Etiket: Introduction to Humanity

  • Introduction to Humanity’den “I Hate Vanilla Latte” videosu ile birlikte yayında

    Introduction to Humanity’den “I Hate Vanilla Latte” videosu ile birlikte yayında

    Shayla's Mourn

    Introduction to Humanity, alternatif Mr.Robot soundtrack niteliği taşıyan, White Rose albümünün ikinci teklisi “I Hate Vanilla Latte” videosu birlikte yayınladı. Toplam 20 temadan oluşmasını planlanan, ilk 5 tanesinin kaydını tamamlanan albüm, mart ayı ortalarında albüm formatında yayınlanmış olacak.

    Metaforik olarak lattenin simgelediği bazı toplumsal değerlerin eleştirildiği şarkı, dizinin meşhur repliklerinden, “I’ll drink vanilla lattes. I’m gonna lead a bug-free life from now on. Anything to protect my perfect maze. Hey, Gideon. Is that dinner still on for tonight?”  repliğine dayanıyor. Elliot, vanilla latteyi karşısında olduğu sistemin bir simgesi ve sistemde yaşaya bilmenin anahtarlarından birisi olarak görüyor. Bu yanıyla oldukça ironik bir durum.

    Spotify

    https://youtu.be/OJtHQCUTi3U

  • Introduction to Humanity’den “Bonsoir, Elliot!” videosu ile birlikte yayında.

    Introduction to Humanity’den “Bonsoir, Elliot!” videosu ile birlikte yayında.

    Bonsoir Elliot

    Introduction to Humanity, alternatif Mr.Robot soundtrack niteliği taşıyan, White Rose albümünün ilk teklisi Bonsoir, Elliot yayınladı. Toplam 20 temadan oluşmasını planlanan, ilk 5 tanesinin kaydını tamamlanan albüm, mart ayı ortalarında albüm formatında yayınlanmış olacak.

    Spotify

    Bonsoir, Elliot’un videosu yönetmen Hakan Abdi tarafından Kreatif Kadraj yapımcılığında çekildi.

    I Hate Vanilla Latte

    “White Rose” albümünün ikinci teklisi olan “I Hate Vanilla Latte” ise 1 Şubat’ta yayında olacak. Kapak fotoğrafı, Anna Tukhfatullina’ya, kapak tasarımı ise Serkan Tosun’a ait.

    I Hate Vanilla Latte’nin hikayesi yine unutulmaz bir Mr.Robot monoloğuna dayanıyor. “I’ll drink vanilla lattes. I’m gonna lead a bug-free life from now on. Anything to protect my perfect maze. Hey, Gideon. Is that dinner still on for tonight?”

     

     

  • 182/7.BÖLÜM

    182/7.BÖLÜM

    Şair   olarak Heine sanat yaşamına “Gedichte” (Şiirler) adlı eseriyle  1821’de başladı. Heine’ın kuzenleri olan Amelie ve Therese’e olan tek taraflı aşkı daha sonra onu  aşk temalı ve ileride şarkı sözü olarak kullanılacak şiirler yazmaya sevk edecekti. “Buch der Lieder” (Şarkıların Kitabı) adlı eseri onun en  kapsamlı şiir  derlemesidir.

    Heine, 1831 yılında Almanya’dan ayrıldı ve Paris’e gitti. Orada ütopist sosyalistler ile arkadaşlıklar kurdu ve sınıf ayrımsız, eşit toplum telkinleri veren Count Saint-Simon’un yolundan giden insanlar ile tanıştı.

    Heine yaşamının geri kalan kısmını Paris’de geçirdi ve Almanya’ya sadece bir kez 1843’te bir ziyaret için gitti. Eserleri Alman otoriteleri tarafından men edildi.

    Heine hep Alman politika ve toplumunu eleştirmeye uzaktan devam etti. “Deutschland. Ein Wintermärchen” (Almanya. Bir Kış Masalı) adlı eserini yazdı. 1844’te arkadaşı Karl Marx bu eserini sahibi olduğu gazetede makaleler hâlinde yayımladı.

    Kitaplarından biri Naziler tarafından yakıldı. “Eğer bir yerde kitapları yakıyorlarsa, orada eninde sonunda insanları da yakacaklardır.” (1821)

    Hepimizin bu sıkıcı özgeçmişe katlanmamızın tek sebebi Silezyalı dokumacıların hikâyesi şiiridir. Silezyalı dokumacıların hikâyesi en sevdiğim şiirlerdendir. Bir dizesinde şöyle der Heine;

    Yuf O Tanrıya, Tapındığımız Tanrıya / Soğuk Kış Gecelerinde Biz, Aç Çıplak / Yalvardık Yakardık, Umutlandık, Bekledik Boşuna, Komadı Bizi İnsan Yerine, Aldattı Bizi, Alay Etti Acımızla. / Dokuruz Ha Dokuruz, Dokuruz Ha Dokuruz, Dokuruz Ha! 

