Etiket: öykü

  • Katil Kadınlar / Alia Trabucco Zerán “Yeni Çıkan Kitap”

    Katil Kadınlar / Alia Trabucco Zerán “Yeni Çıkan Kitap”

    Katil Kadınlar

    Aynı zamanda bir hukukçu da olan Şilili edebiyatçı Alia Trabucco Zerán, ses getiren ödüllü çalışması Katil Kadınlar‘da, dört farklı dönemde, işledikleri cinayetlerle toplumda infiale yol açan dört farklı kadının hikâyesini, gerek eylemlerini gerekse yargılama süreçlerini titizlikle irdeleyerek aktarıyor. Deli, kıskanç, âşık kadın stereotiplerine sıkıştırılmış bu hikâyelerle, kayda geçirilen hâkim anlatıyı yapısöküme uğratarak, eril tahakkümün işleyişini bir kez daha görmemizi ve toplumsal cinsiyet yasalarına eleştirel bir gözle bakmamızı sağlıyor.

    Zerán, dünya üzerindeki pek çok ülke ve ulus gibi, “sessizlik yemini” üzerine kurulmuş Şili’nin diktatörlük ve katliamlarla, sınıfsal şiddetle ve delilik boyutuna varmış kadın kırımıyla örülü tarihinin en kuytularında gezinerek her türden suskunluk sözleşmesini ihlal ediyor. Basının tam da kadın hareketinin önemli kazanımlar elde ettiği dönemlerde işlenen bu cinayetler üzerinden köpürttüğü ahlaki paniği, af şeklinde tecelli eden patriyarkal yargı mantığını ve verili rolleri sürekli yeniden tanzim çabalarını ustalıkla çözümlüyor. Kitabın adını her dile getirişinde “Katledilen kadınlar mı?” sorusunun işaret ettiği, zihinde zımnen meşrulaştırılan şiddetin ve kültürel sağırlığın kodlarını faş ediyor. Yargılanma süreçlerinden basının haberleştirme diline varıncaya tanık olduğumuz aşinalık ise can yakıyor.

    Öldüren erkek olduğunda, erkekliğinin sorgulanmadığına, suçun bireyselliğine, failin kimi nasıl neden öldürdüğünün, kullandığı silahın ya da içinde bulunduğu şartların dahi önemsizleştiğine dikkat çekiyor Zerán. Ancak katil bir kadın olduğunda, yargılanan her dönemde bütün bir kadınlık oluyor. Çünkü kadın dediğin katil değil delişmen bir sevgili, sonra itaatkâr bir eş, sonra da fedakâr bir anne, sadık bir hizmetçi ve korunmaya muhtaç bir varlık olmalıdır. Aksi yalnızca yasaları değil, bütün bir düzeni tehdit eder.

    İşte tam da bu nedenle, “kötü kadınları hatırlamak da feminizme düşen bir görevdir.”

    Kitap Adı: Katil Kadınlar
    Orijinal Adı: Las homicidas
    Yazar: Alia Trabucco Zerán
    Çeviren: Dilara Anıl Özgen
    Sayfa Sayısı:
    200
    Yayınevi: Sel Yayıncılık

  • Mutlu Olma Sanatı / Arthur Schopenhauer “Yeni Çıkan Kitap”

    Mutlu Olma Sanatı / Arthur Schopenhauer “Yeni Çıkan Kitap”

    Mutlu Olma Sanatı

    Schopenhauer’e göre insanın en büyük hatası, mutluluğu yarınlara ertelemek ya da başkalarından beklemektir. Lakin gelecek, umulmadık tesadüfler kadar türlü engebelerle doludur. Kendini başkalarıyla kıyaslamak ise mutsuzlukların en büyüğünü daima beraberinde getirir.

    Oysa mutluluğa giden yol, yaşamın barındırdığı tesadüfleri, hatta çoğu zaman da yaşamanın amaçsızlığını kabullenebilen ve beklentilerini sınırlayarak iç huzuru geliştirebilen bir ruh haline ihtiyaç duyar. Schopenhauer bu metinde yaşam bilgeliğini sistemli bir öğretinin dolambaçlı yollarından ziyade aforizmaların yalın gücüyle sunuyor: Acıdan kaçınmak yerine onunla baş etmenin yollarını, hazza tapınmanın değil sade bir yaşamın erdemini yüceltiyor.

    Schopenhauer Mutlu Olma Sanatı‘nda, modern çağın kişisel gelişim düsturu olan “iyi hisset” vaazlarının tersine, insan varoluşunun acı, sıkıntı ve doyumsuzlukla örülü yapısını kabule dayalı bir yaklaşım sergiliyor.

    Kitap  Adı: Mutlu Olma Sanatı
    Orijinal Adı: Die Kunst, glücklich zu sein
    Yazar: Arthur Schopenhauer
    Çeviren: Mehmet Barış Albayrak
    Sayfa Sayısı: 
    104
    Yayınevi: Sel Yayıncılık

  • Kulakmisafiri: Elli Karakter / Elias Canetti “Yeni Çıkan Kitap”

    Kulakmisafiri: Elli Karakter / Elias Canetti “Yeni Çıkan Kitap”

    Kulakmisafiri Elli Karakter

    Nobel ödüllü usta yazar Canetti’den okurları kahkahaya boğacak sıradışı bir eser: Kulakmisafiri

    Gerçeküstü imgelerle bezenmiş, tedirgin edecek derecede anlaşılır ve aşina tuhaflıklarla örülü, insan denen mahlûkun adeta şeceresini çıkaran kadınlı erkekli tam elli karakter! Satırlar ilerledikçe her bir tasvir, bakışan aynalar arasından kafasını her an uzatmaya hazır bir ucubeye, bir hilkat garibesine dair okurun eline uzatılmış bir rol pusulasına dönüşüyor.

    Malmülkçü, Gözyaşıbağımlısı, Atıptutan, Hileavcısı gibi gündelik hayatımızda sıkça karşımıza çıkan ve her an çıkabilecek karakter türlerinden bir resmigeçit yaratan Canetti, bunları kendine has bir üslupla tek tek kataloglayarak yaşamın engebeli yollarını hafif hasarlarla yürüyebilmemiz için bize kılavuzluk ediyor.

    Kitap  Adı: Kulakmisafiri: Elli Karakter
    Orijinal Adı: Der Ohrenzeuge: Fünfzig Charaktere
    Yazar: Elias Canetti
    Çeviren: Anıl Alacaoğlu
    Sayfa Sayısı:
    104
    Yayınevi: Sel Yayıncılık

  • “Zamanı Tanrı Yaşar” Raflardaki Yerini Aldı

    “Zamanı Tanrı Yaşar” Raflardaki Yerini Aldı

    Zamanı Tanrı Yaşar

    Modern Çağ Edebiyatının son temsilcilerinden Yazar Seyfettin Araç’ın “Kırmızı Yayınları” etiketiyle çıkan “Zamanı Tanrı Yaşar” adlı eseri raflardaki yerini aldı. Türk edebiyatında yine bir ilke imza atan yazar, altı roman kahramanını altı farklı anlatıcı olarak okuyucuya sunuyor. Yarattığı bu yeni tarz ile Çağdaş Türk Edebiyatına da yeni bir soluk getiriyor. Kapadokya’nın şiirsel atmosferinden Fransız Riviera’sına uzanan bir aşk yolculuğu okuyucuyu bekliyor. Gerçek karakterlerden, gerçek olaylardan esinlenen yazar, yine bir gerçek aşk hikayesi ile okuyucularını selamlıyor. 680 sayfalık modern bir klasik tadında eserini okuyucuya sunuyor. Eser, önümüzdeki aylarda Fransızca ve İngilizce çevirileriyle de okuyucularla buluşacak.

    “Kent Şiirleri”, “Sevgili Yalnızlık” ve “Unutulmuş Topraklar” gibi eserleriyle Türk edebiyatına derin izler bırakan Seyfettin Araç’ın yeni romanı “Zamanı Tanrı Yaşar” Kırmızı Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. Kendine özgü üslubu ve derinlikli anlatımıyla edebiyatseverleri etkilemeye devam eden Araç, yeni romanı ile Çağdaş Türk Edebiyatına da yepyeni bir soluk getiriyor.

