Etiket: Kaan

  • Sıradan Bir Gün

    Sıradan Bir Gün

    Sıradan Bir Gün

     

    “Benim için en çok ne değilsin, biliyor musun?” diyor, bunu söylerken sigarayı sehpanın üzerindeki küllüğe basıyor.
    “Senin için en çok ne değilim bilmiyorum!” diyorum.
    “Bahsettikleri o götveren değilsin.”
    “Tamam.”
    “Böyle bu. Diğerleri ne diyor diye takma artık.”
    “Hımhım.”
    Uzanıp bir sigara da ben yakıyorum şimdi, duman ciğerlerime ulaştığında kendine has bir ağırlığa erişiyor. Yine de kayıyorum koltukta, gevşiyorum, tıpkı bir jöle gibi. Pencereden sızan rüzgarla birlikte mum ateşi titriyor, elektronik pikapta Pink Floyd’un The Division Bell albümü dönüyor ve her şey götümde patlamış gibi hissediyorum.
    “Neredeydin, ben yanıp tutuşmuş ve yıkılmışken? Günlerin penceremden kayıp gidişini izlerken? Neredeydin, ben incinmiş ve çaresizken, çünkü söylediklerin ve yaptıkların sarıp satın alıyor beni. Sen can kulağıyla dinlerken bir başkasının anlattıklarını, can atarken duyduklarına inanmak için, ben dimdik bakıyordum, içine doğru parıldayan güneşin.”
    İşte tam olarak böyle söylüyor, Coming Back To Life’da…

    Biten birayla birlikte ayaklanıyor şimdi, yatacağını söylüyor. Oturduğum yerden duyuyorum onu, içeri girip dolabı açtığını, üzerindekilerden kurtulduğunu, gömleğinden ve sutyeninden. Yorganı aralıyor sonra, bir kitap sayfası gibi açıyor ve içine giriyor. Ben yanına uzanana kadar uykuya dalmayacak, oturduğum yerden biliyorum bunu. Biten şarkıyla zıplayacağım, diyorum. Oysa biten şarkıyla birlikte pencereden içeri hücum eden yeni bir ses fark ediyorum; cırcır böcekleriydi bunlar – bir sigara daha ateşliyorum, karanlığın içinde.

    Karanlığın içinde olup biten her şey zindan gibidir. Düşünmeden edemediğin bir ton şey vardır köşede bekleyen; sigara borçları, ödemesi geciken krediler, içerdeki kadının yerinde olmasını istediğin başka bir kadın, kanepende takılan ve asla uyumayan, sızlayan çürük dişler, çabuk biten esrar, sabahın sekizinde işbaşı yapmak ve kendini aptal gibi hissetmene neden olan bir ton şey tabii. Ama çoğu insanın aksine, kıçını kurtaracak bir mucize aramazsın burada, bu zindanda, karanlıkta, çünkü kurtarılması mümkün tiplerden değilsindir. Olduğun şeyin doğasıdır bu. Bundan başkası sana uygun değildir, sen de bundan başkasına uygun değilsindir elbette. Çalan ilk telefonla siktir edersin o paçoz karıyı. Ve ne tesadüftür ki ihtiyaç duyduğunda çalan ilk telefonla o da aynını yapar sana. Boktan olmanın simetrisidir bu, Anne Sexton’ın söylediği üzere kıçına sokamazsın.

    Tuhaf bir kahvaltıya uyandırıyor beni, oturduğum tekli koltukta sızıp kalmışım. Birkaç haşlanmış yumurta ve ekşimiş peynirle yetiniyoruz. Ekmek bile yok. Hepsi bu. Akşamkinden bir cigaralık hazırlıyorum, ateşliyorum ve çalışma odasına kapatıyorum kendimi. Çizdiği şeyleri bir kenara kaldırıp yazmaya başlıyorum. Yolun bir öyküye mi yoksa dağınık bir şiire mi çıkacağından emin değilim, yalnızca yazıyorum. Sonra da aklıma hala sözleşme göndermelerini beklediğim şu yayınevi geliyor. Moralimi bozuyor durum, aylar olmuş: kim okuyacak bu zırvalıkları, diye düşünerek bırakıyorum yazmayı -ki nadiren yaparım bu saçmalığı. Öylece oturuyorum sandalyede. Derinlere inen asansörü yakalamamı sağlayacak iyi bir fırt çekiyorum.
    “Ben çıkıyorum!” diye sesleniyor içerden.
    Cevap vermiyorum. Kapıyı açıyor ve bir süre daha bekliyor. Bir değişiklik yok…
    Uzun yıllar boyunca kadınları inceleme fırsatım oldu: kimi eşsiz parçalarını sever, senden başka kimsede olmayan şeyleri, kimiyse yalnızca ona verebileceklerinle ilgilenir. Ve biliyorum ki az önce söylenerek çekip giden şu hatun, sırf yazar olduğum için takılıyor benimle. Hoş, hiç ayık gezmesem ve küfür etmeden konuşamasam da çalıştığı yerdeki bahşiş muhabbetlerinden ve müşteri dedikodularından fazlasını veriyorum ona. Hem… Siktiğimin Ginsberg’ini kim sevmez ki?