    Necati bindokuzyüzaltmış bir yazının en normal gününde Üsküdar’da dokunur. Dokunmasına dair hiçbir mucize belirtisi ya da anormali yoktur. Zorlasak ta yoktur işte.  Dört kilo  ikiyüzonüç gram bir bebeciktir. Bebeciktir ama şirin falan da değildir. Bildiğin kuzgun yavrusundan hallicedir aslında. Bilinen bir babası yoktur.  Necati’nin çocukluğundan hatırladığı hiçbir şey yoktur. İlk hatırası 13 yaşında tıkanan lavabonun suyunda kendi aksini göremediğinde ilk kez ağlamasıdır. Necati hiç okula gitmemiş, sokağa çıkmamıştır. Öylece büyümüştür. Ta ki bin dokuzyüzseksenbir in demli bir öğleden sonrasında kapı açılana kadar.

     

    3.BÖLÜM: REDİYEZ MİNÖR ve CHRONIQUES DE  L’OISEAU A RESSORT

    Kapı açılır Adiya’nın gölgesi tüm koridoru kaplar. Ancak şimdi size devamını anlatmayacağım. Belki sonra. Adiya kimdir? Sen dikkatli okur hemen hatırlayacaksın. Ancak okurların yüzde doksan beşi hatırlayamayacak. Kitabın sonuna bir aile ağacı eklemeyi planlıyorum. Eğer eklemişsem direkt kitabın bu baskısının sonuna bakın ve kitabı bırakın. Okumayın. Daha verimli şeyler yapabilirsiniz sakıncası yok. İllaki bırakmam diyorsanız, bir Slovak atasözünün peşinden gidin. Size neden hayatınız için doğru bir karar verdiğinizi her zaman hatırlayacaksınız. Öldükten sonra bile. Daha fazla işe yarayacağına garanti veririm. “Kde sa dvaja biju, tam treti zvitazi.”

    Dehşet verici tüm tahriklerime rağmen kendini yüzde doksan beş içinde gören okura tavsiyem kitabı hemen bıraksın. Zira bir süre sonra her şey çok daha fazla karışacak. Ya da çoktan karıştı.

    Tek buzlu ve Sevillana zeytinli Martini Fiero. İyi bir tercih geceye. Güzel kokulu bitki ve baharatlarla aromatize edilmiş bir tür şarabın, alkolle zenginleştirilmiş hali. İlk içimi binsekizyüzatmış. Cini keşfeden İtalyanların bize armağanı. Gerçekten Tokyo’nun ortasında geleneksel bir DarkJazz barda Martini Fiero içmek mucize. Ve sanırım bunu sadece senin gibi bir Türk gerçekleyebilir.

    Derin karanlığın ve arasından süzülen mavinin beni sürüklediği bir hezeyan. Mucize ise ancak tesadüflerin olabildiği bir evrende olabilir gibi geliyor bana.

    Özge. Türk kadın kent ozanı. Bir nevi duvar ustası. “Nefeslerimizin ritmi asırların arasına giriyor” diyerek evrenlerin ötesinin anahtarına sahip büyük kadın. Özge. Evrenin tüm sırlarını verebilir size. Eğer severse.

    Glenlivet içmeni ilginç buluyorum aslında. Beş yüz milyon yıl öncesi İskoçyadaki volkanik bir patlamanın bize armağanının kusursuz ellerinde demlenmesi gerçeküstü bir fotoğraf benim için.

    /

    Bu oniki yıllık bir seri. Soluk altın rengi. Bir nefes aldığında serideki meyve notalarını hissedebiliyorsun. Sonra o notalar büyüyor. Kocaman oluyorlar beyin hücrelerinle birlikte.

    Tsukuru Tazaki. Otuzların amaçsız adamı ve dahi piyanisti. Üzerinde çalıştığı senfoni asla bitmeyecek. Yani bir nevi duvar yıkıcı.  Üstelik renksiz.

    Seninle From The Stairwel üzerine konuşmak istiyorum. Ezgisi dokunaklı White Eyes hakkında daha çok da. Kediler evet kediler hakkında da konuşmak istiyorum.