    Gerçek bir aşkın peşinden sürüklendiğimiz bu büyüleyici hikâyede sır perdelerini aralarken, okuyucuları Kapadokya’nın şiirsel atmosferinden Almanya’nın karmaşık sokaklarına kadar unutulmaz bir yolculuk bekliyor. Türk edebiyatında yine bir ilke imza atan yazar, altı roman kahramanını altı farklı anlatıcı olarak okuyucuya sunuyor. Yazarın ustalıklı kaleminden dökülen her kelime, okurun zihninde yeni ufuklar açıyor ve duygusal bir derinlik yaratıyor.

    Seyfettin Araç

    Kapadokya’dan Fransız Rivierası’na Uzanan Gerçek Bir Aşk Hikayesi

    Seyfettin Araç’ın gerçek bir yaşam öyküsünden yola çıkarak kaleme aldığı “Zamanı Tanrı Yaşar” adlı roman, düşsel bir aşkın ve kapkara sırların peşinde Kapadokya’dan Almanya’ya, Almanya’dan Fransız Riviera’sına uzanıyor. Birbirine bağlı hayatlar ve yarım kalan aşklar, tesadüflerle örülü karşılaşmalar, epik zamanlar ve hayatın kırılganlığı üzerine düşündürüyor. Severek, bir solukta okuyacağınız bu kitabın akıcı dili ve olayları ustalıkla okura sunma becerisi, Seyfettin Araç’ı Çağdaş Türk Romancılığında üst mertebeye yerleştiriyor.

  • Celladın Güzel Kızı / Angela Carter “Yeni Çıkanlar”

    Celladın Güzel Kızı / Angela Carter “Yeni Çıkanlar”

    Celladın Güzel Kızı

    İngiliz edebiyatının çığır açan, esinleyici kalemi ve en prestijli edebiyat ödüllerinden James Tait Black Memorial’a layık görülen Angela Carter’ın 30 yılı aşkın hikâye anlatıcılığının dört başı mamur bir yansıması: Celladın Güzel Kızı.

    Carter, kadın kahramanlarını kenar mahallelerde, balta girmemiş ormanlarda ya da şehrin işlek caddelerinde mitler, mistisizm, fanteziler ve bir tutam erotizmle çevreleyerek grotesk tablolar çiziyor. Engin okyanusları, kış güneşini, puslu dağları seyre dalıyor, gözünü kan bürümüş avcılar ve onların intikam yemini etmiş avlarıyla pusuya yatıyor.

    Aşkla, ölümle ve kanla mühürlenmiş hikâyeler bunlar… Okuru bir labirente düşmüşçesine zahiri gerçekliğine hapseden, kimseyi teskin etmek ya da mutlu sonlara inandırmakla derdi olmayan, yoğun ve çarpıcı satırlarıyla Angela Carter, doğaüstü olanla hakikatin arasında kudretli bir köprü inşa ediyor.

    Kitap Adı: Celladın Güzel Kızı
    Özgün Adı: Selection of Stories: Early Work, 1962-6 and Fireworks
    Yazar: Angela Carter
    Çeviren: Yeşim Seber
    Türü: Öykü
    Sayfa Sayısı: 168
    Yayınevi: *Sel Yayınları

  • Âlemciler / Zafer Doruk “Yeni Çıkanlar”

    Âlemciler / Zafer Doruk “Yeni Çıkanlar”

    Alemciler

    “Minibüstür kuş olur, kuştur uçar. Canım sağolsun dersin geçersin.”

    Zafer Doruk’un Âlemciler‘i işte böyle bir dünyada yaşıyor. Kuşçu Kâmil, Memiş Emmi, Şaşı Ömer, Ebleh Hasan, Kahveci Yakup, Kör Ethem, Adanalı Osman, uzatmalı işsiz İsmail, Güney’in baharlı kültürünün bir tül gibi sardığı öykülerde canlanıyor.

    Gençliğinde hayatın tadını gönlünce çıkarmış, şimdi pişmanlığın pençesinde ölmeye yatanlar, karanlık hücresinde zihninin oyunlarına mağlup düşenler, kardeş öfkesiyle boğma rakı eşliğinde aya karşı beyitler okuyan eski âlemciler, eziyetle vahşileştirdiği köpeklerden birinin elinde can verenler ve tıpkı yazlık bahçede, renkli ampullerle donatılmış söğütlerin altında izlenen filmler gibi unutulamayan, bir ömür yara gibi taşınan aşklar…

    Öykücülükte otuz yılı geride bırakan ve eserleri çeşitli ödüllere layık görülen Zafer Doruk, yeni kitabı Âlemciler‘de, ışığı loşluğunda, sıcağı ayazında saklayan o güzel sokaklarda, hikâyeleri hiç bitmeyen alazlı insanların arasında dolaştırıyor bizi yine…

    Âlemciler
    Yazar: Zafer Doruk
    Kapak Tasarımı: Serra Ataman
    Dizi Adı: Türkçe Edebiyat
    Türü: Öykü
    Sayfa Sayısı: 96
    Yayınevi: Sel Yayıncılık

  • Arayış – Bölüm 10

    Arayış – Bölüm 10

    S-O-L-Y-A-R-İ-S

    Arkadaşları yanından geçip giderken çiftliğin girişindeki kovboy ve şerif şapkasına bakakalmış vaziyette durmaktaydı. Şapkaların yanındaki pankartta, “Tarafınızı seçin ve maceraya başlasın.” yazısı vardı. Bir şey anımsar gibi bakmayı sürdürdü. Bunu hafızasının bir oyunu sandı çünkü on sekiz saatlik bir uyku sonrası henüz bu sabah, bir saat önce uyanmıştı. Şu bir haftalık arkadaş gezisine nasıl olmuştu da dahil olmuştu hala sorguluyordu.

    “Geçiyorum ben.” diye tanıdık bir ses duydu ama dönmedi, dikkati pankartın üzerindeydi.

    “Tamam geliyoruz biz de şimdi.” dedi başka bir ses, ardından dibine kadar geldi, “Niye bu kadar düşündün ki seç birini işte.”

    Dikkati dağıldı. Dönüp baktı, “Yok kızım ya ne işim olur.” diye geriledi, elbette çocuk oyunu oynar gibi kovboy şapkasını ya da şerif şapkasını takıp da içeri girecek değildi, “Bir şey hatırlattı sadece bana da. Neyse, girelim hadi.”

    İkisi birlikte içeri doğru yürüdüler. At çiftliğinin içinden geçip bir şeyler atıştıracakları mekâna girdiler. İçeride havanın soğuğunu fazlasıyla kıran bir sıcaklık vardı. Bir masada oturan arkadaş grubu sohbete dalmıştı, “Diğerleri?” diye sorulduğunu duyunca, “Ne diğerleri kızım on kişi mi dolaşacağız ya?” diye sıkılarak aralarına oturdu.

    “Herkes ayarladı ki.” diyerek karşılık verdi başka biri, “Ne olmuş sanki? İyi oldu boş ver. İyi ki de oldu.”

    Ses etmedi. Onlarla vakit geçirdi. Daha doğrusu onlar eğlenirken o onları izledi. Sıkıldı ancak bu hayhuyda tuhaf bir durum içinde olduğunu fark edemedi. Ta ki bir süre sonra atların yanına indiklerinde bir atla bakışana kadar… Sanki kafasının içinde iki el silah patlamıştı. Sanki bir kuklaydı… Ata baktı… Baktı… Biraz sonra arkasına, ona şapkalardan birini seçmesini söyleyen arkadaşının geldiğini sezince konuşmaya başladı,

    “Garip mi görünüyorum?” dedi kendi kendine de sorar gibi, “Bilmiyorum, yani, adapte olamadım sanırım…” Birçok şeye adapte olamamış gibi hissediyordu… Ağzına kadar gelen diğer cümleleri sıraladı, “Normalde uyumlu biriyim biliyorsun ama… İş başa düşünce zor oluyor…”

    “Hangi iş?” diye sordu arkadaşı, sahi hangi işti bu? Konuştuklarını kendi anlıyor muydu emin değildi! “İş demesene ya, işlerden kaçıp gelmedik mi buraya?”