    Oysa beni kolayca terk edebilen kadınları daha çok seviyorum, çünkü aksini mümkün kılmak oldukça zor. Birkaç kez kırıldıktan sonra çakıyorsun köfteyi. Ama hepsinin ötesinde, kendimde idrak etmekte güçlük çektiğim bir özellik olarak şunu söyleyebilirim; kanepemde çıplak oturan sarhoş kadınları seviyorum, geğirdikten sonra kendine gülen ve dakikalarca devam edebilen kadınları, başlarından geçen komik bir olayı iştahla anlatan genç adamları seviyorum, onları oturma odamda görmeyi seviyorum. Onlar da beni sevinceye dek, seviyorum. Ve çok soru sormaya başladıklarında sıkılıyorum, çünkü cevaplara inanmıyorum.
    Eskiden böyle biri olmadığımı biliyorum, bunu düşünüyorum çalışma masamda şimdi. Eskiden zeki bir piç kurusuydum, şimdilerdeyse daha zeki olduğuma inanıyorum. Ama bir şey var, diyorum kendime: “Eskiden iyi bildiğim ama şimdilerde ne olduğunu bir türlü çözemediğim bir şey var: yaşlandıkça yumuşuyor insan.”
    Öte yandan, olduğum noktadan başka bir yerde hayal etmiyorum kendimi; Akşam olduğunda kadın geri dönecek. Muhtemelen birkaç birayla birlikte. Çabuk sarhoş olacak ve ailesinin nasıl ağzına sıçtığından bahsedecek. Sonra da onu dinlemediğimi düşünerek değersiz hissedecek ve aslında öyle olmadığını söylemem için birkaç cümle bekleyecek. Önce sinirlenecek, biraz bağıracak, ortalığı dağıtacak, küfredecek, ağlayacak ve sonra birdenbire aslında bunların hiçbirinin benimle bir ilgisi olmadığını itiraf edecek. Tüm bunlar gerçekleşirken sessizce oturacak ve içkimden yudumlayacağım. Her günün sonunda olduğu gibi.

  • İlayda’nın Şiiri: Kim Sonsuza Kadar Yaşamak İster Ki

    İlayda’nın Şiiri: Kim Sonsuza Kadar Yaşamak İster Ki

    İlayda’nın Şiiri: Kim Sonsuza Kadar Yaşamak İster Ki

    I

    İstanbul yolundaki geniş deri koltuklarda sürüklenen ve ete yapışan taşak kokusunda bütünleşen çirkin ruhları sonsuz geceye itiyorum, yüksek bir bahçe duvarından aşağı itiyorum hepsini, boğazımda akışkan hastalıklı bir balgam silsilesi ve ağlamayan bir bebeğin tüm halüsinasyonları düğümleniyor

    Otuz yılın vaazını veriyorum sırt çantasının içinde – çarpışan tankların arkasında işerken polis ışığına saplanmış kızlarla burun buruna geliyorum, çürümüş adımlarıyla ötmeye başlıyor yıldız sikiciler, içlerinden biri ışığın boşalmak üzere olduğu söylüyor ve sonsuz geceye itiliyoruz bahçe duvarının üzerinden

    Fırlattığım sigara henüz yere çakılmamışken cadde vitrinlerinde parıldıyor bir trafik lambası gibi ve kronik mastürbasyonlu bir yangın merdiveni topal bacağının üzerinde sekiyor – hayallerimden birinin gerçekleştiğini seziyorum, ya da gerçekleşmek üzere olduğunu, sanki benim için bekliyor bu şiir

    Ki biz puslu ve sonsuz gecenin içinden çıkagelen şarlatanlar, artık genç ya da yaşlı olmayanlar, bir düşteki başsız çiçekler, nikahsız ilahiler ve fotoğrafı çekilmişse karadeliğin ardını düşleyenler, Poe’nun evreninden çıkıp gelen bir kasvet abidesini öpüverenler göğüs uçlarından: hangimizin gözlerinde yok ki karanlık – ne olduğunu hiçbir zaman söylemediniz

    Ancak ben söylüyorum kusursuzca: ikiye bölünen bir geceye uyanıyorum, camı kaydırıyorum gitarda ve geriye dönüp bakacaklar için blues; “kimse umursamadığında… hakkında düşünmediklerinde… geriye dönüp bakacak mısın… (hımhım-hımhım) beklememelerini söyleyecek misin, arkadaşlarına… (hımhım-hımhım) dua etmeye başlayacak mısın… İlayda’nın şiirini yazacak mısın… (hımhım-hımhım) blues hep olacak mı…”

    Ve karanlık yanıyor pencerenin dışında, ikimiz için yolu belirliyor tavrın ve ne kadar süredir yalnız olduğunu sorguluyorum, çünkü artık yanında olmadığımı biliyorsun – birlikte gülüştüğün liseli bozması kızların cebine bırakıyorum esrar külünü, hepsi hakkımda birkaç çirkin şey biliyor, boynumu milyonlarca defa kırıyorum bu urganla, bıkkınlıkla taslaklanmış sokak kadınlarını es geçiyorum

    Fakat dur! Gözetleme deliğinden gördüklerinle düşünüp durma, çünkü iyi notalar göt korkusundan ötürü saklanmış durumdalar, diş gıcırtılı sözcüklerimin arkasına – tüm bu ruhunu kazıyan kuşkular seni zehirlemeden ve uyanmadan öleceğin düşlere sürüklemeden önce çalan zile ayaklan; ikimiz için yolu belirliyor tavrın ve bekleyip durmak canıma okuyor

    Artık genç ve yaşlı olmayan parıltılar bizimle birlikte ölüyor, birkaç hafta sonra terk etmiş olacağım şehri ve geri döneceğim meçhul -durmamı söyle lütfen- bu yüzden bir şey söylemek zorundasın ve hem kendini hem de beni düşünmelisin – tam da şu an bir şeylerden vazgeçmek zorundayım, konuşacak olursan eğer, senden ya da senin dışındaki her şeyden, çünkü kişisel feryatların sessiz iç çekişlerinde sıkışıp kalıyor şiirlerimiz, yalnızca seninkisi ve yalnızca benimkisi, tercihen ölümsüzleşiyor acılar, gerçekten benimle olmak istiyor musun diye umutlanıyorum, tek kişilik fırınlarda kızarmaya karar vermeden önce