    Çok sıkıcı bir hikâye bu. Nereye gideceği belli olmayan.  Sonunu mezara giren kuzgun getiremeyecek.

    Sahnede The Kilimanjaro Darkjazz Ensemble, White Eyes çalıyor. From The Stairwel albümünden.

    Özge benimle gelir misin? / Neden? Nereye diye sormuyorum sadece neden? / Kedilerle konuşan bir adam tanıyorum. Onu bulmalıyız. O bize gösterecektir kayıp notanın gittiği yolu ve öykünün sonunu. 

    Bana bir şey söyle, bir tek şey. Az sonra uyanacağım ve yine o korkunç, gürültülü bataklığa döneceğim. Sahnede The Kilimanjaro Darkjazz Ensemble, White Eyes çalıyor ve ben dinlemek istiyorum ölmeden. Gün telaşları, aksırıklar, gözyaşı ve bulut içinde kalacağım az sonra. Lütfen söyle. Uyanırsam, eğer uyanırsam. Seni şimdi öpeceğim bir kez ve sonra . Göz kapaklarımdan doğmakta olan güneş sızmaya başladı bile. Sarı ve pis. 

     “Trua”

    Hızla koşarak uzaklaştılar kapıdan diye devam etmeli öykü. Çünkü hepimizin beklentisi bu yönde. Ben de öyle istiyorum. Ben! Benim adım Stefka. Bir çok dilde, pek çok adım olabilir. Ben kendime Stefka demeyi seviyorum. Tatlı Stefka.

    Hiç iyi dövüşemedim bugüne kadar. Birkaç fırsatım oldu aslında. Örneğin Bindokuzyüzkırkaltı yazında Paloma köyü yakınlarındaki korulukta Heinn ile karşılaştığımda. İşte tam da o zaman Heinn’in bacaklarını kırıp, bodur bir ağacın çiçeksiz eğri büğrü taştan dallarına asabilirdim dilinden. Ve belki de tanrı gölgesi kurdun peşine düşmüş, sırtında ısırıklar ve yaralarla, kanı ağaçlara, dallara, kayalara yapışan bir antilop gibi güçlü ve öfkeli olabilirdim. Tatlı Stefka. Beyinleri duvarlara yapıştırmanın ustası.

    Şurada daha az ağaçlıklı, gökyüzünü görebileceğimiz bir başka yol var. Buralarda birbirine yakın yüzlerce koruluk vardır. Bulgar partizanlara yıllarca konak olmuş bu korular. Vitoşa’dan baskına giden küçük partizan grupları buralarda pusu çatarlarmış. Hala onların ayak izleri var. Nefesleri, yanaklarından akan kan solarak geçtiğimiz dallardadır.

    Ognyana’yı biliyor musunuz? Anlatmak isterim size yol uzun. Mitka Gribçeva Ognyana. Bulgar partizanı. Kölelikten özgürlüğe geçişin adı Ognyana.

    Ben Ognyana. Cesur ve inançlı bir komünistim. 1916 yılında doğdum. Köyde küçük, viran bir evde oturuyorduk.

    Kulübeye benziyordu evimiz, ancak bir metre kadar yüksekliği vardı yerden. Saklambaç oynarken çok kez evin üstüne çıkar, bacanın ardına saklanırdık. Bir iki kiremit de kırdık mı, annem adamakıllı pataklardı bizi, çünkü ekmeğimizden kesmek gerekiyordu onarımı için.

    Beş çocuktuk, dördü oğlan biri kız. Hepimiz hasır döşeli geniş bir sedirde, bir örtü altında yatardık, iki kaba kilimimiz vardı, birini altımıza döşer, diğerini de örtünürdük.

    Odanın yarısını kaplıyordu sedir. Geri kalan toprak sıvalı döşemede birkaç alaca testi ile anneme düğününde sağdıcının hediye ettiği iki bakraç vardı dizili. Yılların kararttığı alçak bir sini, üçayaklı birkaç iskemle ve köşede bir de sandık; işte bunlardan ibaretti bütün ev eşyamız.

    Kadın öğretmenimiz, soyadını bilmiyorum, köyde ona herkes Stefka öğretmen diyordu, Tatlı Stefka, otuz yaşlarında iyi yürekli, zeki bir kadındı. Dışarıda koca küfürlerin ardı ardına sıralandığı bir gün dayanamadı, bize uslu durmamızı tembih ederek aceleyle çıkıp gitti. Az sonra bağırıp çağırmalar dindi. Dışarıda ne olmuştu bilmem, ama dershaneye döndüğü zaman yüzü bembeyazdı, gayet bitkin bir halde sandalyeye oturup:

    Canavar, alçak bir polis canavarı! dedi dişlerini
    sıkarak.

