suyu bu boktan aletten geçer ve taşakların karnına kaçıncaya dek beklersin ısınmasını, titreyerek. Üstelik su da olabildiğince az akar. Ucuz motel odalarından farksız evim. Ama ne yazık ki Ginsberg’in üçte biri kadar bile zeki bir şair değilim.
    Üçlü koltuğa uzanıyorum artık. Sarhoş yürüdüğüm tüm bu yolun acısı yarın çıkacak. Ama ondan önce rahatlamalıyım. Chet Baker açıyorum telefondan, telefonu sesin yankı yapması için pencerenin altındaki mermere bırakıyorum, ellerimi bağlıyorum başımın arkasında ve sigara yakmaya karar vermeden önce birkaç dakika tanıyorum kendime.
    Umarım hava yarın da yağmurlu olmaz…”

  • Sıradan Bir Gün

    Sıradan Bir Gün

    Sıradan Bir Gün

     

    “Benim için en çok ne değilsin, biliyor musun?” diyor, bunu söylerken sigarayı sehpanın üzerindeki küllüğe basıyor.
    “Senin için en çok ne değilim bilmiyorum!” diyorum.
    “Bahsettikleri o götveren değilsin.”
    “Tamam.”
    “Böyle bu. Diğerleri ne diyor diye takma artık.”
    “Hımhım.”
    Uzanıp bir sigara da ben yakıyorum şimdi, duman ciğerlerime ulaştığında kendine has bir ağırlığa erişiyor. Yine de kayıyorum koltukta, gevşiyorum, tıpkı bir jöle gibi. Pencereden sızan rüzgarla birlikte mum ateşi titriyor, elektronik pikapta Pink Floyd’un The Division Bell albümü dönüyor ve her şey götümde patlamış gibi hissediyorum.
    “Neredeydin, ben yanıp tutuşmuş ve yıkılmışken? Günlerin penceremden kayıp gidişini izlerken? Neredeydin, ben incinmiş ve çaresizken, çünkü söylediklerin ve yaptıkların sarıp satın alıyor beni. Sen can kulağıyla dinlerken bir başkasının anlattıklarını, can atarken duyduklarına inanmak için, ben dimdik bakıyordum, içine doğru parıldayan güneşin.”
    İşte tam olarak böyle söylüyor, Coming Back To Life’da…

    Biten birayla birlikte ayaklanıyor şimdi, yatacağını söylüyor. Oturduğum yerden duyuyorum onu, içeri girip dolabı açtığını, üzerindekilerden kurtulduğunu, gömleğinden ve sutyeninden. Yorganı aralıyor sonra, bir kitap sayfası gibi açıyor ve içine giriyor. Ben yanına uzanana kadar uykuya dalmayacak, oturduğum yerden biliyorum bunu. Biten şarkıyla zıplayacağım, diyorum. Oysa biten şarkıyla birlikte pencereden içeri hücum eden yeni bir ses fark ediyorum; cırcır böcekleriydi bunlar – bir sigara daha ateşliyorum, karanlığın içinde.

    Karanlığın içinde olup biten her şey zindan gibidir. Düşünmeden edemediğin bir ton şey vardır köşede bekleyen; sigara borçları, ödemesi geciken krediler, içerdeki kadının yerinde olmasını istediğin başka bir kadın, kanepende takılan ve asla uyumayan, sızlayan çürük dişler, çabuk biten esrar, sabahın sekizinde işbaşı yapmak ve kendini aptal gibi hissetmene neden olan bir ton şey tabii. Ama çoğu insanın aksine, kıçını kurtaracak bir mucize aramazsın burada, bu zindanda, karanlıkta, çünkü kurtarılması mümkün tiplerden değilsindir. Olduğun şeyin doğasıdır bu. Bundan başkası sana uygun değildir, sen de bundan başkasına uygun değilsindir elbette. Çalan ilk telefonla siktir edersin o paçoz karıyı. Ve ne tesadüftür ki ihtiyaç duyduğunda çalan ilk telefonla o da aynını yapar sana. Boktan olmanın simetrisidir bu, Anne Sexton’ın söylediği üzere kıçına sokamazsın.