    Gerçi sen yoksun

    Hangi şekle büründüğümü bilmeden geziniyorum boş mezarların kıyısında, çok uzun zamandır, ne kadar akıllandıysam bir o kadar da sıyırdım, tüm maymun iştahlı sarhoş şairler gibi hepsinden tattım, mutluluk da tamam keder de – anahtarı nehrin derinliklerine saklanmış haz ötesi bir yaşamdı benimkisi, ancak şimdi bir kanun kaçağı ya da keş değilim; sahip olduğumun hepsi bu olsa da veya beni her seferinde bilinmez alışkanlıklarımla baş başa bıraksan da yağ bezesinden sıyrılırcasına çukurlaştım

    Tüm bu güruhlardan ayrılırken yapışkan yerlerinden yırtılan aitliğimi porselen gözlerine çevirdim – gerçekten benimle olmak istiyor musun diye umutlanıyorum, tek kişilik yataklarda kan ter içinde korkuyla

    Ama tüm sırları çözdüm ve bitirdim oyunu, keşke söyleyebilmenin bir yolu olsa, kendi varoluşunu kutsallaştıran diğer imgelerin dışında boktan, belki üzeri paslanmış ve belki ucu bir ayaktakımı dalaveresinde kırılmış yamuk bir bıçağın kestiği sözcüklerin sahibi olsa – ancak gönlü hoş olanların tatlı uyuşukluğunda saklanıyor yaşamın neticesi

    Fakat unutma, bir doz daha alırsan her şeyi yitirirsin

    Gerçi sen yoktun

    Ey, Muğla! Nereden baktığına göre değişir – benim yok oluşum bir aydınlanma sürecidir, şu heybetli kayalıklardan atlayabilmek için ne dağ yollarını dolaşmam gerekti bir bilsen, cebimdeki son birkaç kelimeyle ne şiirler yazdım sana – sen yoktun

    Ve bunun tecrübeyle bir ilgisi yoktu, unutmaya çalıştığım utanç verici hatıralarda görünmez olursun, Hemingway’in siki tuttuğu gecede bir ateşböceği, saçlarını toplayıp bir ceylan gibi sektiğinde, aceleyle, caddeye doğru inişlerini izletirsin bana

    Ancak

    Ne ki bunun anlamı?

     

     

    II

    Eskiden gezgin olduğunu söyleyen birkaç keşin ceketinden ekşi kokular yükseliyor, ölüm sarıyor dirseğimi ve ayak sesleri kesiliyor – huzurun da korkunç olabileceğini anlıyorum sessizlikte, oysa birkaç adım atmak yeterli geliyor, ve herkesin değişebileceğini düşünüyorum, ve her şeyin değişebileceğini, dudaklarımı yırtan yalanlar söylüyorum tepkisiz, tutkal gibi yapışıyor ellerime kanlı balgam

    Bombadan arda kalanlarla doyuruyorum karnımı, götü göbeği ayrı cumhuriyet şişman bir piçe dönüştüm, bu yüzdendir ki küflendikçe poşetleyip balkon demirine astığım ekmekleri kediler yırtıyor, ama konu bu değil, konu dudaklarından öpebileceğin bir parça mutluluğun canıma okuması, tabii mutsuz olduğunu varsaymak da öyle

    Konu 1986 yazından göğsüme uzanan bir çift kederli el, böbreklerimin beni bir kez daha yüzüstü bırakması ve Kolombiyalı bir sürtük gibi kıvranıyor oluşum yataklarda, Freddie’nin söylediği şarkı

    “Kim sonsuza dek yaşamak ister ki?”

    Konu gece gezintilerinde esen tatlı rüzgarlar ve yürüyenlerin takip ediliyormuş hissine kapılmasına neden olan sürüngen yapraklar – konu tüm bunların boku yemeden evvel kutsal bir romantizme hizmet ediyor olması

    Ama bir önemi yok! Artık bir önemi yok!

    İçtenlikle anlatıyor yıldızlar ve kafiyelere başkaldıranların, kendi sonunu getirenlerin şarkılarını söylüyor

    “Kim sonsuza dek yaşamak ister ki?”

    Ve elmas lekeli dişleriyle düş katleden bir sokak köpeği beliriyor

     

     

    III

    Ey İlayda
    Kaçırdığım ne
    Ey İlayda
    Neyi veremedim
    Ey İlayda elveda
    Şakakları yumruklanmış buğulu utançlarla
    Elveda
    Söylenmiş çirkin küfürlerle
    Elveda
    Zihnimde çözülen leşin kokusunu bastıran parfümünle
    Elveda
    Bir erkeği seni sevdiğimden de çok sevebileceğin korkusuyla
    Elveda
    Avuç içlerindeki kadınsı sıcaklıkla
    Elveda
    Resmi konuşmalar yaparken kopmak üzere bir tel gibi incelen sesinle
    İksirli sesinle
    Kendi hayatına son veren sarhoş şair sesinle
    Bir siren gibi çınlayan ve geceyi serbest bırakan sesinle
    İşaret parmağımın sırtıyla yanaklarını okşarken buğulanan sesinle
    Atom bombasıyla haşlanan Hiroşima sesinle
    Zaman kıvrımlarında mumlayanmış ihtiyar sesinle
    Gençlik Parkı’nda ve muzlu eşofmanlar içinde annene yakaran sesinle
    9 Haziran sesinle
    Sonsuz hayallerimi kürtaja sürükleyen sesinle
    Sesinle
    Sesinle
    Cehenneme dönüşen sensizlikle