    Gülümsedi. “Kendin söylüyorsun işte, kaçtık. İnsan kaçınca özüne dönüyor…” Arkadaşı sıkılmış olacak ki onu susturur gibi bir tur etrafında döndü. Uzun bir süre konuşma olmayınca ata bakmaktan vazgeçip arkasını döndü ve aniden o garip elbiseyle karşılaştı! Arkadaşının böyle bir şey giymediğine emindi. Beyni gelgit yaşadı, tiz bir ses kulaklarına dadandı, anımsar gibi oldu… Bir arazinin ortasında, posta arabası önünde duruyordu… “N’oluyor Daniel, neden durduk?” – “Şimdi anlarız, peşimden gel Sam.” – “Siz burada bekleyin Sinyora, biz gerekli kontrolleri sağlarız.” – “Sen de kimsin?” – “Yolumuzu kesen buymuş, Şerif’in adamlarından birisi olmalı!” – “Bu da ne demek?” – “Yani, belki çok uzağa bakmanıza gerek yoktur diyorum, yani…” – “Onu tanıyor musun yoksa?” Güneşe doğru yürüyen, siyah pantolonlu, beyaz gömlekli, askılı ve şapkalı bir adam… Şimşekler çaktı, ansızın yağmur yağmaya başladı. Kafasını iki eli arasına alıp olduğu yere çömdü; bu anımsama işi ağrı saplamıştı.

    “Deniz iyi misin sen?” diye atıldı arkadaşı. Deniz mi? Adı Deniz miydi ki? Keşke bu kadar uyumasaydı! Diğer arkadaşları da başına toplandı. “Seda, seda n’oluyor?” – “Deniz! İyi misin abi?”

    “Ya! Yok tamam bir şey abartmayın ya!” diye tersledi Deniz, “Uykusuz kaldım biraz…” diye de yalan söyledi. Aniden kendi ismi de dahil tüm arkadaşlarının isimlerini bilir olmuştu… Tuhaf bir durumdu bu…

    “Uykusuz mu, iyi de sen dün gece…” dedi kaldı Seda, Deniz ters ters bakıp susturdu. Onun gereğinden fazla uyuduğunu bir tek o biliyordu; çok uyudum demek yerine uykusuz kaldım demek daha geçerli bir laftı burada! Öyle hissediyordu… “Yani, abarttım sanırım. Özür dilerim” diye laf değiştirdi Seda, “Aramıza pek katılamayınca hasta falan zannettim.”

    “Ya olur öyle arada. Abartmayın ya.” dedi Salih katılıp, “Sürü psikolojisine kapıldık, bir şey sandık biz de! Gören de kriz geçiriyor sanacak!” Doğrusu onlardan başka kimse de kalmamıştı, “Ama kimse de kalmadı bakıyorum da.” diye dile getirdi.

    “Evet, oldu mu o kadar ya, saat kaç?” diye sordu Leyla.

    Yusuf, Leyla’ya kolundaki saati uzatıp gösterdi. Ardından konuştu, “Valla yorulduk zaten, bugünü bitirelim, herkes dinlenmiş olur.”

    “Yarın n’apıyorduk şimdi?” dedi İrem.

    “Tek kişilik bir oyun var, onu izlemeye gideceğiz. ” diye cevapladı Ayla.

    “Hah!” diye güldü Leyla, “Fikir sahibi konuştu. Yarın da umarım bugünkü gibi eğlenceli olur!”

    Deniz farkına varmak üzere olduğu bir şeyler adına dikkatle dinlemişti hepsini, “Akşam gideceğiz dimi?” diye katıldı, biraz daha konuşmalarına ihtiyacı vardı…

    “Evet, evet. Üçüncü gün sabahtan yola çıkacağımız için yarın sabahı es geçelim dedik.” dedi Ayla.

    Sustular. Deniz, Ayla’ya uzun uzun baktı… Sanki ona karşı pişmanlık hissediyordu… Bir an için her şey sessizleşti, Ayla’nın ettiği bir lafı duyamadı… Nihayet Ayla diğerleriyle birlikte oradan ayrıldığında Seda onunla özel konuştu, “Deniz, garip bir şey var?”

    Elbette garip bir şey vardı! Elbette garip bir şey vardı! “Yo, niye?” dedi ama, henüz açıklama yapamayacak durumdaydı.

    “Dün geceyle ilgili susturdun ya beni ne bileyim.” dedi Seda diretip.

    “Ya yok bir şey ya.” diye geçiştirdi Deniz, “Olsa! Söylerim zaten biliyorsun…”

    “İyi peki sen bilirsin.” dedi Seda, Deniz’in gitmeye yeltendiğini, konuşmaya hevesi olmadığını görünce.

    ***

    Deniz, ertesi gün yeniden çiftliğe uğramaya karar vermişti. Gece boyunca pek uyuyamamıştı. Erkenden yola çıkıp tek başına çiftliğe gitti. Yaşadığı garip hislerin, hafızasına dolan o görüntülerin bu çiftlikle bir alakası olabileceğini düşünüyordu. Çiftliğin kapısına varıp, kapıda dünkü pankartın asılı olmadığını görünce duraksadı. Uçmuş ya da düşmüş olabileceğini düşünüp etrafa baktı ancak pankarta rastlamadı. Çiftliğe girildiği hiç görülmese iyi olurdu. Zaten şu an kimse de yok gibi duruyordu. Çiftliğin her yerini dolaşıp, sıra dışı bir şey olup olmadığını kontrol etmek istiyordu. Önce çiftliğin etrafını saran tepelere bakındı. Sonra atla bakıştığı yere gidip atın durduğu iç tarafta ya da dış tarafta herhangi bir şey var mı kontrol etti.

    “Günaydın!” dedi bir ses kendini kaptırmışken, irkildi. Dönüp baktı. Bu çiftliğin sahibesi olmalıydı. Üzerinde şık bir palto vardı. “Bir şeyinizi mi unutmuşsunuz dün?”

    “Galiba öyle olmuş.” dedi Deniz yeni bir yalanla.

    “Önemli bir şey olmalı.” diye şaşırdı Sahibe, “Bu saatte buraya kadar geldiğinize göre?”

    “Yani…” diye bocaladı Deniz ama hızlı bir şekilde toparladı, “Önemliydi ama bilmiyorum burada unutmamış da olabilirim-ben şansımı deneyeyim dedim sadece… Görünen o ki, burada da yok.”

    “Madem bu kadar yol geldiniz. Gelin birlikte bir şeyler içelim. İkramım olsun.”

    Deniz kafasıyla onayladı. İçeri geçtiklerinde, Sahibe önüne bir fincan çay koyduktan sonra uzun uzun dün oturdukları bu mekâna baktı. Haliyle bomboştu ve sıra dışı bir şey gözükmüyordu… Mekânın renkleri canlıydı. Sahibe elinden bir şey düşürdüğünde irkilerek dönüp baktı, çizmeleri, pantolonu, bordo bluzuna geçirdiği ceketle ilgi çekici duruyordu; soru sorulup cevap alınası bir karizması vardı. “Bir şey sorabilir miyim?” dedi merakla, “Daha önce hiç, burayla alakalı yorum yapan oldu mu?”

    “Çiftlik hakkında mı?” diye merakla yaklaştı Sahibe.

    “Evet.” dedi Deniz onaylayıp, “Yani olumlu ya da olumsuz?”

    “At çiftliği işte.” diye omuz silkti Sahibe, “Bazen küçük bulurlar ama beğenilir genelde.”

    “Anladım.” diye geçiştirdi Deniz istediği cevabı alamayınca, “Ya ben dün, sizi fark etmemiştim. Kalabalık olunca insan detaylara dikkat edemiyor. Neyse, sağ olun ben, kalkayım artık.”

    “Rica ederim!” dedi Sahibe, Deniz’in toparlanma merasimi bitip ayağa kalktığında, “Yine beklerim.” diye ekledi.

    Deniz aniden, Sahibe’nin sol gözü altındaki yıldız şekliyle karşı karşıya kalınca dün başına gelen o şey oldu. Anlık bir görüntü geçip gitti gözünden! ‘Cadı!’ diye bağırası geldi ama bunun yerine geriye doğru adım atıp masaya çarptı. Sahibe heybetli bir büst gibi birkaç adım üzerine doğru gelince derhal orayı terk etti. Bir an bacakları hareket etmeyecek sanmıştı! Dışarı çıktığında iyice hızlandı ve koşmaya başladı. Seda’yı aramak isteyip telefonunu çıkardı ancak telefona ulaşılamadığını dinledi. Telesekreterin ses tonu bile ürkünç bir hal almıştı! 