    O günden sonra biz okuldayken karısını dövmüyordu Heinn ve polis canavarı dendi mi, kalın enseli, kırmızı pancar burunlu, koca bıyıklı Heinn gelir aklıma.

    Büyük bir hikaye. Devamını merak ediyorsanız bana yazın. Kitabın bir yerlerinde bana ulaşabileceğiniz mutlak bir işaret olacaktır. Size büyük bir keyifle Ognyana’nın kitabını hediye edebilirim. Bana söylemeniz yeterli. Hangi dilde isterseniz.

    Tazaki seninle burada ayrılıyoruz artık. Özge ve ben ilerleyeceğiz. Sana ihtiyacımız hiç olmadı.

    Eğer rüyamızda ölürsek Stefka tekrar uyanamaz
    mıyız?

    Gözlerimin ardına bak Özge. Yükselen dumanları görebiliyor musun? Evet! Az önce kedilerle konuşan adam koca bir kenevir tarlasını ateşe verdi. Derin derin soluklan dumanlı karanlığı. Günlükleri düşün. Derinlerine in kendinin ve son sesi fısılda.

    ttps://w.soundcloud.com/player/?url=https%3A%2F%2Fapi.soundcloud.com%2Ftracks%2F737769109&color=%23ff5500&auto_play=true&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false&show_teaser=true

     

    Introduction to Humanity

    Önceki Bölümler,

    https://ikibinler.com/182-6-bolum/

    https://ikibinler.com/182-5-bolum/

    https://ikibinler.com/182-4-bolum/

    https://ikibinler.com/182-3/

    https://ikibinler.com/182-2-2-bolum/

    https://ikibinler.com/3-tefrika-1-bo%cc%88lu%cc%88m/

  • 182/6.BÖLÜM

    182/6.BÖLÜM

    Şifacı nefesi ile sonsuz ömürler fısıldar insanlara. Rivayet edilir ki tanrılar dönemi hemen Camille’in göçünden sonraya rast gelir.  Sonsuz ömürler fısıldadığı kullar, ölümsüzlüğün verdiği kudret ve atılganlıkla tanrılaşmış, yer altının ve yer üstünün ve bil hakika tüm evrenin tanrılarına dönüşmüşlerdir. Camille’in göçü belki de bu yüzden elzem ve vazgeçilmezdir. Zira tanrıların yaratıcılarına sadık olmaları asla beklenemez ve bolluk binyılının, kuraklığa, kıtlığa ve kırıma dönüşmesi ise; tüm evrenin usta boyacısına katlanmak zorunluluğudur.

    Şu ana kadar anlattıklarımdan büyük bir kısmı gerçektir, büyük bir kısmı ise kurgu. İkisinden çok daha büyük bir kısmı ise hayal ürünü. Ancak neyin gerçek, neyin daha fazla gerçek olduğunu belirleyen zihnimizde bıraktığı renkler ve seslerdir. Yani hangi birimiz kesin kanıtlar ile bu olmadı, yaşanmadı diyebiliriz? Camille’in bizi seyre durmadığından nasıl bu kadar emin olabiliriz? Hiçbir zaman. Ya da her zaman.

    Kıtlık dönemi ve onbinyıl savaşlarına mutlak geri döneceğim. Ancak Mahide’nin akıbeti asla göz ardı edilemez ve yaşamın kaynağından ayrı tutulamaz.

    Burriana’da bir ardıç kökünde başlayan Mahide’nin çok uzun öyküsü Dogvill’de son bulur. Sonra çok sonra def’aten öyküler paylaşacağım sizinle.

    Şimdi siz bu karmaşık öykünün içerisinde hararetle Burriana’ya dair bir şeyler arıyorsunuz. Aramayın. Mascarell’de şehir duvarlarında yeşeren bir ardıcın kökü Monrovia’da çiçeğe durur. Ve her güzel şey, Dogvill’in ateşe verilmesiyle başlar.

    Şimdi hepimiz biliyoruz ki müzmin muhasebeci Necati, Mahide’nin beşbin çocuğundan birisidir. En azından ben biliyorum, siz de bu vesile ile öğrenmiş oluyorsunuz. Ah tanrı yavrusu diye içinizden geçirdiniz değil mi? Tanrıdan ne gördük ki yavrusundan bulalım.

    Christian Johann Heinrich Heine, 19. yüzyılın en ünlü  Alman  şairlerinden biri.