    Ey İlayda
    Atladığım ne
    Ey İlayda
    Neyi tamir edemedik
    Ey İlayda seni seviyorum
    Annemin dayak yemiş kızlığı kadar usluyum ve sakinim
    Seni seviyorum
    Kaç gün ve kaç gece daha beklemem gerek
    Seni seviyorum
    Titreyen vücudunla ve terleyen avuç içlerinle
    Seni seviyorum
    Çıkan ateşinle, kaygılarınla ve lanet olarak gördüklerinle
    Binmediğin otobüs seferlerinin duraklarınla beklerken gördüklerinle
    Kapüşonumu indirmemi söylediğinde Kenan Hoca, yalnız senin gördüklerinle
    Deprem hissi yaşatan kafa yapıcı hapları aldığında gecenin bir körü gördüklerinle
    Gördüklerinle
    Gördüklerinle
    Çakmağı kaybettiğim her seferde
    Seni seviyorum

    Ey İlayda
    Haklıydın
    Ey İlayda
    Kaçırdığımız ne
    Ey İlayda denedik
    Söylediğin üzere denedik ve olmadı
    Ey İlayda denedik
    Ancak denemeyi bırakmamız hataydı
    Ey İlayda öpüşmek gibiydi aşkımız
    İlk kez acemicedir ve hızlıdır
    Hafif ıslanmış dudakların daha iyi olacağını bilemedik

  • Haplanmış Gözler

    Haplanmış Gözler

    I

    Biçimsiz vücutlu, böcek suratlı bir herif çakmak gazı çekiyor
    Bir diğeriyse kabarmış ve kum rengine dönmüş ölü vajina dudaklarından tadıyor
    Apışarası esrarından başka bir şeyim yok, böyle bir gece
    Zamanı İlayda’yı düşünerek deviriyorum
    Boynundan gıdıklanan ve taytı idrar kokan bir kadının dediğine göre
    O bir başka erkekle flörtleşiyor, böyle biri olduğuna inanıyor
    Oysa ben biliyorum beni düşündüğünü, açıkça söylüyor da zaten
    Kabuslardan uyanınca benim için burada olacağını
    Beni hep kandırıyor

    William Burroughs’un buruşmuş kıçı toprağa defnedildiğinde ben doğdum
    Az önceki orospu çocuğu çakmak gazını ölü vajinanın içine doğru itiyor
    Kadının kafası altmış santimlik bir çalışma masasının üstünde sekiyor
    Üç erkeğin toplamı bile bu kadar etmiyor
    Üzeri çoktan kabuk bağlamış iğne izleri yeniden kanamaya başlıyor
    Kimse neden olduğunu bilmiyor, ben yine boy aynasındaki döl izlerini düşünüyorum
    Tiksinerek soruyorum yanımdakine, kim götünden sikilmek ister ki diye

    Cadde üzerindeki sokak lambaları ıslak asfalttan sekip lağım farelerini kör ediyor
    İçlerinden biri çelimsiz bir kedinin ağzında sallanıyor
    Bütün bunlar giriş kat penceresinden arka bahçeye kusmama neden oluyor
    Hiçbiri Ginsberg’in anlattıklarından daha uçuk gelmiyor, nedense
    Neden İlayda’dan uzak durmam gerektiğini anlamaya çalışıyorum
    Birlikte olamayacak tipler olduğumuzu bilsem de treni kaçırmamıza üzülüyorum
    Yine de hiçbiri Ginsberg’in anlattıklarından daha uçuk gelmiyor, nedense
    Tiksinerek soruyorum yanımdakine, yardım gerekiyor mu diye

    Ölü vajina çılgın seks maceraları sıkıyor
    Söylediğine göre aynı anda beş kişiyle yaptığı da olmuş
    Çakmak gazı bitiyor, eleman ev arkadaşının çekmecesinden yeni bir tane çalıyor
    Bir gazete parçasıyla silmek istiyorum boy aynasını
    Ucuz tütün çarşafı yandığında ekşi bir koku yayılıyor odanın içine
    Lanegan’dan ya da Cave’den dinliyoruz, oldukça sıkılmışız
    Çaresizlik içinde birbirinin sikini okşayan elemanları saymazsak
    Felçli bir köpekten daha çok muhtacız ölüme

    II

    Sigarayı küllükteki yamulmuş zımba demirlerinin üzerine basıyorum
    Bir güvercinin boynunu kırmaya benziyor izmaritin bükülmesi
    Fanzin için kağıt ısmarlamak ya da sevdiğim kadını görmeye gitmek yerine
    Cebimdeki son kuruşu yatıştırıcılara veriyorum
    Mide bulandırıcı olmak bir seçim, yalnız kalmak gibi
    Üstelik olduğumdan daha aşağılık görünebilir miyim emin değilim
    Ancak bana kalırsa bir kadını önce duygusal ihtiyaçlar için kullanmalı
    -Kadınların yaptığı gibi- Deri kemer ve gıcırtılı yatak sonraki hamle
    Zaman, geceyi yanında uyuyarak geçirmesini teklif ettiğin için kızan
    Ve bunun karşılığında taşaklarına sağlam bir yumruk geçiren fahişedir
    Beklemenin diş gıcırtılı kederini anlamak için ölümle dans etmeye gerek yok
    Dakikalar saatleri, saatler günleri, günler haftaları… Ben ise İlayda’yı kovalayıp duruyorum
    Aynı orospu onun sikici yalnızlığında gayet iyi olduğunu söylüyor
    Benim ise çoktan kaybolduğumu
    Umurumda olmadığını söylüyorum, beklentilerimi hayvan sikicilerine teslim ettiğimi
    Tiksinerek soruyorum kadına, biraz borç para verir mi diye

