Etiket: hikaye

  • Büyük Senarist

    Büyük Senarist

    Eskiden, önceleri… Büyük Senarist’in tipleri için şöyle şeyler yazmasına vakit vardı:

    “Ufak bir kasabada balıkçı olarak yaşadı; ağ attı, topladı ve öldü.”

    “Hayatı boyunca denize açılan eşini bekledi ve öldü.”

    “Evlenmek istemedi, onun yerine dünyayı gezdi ve öldü.”

    “Tam bir iş insanıydı, işini yaptı ve öldü.”

    “Sanat yaptı ve öldü.”

    “Çok kötü biriydi ve öldü.”

    “İyi yaşadı, iyi öldü.”

    Oysa şimdi vakit yok… Büyük Senarist’in tipleri pek az, tipler yerine karakterleri var ve O, karakterlerinin daha fazla kağıt üzerinde kalamayacağının, O’nunla buluşmasının vakti geldiğini; cüziyetin külliyetle bütün olması gerektiğini uzun zamandır biliyor, aktarıyor. Bildiği en önemli şeylerden biri de karakterlerin ferdiyetleri. Kağıt üzerinden ayrılmak da ferdiyetle mümkün olduğundan, şu sıra tüm kalemler şaştı…

    Nice yollar aşıldı; farklı farklı yöntemlerle… Artık hiçbir şey eskisi gibi değil… Misalen 7 farklı kişiye ait misal zaman dilimleri, aynı zaman diliminde sadece 1 kişi için çapraşık yaşanmakta. Bu çapraşık yaşamın nicelikleri boyut boyut… Sırf kağıt üzerinde kalmaktan kurtuluş için. Tüm bu kağıtları varolmamışcasına ortadan kaldıracak olan Büyük Senarist’in iradesi değil elbet, kağıtları kağıt yapan var olma özü…

    Hiçbir kalemin yazamayacağı, herkes tarafından bilinebilecek bir cümle var: “Öz öldü.”

    Öyleyse özde yeri olmayan her şey ölebilir. Yer satışı maalesef yok. Evet evet hiçbir şey buna karşılık teklif edilemiyor… Yer satışı yok; O yer olmak var. Bunun yolu Öz’ün bilgisinden (felsefesi, matematiği, fiziği, sanatı; her ne vardıysa ve var olacaksa…), daha da doğrusu tüm bu bilginin bilinç haline gelmesinden geçiyor… Bir şeyin bilgisinin bilinç olarak tecelli etmesi, zaten o şey yapar tecellinin öznesini.

    Bir insanı büyüten artık yaşı değil yaşadıkları ve İnsanlık mirasının varisleri olarak her geçen gün daha çabuk büyüyoruz. Kuşağımız ve bizden sonraki kuşaklar erdeme, erginliğe çok daha çabuk erişti, erişecek. Çok fazla hata yapılıp çok fazla ders alınıyor; evrimin ince çizgilerinde hem kahraman hem düşman olunuyor. Ömürler O büyük erişim için tek bir ömürle hemhal oluyor.

    Çok yakın bir zamanda İnsan’ı İnsan yapan özlerin insafına kalacağız ya da belki çoktan kaldık o insafa. Büyük Senarist tarafından yakın geçmişte noktalanan bağımlı filmlerin içinde, bağımsızlığını ilan etmiş karakterleriz artık…

    Vakit dar, zaman var…

    Yunus Emre Işık

  • Arayış – Bölüm 7

    Arayış – Bölüm 7

    Bölüm SF: İstenmeyen anılar bankası!

    Bir alışveriş merkezinin orta yerindeydi. Çevresinden başlayarak salkım saçak olan kalabalığa bakarken etrafında bir tur döndü. Ardından kafasını yukarı kaldırdı. Kattan kata çıkarıp indiren hareketli merdivenler, sarmal bir biçimde etrafı dönüyordu. İnsanların giysilerinden, alışveriş merkezinin dekorlarına kadar fazlasıyla gri renkler hakimdi. Bir önceki renk zenginliğinden sonra böylesi tek düze renkler içinin sıkılmasına neden olmuştu. Herkesin gözü vitrinlerdeydi. Onun gözü ise herkesin üzerinde. Çıkış yolu aradı, bulması zor olsa da oradan çıktı; epey dönüp durması gerekmişti.