    Almanya’nın  Düsseldorf  kentinde Yahudi kökenli bir ailenin çocuğu olarak doğmuş. Babası, işleri çok kez başarısızlık ile sonuçlanan bir tüccar. Yine babasının bir iflasından sonra Heine, Hamburg’a gönderilmişti. Yanına gönderildiği amcası çok ünlü ve başarılı bir bankerdi. Heine de zamanla amcasının işini öğrendi.

    1825’de Hukuk Diplomasını aldı ve aynı zamanda dinini değiştirerek, Protestanlığı seçti.

    Bu Alman devletinde hür bir birey olabilmek için gerekliydi. Aksi takdirde birçok Yahudi gibi hakları kısıtlanacaktı. Sadece Hıristiyanlar herhangi bir iş yapma ve devlet dairelerinde çalışma iznine sahipti.

    Ayrıca Yahudilerin üniversitede profesör de olması yasaktı. Bu Heine’ın en büyük tutkularından biriydi. Dinini değiştirmesini kendisi “Avrupa kültürüne giriş bileti” olarak adlandırır. Heine’nın birçok şiiri besteciler tarafından alınmış ve şarkı hâline getirilmiştir.

    Şair olarak Heine sanat yaşamına “Gedichte” (Şiirler) adlı eseriyle 1821’de başladı. Heine’ın kuzenleri olan Amelie ve Therese’e olan tek taraflı aşkı daha sonra onu aşk temalı ve ileride şarkı sözü olarak kullanılacak şiirler yazmaya sevk edecekti. “Buch der Lieder” (Şarkıların Kitabı) adlı eseri onun en kapsamlı şiir derlemesidir.

    Introduction to Humanity

     

    Yazının Diğer Bölümleri İçin,

     

    https://ikibinler.com/182-5-bolum/?fbclid=IwAR3UC8xYP-dXSenjdy3FN3ANfuO13bj-ocgalKz1FSgqijp3yvUiR8sULDo

     

    https://ikibinler.com/182-4-bolum/

     

    https://ikibinler.com/182-3/

    https://ikibinler.com/182-2-2-bolum/

    https://ikibinler.com/3-tefrika-1-bo%cc%88lu%cc%88m/

  • 182/5.BÖLÜM

    182/5.BÖLÜM

    Super Bowl’dan daha büyük daha mahşeri bir gün. Yansın özgürlük ateşleri. Derileri aksın tüm güzel şeylerin. Planımın detayları şöyleydi; Uygun bir anda, her şey duracak ve gösterideki kadınların hepsi aynı anda sigaralarını yakacaktı. Sonra, kiraladığım fotoğrafçılar bu göz alıcı ânı fotoğraflayacak ve bu fotoğraflar büyük ulusal gazetelere gönderilecekti. Sonra muhabirler bu kadınların yalnızca sigaralarını değil, onların kendi bağımsızlıklarını ortaya koyma kapasitelerini ve kadınlığın kendilerine ait olduğunu gösteren “özgürlük meşaleleri”ni yaktıklarını söyleyeceklerdi. Müthiş değil mi? Kendime hayranım. Elbette yaratıcıma da. Gürültülü partilerle arkadaşlar, kızlar, memeler, spor arabalar, Vegas, arkadaşlar, daha fazla kız, daha fazla meme, daha fazla bira, kızlar, kızlar, kızlar, partiler, dans, arabalar, arkadaşlar, kızlar- Budweiser İç ve geber.

    Kırklı yılların sonunda jartiyerinden sigarayı flaşlar altında çıkarıp yakan ilk kadın Mahide ile evlendim. Mahide! İrrasyonel tercihlerimde bataklığın dibi. Güzel Mahide. O harika bacakların sahibi. Daha çok gürültü, daha çok parti, daha çok meme. Mahide’yi seç ve öl.

    Mahide hanım kızımız, bindokuzyüz yirmilerin başında Monrovia yetimhanesinin dış avlusunun solundaki incir ağacının altında doğdu. Annesi ve babasının kimliğine dair herhangi bir bilgi yoktur. Doğduğu sandıkta  kadim bir dilde bir mektup vardır ancak Mahideyi bulan Adiya hiç okuma yazma bilmediğinden mektubu şeytan ayeti niyetine oracıkta yakmıştır. Monrovia dünyanın en yoksul kentidir. Bir çok değerli madene sahip Liberya’da su ve elektrik yoktur. Sanırım bu yoksulluğun en önemli sebebinin Efendi’nin doğum yerinin Monrovia olması diye düşünüyorum. Büyük Efendi. Monrovia, Liberya’nın başkenti. Nüfus beşyüzyetmişikibin. Başkada bir şey bulmazsanız Monrovia hakkında. Sıtmadan gebermek, sokak ortasında kurşuna dizilmek dışında.