    Puşt hüznü Bukowski’den tanıdım, o da Victor Valoff’tan
    Feminist – Lezbiyen – Devrimci kitabevlerinden biriymiş
    Zencilerden bıkıp yatak odasındaki dobermanla sikişen feministlerden söz ediyor
    Benim için hava hoştu, elbisesini yırtmadığı sürece
    Kılıksız herife doğru dönüp anında etki edecek bir şeyler sordum
    Muğla’daki bütün eczacıları tanıyordu piç kurusu
    Komplo düşünmekte ve stok yapmakta üzerine yoktu
    Küçüklüğünde kedi cesedi tekmeleyip sonrasında hayvan besleyen tiplerdendi
    “Bak, hayat böyle yapar” dedi – İlayda’yı düşünüp durmak istemiyordum artık
    En azından gece bitene dek – Daha fazla köşe kapmaca yok…

    Boy aynasına baktığımda Ginsberg’in kıllı kalbini görüyorum
    Arap ucubeleri burada sakladığını biliyorum, milyarlarca derinlikte
    Ve trans tanrının tükürüğünü bir zehir gibi kullandığını
    Ve Yahudi melankolisinde kuzu yahnisini
    Ve haşlanarak ölen sevgiliden geriye kalan tek şeyin sararmış bir korse olduğunu

    Küçümsenmiş trajedilerin sırtüstü uzandığı bir saatten
    Yoğurt çorbasını andıran eroine kadar birçok yol var
    Ancak kadın beklemekle ocak başında beklemenin bir farkı yok
    Gün gecenin kusmuğunda boğulur, kadın ise bahanelerinin inandırıcılığında
    Önemli değil… Iskalayıp durur bazıları…
    Ama özünde hissedilen şey, reaksiyon, panik, hepsi ama hepsi aynıdır

    Çakmak gazı bitti, eleman artık tırnaklarının kenarındaki eti kemiriyordu
    Ölü vajina hareketsiz yaşantısına geri döndü, çirkin ama bilgeydi
    İlayda hakkında konuşup duran çatlak karıysa çoktan sızmıştı
    Tanrım, ne iğrenç biriydi öyle
    Vıcık vıcık bir tribin içinde genişleyerek soğudu…

    III

    Kendinden başka her siki umursayan salak bir kadının yatak odasındayım
    Çıplak bacakların yanında, yatakta oturmuşum ve votka dolduruyorum
    Ayılmak kadar uzun sürmüyor tekrar uyuşmak, benim şiirimin özütü bu
    Zaten özünde hiç sikinde olmayan şeyler yüzünden yaşlanıyor köpekler
    Eh… Kadın, gündüz saatlerinde kendini asmayı denediğinden bahsediyor
    “İp koptu!” diyor, sonra da nedenlerine değinmek zorunda hissederek;
    “Düzeltmeye tenezzül etmediğimiz yanlış anlaşılmalar ağzımıza sıçıyor!”
    Aklıma İlayda geliyor, aklıma geliyor ama artık o da midemi bulandırıyor
    Hiç olmadığım kadar üzgün hissetmeme neden oluyor tüm bunlar
    Votka dolduruyorum, masanın üzerindeki bilgisayarda Whitney Houston çalıyor
    Kadın pes edercesine kollarını iki yana doğru bırakıyor ve devriliyor
    Ağzından düşürmediği bütün İstanbullu çocukların tutuklandığını biliyorum
    Ve Turkuaz Kitabevi’nin üstündeki dişçide çalışan devrimci elemana kaydığını
    Ve daha iyisini bulana kadar bakınmaya devam ettiğini
    Eh… Kadın benden ona sarılmamı istiyor, votka doldurduğumu söylüyorum
    O kancık karıya değil, bir başka kancık karıya sarılmak istiyorum

    Kutsal değil seks, para ve aşk -hayır Allen, hiç de değil
    Boş mezarlara yansıyor bu kadının terli alnı, yarın tekrar deneyeceğini söylüyor
    Denesin, diyorum ki; “Ölmek de bir seçenek, daha önce var olmuşsak eğer”
    Çünkü biliyorum ki Hitler yaptığından beri kimsenin sikinde değil intihar etmek
    Okullar, fabrikalar, caddeler ve gökyüzü bunun için var zaten
    Otuzbirci keşişlerin kadife döl keseleri daha samimi umursamadığını söyleyen bir kadından
    Beş liralık bir saat pili gibi çocuk yapma hayalleri, bir süre idare etse yeter
    Ya da Bakırköy’de rastladığım bir araba hırsızının söylediği üzere deliliğe vurmak;
    Varoluş son nefeste göt zoruyla çevirebildiğin telefon çağrısının meşgule düşmesi gibiyse…
    Gerçek değil onlar, o eleman gerçek değil kızım – göreceksin, yok olduğumda; gerçek değil

    Telefonum çalıyor, bir arkadaşım narkotiklerin düzenlediği film yarışmasından
    Ve o yarışma için bir senaryo yazmamı istediklerinden bahsediyor
    Kadının gözleri kıç deliği evreninden bir ışık süzmesiymişçesine parıldıyor
    Yapraksız ağaçların birbirine sürtüştüğünde çıkardıkları o sesi soruyorum telefonda
    Sonra çoğunlukla bir şair olmak istediğimi ve bu yüzden çenemi kapattığımı söylüyorum
    Kadının gözleri kıç deliği evreninden bir nova patlamasını andırıyor
    İki yıllık kuşkunun ve tedirginliğin ıslanmış bir vajinada belirmesi delirtiyor onu
    O kancık karının değil, bir başka kancık karının delirmesini istiyorum
    Telefonu kapatıp votkaları tazeliyorum, antik çağ iskeletlerinden beter kokuyor bu bok
    Yine de düş içindeki iç çekişlerimi bastırıyor ve tanıdık, ısrarcı aşkımı dizginliyor
    Karanlığın içinden bir ruh beni sonsuza dek sikmek için geliyor
    Ve beraberinde götürmek için şu yarım aklımı – Katlanamıyorum!