    ***

    “Millet! Açtılar kapıları!” diye haber verdi Ayla. Bir tiyatro salonunun önündeydiler. Üçüncü gündü bugün. Deniz akşamdan sabaha kadar kimseye ulaşamamış, sabaha doğru uyuyup kalmıştı. Çok uyuduğunu düşünüp de sıçrayarak uyandığında sadece dört saat uyuduğunu fark edip rahatlayıp, bir an evvel buluşmak için plan yaptıkları yere gelmişti. Buraya geldiğinde herkesten ulaşılamayan telefonlar için hesap sorası vardı ancak herkesin aşırı doğal hareket ederek muhabbet etmesine karşın dili varmamıştı. Zaten bir şeylerden bahsetse de ciddiye alınmayacaktı… 

    Deniz, oyuna adapte olmaya çalışırken sahnedeki erkek oyuncu tiradına başladı, “Varlığımız, anlamlı bir bütün oluşturmak üzerine, temsillerimizle kurulu. Bir bütünün parçaları olarak, başlı başına bir başlangıcımız ya da sonucumuz olmasına gerek yok…” Deniz bir anda hafızasında bir palyaço anımsadı. Evet! O palyaço sahnedeki adamdı! Buna emindi! “…cennet dediğin, hiç karanlık olur mu?” diye bitirdi tiradını oyuncu. Işıklar karardı, alkışlar yükseldi. O da diğerleri gibi alkışlarken yanına Salih oturdu, takım elbiseliydi!

    “Buradan hemen gitmemiz lazım!” diye gazladı Salih.

    “Aynen aynen!” dedi Yusuf, Deniz ona döndü, “Çok geç kalmadan gidelim. Sabaha erkencisiyiz.” Deniz ne yapacağını şaşırıp gözlerini kısa süreliğine kapattı. Tekrar açıp Salih’e döndüğünde Salih’in artık takım elbiseli olmadığını gördü! Kaşlarını şaşkınlıkla çattığı an bir ajan belirdi gözünde! Uzun uzun baktı. Yusuf onu dürtükledi, “Hadi gidelim.” diye ekledi.

    Deniz, çıkışta Seda’yla ve Ayla’yla durakta otobüs beklerken düşüncelere boğulmuş vaziyetteydi. Otobüs de bir türlü gelmiyordu! “İşte böyle… Beklemek lazım.” dedi çevresine bakınıp.

    “Nasıl?” diye sordu Ayla.

    “Ya, beklemek diyorum…” dedi Deniz, söylese mi söylemese mi bilemedi, “Bakın çok garip şeyler oluyor.” demekle yetindi, “Ama beklemek lazım, bekleyip nereye varacağını görmek lazım…”

    “Deniz sen bu gece uyu da biz başka bir şey istemiyoruz.” diye dalga geçti Seda, Deniz sıkılınca, “Ya, dalga geçmek için söylemedim yarın erken kalkacağız diye. Acil ihtiyaç falan varsa onları da al yanına.” diye laf çevirdi, “Leyla’yla Oğuz iki gün kalmaktan bahsediyorlardı.”

    “İki gün mü!” diye kızdı Deniz, “Dağ’da?”

    “E çadır falan işte.” dedi Seda.

    “Ya tamam neyse ne ya. Zaten bindik bir alamete!”

    “Alamet falan yok Deniz. Ne güzel gün geçiriyoruz işte!” diye karşılık verdi Ayla.

    “Ya ya.” diye kafa salladı Deniz, “Sen bana sor onu bir de!”

    Otobüs gelip de onu mahallesinin önüne kadar bıraktığında, düşünceler içinde eve doğru yürümüştü Deniz, bu yolculuk esnasında yoldan geçen iki adamı iki polise benzetmese daha güzel olacaktı! Adamlar onun dik bakışları karşısında az kalsın ağız göz dalacaklardı! 

    ***

    Malum ekibin neşeyle dağ bayır tur attıkları, kamp yapıp kaldıkları iki gün içinde Deniz’in başına herhangi bir tuhaflık gelmemişti. Deniz sonunda kendine geldiğini, düzeldiğini düşünürken üçüncü günün gecesinde oldu olan! Ateşlerini yakıp başına geçerek şarkı söylemeye başladıklarında Deniz peşi sıra anımsayışlara maruz kaldı… İrem’de ona su fırlatan öfkeli bir kadın, Ayla’da ikna etmeye çalıştığı beyaz elbiseli bir kadın, Yusuf’ta merdivenlerden indiği yüzü çizgili bir adam, Leyla’da saldırıya maruz kalan başka bir kadın görüyordu… Tüm bunlar beynini kemirir gibi olduğunda ve ansızın “Solyaris” ismine vakıf olduğunda dayanamadan elindeki taşı ateşin içine fırlatıp ortamın huzurunu kaçırdı. Doğrulup ayaklandı.

    “N’olduğunu söyleyecek misin artık?” diye peşinden kalktı Seda.

    “Beşinci gün nereye gideceğiz?” diye sordu Deniz.

    “Sen nereye istersen oraya gideriz olur mu?” dedi Seda tebessüm ederek, artık Deniz’in konuşmasını istiyordu.

    “Tamam, bak, yarın da doya doya gezelim. Sonra size anlatacağım şeyler var.” dedi Deniz. Tamamlaştılar….

    Deniz o gece çadırda uzun uzun düşündü ve neler olduğunu anlamaya çalıştı. Çok büyük bir şeyi unutmuş gibi hissediyordu ve bu büyük şey sanki küçük şeylerin bir araya gelmesiyle var olmuş bir şeydi… Parça, parça… Uyuyup uyandıktan sonra da düşünmeyi sürdürdü. Çadır toplanırken, son gün gezisi yapılırken, neşeli muhabbetler dönerken o tamamen kendini soyutlamıştı. Ancak ertesi gün, herkese randevu verip, özel konuşmaya davet ettiği kafede otururken derin düşüncelerinden sıyrılabildi.

    İlk randevusunu Seda’ya ayırmıştı, neden ‘ilk’ olarak onunla konuşmak istediğini de bilmeden yapmıştı bunu; içinde bir his, öyle olması gerektiğini fısıldamıştı sanki. Seda gelip karşısına oturduğunda toparlandı.

    “Bir şey içer misin?” diye imalı imalı güldü Seda.

    Deniz imayı neye yoracağını bilemeden, “Kızım bırak şimdi bir şey içmeyi!” diye ciddileşti, Seda bozuldu, “Bak dün, tüm gün sustum. Ama artık konuşmamız lazım. Mevzu biraz… Büyük. Anlıyor musun?”

    “Tamam, bir şey demedik, dinliyorum.” diye tavır koydu Seda.

    Deniz bunu umursamadı; hararetle anlattı: “Ben bir iz peşindeyim ve benimle olacak insanlara ihtiyacım var. Birine ihtiyacım var. O yüzden, aynı gün, hepinize, randevu verdim, farklı saatlerde-”

    “Ee?” diye kesti Seda.

    “Birinizi seçeceğim yani.” diye sürdürdü Deniz.

    “Sadede gel. Hepimize randevu verdiğine göre az vaktin var!” diye hızlıca konuştu Seda.

    “Önce, bana bugünü ayırdığınız için gerçekten teşekkür ediyorum size.” dedi Deniz nasıl toparlayacağını bir kez daha aklından geçirirken.

    Seda alayla baktı, “Sana falan ayırmadık. Hafta sonu yapacağımız ada yolculuğundan önce biraz dinlenelim dedik. Hepimizin fikriydi yani bu.”

    Deniz, Seda’nın tavrından sıkılmıştı ama şu an daha önemli şeyler vardı. Özel değil genel düşünmek istiyordu. “Gördün mü? Yani…” diye o da alayını ortaya koydu, “Ne fark etti ki? İşe gider gibisiniz. Tatil için gün seçmişsiniz, zaten tatilde değil misiniz siz?” Seda ofladı; bu sizli bizli konuşma nereden geliyordu anlamıyordu. Eliyle garsona işaret verip bir çay istedi. Deniz hep kendini ayrı olarak ele alınması gereken bir üstinsan olarak görüyordu! “Hey neyse.” diye sürdürdü Deniz, Seda’nın içini okur gibiydi, “Tamam, bak, mevzu ben değilim. Beni de aşıyor…” İçini çekti. “Geçmişte başka biri olduğuma inanıyorum… Geçmişten sinyaller alıyorum… Solyaris diye biri var, Solyaris! Ve… Bir şey arıyor…”

    Seda kaşını kaldırıp Deniz’e deliymiş gibi bakışlar attı.