    Dışarısı kasvetli ve karanlıktı. Gri renkler, yanına mavinin tonlarını da katarak şehri esir almıştı. Siyah giyinenler karanlığa kamufle olmuş biçimde yol alırken, bazıları oldukları yerde heykel gibi durmuştu. Heykel gibi duran ve gözbebekleri beyaz olan bu bazı insanların etrafında devriye bir makine geziniyordu. Makine, söz konusu insanın yanına biri yaklaşacak olursa derhal ona odaklanıyor, daha da yaklaşırsa ciyak ciyak ötmeye başlıyordu. Sarhoşluğundan dolayı yönünü zor ayırt eden bir kadın, makinenin bir tanesini ciyaklattığında dönüp sert bir küfür savurdu. Makine onu fotoğraflarken sol elinin orta parmağını havaya kaldırarak poz verdi. Aynı anda, sarhoş kadının yaklaştığı heykel kadının gözü beyaz olmaktan çıktı ve bedeni hareketlendi. Makine derhal cebine girerken Kadın, yalpalaya yalpalaya giden kadına, “Ucube!” diye kızdı.

    Solyaris, hikâyesi gelip onu bulmadan biraz dolanma fırsatı yakalamıştı ve o süre zarfında şu heykel insanların sadece sokak ortalarında değil, köşelerde, araba içlerinde, kapı önlerinde olabildiğini gördü. Bazılarının etrafında makine falan devriye gezmiyordu ancak hepsinin ortak bir noktası vardı: Kollarındaki saat. Saat sürekli çalışır haldeydi, işlem üzerinde gibiydi. Derken, Solyaris’in koluna hızla biri çarpıp geçti.

    “Özür dilerim adamım!” diye dönüp kafasıyla selam verdi çarpan adam, uzun boylu, temiz yüzlü, sarışın biriydi. Hiç durmadan hızlı şekilde yürümeyi sürdürüp uzaklaştı.

    “Beni de bekle.” diye yalnızca kendisinin duyabileceği bir sesle peşine takıldı Solyaris.

    Bir süre sonra Adam’ın temposuna ayak uydurabilmişti. Tempoyu uydurunca, dibine gelip görmesini sağladı,

    “Özür diledim sizden ama sanırım duymadınız.” dedi Adam huzursuzlanıp, “Belalı mısınızdır?”

    “Belalı falan değilim.” dedi Solyaris, “Arayıştayım diyelim.” Bir yandan da Adam’ın ani yön değişikliklerine ayak uyduruyordu, her an karşılarına donuk bir insan çıkabiliyordu ve her birinin en azından üç dört metre uzaklarında yürümeye çalışıyorlardı. “Senin acelen nedir?”

    “Aslında fazla sakin adamımdır. Etliye sütlüye karışmam ama şu sıra bir şey oldu. O şeyin olduğu yere gidiyorum.”

    “Yürüyerek mi? Burada şekli şemalı belirsiz onlarca taşıt var?” diye sordu Solyaris, dost canlısı davranıyordu.

    “Henüz birkaç hafta önce Entor-saat alabildim. Neredeyse şimdiye dek biriktirdiğim tüm paraya mal oldu.” dedi Adam, “Bir süre yürüyerek yolculuk yapsam iyi olacak. Zaten aradığım şey taşıt içindeyken görülmesi zor.”

    “Nedir o aradığın?”

    “Pankartlı bir kadın. QR kodu vardı pankartında sanırsam, başka bir şey gelmiyor aklıma.”

    “Hadi bunu açalım.” diye muzip bir ifade takındı Solyaris, “Entor-saat dediğin şey, şu donuk duranların kolundaki şeyden sanırsam. Aradığın şeyle de bir alakası olmalı.”

    “Leo ben.” dedi Adam aniden durup elini uzatarak. Solyaris de durup tokalaştı, ismini söyledi. “Bakılacak son yere yeniden geldik. Bir bakayım, ayrıntıları sonra paylaşacağım seninle. Şimdi izninle.”

    Solyaris nedense Leo denen adamda epey hafif bir mekaniklik algılamıştı; çok ince bir algıydı bu, herkesin harcı olmayan türden… Leo, etrafa pür dikkat kesilip aranırken onu izledi. Hatta rahatsızlık vermemek için aralarındaki mesafenin açılmasına ses etmedi,

    “Giysiniz farklı ve hoş görünüyor.” dedi yaşlı bir adam yanından geçerken, “Hangi mağazadan aldınız acaba?”

    “Herhangi bir mağazadan almadım.” dedi Solyaris omuz silkip.

    “Özel dikim o zaman.” diye duraksadı Yaşlı Adam.

    “Sanırım.” dedi Solyaris, muhabbetten sıkılmıştı, gözü Leo’yu aradı, Leo baş hareketiyle oturduğu bir banka onu çağırıyordu.