    IV

    Toparlak yüzü solgun ve pürüzlü bir eleman Deep Purple çalıyor, ev kirasından laflıyoruz
    Bir diğeri yere devrilen tütünü avuçlarken halının üzerindeki kadın saçlarını da yakalıyor
    Her asıldığında çarşafın arasındaki insan kılı çatırdayarak yanıyor, kimse farkında değil
    “Bu cadde piçinin bağımlı olduğunu anlamıştım!” diyor maskot, kireç taşından bir siki okşuyorum
    İktidarsız bir başkent gibi duman tükürerek yıkılıyorum, kırmızı sıvı sağda solda, her yerde
    Biri Süreya’dan bahsediyor, öteki kodeine ulaşmanın derdinde
    Çaktırmadan telefona bakıyorum, belki İlayda yazmıştır – ama yok
    Ağzımdan baklayı çıkarıp ergenlik yıllarımda faşist düşüncelerde olduğumu söylüyorum
    Neyin değiştiğini soruyor biri, bir diğeri saçma sapan tutuklamalardan söz ediyor
    Çaktırmadan telefona bakıyorum, belki İlayda’ya yazarım – ama yok
    Toparlak yüzü solgun ve pürüzlü eleman banknotların kenarlarını cüzdana değdirmeden çıkarıyor
    Bu titiz ama kararlı görünme biçimiydi, tıpkı patates püresi sipariş etmek gibi
    Bunu bir tek beceriksizce inşa edilmiş bir genelev odasında görebilirdiniz, gerçek anlamıyla
    Elektrik faturasının boş kısımlarına not edilmiş bir kağıt oyunu sonuçları ilişiyor gözüme
    Çaktırmadan telefona bakıyorum, İlayda’ya mesaj atıyorum
    Bir an önce siktir olup gitmek istiyorum buradan

    Apartman girişine doğru iniyorum, yoğun boya kokusu başımı döndürüyor
    Yapmacık bir öksürükle yarıyorum ikiye demir kapının önünde yiyişenleri
    Erkek olan sinirlenip topuğuma tokat sallıyor, diğeri bir hayvan gibi titriyor
    Dönüp onlara Allen Ginsberg’i tanıdığımı söylüyorum, bir şey ifade etmiyor, hiçbir şey…
    Sonra da ekliyorum atom bombasını götlerine soksunlar diye

    Eh…
    Katlanamıyorum sana, saçmalıksın büsbütün – belki de suratıma tükürüp gitmelisin
    Ne benimle olmak istiyorsun ne de bensiz, Tanrı mümkün değilse mümkündür her şey
    Beni sevdiğini söyle ya da yüzüme yayılacak bir ağlama dürtüsü bırak
    Razıyım – Katlanamıyorum buna!
    Yanına biri oturduğunda katlanamıyorum, biriyle flörtleştiğinde
    Neden göt gibi davrandığını anlamaya çalışmak spritüel bir guru yapacak beni
    Akıl oyunlarına katlanamıyorum, ne istediğini bilmeyen konuşmalarına
    Umursamadığını söylediğinde katlanamıyorum, çekilmez olduğumu söylediğinde
    Daha fazla beklemeye katlanamıyorum – belki de suratıma tükürüp gitmelisin
    Önsezilerinle oynuyorsun oyunu, sidik dolu hazneye düşen gümüş bir yüzük gibiyim
    Seni seviyorum – Seni seviyorum – Seni seviyorum – Seni Seviyorum – Ama yalnızım…

     