    Oğuz kafasını alayla salladı.

    Leyla, “Psikoloğa gittin mi? Ödipal bu bence!” dedi.

    Yusuf, “Polise gidelim diye endişelenip, “Biri gazozuna ilaç katıyor.” diye saçmaladı.

    “Bardağa dolu tarafından bakmak lazım.” dedi Ayla anlayışla, önündeki yarısı dolu bardağı gösterip ekledi, “Yani mesela bu bardak yarısına kadar boş… ama yarısına kadar da…” Kafasını bilmiş bilmiş salladı.

    “Arabayla eve atayım mı seni ya?” diye şakaladı Recep.

    İrem sadece boş boş gülümsedi.

    Salih, “Bence Amerika’nın oyunu bunlar!” diye hararetle atılmıştı…

    Deniz, herkesle tek tek konuşmuş ama sonuç alamamıştı… Şimdi karşısında oturan kalmamıştı… Ondan başka kimse yoktu ona yardım edecek! Saatlerce dil döktüğüne üzüldü. Kafede gezdirdi gözünü. Dikkatini ötede başka bir masaya oturan ve ona bakıp göz kaçıran biri çekti. Onun gibi genç, onun gibi sakallı, onun gibi siyah saçlı bir adamdı. Menüye bakar gibi yapıyor ve abartılı mimikler atıyordu. Ona baktığını anlayınca elindeki menüyü hızla bırakıp kafeden dışarı doğru kaçtı. Deniz oldukça şaşırmıştı! Bu nasıl yapmacık bir şüphe çekmekti öyle? Oyuna uyup peşine takıldı.

    Sokaklar boyunca koştular; şu sıralar koşan günler gibi. Adam kaçıyor, o kovalıyordu! Toprağın ve kayalıkların oluşturduğu tepelerin arasına, inşaat alanına benzer bir bölgeye girdiler. Adam soluklanırken Deniz onu yakaladı; bir anda, zamanı da yakalamıştı sanki,

    “Oğlum!” diye nefesi tükenmiş gibi kızdı, “Sen kimsin lan? Niye kaçıyorsun!”

    “Sen niye kovalıyorsun!” dedi Adam, ses tonu inceydi.

    “Kafeden beri peşindeyim, sakın soruma soruyla karşılık verme!” dedi Deniz, “Sakın!” diye böbürlendi.

    “Beni iyi dinle!” diye aniden ciddileşti Adam, “Benim dünyamda bana emir veremezsin!”

    “Senin dünyan mı!” diye dalga geçti Deniz, Adam alay eder gibi göz kaçırdı, “Senin dünyan! Hah! Kusura bakma! Ben girdim o dünyaya kusura bakma! Olayın ne oğlum senin! Ha? Neyin peşindesin lan?”

    “Pekâlâ!” diye ellerini havaya kaldırıp susturdu Adam, “Artık bu şekilde konuşmayacaksın!”

    Deniz tüm öfkesini kusacaktı ki kilitlendi kaldı! Sanki efsunlanmıştı! Üstüne, “Özür dilerim.” dedi! “Ne!” diye efsun geçer geçmez kendine şaşırdı, “Özür dilerim ne lan!”

    “Rica ederim canım.” diye sakin sakin konuştu Adam, bir kayanın üzerine oturmuştu, “Asıl ben özür dilerim… Kendine haksızlık etme… Sen yeri geldiğinde özür dilemeyi bilen bir karaktersin…”

    Deniz donup kaldı. Ne demişti? Bir karakter mi? Şüpheyle etrafına baktı. Karakterler hikâyelerde olurdu!

    “Ne oldu?” diye itici biçimde gülümsedi Adam, “Seçemedin mi birini?”

    Deniz bir süre sustu. Kafede birini seçmeye çalıştığını nereden bilebilirdi? “Beni izlerken fark etmişsindir.” diye fikir yürüttü, artık peşi sıra yaşadığı şeyler onu yormuştu, Adam’ın karşısına, başka bir kayalığa oturdu, “Kim olsa fark eder…” diye kendini ikna etmeye çalıştı.

    “Öyle bir şey değil… Sana birini seçmeni söyleyen benim zaten…” dedi Adam, “Gerçi artık eğlencesi kalmadı. Fark etmeseydin iyiydi…” Deniz dönüp garip garip baktı.

    ***

    Bir süre daha konuştuktan sonra inşaat alanından ayrılarak daha iyi oturabilecekleri bir yere geçmişlerdi. Kendisini ‘Yazar’ olarak tanımlayan tuhaf adam ona Solyaris’i anlatmıştı… Çok değil, bir hafta öncesine kadar evrenler arası dolaştığını ve kendi evrenini aradığını… Dediğine göre dokuz evrenden geçip buraya varmıştı… Şimdi burada, arayışını noktalayacaktı…

    “Kaos gibi bir şey!” diye nida attı Deniz, şehre, denize ve ötesine bakan bir yükseklikteydiler, sisli bir akşamüstüydü, “Sonu? Sonunu göremiyorum?” diye sordu.

    “Kendi boyutuna ulaşıyor…” dedi Yazar, “Ulaşıyor ve… Kahraman kalıyor.” Göz kaçırdı.

    “İyiymiş…” dedi Deniz ne diyeceğini bilemeden, ardından memnuniyetsizce sordu, “Benden ne istiyorsun?”

    “İyiymiş!” diye tebessüm etti Yazar, “İnan herkes böyle söyledi. Boyundan büyük işlere kalkışınca kolay olmuyor-muş… Hayali güzeldi deyip geçmek lazım bazen… Ama, ama benim ihtiyacım vardı sana… Kendimi iyi hissetmek için.” Deniz öfkeyle bakıyordu. “İşte böyle…” diye devam etti Yazar, “Bazen sadece, olsun istersin.”

    “Ben bunu kabul etmiyorum, tamam?!” dedi Deniz.

    “Neyi?” diye sordu Yazar.

    “Karakterlerinden biri olmayı.” diye cevap yapıştırdı Deniz, “Bak, her şey kılıfına uyuyor olabilir ama ben inanmıyorum! Ya insan nasıl inanır gerçek olmadığına!” Yazar umursamaz gibiydi. “Yok ben dinleyecektim diğerlerini ya! Onlar var ya, haklıydılar yani, en azından senin anlattıklarının göre, onlar mantıklıydı lan!”

    “Onlar demek!” diye dalga geçti Yazar, “Bana kafeye çağırma sırana göre isimlerini bir yazar mısın!”

    “Hatırlamıyorum.” dedi Deniz emin şekilde. Bu konuşulanlardan sonra akıl falan kalmamıştı!

    “Hatırlıyorsun…” dedi Yazar.

    Deniz gerçekten de bir anda anımsadı, “Nereye yazayım?” diye aynı umursamazlığı takındı, alıştığı ama alışmaktan da nefret ettiği bir durum olmuştu bu! Yazar aniden bir kâğıt ve bir kalem uzattı, nereden çıktığını hiç anlamamıştı. İçini çekip eline aldı. Dikdörtgen şekilli kâğıdı yanlamasına bacağının üzerine koyarak yazmaya başladı.

    “Yan yana değil ya!” diye kızdı Yazar, “Kâğıt boylamasına uzunken nasıl yan yana yazmaya karar verdin anlamadım!”

    “Allah Allah! Ben senin karakterin değil miyim ya, sana sormalı!” diye karşılık verdi Deniz, “Al tamam.” diye kâğıdın arkasını çevirip boylamasına yazdı. Yazma merasimi sona erdiğinde kâğıdı uzattı, “Ne bu şimdi?” diye sordu.

    “Bunun bir… Akrostiş olduğunu düşünürsek?” diye havaya kaldırdı Yazar.

    Deniz yazdığı yazıya bakarken akrostişin ne demek olduğunu bir süre idrak edemedi ancak bir süre sonra buna vakıf olmuştu. S-O-L-Y-A-R-İ-S Solyaris’ti bu! Bir anda uyuştuğunu hissetti! Solyaris’i her şeyiyle hatırlıyordu artık! Kendine gelmişti! Kanını emip onu hafızasından eden Efendi’nin dişlerini şah damarında hisseder gibiydi! “N’olacak şimdi bana!” diye dehşete düştü! Niçin bu kadar dehşete düştüğünü de bilmiyordu; bir şeyler hissediyordu.