    “Nano dikim mi yoksa?” diye meraklandı Yaşlı Adam.

    “İzninizle.” diyerek Yaşlı Adam’ın yanından ayrıldı Solyaris. Yaşlı Adam arkasından birtakım şeyler söylendi ama ne dinledi ne de anlayabildi. Leo’nun yanına geldiğinde, Leo’nun düşünceli olduğunu gördü. Oturdukları bank dijitaldi, hatta ötesi; koltuk reklamı esnasında yumuşuyor, çatışma haberi verirken sertleşerek rahatsız edici bir kıvam alıyordu. “Bir şey bulamadın sanırım.”

    “Dokuz günüm vardı.” dedi Leo, “Bugün de bitmek üzere, dört kalacak.”

    “Ne için?”

    “Kim olduğunu bilmiyorum ama sana güveneceğim.” dedi Leo, “Umarım başıma bela almış olmam.” Solyaris omuz silkti. “Zengin misin?”

    “Sayılmam.” diye alay eder gibi güldü Solyaris.

    “Entor-saat ve geri kalan pahalı şeylere karşı takipçi olmadığın kesin. Ya zenginler ya da zengin olma meraklıları takip ediyor böyle şeyleri zaten. Saatin nasıl çalıştığından, ne için çalıştığından haberin vardır ama belki?”

    “Duymuştum.” dedi Solyaris bozmadan, “Yine de sen daha iyi biliyorsun sanırım, senden dinlemek isterim.”

    “Saati kullanmak istediğinde kaç dakika sürmesini istiyorsan belirtiyor ve işleme geçmesini söylüyorsun. Saatin sinirleri senin sinirlerinle temas kurup, işlemi devreye alıyor. Entorhinal korteks’e, hipomampüs’e ve geri kalan nöronal katmanlara ulaşıyor. Sonra…” Aklı karışmış gibi oldu, “Sonra donuyorsun işte, kullanım kılavuzunda okumuştum ama en iyisi bir sinirbilimciye sormak. Saat istemediğin anıyı yok ediyor, ışınlanmak gibi bir şey.”

    “Anlayamadım.” diye sıkıldı Solyaris, “Daha kabaca anlatsana şu işi.”

    “Reklamlara da tam dikkat etmemişsin.” diye şaşırdı Leo, “Oysa büyük sükse yapmıştı. Her neyse. Diyelim ki bir iş görüşmesi için işyerine gitmişsin, hastanedesin ya da bir süre beklemeni gerektirecek herhangi bir yerde. Farzı misal biliyorsun ki yarım saat beklemen şart ama bu yarım saati istemiyorsun, en azından hafıza kayıtlarında. Saati devreye sokuyorsun ve donup kalıyorsun. Gözün görmeye devam ediyor ancak sen işlem tamamlanıp tekrar kendine geldiğinde yarım saat hiç geçmemiş gibi oluyor. Bir anda zaman yarım saat atlıyor sanki. Kötü anlattım biliyorum.”

    “Yok hayır, anladım.” dedi Solyaris, “Kendini kandırmanın fazla profesyonel bir versiyonu. Ne kadar süre kendini kandırabiliyorsun peki?”

    Leo, Solyaris’in bu şekilde ifade edişine ve bu şekilde soruşuna karşın şaşırmış gibiydi, hafiften rahatsız olmuştu, “Şu an sadece bir gün. Aynı işlemi yapman içinse üç gün kadar beklemek durumundasın. Bir gün içinde kısa sürelerde bunu yapmanın sinir sistemine zararı olduğu söyleniyor. İlerleyen safhalarda versiyon giderek yükselecekmiş. Gelelim benim meseleme, ben beş gün önce, taşıt yolculuğu esnasında saati kullandım. Eve gitmeme henüz bir saat vardı ve fazlasıyla sıkılmıştım.”

    “Taşıt yolculuğunda mı?” diye araya girdi Solyaris, “Makinen diğerlerine ciyaklamıyor mu?”

    “Benim bir makinem yok. O da ayrı bir ürün. Makinelerin fiyatları saatlerden birkaç kat daha fazla. Çok fonksiyonlu şeyler. Para biriktirebilirsem ondan da alacağım.”

    “Ne cesaret!” diye şaşırdı Solyaris, “Toplu taşıtta kendini bir saat dondurmaya cesaret edebildin mi yani?”