  • Nankör İbnenin Teki V Kendi Peygamberini Aşağı İten Melek

    Eve geri döndüğümde saat gece yarısını geçeli çok olmamıştı, mutfak tezgahındaki üç şişe Tuborg ışıkların neden kapalı olduğunu açıklıyordu. Mutfakta kaldım, ocaktaki çorba tenceresini tezgahın üzerine indirdim, ekipmanları çıkardım ve Alev’den aldığım eroini pişirmeye koyuldum. Ceketimi bile çıkarmamıştım henüz. O sırada tıkırtıları kendinden önce gelmek üzere Ceren belirdi kapıda, yüzü gözü bir tuhaftı, ya yatalı çok olmamıştı ya da tezgahtaki boş şişelerin hepsini tek başına içmişti -bira onu tuhaf bir şekilde ağırlaştırırdı.
    “Erken geleceğim demiştin!” dedi, sesi çatallıydı.
    “Evet, evet öyle demiştim, özür dilerim.”
    İç çekti, buzdolabını açtı ve plastik kola şişesine doldurduğumuz suyu kafasına dikti. Sonra da “Hep aynı şey!” dedi.
    Gözlerimi o sırada titizlikle kaşığa döktüğüm maldan ayırmamam gerekiyordu.
    “Bir şey söyle!” dedi.
    Bir dakik…” diye mırıldandım.
    “Özür dilemekten başka bir bok yediğin yok. Bir şey söyle!”
    “…”
    “Sorumsuzsun!”
    “Ne?”
    “Sorumsuzsun, şerefsizin tekisin!”
    “…”
    “Sana söylüyorum!”
    “…”
    Amına koduğumun oğlu…
    “Biliyorum, ne hissettiğini anlıyorum. Özür dilerim.”
    Otomatik pilotta olduğumu, kafamın konuştuklarımda olmadığını anladı, “Siktir git Kaan!” dedi. Buzdolabının kapağını tekrar açtı ve şişeyi yerine koydu. Yatak odasına yürüdü ve birkaç dakika sonra ateşlediği bir tek sigarayla geri döndü. Orada dikilip beni izlediğini görebiliyordum ama başımı çevirip bakmıyordum. Yaptığım iş dikkat gerektiriyordu; bu kendime söylediğim bir yalandı, göz teması kurmaktan çekiniyordum, çünkü onu umursamadığımı düşünmesine neden olduğumu biliyordum. Sonunda eroini kaşığa döktüm, ceketimin cebinden çakmağı çıkarıp ocağı ateşledim.
    “Beni aptal yerine koyuyorsun!” dedi, bu kez oldukça sakindi.
    Bu gibi durumlarda sakin kalabilen ya da öyleymiş gibi yapabilen kadınlar erkekler için nadir rastlanılan türlerdendi. Tehlikelilerdi, bundan emindim. Kendini karşısındaki insandan daha zeki sanan ve dahası buna yürekten inanan türden bir kadın davranışıydı bu. Ters köşe edilmeyi akıllarından bile geçirmezler ve haklı olduklarına dair birkaç sağlam bahaneyi her zaman saklarlardı.
    Dikkati kolay dağılan bir adamın telaşında, “Öyle bir şey yaptığım yok!” diye mırıldandım, dilimin ucunu dudaklarımın arasına sıkıştırdım.
    “Yapıyorsun!” dedi. Hızlıydı, hazırcevaptı. “İnsanları aptal yerine koyan, kendinden başka kimseyi düşünmeyen nankör ibnenin tekisin sen!”
    Ellerimin titremesinden nefret ediyordum, işleri daha da zorlaştırıyordu. Zaman kazanmak için kem küm ettim, ama iki büklüm ocağın başında beklerken pek bir şey gelmiyordu aklıma. “Saçmalama lütfen!” diye mırıldandım, dişçinin uyuşturucu iğnesini yemiş gibiydim, dudaklarım sarkıyordu ve peltek konuşuyordum.
    “Saçmalama ne ya!” diye çıkıştı, işte sesinin yükselmeye başladığı noktalardaydık.
    Tekrar mırıldanarak, “Biraz izin ver!” dedim.
    “O kaşığı götüne sokacağım senin.”
    “Benden ne istiyorsun?” diye sordum. “Ne yapmamı istiyorsun?”
    “Doğru yaptığın ne var ki? Söyler misin bana!”
    “Ceren…”
    “Hiçbir sik yaptığın yok ki! Hiçbir sik yaptığın yok! Bütün gün torbacı peşinde koşturuyorsun, burada mıyım değil miyim umurunda bile değil…”
    Karnımızı doyuralım diye…
    “Sıkıldın mı artık benden, bu mu sorun? Söyleyemiyor musun…”
    Ocağı kapattım, kaşığı tezgaha bıraktım. Hep aynı titizlik, hep aynı özen…
    “Ortada bir sorun yok, Ceren.”
    “Bırakmak mı istiyorsun…”
    “Ne bırakması?”
    “Hayır, istediğin buysa söyle bana…”
    “İstemiyorum böyle bir şeyi.”
    “O halde ne? Sorun ne, niye böylesin? Bana eziyet ediyorsun, görmüyor musun…”
    İğnenin ucunu pişirdiğim gerçeklik bileşenine batırıp büyük bir özenle enjektörün içine çektim. Yavaş olmalıydı, acelesiz ve titiz. İğne izleri kaşınıp duruyordu.
    “Hayatımın kolay olmadığını biliyorsun…”
    “Böyle yapma…”
    “Biraz ilgi bekliyorum, anlamıyor musun? Bu kadarını hak ediyorum ben ya…”
    “İyi değilim Ceren…”
    “Yediğin içtiğin öylesine biri miyim, yatağına giren biri miyim sadece…”
    “Ne?”
    “Sadece bu mu senin için…”
    “Kes şunu artık.”
    “Ama sıkıntı bende, gerçekten, öyle! Aptal olan benim…”
    “Sana iyi değilim diyorum…”
    “Ağzını yüzünü sikmişler ya hani, kıyamıyorum ben de salak gibi, kalkıp çorba yapıyorum sana…”
    Elimde enjektörle doğruldum ve tam gözlerinin içine baktım.
    “Ne anlarsın sen öküz herif! Varsa yoksa şu boklar…”
    “Ne?”
    “Yarın bir gün biraz mal alabilmek için götünü de verirsin sen…”
    “Farklı bir bok değilsin!”
    “Acınası haldesin, sikik hayal dünyanda yaşıyorsun…”
    “Ne yapmaya çalışıyorsun?”