    “Niye bu kadar bağırıyorsun anlamıyorum!” diye ciddiyetini korumaya çalıştı Yazar. Tabii! Ona göre hava hoştu! “Bir şey olacağı yok. Yani… Ne güzel bir hafta geçirdiniz, sonunda, öleceksin…”

    “Hıh!” diye tutuklu kaldı Solyaris, “Ne?”

    “Kahraman olman için ölmen lazım, bunu da ben mi söyleyeyim?” diye karşılık verdi Yazar.

    “Katil olacaksın yani.” dedi Solyaris hiç düşünmeden.

    “E yok ama artık!” diye öfkelendi Yazar, “Cinayet masaları yazar isimlerinden geçilmezdi o zaman! Yazgın bu senin, yazdım bunu ben…”

    Solyaris daha da konuşmak istemeden, yaşadıklarının hıncıyla baktı Yazar’a… Durmadı, kalktı ve Yazar’ın yanından ayrıldı. Bu iş burada bitmezdi… 

    ***

    Solyaris, gece yatağında yatarken kısa ve dopdolu yolculuğunu kafasından geçirip bir karakter olduğunu kabullendi. Ancak ertesi sabah, diğer karakterlerle el ele verirse Yazar’ın üstesinden gelebileceği gibi bir fikre kapılıp Deniz’in evine, Deniz’in arkadaşlarını çağırdı… Deniz olmayı reddediyordu; bir başka şey olmayı da reddedeceği gibi… O sadece Solyaris’ti! Sekiz ismin birleşimiyle ancak bir bütün haline gelebilmiş bir Solyaris de değildi üstelik! Bu düpedüz düzmeceydi! “Gerçek adları var…” dedi içinden az sonra eve gelecek olanları kastederek, “Nancy, Daniel, Lilith, Leo, Peri, Sürücü, Asu, Bob!” Gerçek neydi peki? Tüm bunların kaynağı aynıysa, hangisi gerçekti?

    Solyaris, diğer karakterler geldiğinde Deniz gibi davranmayı ihmal etmeden her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlattı. Hepsinin yüz ifadesi karmakarışık bir hal almıştı…

    “El ele tutuşup, Solyaris diye üç kere bağırsak falan, kurtarıcı gelir mi ki?” diye sessizliği bozdu İrem. Anlaşılan Asu’luk çok çabuk tesir etmişti! Herkes dönüp suratına ciddiyetle bakınca ekledi, “Şaka yaptım canım, siz de!”

    “Arkadaşlar bakın, ben daha ölmedim.” dedi Solyaris, “Şu üzerinizden ölü toprağını bir atın ya! Planı gözden geçirelim mi yoksa gidelim mi?”

    “Yani şimdi burada n’aptığımızı bilmiyor mu sanki?” diye sordu Seda.

    “Engellesin o zaman!” diye hızlıca cevapladı Solyaris, “Valla ben muhakkak deneyeceğim…”

    Plan ki ne plan! Solyaris tek başına sokaklar arasında yürürken, plan yapmaya kalktığında yaratıcılıktan nasıl da yoksun kaldıklarına şahit olmuş olduğundan hayıf içindeydi… Belki yapmak üzere olduğu şeyden vazgeçer diye yolunu uzattıkça uzattı… Doğrusu uzanan bir yol da yoktu aslında, bunların hepsi kafasının içindeki ucu kaçık hesaplardı; Yazar’ın uçuk kaçık düşleri gibi…

    Ölümü düşündü… Daha önce gelişigüzel düşünmekten sakınmadığı, hatta hafife aldığı ölüm… Ölüm neden yolculuğun başlarında onu korkutmuyordu da şimdi korkutuyordu? “Çünkü…” dedi kendi kendine hırslanarak, “Çünkü o zaman bir yuvam olduğunu sanırdım… Ölümden öncesi ya da sonrası olduğunu… Bir karakter ölünce sadece ‘hiç’ olur…” Belki büyük bir yanılgıydı bu, belki de küçük bir sanılgı… Öyle ya da böyle, aslında düşünmesi gereken başka bir şey vardı; bir soru: ‘Yazar ölünce karakterine ne olur?’ Bunu varoluş sebebini askıya alarak soramamış da olsa, az sonra öğrenecekti…

    “Yazar!” diye seslendi dolanmaları bittiğinde, “Hadi çık ortaya… Seninle konuşmak istediğim şeyler var… Hem, ölmek üzere olan bir karakterin senle iki çift laf etmesi çok dokunaklı olmaz mı ha?”

    “Fazlasıyla.” diye aniden arkasında bitti Yazar. Solyaris irkilip döndü.

    Yazar’ın yetileri Solyaris’i fazlasıyla geriyordu artık, “Niye yazdın bu hikâyeyi?” diye sordu hınç içinde.

    “Yazıp da gerçekleyemediğim tüm hikâyeler yollarını bulsunlar diye.” dedi Yazar, “Onları daha fazla prangalara vuramazdım.”

    “Bak.” dedi Solyaris hastalıklı bir gülüşle, “Senin bir karakterin olmak, öncelikle benim için bir zevkti… Gerçi bunu söyleten de sen olduğuna göre bu seni biraz egoist yapıyor ama hayır, hayır, konumuz bu değil…” Bocaladı, “Demem o ki…” Yazar, arkasında alkış sesleri duyunca dönüp merakla baktı. Tam o sırada Solyaris cebinden çıkardığı şeyi sırtından ona sapladı. Yazar inleyerek iki büklüm oldu. “Demem o ki…” diye sürdürdü Solyaris, “Çok güçlü bir karakterinin hiç planlarını bozabileceğini düşünmüş müydün? Ha?”

    Yazar yere düştü. Can verir gibi yapıp nihayetinde hareketsiz kaldığında birden ortadan kayboldu. Solyaris o kaybolunca şaşkınlıkla etrafına baktı. Asla öngöremediği sonraki saniyeler, hamle eden birer düşmanmış gibi üzerine gelince iki üç adım geriledi. Etraftaki renkler beyaza evirilirken Yazar’a sapladığı şeyin ‘hiç’ olduğunu kestiremedi… Eni, boyu, hacmi ya da cismi olmayan bir boşluk doldurdu çevresini; öylesine, ansızın. Yeniden mi ölüyordu? Gerçi daha önce yaşamış mıydı buna emin değildi.

    Son
    Yunus Emre Işık

    Arayış – Bölüm 1
    Arayış – Bölüm 2
    Arayış – Bölüm 3
    Arayış – Bölüm 4
    Arayış – Bölüm 5
    Arayış – Bölüm 6
    Arayış – Bölüm 7
    Arayış – Bölüm 8
    Arayış – Bölüm 9

  • Beklenti

    Beklenti

    Beklenti

    Bilinir ki gemilere hep sabreden biri, sabrı taşdığında limanları yakar. Ama böylesi bir patlama, emek verilen şeyleri de silip süpürür. İnsanı yine benliğinden götürür. Liman yakanın ateşi sönmez zira. O ateş ki yine kendine zararın ötesine geçmez. Yolculuğun en zor tarafı da, beraber yürüdüklerini yol bitene kadar tanıyamayacak olmaktır. Bir çeşit kabulle başlamak gerek yolun her türlüsüne.

    Evet, senin buluşturduğun dünyalar senden habersiz evrenlerini kuracak. Senin sakındığın birçok şeyi sende sakınmayacaklar. Sen belki biletlerini hep çok kişilik alacaksın ne var ki günün sonunda sana tek kişilik bilet aldırmayı öğretecekler. Yanacak senin dışında kalan tüm biletler, ne pahası ne anlamı söz konusu olacak. Tam da o an öfkeni can damarından yakala; onunla bakış, alman gereken dersleri aldığını söyle ve sal gitsin.

    Beklenti, çok büyük yaralar açabilecek bir diken gibi; büyüsün de gül olsun diye çabalarken, her yerin kan içinde kalabilir. Sırf beklendiği için bile bir şeyler nankör olabilir. Cehenneme giden yol nasıl iyi niyet taşlarıyla örülüyse, fazla sevginin fazla saygının sonu da maraz çıkarır. Sonra sorarsın sürekli: Nerde kurban, kim bu katil? Öyleyse bekleme, tohumları ek ve uzaklaş; gül olur, diken kalır orası tohumun özüne kalmış.