    Mahide hanım binaltıyüzseksenlerin ortasında Amerika’da Maryland’de doğar zira yazılı ve sözlü tarihte sadece yaradılış tanrısı olan Trua isimli bir Amerikan Antilobu’nun anıları dışında başka hiçbir kayıt yoktur.

    Zamanın içinde bir yerlerde yaşayan Trqia’nın mi kubbesinde savrulan anılarını anlatacağım şimdi size.

    El Camino de Santiago’nun kuzeyinde daha sık ormanların olduğu bölgede fırtınalı bir gecenin sabahında, tek bir pürüz bile olmayan mavi gökyüzü, tüm berraklığı ile Camille peygamberin yeryüzüne inişini muştuluyordu. Bolca pirinçle doldurulmuş ocaklar, yeryüzüne indirilmiş bereketin meyvesi olarak fokurduyor, taze yemişle birlikte pişen pirinçlerin enfes kokusu evlerin, ağaçların arasından evrene yayılıyordu. Camille, altın rengi saçlarla doğdu. Gözleri gökyüzünün mavisinden daha mavi, teni Lac Bleu’dan daha pürüssüzdü. Doğar doğmaz Trua ismi verildi. Gerçek ismini Efendi ve Hendrik dışında bilen yoktur.

    Camille doğduğunda tüm dünya bereketle bir kez daha canlandı, üçyüzbin kez olduğu gibi. Camille on yaşına geldiğinde bir milyon kadim dil konuşmaktadır ve dahi rüzgârın ismini bilmektedir. Alexander Archipelago kurtlarının rüyalarından urbalar dikmekte, ışık perdelerinden evler yapmaktadır. Yani bir nevi Efendinin gölgesi ve sahipsiz hüzünlerin hanımıdır.

     

    Şifacı nefesi ile sonsuz ömürler fısıldar insanlara. Rivayet edilir ki tanrılar dönemi hemen Camille’in göçünden sonraya rast gelir.  Sonsuz ömürler fısıldadığı kullar, ölümsüzlüğün verdiği kudret ve atılganlıkla tanrılaşmış, yer altının ve yer üstünün ve bil hakika tüm evrenin tanrılarına dönüşmüşlerdir. Camille’in göçü belki de bu yüzden elzem ve vazgeçilmezdir. Zira tanrıların yaratıcılarına sadık olmaları asla beklenemez ve bolluk binyılının, kuraklığa, kıtlığa ve kırıma dönüşmesi ise; tüm evrenin usta boyacısına katlanmak zorunluluğudur.

     

    Introduction to Humanity

    Yazının Diğer Bölümleri İçin,

    https://ikibinler.com/182-4-bolum/

     

    https://ikibinler.com/182-3/

    https://ikibinler.com/182-2-2-bolum/

    https://ikibinler.com/3-tefrika-1-bo%cc%88lu%cc%88m/

  • 182/4 .BÖLÜM

    182/4 .BÖLÜM

    Antiloplar tavaflarını yılın son günlerinde büyük kayıplar verdikten sonra Serengeti’ye dönerek tamamlarlar. Ve bu hiç bitmez. Antilopların kayıp hatırları yüzyirmikilerin hatıralarına denktir. Aslında kayıp değillerdir. Aslında her birimizin günahlarında gizlidir. Hey Quasimodo bana su verme. Ben bu yükle arınamam.

    Hendrik! / Buyrun efendim! / Şu karşı tepeden çıkan kara dumanları görüyor musun? / Evet efendim görüyorum. / Bana bir Lucky Strike ver. / İşte o dumanlar insanoğlunun aptallığının en net göstergelerinden. Artık işlere el atmanın zamanı geldi. Yine iş bana düştü. Hendrik bu sigara kaç üretimi? / Depoları ateşe vermeden hemen önce ayırdıklarımızdan efendim. Hani sigortadan para almak için bay LS ile birlikte tutuşturduğumuz depolar. / Reymond ne yapıyor şimdi? / Rusya’da porno film sektöründe efendim. / Güzel kutu yapmış. / Sayenizde efendim. / Hendrik. Sence neden engellemedim Necati’nin bu fantazisini. Kendi ellerimle yaptığım bu ölüm hücrelerinin patlamasına neden seyirci kaldım. Sus söyleyeceğim. Bu Necati’de garip bir şey var. Çok garip. Ürpertici bir rüzgâr gibi. Karınca ısırması gibi. Bana bir Lucky Strike ver Hendrik. Ve Uzun gelsin.