    Tuhaf bir kahvaltıya uyandırıyor beni, oturduğum tekli koltukta sızıp kalmışım. Birkaç haşlanmış yumurta ve ekşimiş peynirle yetiniyoruz. Ekmek bile yok. Hepsi bu. Akşamkinden bir cigaralık hazırlıyorum, ateşliyorum ve çalışma odasına kapatıyorum kendimi. Çizdiği şeyleri bir kenara kaldırıp yazmaya başlıyorum. Yolun bir öyküye mi yoksa dağınık bir şiire mi çıkacağından emin değilim, yalnızca yazıyorum. Sonra da aklıma hala sözleşme göndermelerini beklediğim şu yayınevi geliyor. Moralimi bozuyor durum, aylar olmuş: kim okuyacak bu zırvalıkları, diye düşünerek bırakıyorum yazmayı -ki nadiren yaparım bu saçmalığı. Öylece oturuyorum sandalyede. Derinlere inen asansörü yakalamamı sağlayacak iyi bir fırt çekiyorum.
    “Ben çıkıyorum!” diye sesleniyor içerden.
    Cevap vermiyorum. Kapıyı açıyor ve bir süre daha bekliyor. Bir değişiklik yok…
    Uzun yıllar boyunca kadınları inceleme fırsatım oldu: kimi eşsiz parçalarını sever, senden başka kimsede olmayan şeyleri, kimiyse yalnızca ona verebileceklerinle ilgilenir. Ve biliyorum ki az önce söylenerek çekip giden şu hatun, sırf yazar olduğum için takılıyor benimle. Hoş, hiç ayık gezmesem ve küfür etmeden konuşamasam da çalıştığı yerdeki bahşiş muhabbetlerinden ve müşteri dedikodularından fazlasını veriyorum ona. Hem… Siktiğimin Ginsberg’ini kim sevmez ki?

    Oysa beni kolayca terk edebilen kadınları daha çok seviyorum, çünkü aksini mümkün kılmak oldukça zor. Birkaç kez kırıldıktan sonra çakıyorsun köfteyi. Ama hepsinin ötesinde, kendimde idrak etmekte güçlük çektiğim bir özellik olarak şunu söyleyebilirim; kanepemde çıplak oturan sarhoş kadınları seviyorum, geğirdikten sonra kendine gülen ve dakikalarca devam edebilen kadınları, başlarından geçen komik bir olayı iştahla anlatan genç adamları seviyorum, onları oturma odamda görmeyi seviyorum. Onlar da beni sevinceye dek, seviyorum. Ve çok soru sormaya başladıklarında sıkılıyorum, çünkü cevaplara inanmıyorum.
    Eskiden böyle biri olmadığımı biliyorum, bunu düşünüyorum çalışma masamda şimdi. Eskiden zeki bir piç kurusuydum, şimdilerdeyse daha zeki olduğuma inanıyorum. Ama bir şey var, diyorum kendime: “Eskiden iyi bildiğim ama şimdilerde ne olduğunu bir türlü çözemediğim bir şey var: yaşlandıkça yumuşuyor insan.”
    Öte yandan, olduğum noktadan başka bir yerde hayal etmiyorum kendimi; Akşam olduğunda kadın geri dönecek. Muhtemelen birkaç birayla birlikte. Çabuk sarhoş olacak ve ailesinin nasıl ağzına sıçtığından bahsedecek. Sonra da onu dinlemediğimi düşünerek değersiz hissedecek ve aslında öyle olmadığını söylemem için birkaç cümle bekleyecek. Önce sinirlenecek, biraz bağıracak, ortalığı dağıtacak, küfredecek, ağlayacak ve sonra birdenbire aslında bunların hiçbirinin benimle bir ilgisi olmadığını itiraf edecek. Tüm bunlar gerçekleşirken sessizce oturacak ve içkimden yudumlayacağım. Her günün sonunda olduğu gibi.

  • İlayda’nın Şiiri: Kim Sonsuza Kadar Yaşamak İster Ki

    İlayda’nın Şiiri: Kim Sonsuza Kadar Yaşamak İster Ki

    İlayda’nın Şiiri: Kim Sonsuza Kadar Yaşamak İster Ki

    I

    İstanbul yolundaki geniş deri koltuklarda sürüklenen ve ete yapışan taşak kokusunda bütünleşen çirkin ruhları sonsuz geceye itiyorum, yüksek bir bahçe duvarından aşağı itiyorum hepsini, boğazımda akışkan hastalıklı bir balgam silsilesi ve ağlamayan bir bebeğin tüm halüsinasyonları düğümleniyor

    Otuz yılın vaazını veriyorum sırt çantasının içinde – çarpışan tankların arkasında işerken polis ışığına saplanmış kızlarla burun buruna geliyorum, çürümüş adımlarıyla ötmeye başlıyor yıldız sikiciler, içlerinden biri ışığın boşalmak üzere olduğu söylüyor ve sonsuz geceye itiliyoruz bahçe duvarının üzerinden

    Fırlattığım sigara henüz yere çakılmamışken cadde vitrinlerinde parıldıyor bir trafik lambası gibi ve kronik mastürbasyonlu bir yangın merdiveni topal bacağının üzerinde sekiyor – hayallerimden birinin gerçekleştiğini seziyorum, ya da gerçekleşmek üzere olduğunu, sanki benim için bekliyor bu şiir