    “Saatler piyasaya çıkmadan evvel, yasalarda düzenleme yapıldı.” dedi Leo emin bir ifadeyle, “Entor-saat kullanan birinin mahrem alanına girdiğin an yiyorsun hapis cezasını. Eğer dokunmaya falan kalkarsan direkt müebbet.”

    “Sert yasalarmış ha?” diye ürperdi Solyaris.

    “Öyleler.” dedi Leo, “Devam edeyim. Eve gittim ve saatine posta kutuma mail düştü -Eski usul kompüter kullanıyorum henüz- Mailde dokuz gün sonrasının tarihi vardı, belirli bir saatte belirli bir yerde olmam gerektiği yazıyordu. Mail, yolculuk esnasında bakışlarımı onun gözlerinden ayırmadığım ve kendilerine katılmaya onay verdiğim için teşekkür ederek son buluyordu.”

    “Nasıl?” diye bocaladı Solyaris.

    “Ben de aynen böyle oldum. Nasıl yani? Donuk olduğum esnada birinin gözlerinin içine bakmayı sürdürüp, herhangi bir şeye katılmak için onay mı vermiştim, ne demek oluyordu bu?”

    “Ne düşünüyorsun peki?” diye meraklandı Solyaris. 

    “Özellikle gençler bazen çıplak oldukları görüntüleri QR Kot haline getirip yanlarında gezdirir. Herhangi biri kodu herhangi bir yöntemle okutunca görüntülere erişir. Tabii utanırlar da bunu yaparken, saniyelik olarak kotları gösterirler, bazen de vazgeçerler. Bende direkt gözüme bağladığım bir QR Kot tarayıcısı var, gösterilen tüm kotları hızlı biçimde algılayıp işliyor. Bir çantada, bir kitap arasında, bir avuçta açığa çıkan o kotların hepsini hemen okutabiliyorum.”

    “Çıplak derken?” diye sordu Solyaris.

    “Çıplak işte, üzerinde herhangi bir giysi yokken.” Solyaris o sıra kendini hiç çıplak olarak görmeye kalkmadığını ve diğerlerini de böyle görmeyi önemsemediğini fark ederken Leo devam etti, “Hayret, sapık mısın diye sormadın.”

    “Sormam mı gerekiyordu?” diye huzursuzlandı Solyaris, derken sapıklığın ne demek olduğuna vakıf oluverdi.

    “Gerekmiyordu tabii. Sorsaydın da bunun bir çeşit hastalık olduğunu söyleyecektim.”

    “Geçmiş olsun.” dedi Solyaris.

    “Bağlayayım artık.” dedi Leo, “İşte ben de donuk haldeyken bu kişinin bana üzerinde olumlu ya da olumsuz yanıt verilebilen, QR Kot taşıyan bir pankart açtığını düşünüyorum. Benim okuyucum da derhal devreye girip kodu kabul etti. Bu yine de bir sürü soru doğuruyor.”

    “Beş gündür bir şey bulamadın mı yani?”

    “Bazı şeyler buldum. Bir şehir efsanesi var. Söylenilene göre bu saatler donuk anlarda kaydedilen anıları imha etmiyormuş, bir bankaya ihraç ediyormuş. Büyük bir bankaymış bu, istenmeyen anılar bankası. Ben de oraya gidecektim bugün.”

    “Nereye? Bankaya mı?” dedi Solyaris. Leo’nun giderek samimi hale gelmesi işine geliyordu. 

    “Banka ortalıkta yok. Bilge bir kadın varmış, efsanenin kaynağı o diyorlar, ona gidecektim.”

    “Hadi gidelim.” dedi Solyaris.

    “Sahi mi?” diye keyiflendi Leo, “Ben de yalnız gideceğim için tedirgindim. Yapar mısın bunu benim için?”

    “İşim bu.” dedi Solyaris, “Yaparım tabii.”

    Solyaris ve Leo, donuk şehrin donuk insanları arasından yürüyerek, kâh kalabalık kâh ıpıssız köşelere girip çıktı. Göz alıcı bir düzeni vardı buraların, aynı zamanda elem verici bir havası. Solyaris insanları izlerken alışveriş merkezinde niçin hiçbir saat kullanıcısına rastlamadığını düşündü. Orada geçirdikleri zamanı değerli, bekleyerek geçirdikleri zamanı ise değersiz yapan neydi? Göz gördükçe, kulak duydukça, burun soludukça, ağız tattıkça, ten değdikçe; bunların hepsini aynı anda gerçekleştirmesi ya da birini gerçekleştirmesi fark etmeksizin, her an her yerde önemli bir şey gelebilirdi insanın başına… Neyse ki yanında yürüdüğü adam değersiz bir süre olduğunu sandığı o sürenin içinde ne olduğunun peşindeydi; vakit artık değerliydi…  Leo’nun aradığı bankayı bulmasına yardım ederse ve geçirdikleri bu süreci diğer saat kullanıcılarıyla paylaşıp onları bilinçlendirirse bir kahraman olabilirdi. 