    1. BÖLÜM: NECATİ ve ANNESİ HAKKINDA HER ŞEY

    Bindokuzyüzyirmilerin başında Amerika’da sigara içen kadınların sayısı neredeyse sıfıra yakındı. İçenler ağır bir şekilde eleştirilir, toplum dışına atılırdı. Tıpkı bir okuldan mezun olmak ya da meclise girmek gibi. Erkek dünya tüm bunların sadece erkeklere özgü bir şey olduğu konusunda hem fikirdi. Bir tek kişi hariç. George Washington Hill! Heyecanlandınız değil mi? Hayır acele etmeyin lütfen. Kadınların ön bahçesinde bir altın madeni olduğunu düşünen bir adamdan bahsediyorum. Amerikan Tütün Endüstrisi Başkanı George Washington Hill. Şirket bir çok kez sigarayı kadınlar için pazara sokmaya çalıştı ama hiçbir yöntem işe yaramadı. Kökleşmiş kültürel önyargı çok derindi ve buna engel oldu. Yirmilerin sonunda endüstri bunun böyle gitmeyeceğine karar verdi ve beni işe aldı. Ben; çılgın fikirleri ve dahi çılgın pazarlama kampanyaları olan, genç ve becerikli pazarlamacı Edward Bernays. Freud’un yeğeni. Bilinçi bir şekilde dünyanın damarlarına enjekte edilen bir morfin. Ben; Edward Bernays kod adım “Tanrı Yamağı”

    Taktiklerim hiçbir insani yan, hiçbir sevgi belirtisi içermediği için hemen sıyrıldım rakiplerimden. İlk keşfim, hiç birimizin rasyonel olmadığı ve dolayısı ile rasyonel kararlar alamadığımız oldu. Satmak, çok satmak, delicesine satmak için bilinçaltında büyük  depremler, anaforlar, tsunamiler yaratmalıydım. Hükümet kurmalı, hükümet devirmeliydim. Sigara içmenin kültürel algılanışını yeniden şekillendirerek, kadınlar için sigara içmeyi duygusal olarak pozitif bir deneyim haline dönüştürmek zorundaydım. En irinli olan senaryoyu seçtim. Paskalya gösterisi için birkaç kadın kiraladım. Kiralamak irin dolu planımın en önemli aşamasıydı.

    Super Bowl’dan daha büyük daha mahşeri bir gün. Yansın özgürlük ateşleri. Derileri aksın tüm güzel şeylerin. Planımın detayları şöyleydi; Uygun bir anda, her şey duracak ve gösterideki kadınların hepsi aynı anda sigaralarını yakacaktı. Sonra, kiraladığım fotoğrafçılar bu göz alıcı ânı fotoğraflayacak ve bu fotoğraflar büyük ulusal gazetelere gönderilecekti. Sonra muhabirler bu kadınların yalnızca sigaralarını değil, onların kendi bağımsızlıklarını ortaya koyma kapasitelerini ve kadınlığın kendilerine ait olduğunu gösteren “özgürlük meşaleleri”ni yaktıklarını söyleyeceklerdi. Müthiş değil mi? Kendime hayranım. Elbette yaratıcıma da. Gürültülü partilerle arkadaşlar, kızlar, memeler, spor arabalar, Vegas, arkadaşlar, daha fazla kız, daha fazla meme, daha fazla bira, kızlar, kızlar, kızlar, partiler, dans, arabalar, arkadaşlar, kızlar- Budweiser İç ve geber.

                                                                                                                                                        Introduction to Humanity

    Bir Önceki Bölüm,

    https://ikibinler.com/182-3/

    https://ikibinler.com/182-2-2-bolum/

    https://ikibinler.com/3-tefrika-1-bo%cc%88lu%cc%88m/

  • 182/2 2.BÖLÜM

    182/2 2.BÖLÜM

    Yalnız ağaçlara karşı özel bir ilgim var son zamanlarda. Dünyanın en yalnız ağacı Tenere’nin çok hüzünlü hikâyesini anlatacağım size şimdi. Tenere Ağacı, Nijer’in Kuzeydoğusunda bulunan Sahra Çölü’nde kök salmıştı. Salmıştı, zira şimdilerde yok.