    Ki biz puslu ve sonsuz gecenin içinden çıkagelen şarlatanlar, artık genç ya da yaşlı olmayanlar, bir düşteki başsız çiçekler, nikahsız ilahiler ve fotoğrafı çekilmişse karadeliğin ardını düşleyenler, Poe’nun evreninden çıkıp gelen bir kasvet abidesini öpüverenler göğüs uçlarından: hangimizin gözlerinde yok ki karanlık – ne olduğunu hiçbir zaman söylemediniz

    Ancak ben söylüyorum kusursuzca: ikiye bölünen bir geceye uyanıyorum, camı kaydırıyorum gitarda ve geriye dönüp bakacaklar için blues; “kimse umursamadığında… hakkında düşünmediklerinde… geriye dönüp bakacak mısın… (hımhım-hımhım) beklememelerini söyleyecek misin, arkadaşlarına… (hımhım-hımhım) dua etmeye başlayacak mısın… İlayda’nın şiirini yazacak mısın… (hımhım-hımhım) blues hep olacak mı…”

    Ve karanlık yanıyor pencerenin dışında, ikimiz için yolu belirliyor tavrın ve ne kadar süredir yalnız olduğunu sorguluyorum, çünkü artık yanında olmadığımı biliyorsun – birlikte gülüştüğün liseli bozması kızların cebine bırakıyorum esrar külünü, hepsi hakkımda birkaç çirkin şey biliyor, boynumu milyonlarca defa kırıyorum bu urganla, bıkkınlıkla taslaklanmış sokak kadınlarını es geçiyorum

    Fakat dur! Gözetleme deliğinden gördüklerinle düşünüp durma, çünkü iyi notalar göt korkusundan ötürü saklanmış durumdalar, diş gıcırtılı sözcüklerimin arkasına – tüm bu ruhunu kazıyan kuşkular seni zehirlemeden ve uyanmadan öleceğin düşlere sürüklemeden önce çalan zile ayaklan; ikimiz için yolu belirliyor tavrın ve bekleyip durmak canıma okuyor

    Artık genç ve yaşlı olmayan parıltılar bizimle birlikte ölüyor, birkaç hafta sonra terk etmiş olacağım şehri ve geri döneceğim meçhul -durmamı söyle lütfen- bu yüzden bir şey söylemek zorundasın ve hem kendini hem de beni düşünmelisin – tam da şu an bir şeylerden vazgeçmek zorundayım, konuşacak olursan eğer, senden ya da senin dışındaki her şeyden, çünkü kişisel feryatların sessiz iç çekişlerinde sıkışıp kalıyor şiirlerimiz, yalnızca seninkisi ve yalnızca benimkisi, tercihen ölümsüzleşiyor acılar, gerçekten benimle olmak istiyor musun diye umutlanıyorum, tek kişilik fırınlarda kızarmaya karar vermeden önce

    Gerçi sen yoksun

    Hangi şekle büründüğümü bilmeden geziniyorum boş mezarların kıyısında, çok uzun zamandır, ne kadar akıllandıysam bir o kadar da sıyırdım, tüm maymun iştahlı sarhoş şairler gibi hepsinden tattım, mutluluk da tamam keder de – anahtarı nehrin derinliklerine saklanmış haz ötesi bir yaşamdı benimkisi, ancak şimdi bir kanun kaçağı ya da keş değilim; sahip olduğumun hepsi bu olsa da veya beni her seferinde bilinmez alışkanlıklarımla baş başa bıraksan da yağ bezesinden sıyrılırcasına çukurlaştım

    Tüm bu güruhlardan ayrılırken yapışkan yerlerinden yırtılan aitliğimi porselen gözlerine çevirdim – gerçekten benimle olmak istiyor musun diye umutlanıyorum, tek kişilik yataklarda kan ter içinde korkuyla

    Ama tüm sırları çözdüm ve bitirdim oyunu, keşke söyleyebilmenin bir yolu olsa, kendi varoluşunu kutsallaştıran diğer imgelerin dışında boktan, belki üzeri paslanmış ve belki ucu bir ayaktakımı dalaveresinde kırılmış yamuk bir bıçağın kestiği sözcüklerin sahibi olsa – ancak gönlü hoş olanların tatlı uyuşukluğunda saklanıyor yaşamın neticesi

    Fakat unutma, bir doz daha alırsan her şeyi yitirirsin

    Gerçi sen yoktun

    Ey, Muğla! Nereden baktığına göre değişir – benim yok oluşum bir aydınlanma sürecidir, şu heybetli kayalıklardan atlayabilmek için ne dağ yollarını dolaşmam gerekti bir bilsen, cebimdeki son birkaç kelimeyle ne şiirler yazdım sana – sen yoktun

    Ve bunun tecrübeyle bir ilgisi yoktu, unutmaya çalıştığım utanç verici hatıralarda görünmez olursun, Hemingway’in siki tuttuğu gecede bir ateşböceği, saçlarını toplayıp bir ceylan gibi sektiğinde, aceleyle, caddeye doğru inişlerini izletirsin bana

    Ancak

    Ne ki bunun anlamı?