    Bilge Kadın’ın bulunduğu harabe malikaneye geldiklerinde, malikane girişinde yolları kesildi. Neden geldikleri sorulduğunda Leo açıkladı. Malikaneye girenlerin artık malikanenin bir üyesi olduğunu ve bu yüzden yüzlerine belirleyici bir desen çizileceği söylendiğinde Leo hemen kabul etti. Solyaris bunu istemedi ki zaten sakalları da buna engeldi. Başta mırın kırın edip sonrasında Solyaris’in de içeri girebileceğini söylediler. Dar ve basık hollerden geçip, diğerlerine nazaran daha geniş bir açıklığa geldiklerinde, yanlarında rehber olarak gelen kişi merdivenleri gösterip Bilge Kadın’ın üst katta olduğunu söyledi. Teşekkür edip merdivenlerden çıktılar. Malikane her an tepelerine yıkılabilirmiş gibi duruyordu. Leo biraz ürkmüştü.

    Leo’nun endişeleri ve korkuları Bilge Kadın’la konuştuklarında rafa kalktı. Bilge Kadın epey hararetle, bankanın gerçek olduğunu bildiğini, bankayı bulabileceklerini söylüyordu. Hatta bazen tekrara düşüyordu ve Leo bunu hiç önemsemiyordu. Üst kattaki konuşma bittikten sonra, merdivenlerden birlikte inerken de sürdürdüler,

    “Doğru yoldasınız çocuklar. Buna emin olun. Orayı bulacaksınız.” diye yineledi Bilge Kadın.

    Solyaris farklı bir şeyler konuşmak istedi, “Peki, kim çalışıyor orada madam?” diye sordu, “Yani beklenmedik bir durumla karşılaşma riskimiz var mı?”

    Durdular. Merdivenler de bitmişti zaten. Bilge Kadın ciddiyetle cevapladı, “İstenmeyen anıların bankasında, beklenmedik durumlarla karşılaşmak, fazla normal bir durum olmaz mıydı?”

    “O anıya ihtiyacım var.” dedi Leo, “ve eğer saatler, imha yerine ihraç ediyorsa, o bankayı, ölümüm pahasına bulacağım.” Leo’nun duraksayarak konuşması Solyaris’in hafif tuhafına gitmişti. “Bankanın bir şehir efsanesi olmadığına dair, netleşen görüşlerim var.”

    Bilge Kadın ciddi bakışlarını sürdürdü ve bir anda mekanik bir hareketle Solyaris’e döndü. Solyaris bunu daha bir garipsedi ancak belli etmemeye çalıştı. En azından burada gerçekten de şansı var gibiydi; ufak pürüzleri görmezden gelebilirdi. Bilge Kadın ona kilitlenmişti, birden garip bir enerji akımıyla sarsılmaya başladı ve evrenden istem dışı çıkıverdi!

    7.Bölüm’ün Sonu
    Yunus Emre Işık

    8. Bölüm bir sonraki hafta sizinle olacak, yorumlarınızı bekliyoruz…

    Arayış – Bölüm 1
    Arayış – Bölüm 2
    Arayış – Bölüm 3
    Arayış – Bölüm 4
    Arayış – Bölüm 5
    Arayış – Bölüm 6

  • Geçememiş

    Geçememiş

    Geçememiş

    Geri verilmez alınan geçmişten kalan,
    Yaralayan, acıtan, susturan ve aldatan;
    Yüreğe bir yük, göze boya olup da,
    En derin bakışları hep acıyla dolduran.

    Geçmişin kapısı büyükçe girdap,
    Ardında sırlar, yalanlar ve doğrular;
    Arkadan bakanı, daimi seyri var,
    Sürekli bir çağıran, dertli bir yar.

    Bırakmaz peşi, durdurur işi,
    Aratıp aratıp da yordurur gözü;
    Kırıp geçirir heves kimliği,
    Baskı altında buldurur özü.

    Susmadan konuşur, pek bi dövünür,
    Elleri tutmaz, geri çevirir övünür;
    Bir parça umut satıp yok pahasına,
    “Zengi etti beni” derken görülür.