    “Başk… Ne? Ne demek ne yapmaya çalışıyorsun? Ben m…”
    Enjektörü alıp yatak odasına geçtim. Ceketimi ve kazağımı çıkarıp yatağa oturdum -kadın hala söyleniyordu, bu yüzden sadece Patti Smith’in olduğu kırk beş dakikalık bir çalma listesi başlattım- sonra da ayağımdaki çorabı turnike olarak kullandım. Kolumu tokatlamaya başladım. Enjektörün havasını aldım, iğneyi yavaşça damara batırdım, kanı gördüm ve ağır ağır ittim pistonu. İşte… Yine oluyor… Hayatta yavru kuşların ağaç dallarından atladığı bir sahne vardır, yolu yere çakılmak ile kanat çırpmak arasındaki saniyeler belirler. O an da bunun gibi bir şeydi; tehlikelinin farkındaydım, öyleydim ve güdülerim yapmam gereken şeye doğru itiyordu beni. Ölüm o an için değildi, uyuşturucu beynime ulaştığında kanatlarımı açıp başka bir ağaç dalına konmayı akıl edebilecektim. Ama içten içe biliyordum ki tüm bunlar, tüm bu çaba ve tüm bu yaşama isteği başka sıradan bir günü özel kılacak acımasız bir ölüm içindi.
    Çorabı çözdüm, enjektörle birlikte yatağın yanındaki komidine bıraktım. Sonra da rüzgarda süzülen sararmış bir yaprak gibi salındım yatağa. Sırtüstüydüm.
    “Geberip git de kurtulayım senden!” diye bağırdı kadın, topuklarını yere vurarak odanın kapısına kadar yürüdü ve “Orospu çocuğu!” diye ekledi.
    Belki de en iyisi buydu, emin değildim. Düzgün düşünemiyordum, o gevşek ruh haline ihtiyaç duyuyordum ve o an için yaşamak istediğim tek şey buydu. Burnumu kaşıdım, elime biraz sümük bulaştı, hareket etme dürtüsünü yitiren bozuk bir bedeni kontrol edip pantolonuma sildim. Sonra her şey birden karanlıklaşmaya başladı, ampul son mücadelesi veriyormuşçasına loş göründü gözüme. Sorun yoktu, böyle olması ne iyiydi ne de kötü.
    O an için bilim insanlarının bir makine icat etmesini diledim; karşılıklı iki kişi kafalarına taktıkları bir kask sayesinde birbirlerinin düşüncelerini, iç seslerini duyabilecekti ve neler hissettiklerini anlayabilecekti. Belki böyle olsaydı konuşmaya pek gerek kalmazdı. Böyle olsaydı kadınlar alıp başlarını gitmezlerdi. Ama korkmuyordum bundan, masumiyet kokan dileğim bundan ötürü değildi. Hem biz bunu bilerek yapıyorduk, birbirimize. İki çekilmez manyaktan başkası değildik, kendi sorunlarımız vardı, kendi sorunlarımız zaten boyumuzu aşıyordu. Tüm bu şartlar altında sevmek kolay değildi, seviyorduk -biz bunu bilerek yapıyorduk, birbirimize. Oysa ki çok farklı olanlar vardı, duvarları önyargıdan oluşan kokuşmuş bir yerde mahsur kalmış aşıklar vardı ve şüpheleri, güvensizlikleri, yanlış anlaşılmaların neden olduğu ayrılıkları, ayrılıkların engel olduğu birleşmeler vardı. Kadının karşısındaki erkek için ne kadar kıymetli olduğunu birinci gözden, direkt beyin fonksiyonlarının kendisinden görebileceği bir kask, dinini siktiğiminin bir eriğini başka bir eriğe çevirme fikrinden çok daha iyiydi. Hem belki böyle olursa -cinsiyet fark etmeksizin- birine karşı olan duygularını ispatlamak için kırk çeşit takla atıp türlü maymunluk yapmaya gerek kalmazdı. Zaten sevginin en kötü yanı da bu değil miydi, bomba düzeneğindeki doğru kablo gibi bir risk barındırırdı.
    Gözlerim kapalıydı, neredeyse uyumak üzereydim. Yatağın aşağı çökmesinden Ceren’in kenarda oturduğunu anladım.
    Ağırlaşan canki dudaklarım aynı parçayı çevirip duran kasetçalar gibi, “Ne yapıyorsun?” diye sordu.
    Cevap vermedi.
    Soğuk duvardan destek alarak doğruldum, midem kasılıyor, vücudum geriliyordu. Geçenkinin üzerine bir o kadar daha sopa yemiş gibiydim. Çoraplarını giyiyordu.
    “Sana ne yapıyorsun dedim!”
    “Gidiyorum, amcık ağızlı, gidiyorum!”
    Biraz afallamış, biraz da sinirliydim, “N-nereye gidiyorsun?” diye sordum.
    “Gidiyorum” dedi, “Bir süre Ayfer’de kalacağım!”
    Daha fazla direnemedim ve yatağa geri düştüm, sonra da uzandığım yerden, “Ayfer?” diye sordum.
    “Yat zıbar Kaan!” dedi, “Tamam mı?”
    Ayaklandı, dolaptan çantasını aldı, çalışma masasına koydu ve bir şeyler aranmaya başladı. Öyle seri, öyle öfkeliydi ki ağzına kadar dolu bir tabanca çıkarıp beni taşaklarımdan vurmasından korktum. Küfrederek devam etti aramaya. Sonunda küçük bir şey çıkardı, o mesafeden ne olduğunu göremiyordum, fotoğraf ya da onun gibi bir şeydi. Emin değildim.
    Yatağın karşısındaki koltuğa fırlattı, “Götüne sokarsın!” dedi. Önce odadan çıkışını, montunu giyişini, fermuarı çekişini, ayakkabıları ayakkabılıktan alıp yere bırakışını ve sonra da saati umursamadan kapıyı çarpıp gidişini dinledim. Arkasından çok şey bağırabilirdim, çok fazla küfredebilirdim ve hatta iyi ki bırakıp gittiğini bile haykırabilirdim. Ama yapmadım. Başımı yastığa geri bıraktım, derinleştikçe derinleşen, sonsuza dek gömülüyormuşsun hissi yaşatan yastığa bıraktım. Zaten her şey can sıkıcıydı, Patti de susmuştu…