     

     

    II

    Eskiden gezgin olduğunu söyleyen birkaç keşin ceketinden ekşi kokular yükseliyor, ölüm sarıyor dirseğimi ve ayak sesleri kesiliyor – huzurun da korkunç olabileceğini anlıyorum sessizlikte, oysa birkaç adım atmak yeterli geliyor, ve herkesin değişebileceğini düşünüyorum, ve her şeyin değişebileceğini, dudaklarımı yırtan yalanlar söylüyorum tepkisiz, tutkal gibi yapışıyor ellerime kanlı balgam

    Bombadan arda kalanlarla doyuruyorum karnımı, götü göbeği ayrı cumhuriyet şişman bir piçe dönüştüm, bu yüzdendir ki küflendikçe poşetleyip balkon demirine astığım ekmekleri kediler yırtıyor, ama konu bu değil, konu dudaklarından öpebileceğin bir parça mutluluğun canıma okuması, tabii mutsuz olduğunu varsaymak da öyle

    Konu 1986 yazından göğsüme uzanan bir çift kederli el, böbreklerimin beni bir kez daha yüzüstü bırakması ve Kolombiyalı bir sürtük gibi kıvranıyor oluşum yataklarda, Freddie’nin söylediği şarkı

    “Kim sonsuza dek yaşamak ister ki?”

    Konu gece gezintilerinde esen tatlı rüzgarlar ve yürüyenlerin takip ediliyormuş hissine kapılmasına neden olan sürüngen yapraklar – konu tüm bunların boku yemeden evvel kutsal bir romantizme hizmet ediyor olması

    Ama bir önemi yok! Artık bir önemi yok!

    İçtenlikle anlatıyor yıldızlar ve kafiyelere başkaldıranların, kendi sonunu getirenlerin şarkılarını söylüyor

    “Kim sonsuza dek yaşamak ister ki?”

    Ve elmas lekeli dişleriyle düş katleden bir sokak köpeği beliriyor

     

     

    III

    Ey İlayda
    Kaçırdığım ne
    Ey İlayda
    Neyi veremedim
    Ey İlayda elveda
    Şakakları yumruklanmış buğulu utançlarla
    Elveda
    Söylenmiş çirkin küfürlerle
    Elveda
    Zihnimde çözülen leşin kokusunu bastıran parfümünle
    Elveda
    Bir erkeği seni sevdiğimden de çok sevebileceğin korkusuyla
    Elveda
    Avuç içlerindeki kadınsı sıcaklıkla
    Elveda
    Resmi konuşmalar yaparken kopmak üzere bir tel gibi incelen sesinle
    İksirli sesinle
    Kendi hayatına son veren sarhoş şair sesinle
    Bir siren gibi çınlayan ve geceyi serbest bırakan sesinle
    İşaret parmağımın sırtıyla yanaklarını okşarken buğulanan sesinle
    Atom bombasıyla haşlanan Hiroşima sesinle
    Zaman kıvrımlarında mumlayanmış ihtiyar sesinle
    Gençlik Parkı’nda ve muzlu eşofmanlar içinde annene yakaran sesinle
    9 Haziran sesinle
    Sonsuz hayallerimi kürtaja sürükleyen sesinle
    Sesinle
    Sesinle
    Cehenneme dönüşen sensizlikle

    Ey İlayda
    Atladığım ne
    Ey İlayda
    Neyi tamir edemedik
    Ey İlayda seni seviyorum
    Annemin dayak yemiş kızlığı kadar usluyum ve sakinim
    Seni seviyorum
    Kaç gün ve kaç gece daha beklemem gerek
    Seni seviyorum
    Titreyen vücudunla ve terleyen avuç içlerinle
    Seni seviyorum
    Çıkan ateşinle, kaygılarınla ve lanet olarak gördüklerinle
    Binmediğin otobüs seferlerinin duraklarınla beklerken gördüklerinle
    Kapüşonumu indirmemi söylediğinde Kenan Hoca, yalnız senin gördüklerinle
    Deprem hissi yaşatan kafa yapıcı hapları aldığında gecenin bir körü gördüklerinle
    Gördüklerinle
    Gördüklerinle
    Çakmağı kaybettiğim her seferde
    Seni seviyorum

    Ey İlayda
    Haklıydın
    Ey İlayda
    Kaçırdığımız ne
    Ey İlayda denedik
    Söylediğin üzere denedik ve olmadı
    Ey İlayda denedik
    Ancak denemeyi bırakmamız hataydı
    Ey İlayda öpüşmek gibiydi aşkımız
    İlk kez acemicedir ve hızlıdır
    Hafif ıslanmış dudakların daha iyi olacağını bilemedik