    Geçmişin yakasına yapışma boşa,
    Köprü yoktur o uzak yakaya;
    Ne su geçer aradan üstünde gemi olsun,
    Ne kuş uçar oraya çokca yemi olsun.

    Varırsan bir gün eskaza geçmişe,
    Hata defterini sıkıştırır eline;
    Gözyaşları verir sana, iyi bak diye onlara,
    Ama bakamazsın çünkü bir gün ağlarsın…

    Acıysa geçmiş acıtır içini,
    Tatlıysa kendine hapseder seni,
    Elbet çeker sonsuza dek ellerini;
    “Gitme” der sana ama gitmeli.

     

    Yunus Emre Işık

  • Anlam Bulmak

    Anlam Bulmak

    Sessizliğin gürültü yapmaya başladığı bir ormanda, hayatıma benzeyen bir ağacın arayışındayım. Seçtiği yaşam alanını, saldığı köklerin uzunluğunu, gövdesinin şeklini, çatallandığı yolları ve o yollarda büyüttüğü yaprakların sayısını görmek istiyorum. Dahası temasta bulunduğu diğer ağaçları…

    Ne biçim bir ormandır ki bu, taşından toprağına çayırından ağacına hiçbirinin şekli birbirine benzemiyor. Birbirine yakın bulduğum iki seçenek üzerinde duramıyor, hayat ağacıma tek bir adım daha yaklaşamıyorum. Envai varlığın öbek öbek teşekkül ettiği bu yeşil okyanusta, tekillik ve yalnızlık ürpertisiyle doluyorum…

    Geziyorum, bazen yürüyor bazen koşuyorum. Nefes nefese kalıp hiçbir sonuca varamıyorum. Tam o anlarda sessizliğin gürültüsünü kendi gürültümle bozmak istiyorum ama çekiniyorum. Varoluşuma yakacağım içten bir ağıdın buradaki her şeye zararı olacağını hissediyorum. Çok geniş bir ağın köprü kuran mihenk taşlarından biriymiş hissi içinde, bencilliğin kıyısına uzaktan bile bakamıyorum…

    “Senin kendini arayışın da bencillik değil midir?” diye soruyor içim; ağızdan dışarı çıkmaya korkan sesi beynime dağlayarak. Soruların kızgın ateşi kalp tellerime kadar karıncalanma yapıyor. Suçluluk duygusunu da tanımlama aracım olan benliğim, kendi varlığı için suçluluk duyarak büyük paradokslar oluşturuyor. Bir karadelik tarafından yutulduğumu fark ediyorum…

    Yoklukta yok olarak ne kadar süre kaldığımı kim bilebilir? Düşünmeye devam etmem, yokluğun varlığını idrak etmemde son bulur. Şüphesiz sessizliğin gürültüsü, yokluğun varlığı da demek. Ne zaman bir karadelik tarafından yutulduğumu hissetsem korkuma galebe çalıp çığlık atıyorum. Ses ağızdan çıktığında artık ne o ormanda kalabiliyor ne de bir ağacın arayışında olabiliyorum…

    Rivayet ederler ki son değil yol önemli. Yoklukta yok olmak da varolmayı bir kez daha haketmenin yoludur. Şimdi unuttuğum şeyi tekrar anımsıyorum: Varoluşuma anlam katmak için yaptığım her şey, bazen hiçbir şey olduğumda anlam bulacak…

    Yunus Emre Işık

  • Arayış – Bölüm 6

    Arayış – Bölüm 6

    Bölüm FA: Sınırı geçmek!

    Solyaris bu seferki evrenine varır varmaz çok büyük bir ağırlık hissetti. Bu ağırlığı artık kelamını etmekten sakındığı enerji ve ışık ağına bağlı ruhunda hissetmekle kalmamıştı; bedeninde de hissetmişti, fazla değişken bir yük gibi. Etraf çok güzeldi; sıra dağlar, göller, mis kokulu çimenler, görkemli çiçekler ve havada uçuşan parlak cisimler…  Yolu henüz yarıladığını hissetmesinden midir, bir öncekine göre fazla güzel bir evrene düşmesinden midir ya da bu evrende işleyeceği suçun malum olmasından mıdır bilinmez, olduğu yere çömüp ağlamaya başladı. İlk kez ağlıyordu ve gerçekten de ağlamanın verdiği rahatlamaya inanamamıştı. Ortamla resmen tezat oluşturmuştu ve etrafta onun bu gözyaşlarını mutluluk gözyaşları olarak algılayabilecek herhangi biri de yoktu. Göller akıntısını kesti, çimenlerden havaya doğru uçuşan efsunlar kesildi, çiçekler kafalarını Solyaris’in olduğu tarafa döndürürken, uçuşan cisimler Solyaris’in başına doğru toplandı. Çevrede büyük bir şaşkınlık vardı. Solyaris, ona yoğunlaşan atmosferi fark edemeden omzunda bir el hissetti. Dönüp baktı.