    En nihayetinde kendi özüne bakmalı, kendi özüne akmalı. Nehirlerden beslenecek durumdayken nehirleri besleyecek duruma gelme sürecinde, yolundaki silüetler sadece sana ayna olsun diye var. Biz ki önce aynalara kızmayı bırakıp kendi yansımamızı görmeliyiz. Biz ki yansımaları görmekle kalmayıp aynanın öteki tarafını idrak etmeliyiz. Yine biz ki idrakın evren ötesine geçmeliyiz.

    İnsanı dipsiz bir uçurum gören erenler, kainatı sonsuz gören bilenlerle aynı yolun yolcusu; bir sonmuş, bir başmış. Çemberin içinde olmak ve dışında kalmak arasında pek bir fark yok, tüm çemberleri içine alan bir çember var. Varlığa sevinmek ya da yokluğa yerinmek manasız. Ne de olsa en başından hepimize söylenen bu; bir yokmuş, bir varmış…

     

    Yunus Emre Işık

  • Arayış – Bölüm 9

    Arayış – Bölüm 9

    Bölüm HO: Sonsuzluğa veda!

    Denizin ılık meltemiyle ışınlanıp, fırtınanın soğuk akımları arasına cisimlendiğinde yüzüne tokat yemiş gibi hissetti. Neden böyle olmuştu ki? Güzelliklere bir anlık hırsla sırtını döndüğü için miydi bu? Kapkara bir ormanın içindeydi, soğuktan titremeye başlamıştı ve epey derinlerdeydi. Yine de oh olsundu! Kendi rızası olmadan onu malikaneden çekip alan meçhul gücün, iskeleden kısa sürede ayrıldığı için ona kızmaya hakkı yoktu! Aslında böyle bir yere getirmeye de! Ne zaman son bulacaktı bu! Çok yakından gelen bir uluma sesi duyup ürktü. Ses, ağaçların arasından sekerek dolunaya doğru yankı yaptığında ürperdi. Yapayalnızdı. Başka bir yere gitmek için az önce söylendiği güce yalvarmaya başladığında, dev rüzgarlar küfrederek karşılık verir gibi ağaçların devrilmesine neden oldu. Solyaris etrafında devrilen ağaçları görünce iyiden iyiye buz kesti. Yakınlardan garip sesler yükselince, “Kim var orada!” diye bağırdı.

    Sesler ansızın kesilmişti. Solyaris sıklaşan nefesini dahi duyabiliyordu şimdi. Korkunç bir durumdu bu! Keşke sesini çıkarmasaydı, keşke sesler kafalarına göre takılsaydı! Hali hazırda seslerden korkup da daha korkunç bir şey olamayacağını düşünürken, şimdi sessizliğin çığlığı vardı!

    “Sısssaaa sısssssaaaa…” diye acayip sesler geldi bu sefer. Bir şey nefesini tıslayarak veriyor gibiydi. Tiz ve derin…

    “Nece konuşuyorsunuz?” diye sordu cesaret toplayıp, çünkü aynı ses birkaç yerden daha gelmeye başlamıştı, “Üzgünüm, daha önce bulunduğum yerlerde böyle şeylere maruz kalmadığım için beni korkutuyorsunuz. Var olmaya sizinle başlasaydım korkmayabilirdim…” Bu koca bir yalandı çünkü enerjinin kötüsünü her yerde tanırdı, sadece kendini kandırıyordu. Tam arkasında bir hırlama sesi duyduğunda irkilerek döndü. Dehşet içinde kalmıştı çünkü dev bir hayvanla karşı karşıyaydı. Kalın bir kürkü, sarı gözleri, sivri kulakları ve keskin dişleri vardı bu hayvanın. En ufak bir harekette üzerine zıplayıp bedenini parçalara ayıracakmış gibi bakıyordu.

    “Sakin ol Germiyan…” diye bir kadın sesi yükseldi, Solyaris kafasını çevirdi, bu kadının karşısında duran hayvandan bir farkı yok gibiydi; sadece insanın anatomisine sahipti! Sarı gözler, beyaz saçlar, kürklü bir giysi ve sivri dişler… “Önce kanının tadına bakmalı.” Solyaris dehşete düştü. “Belki aradığımız kandır…”

    “Ne demek bu?” diye sordu Solyaris, “Beni öldürecek misiniz?” Bunun için ciddi derecede endişelendiği ilk andı.

    “Orası kesin.” dedi Kadın, “Mevzu hangi dişlerin arasında can vereceğin. Dile ki kudretli olsun. En azından ruhun kutsanmış olur.”

    “Ne çeşit yaratıklarsınız siz?” demek istedi Solyaris ama diyemedi; midesi bulanmaya, teninin soğukluğu damarlarının sıcağıyla tepkimeye başlamıştı. Önündeki hayvanın gözlerinin içine dikkatli bakınca yutkundu.

    “Zorluk çıkarmayacak gibi duruyorsun.” dedi Kadın, Solyaris’in sessizliğine hoşnut olmuştu, “Bu senin için iyi. Germiyan’ın öfkelenip de çırpı bedenini iki lokma etmesi beni azıcık üzebilirdi; en azından vaktinden önce.”

    “Kanımın tadına bakamazsınız!” diye atıldı Solyaris, “Çünkü…” Solyaris ne diyeceğini seçmeye çalışırken Kadın ve Hayvan dikkat kesildi. “Çünkü benim kanım hastalıklı.” Kadın’ın sarı gözleri bir an ışıldadı sanki.

    “Emin misin?” diye sordu Kadın birkaç adım yaklaşıp.

    “Tabii ki!” dedi Solyaris.

    “Harika!” diye karşıladı Kadın, “Yaşlı bir kan emene tattırmamıza gerek kalmadı o halde, seni direkt Cadı’ya götürebiliriz.”

    “Ne?” diye şaşaladı Solyaris.

    “Kan Emen Efendisi’nin son demleri…” diye Hayvan’a döndü Kadın, “İşittin mi Germiyan, oysa hiç sonu gelmeyecek sanırdık! Kör Kütük Orman nelere kadir!”

    “Bana neler olduğunu anlatacak mısınız?” diye tavır koydu Solyaris.

    “Yorulmaya değmez.” diye keskin bir kafa hareketiyle döndü Kadın, bakışları haşin bir hal almıştı, “Zira Efendi istediği son arzusuna kavuşabilmek için son damlasına kadar emecektir kanını…”

    Solyaris şoke oldu, ciddi ters köşe olmuştu bu! Hastalıklı bir kan mı aranıyordu yani! “Yalan söyledim.” dedi hemen, “Bırakın beni diye. Kanım hastalıklı falan değil! Gayet sağlıklıyım!”

    Kadın yarım ağız, kan donduran bir tebessüm attı, “Germiyan’ın peşine takıl, ben de tam arkanda olacağım!”

    “Ama-”

    “Kes!” diye gürledi Kadın, Hayvan da aynı anda kükremişti!

    Solyaris’in karnına ağrı saplandı, uzuvları uyuştu. Kadın, aksak adım gelip ardına geçtiğinde, buradan derhal gidebilmek için yalvar yakar bir hal almıştı. Hiçbir şey olmamasının verdiği rahatsızlığı da kuşanıp, el mecbur takibe koyuldu. Ormanın gözleri üzerinde gibiydi. Gözlerinin yaşardığını hissediyordu. İlk kez çaresizdi ve bir kahramandan çok uzaktı… Yürümeye devam ettikçe pes etmişti, tükenmişti, vazgeçmişti… Attığı her adım şimdiye dek içinde biriken şeylerin bir kısmını geride bırakmasına neden oluyordu sanki… Duyguları, hisleri, sezgileri köreliyordu… Böyle giderse götürmek istedikleri yere vardıklarında içi kan dolu, insan şekilli bir kadeh olup çıkacaktı…

    “Kim bu?” diye sordu başka bir kadın, sonunda gelmişlerdi. Dağılan dikkatinin bir kısmı karşılaştıkları bu yeni kadında toplandı. En azından çok daha fazla insana benziyordu; hayır, bu bir insandı. Algısı onu yanıltmış olacaktı. Minyon tipli, omzuna kadar saçlı, sol gözünün altında yıldız şekli olan, sivri şapkalı bir kadın.

    “Kör Kütük Orman’ın rüzgarları böyledir.” diye keyiflendi onu getiren kadın, “İhtiyaç sahibine ihtiyacını sürükler; tabii karanlığa iltimas geçerek.” Güldü, “İşte aradığımız hastalıklı kan Cadı! Bir an önce gidip sun bu kanı!”