    Akasya türündeki bu ağacı, dünyanın en yalnız ağacı yapan şey ise kendisine en yakın ağacın 400 km uzakta olmasıydı. Geçmişten yakın tarihimize kadar çoğu gezginin altında dinlendiği bu ağaç gezginlerin yollarını daha kolay bulmalarını sağlayan bir işaret görevi de görüyordu. ‘Di’li geçmiş zaman kipi kullanmayı sevmiyorum aslında. Son süreçte tüm uzayın bir zaman paradoksu olduğunu ve aslında geçmiş ya da geleceğin bizim yaşamımızı satılabilir kılmak için uydurulan kavramlar olduğunu düşünüyorum. Neyse!

    Tenere Ağacı başka bir ağaca olan uzaklığı sayesinde 1:4,000,000 ölçekli bir haritada görülebilen tek ağaç.

    Téréré bölgesindeki, göçebe bir kabileye sahip olan Tuareg halkı ise ağacı beslemek için sık sık ağacın yanına giderdi. Touaregler kutsal kabul ettikleri bu ağacın dallarına dokunmazlar, nedense develeri bile ağaçtan tek yaprak yemezlerdi. Radyoaktif karbonlama (karbon-14) metoduyla araştırılsa da yaşı belirlenemeyen ağacın çok eski bir zamanda varolan ve sonrasında yok olan bir ormanın hayatta kalmayı başaran tek ağacı olduğu sanılıyordu. Tıpkı büyücü krallar gibi, Lebannen gibi. Ve Tenar. Tenar’ı tanımalısınız. Atuan’ın isimsizi, halkanın Tenar’ı, Kalessin’in yoldaşı. Bu kısa bölümü daha sonra ekledim. Romanı ilk yazmaya başladığımda henüz tanımıyordum Tenar’ı. Yeniden gözden geçirme yaparken farkettim ki aslında Tenere Ağacı, Tenar’ın kök bulmuş formudur evrende.

    Kısa bir ara sonrasında, 1930’ların sonuna doğru Avrupalılar tarafından da keşfedilen Tenere Ağacı’na karşı askerler büyük bir hayranlık besledi. Zira işgal için önemli bir mihenk taşı oldu Tenere. Efsanelerin toprağı Afrika’da kaybolmamaları için gerekli bir mihenk taşı. Tenere harita çizimlerinde büyük rol üstlendi. Ağacın yalnız hikayesi ise 1973 yılında, yalnızlığına yakışır derecede hüzünlü bir şekilde son buldu. Sarhoş bir Libyalı kamyon sürücüsünün ağaca çarpmasıyla ağaç kurudu ve öldü. Belli ki işgalin simgesi olması sebebiyle intihar etti. Eminim Tenar’da feda kuşağının ruhu olduğundan, o da kendini feda ederdi. Belki Tenere gibi değil, kendini ateşe vererek. Ya da Tehanu olurdu. Ateşin kendisi.

    Birazdan Guatemala F Tipi şehir hapishanesini havaya uçuracağım ve birkaç azılı teröristi kaçıracağım. Dehşete mi düştünüz. Sanmıyorum. Şu ana kadar sizi buna hazırlamaya çalıştım. Eğer olmadıysa bence bu sizin eksikliğiniz ve en iyisi bu olurdu.

    Nevin Yıldırım’ı tanıyor musunuz? Tecavüzcüsünün gırtlağını köy meydanında kesen kahraman. Etik değiştikçe kahramanlıkla tam zıtları birbirine karışıyor çokça. Nevinse tüm bunların ötesinde ikirciksiz büyük bir kahraman. Belki bir gün cesareti avuçlarının içine işlemiş bir sinema insanı bir film çeker ve “bir güzel orman olur.”

    Bu bölümde taptaze az önce redakte ederken yazıldı. Nevin’in hikayesini çekecek büyük yönetmen bulundu ve o yönetmen çekti. Ben hikayeyi ve müzikleri yazdım. Sadece Nevin’in değil, Gündünya Tören’in ve Özgecan Aslan’ında, Antilopların Yasına öykünen hikayeleri film oldu. Eğer iyi takipçiyseniz yine bu sayfalarda izine rastlayabilirsiniz. Ya da oldukça politik bir hikayeye başlıyor olduğumuz anlaşıldığı için bu bölümü ve diğer bölümleri okuyamayacak da olabilirsiniz.

    İşimize dönelim. Birazdan alçak katil tecavüzcü bir sistemin gırtlağını keseceğim. Ellerim terli mi terli. Kalbim hiper tansiyon. Başım alıp alıp dönüyor inanın. Devasa görüntüsü, dişli homurtuları arasında bir hapishaneyi havaya uçuracağım. Bir güzel orman yapacağım her yanı.

     

                                                                                                                                                                                                                        Introduction to Humanity