    Beyaz elbiseli, esmer, güzel bir kadındı bu; yüzünde ve saçında parlak detaylar vardı. Elbisesi dökümlüydü, kolları ve bacakları çıplaktı. Doğrusu aynı elbisenin bir çeşidi kendinde de olsa fena olmazdı; hava epey sıcaktı. “Neden üzülüyorsun?” diye merakla sordu Kadın, ses tonu fazla yumuşaktı; onun olduğu yerde üzülmeye kıyılamazdı.

    “Gözüme bir şey kaçtı.” dedi Solyaris ne dese bilemeden, yine de bunu demese miydi en azından?

    “Buradaki hiçbir kardeşim göze kaçmaz.” dedi Kadın etrafta uçuşan cisimlere ve ışıklara bakıp, “Keşke kaçsalar.”

    Solyaris garipsedi, ardından merakla sordu, “Kimsin sen ve burası neresi?”

    “Kardeşlerimin her biri bana ayrı bir isimle fısıldar ancak Bekçi gitmeden önce bana sadece ‘Peri’ derdi.”

    “Bekçi mi?”

    “Evet, uzun zamandır onu bekliyorum. Burası onun sınır alanı. Bir süre burada kalmam gerektiğini söyledi. Sınırları geçmemek için de uyardı beni. Zaten geçmezdim ki, neden uyardığını hala düşünürüm.”

    “Burada mutlusun öyleyse?” diye sordu Solyaris.

    “Tabii ki. Sen neden üzgünsün, seni kim gönderdi?”

    “Burası…” diye etrafına bakındı Solyaris, “Fazla güzel bir yer…” Doğruldu, Peri’nin gözlerine baktı, “Beni kimin gönderdiğini bilmiyorum. Sürekli boyut değiştiriyorum. Bir amacım var: Kahraman olmak.”

    “Kahraman mı?” diye meraklandı Peri.

    “Evet, bilir misin ne demek?”

    “Anımsar gibiyim. Uzak bir geçmişten.”

    “Burada kahramana ihtiyaç yok, hiç oyalanmadan gitsem iyi olacak.” dedi Solyaris. Bir süre bekledi. Ardından kafasını rengarenk göğe çevirdi. Yine bekledi ama gidemedi. Bu duruma sevinse mi üzülse mi bilememişti.

    “N’apıyorsun?” diye sordu Peri.

    “Gitmeye çalışıyorum.” dedi Solyaris.

    “Buradan tek bir çıkış yolu var, sınırlardan birini geçmelisin.”

    “Gerçekten mi?” diye şüpheye düştü Solyaris.

    “Elbette. Yapmaya çalıştığın şekilde başka bir sınır alanına gidemezsin, en fazla aynı alanda yer değiştirebilirsin. Onu ben de yapabiliyorum.” dedi Peri ve etraftaki ışıkların bir kısmını kendine doğru çekerek ışınlandı. Solyaris nereye gitti diye etrafa bakarken, ondan yüz metre kadar uzakta olan gölün başına cisimlendiğini gördü. “Gelsene, sana etrafı gezdireyim.” diye seslendi Peri.

    Solyaris içini çekip hareketlendiğinde, çevrenin ilgisi dağıldı. Çimenler efsunlanmaya, çiçekler başka yöne dönmeye, uçuşan cisimler kafalarına göre takılmaya başladı. İçi yumuşuyordu, havadan ya da sudan olacak, mutsuz olmasına neden olan çıkmazları unutuyordu…

    Peri ona günde dört renk değiştiren gölleri anlattı. Birbirine bazen homurdanıp bazen takdirle yaklaşan dağları, gıdıklanarak uyandırılmaktan hoşlanmayan ağaçları, arada bir rahatsızlanıp çamurlaşan toprağı, ezgiler mırıldanan ayı, bazen erkenci bazen gecikmeli olarak gelen güneşi, gösteriş meraklısı çeşmeyi anlattı… Solyaris’in toprağın niçin rahatsızlandığı yönündeki merakını, sınırlar dışında kalan öbür alanlarla kurmak zorunda kaldığı bağlantıyı öne sürerek giderdi. Solyaris tam bu noktada, Peri’nin sınır dışında kalan yerler adına kötü düşündüğünü ve kötü hissettiğini fark etti. Sınırlar mevzusunu deşmek istediğinde kıyısında yürüdükleri göller uyarır gibi kabarıyordu…

    “Aslında ben de meraklıyım bu konuda.” diye itiraf etti Peri kulağına eğilip sessizce, “Mutluluktan kalan vaktimi, mutsuzlukları düşünerek geçiriyorum.”