    “Sahi mi?” diye tıslar gibi Solyaris’e yanaştı Cadı.

    “Kendi ağzıyla söyledi.” diye onayladı Kadın, dimi Germiyan?” Hayvan kafasıyla onaylayan bir reverans yaptı, “Efendi’nin yardakçıları ne durumda?”

    “Kanının hastalıklı olduğunu düşündükleri tüm hilkat garibelerini katlettiler.” diye alayla cevapladı Cadı, “Efendi’leri yok yere ellerinden kayıp gitmesin diye ilk kez emrine karşı geliyorlar. Hastalıklı kanları sunacaklarına onları yok ediyorlar. Anlamadıkları bir şey var…” diye eliyle Solyaris’in yüzünü kavradı, Solyaris tepkisizdi, “Efendileri sonsuzluğunu ve akabinde kendi hayatını ortadan kaldıracak kadar asalak!”

    “Arzuları sonu olacak.” diye gülerek katıldı Kadın, “İyi ki safımıza geçtin. Bizim tarafa itimat aşılamak için fırsat arıyordun, işte senin ayağına kadar getirdim! Bu iyiliği unutmazsın umarım.”

    “Unuturum.” dedi Cadı küçümseyerek, “Sonuçta ‘iyilik’ değil mi!”

    Kadın, Germiyan’ın gözlerine baka baka güldü. Cadı’nın bu tavrı oldukça hoşuna gitmişti, “Desene sana iyi bir kötülük etmek gerek!”

    “Gidiyorum, bir saate yine burada buluşalım.” diye gülümsedi Cadı, “Döndüğümde diğerlerinin yanına varıp Efendi’nin düşüşünü kutlarız!”

    “Hayhay!” diye onayladı Kadın.

    Cadı, Solyaris’i tartaklayarak önüne kattı. Kadın ve Hayvan geride kalırken, Solyaris en azından artık üzerinde sapsarı gözlerin olmadığına sevinir bir hal aldı. Yolunu bulup, doğru zamanda da Cadı’yı saf dışı bırakarak kaçabilirse bu iş tamamdı! Kaybetmeye göz yumduğu irade yeniden güçleniyordu. Ne zaman harekete geçmeliydi? Buradaki işini tamamlamak için Efendi’yi de bir görse miydi? Sahi! Ona neden arkasından çevrilenleri anlatmıyordu?

    “Hiç konuşmaz mısın sen?” diye sordu Cadı, adeta dans eder gibiydi; üzerinde hastalıklı bir keyif vardı.

    “Yorulmaya değmez.” diye savdı Solyaris, “Zira Efendi istediği son arzusuna kavuşabilmek için son damlasına kadar emecektir kanımı!”

    “İyi bildin!” diye kahkaha attı Cadı; fazla karanlıktı.

    Az ve öz bir yolculuk oldu. Öyle bir yoldan gitmişlerdi ki birçok aksilik yaşadılar. Cadı önce onları savururcasına esen rüzgârı dindirdi, ardından devrilmekte olan ağaçları onlar geçene kadar havada asılı tuttu, yollarına çıkan birkaç farklı kan emeni kayalara savurdu, musallat olan kargaları ufak el hareketleriyle parçalara ayırdı. Solyaris, bunlara şahit olunca Cadı’nın belki de geride bıraktıkları Kadın’dan ve Hayvan’dan çok daha fazla tehlikeli olabileceğini görmüş oldu. Tek bir çıkış yolu kalmıştı… Efendi’ye her şey anlatacaktı…

    Sonunda, ay ışığının ormanın farklı yerlerine nazaran daha fazla düştüğü, uzakta sisli bir köprünün, yakınlarda birkaç oturağın ve sunağın yer aldığı bölgeye geldiler. Cadı tutmaktan bıkmadığı Solyaris’i öteye doğru iteleyip bıraktı, “Efendimiz!” diye havaya bağırdı, ellerini havaya kaldırdı, “Size istediğiniz hastalıklı kanı getirdim!” Ses tonuna zafer dolu bir nida hakimdi, “Gelin ve veda edin sonsuzluğa!”

    Solyaris, Cadı’nın yaptığı kısa seremoniyi izledikten hemen sonra havaya döndü, içini korku basmıştı. Sanki, gelecek olan Efendi bu durumdan fazlasıyla memnun olacak ve ona konuşma fırsatı bile bırakmayacaktı! Kaçmak istedi! Her şeyi göze alıp yeltendi ancak hareket edemedi.

    Cadı, üstten bakışlarla Solyaris’in bacaklarını kıpırdatma çabasını izledi, Solyaris az buçuk deprenmeye başlayınca, “Sakin ol genç adam.” dedi, açtığı kolları indirdi, “Biz istemediğimiz sürece hiçbir yere gidemezsin!” Küçümsemesi sona erdiğinde kollarını yeniden iki yana açtı.

    Solyaris acayip bir sesin akabinde karşısındaki boşluğun dalgalandığını fark edip duraksadı ve dosdoğru oraya baktı. Boşluğun içinde ansızın peydahlanan beyaz çarıklı, kara cübbeli Efendi’yi görünce donup kaldı. Efendi’nin yüzü biraz sonra açığa çıktı. Kanına kattığı kanlardan olacak, oldukça genç, kıvırcık saçlı bir adamdı. İfadesizdi… Solyaris’i hedef alan bakışlarıyla Solyaris’i efsunlamıştı. Solyaris ciyaklamayı andırır tiz sesler duydu ve görüş açısı beyazlarken gözleri karardı. Artık görüntü yoktu… Düşüyor gibi olmuştu ve hızla onu kavrayan güçlü bir kol tarafından tutulmuştu. Şah damarına iki sivri dişin geçtiğini hissettiğinde yaşadığı acıdan dolayı debelenmek istedi ancak efsun onu bir bez parçasından farksız hale getirmişti… Ona sunulan bu bedeni ayakta tutan başlıca unsurlardan olan kan, damarlarından çekilerek dişlerin geçtiği deliklere doğru tırmanırken debelenme dürtüsünü bile yitirdi. Kalan son enerjisiyle fısıldamaya çalıştı…

    “İhhhaaanet…” dedi, kan çekilmesi bir müddet durmuştu, öyle olunca daha iyi fısıldayabildi, “Sana ihanet etti. Ölmeni istiyor… Seni en büyük arzunla yok edecek…”

    Cevap gelmedi, onun yerine damarlarındaki son kan damlaları da emildi… Ne enerji ne ışık; uzanmadı yardım eli… Solyaris bitti, yaşanılanlar yitti, ancak öyle gitti….

    9.Bölüm’ün Sonu
    Yunus Emre Işık

    Final Bölümü bir sonraki hafta sizinle olacak, yorumlarınızı bekliyoruz…

    Arayış – Bölüm 1
    Arayış – Bölüm 2
    Arayış – Bölüm 3
    Arayış – Bölüm 4
    Arayış – Bölüm 5
    Arayış – Bölüm 6
    Arayış – Bölüm 7
    Arayış – Bölüm 8

  • Haberi Yok

    Haberi Yok

    Haberi Yok

    Acı çekiyorum çözümsüz bir toprakta kimsenin haberi yok,

    Ne güller açmama müsaade edilir ne kaçmama;

    Olmayacak işler için harap halde,

    Ne ruhlar aleminde ne mevsimlerde…

    İçime ağlıyorum bir kahkaha cennetinde kimsenin haberi yok,

    Ne merhemi mevcut bu biçim yaranın ne çaresi;

    Hiç gidilmeyecek bir yolun başında,

    Ne gizliden arkada ne düpedüz ortada…

    Gücüme gidiyorum herkesin yaptığı gibi kimsenin haberi yok,

    Ne dinleyeni var böylesi bir derdin ne anlayanı;

    Kendimden kaçmanın türlüsünde,

    Ne düzgün kaçabilen ne peşin kovalayan…

    Yavaşça ölüyorum yaşam kokan bir bedende kimsenin haberi yok,

    Ne olduğum gibi görünebilir ne göründüğü gibi olabilir halde;

    Fikri envai zikri tekbir içinde,

    Ne nefer olmaya kadir nefes ne yeter olmaya…

    Reva mıdır cefaya bitişi olmayan zaman,

    Epey garip bir sızı yakışmaz da isyan;

    Ben bende kaç kez ölüp dirildim karnım tok,

    Zihnimin ip askıları pekçedir kimsenin haberi yok.

    Yunus Emre Işık