    “Sınırı geçmek, mutsuzluk mu demektir senin için?” diye sordu Solyaris.

    “Elbette.” dedi Peri, sorulan tüm soruları böyle cevaplayabilirmiş gibi, “Bekçi öyle söyledi.”

    “Bana sınırlar ve Bekçi hakkında daha fazla şey anlatmalısın.” dedi Solyaris.

    “Ay geldiğinde ezgisini dinler ve uyurlar.” dedi Peri aynı fısıldamayla etrafına bakıp. Utanmış gibi bir hali vardı, yanakları kızarmıştı, “O zaman daha rahat konuşabiliriz.”

    “Onlar sana kötü de davranabiliyor mu?” diye endişelendi Solyaris çevredeki her şeye sırasıyla bakıp.

    “Hayır,” dedi Peri hemen, “sadece onları incitmek istemem… Onlar benim kardeşlerim.”

    “Anladım.” dedi Solyaris büyülenir gibi, Peri’nin bu naifliği gerçekten içine işliyordu.

    Sonrasında sadece gezindiler. Peri anlattı, Solyaris dinledi. Burası hakkında keşfedilmiş ve keşfedilecek o kadar çok şey vardı ki, Solyaris sınırlar içinde kalan bu alanın ne kadar da derin bir ağı olduğunu düşündü. O gece Ay gelmedi. Söylediklerine göre genelde geciken Güneş olurdu; Ay ilk kez gecikmişti… “Belki de böylesi daha iyi olur.” dedi Peri, “Yarın gelip ezgilerini fısıldadığında kardeşlerim çok daha derin uyuyacaklardır.”

    “Ya sen de uyursan?” dedi Solyaris.

    “Bekçi gittiğinden beri fazla uyuyabildiğim söylenemez.” diye karşılık verdi Peri, “Peki sen? Sıkça uyur musun?”

    “Pek alışkın olduğum bir şey değil.” dedi Solyaris, “Günün birinde kendimi çok uyuyor olarak görürsem bileceğim.”

    “Neyi?” diye meraklandı Peri.

    “Enerjiden ve ışıktan fazlasıyla uzaklaştığımı.” dedi Solyaris buna eminmiş gibi, “Çünkü uyku enerjiye ve ışığa alışmak içindir.”

    “Nedir enerji ya da ışık dediğin?” diye sordu Peri, “Buradaki gibi bir şey değil sanki?”

    “Buradaki bir şey.” dedi Solyaris, “ve her yerdeki. Bunu açıklaması çok zaman alabilir. Boş ver, bu senin düşünmen gereken bir şey değil, en azından şimdilik.”

    Peri daha fazla soru sormadı. Daha fazla cevap duymak onu endişelendiriyordu belki. İkisi de bir saat kadar denebilecek bir süre uyuklamışlardı ve uyandıklarında öyle uykularını almış gibiydiler ki, bol bol gerindiler. Solyaris acıktığını söylediğinde, Peri onu çeşmeye götürdü. Çeşme, etrafı iri kayalarla sarılmış, yerden bitme, basit bir şeydi. Çeşmeyi açtıklarında akan su yere akacağına havaya doğru yükseldi; havada şekiller çizip ikiye bölünerek Solyaris’in ve Peri’nin ağzının dibine kadar geldi. Peri gülümseyip ağzını açınca, Solyaris de aynısını yaptı. Ağızlarından içeri berrak, buz gibi bir su girdi. Su midelerine inerken tüm hücrelerinin yenilendiğini hissettiler. Karın tokluğu da cabasıydı! “Müthiş.” dedi Solyaris keyifle.

    Birbirine homurdanan dağların arasını bulmakla uğraşırken epey vakit geçirdiler. Ay, o gün de gelmemişti… “Belki de ezgileri son bulmuştur…” diye düşünmüştü Solyaris, “Ya da ben gelince daha da gelmek istemedi…”

    “Güneş huysuzlanmaya başladı.” dedi Peri, fazla sıcaktan yanan çiçeklerin kızar gibi güneşe kafa çevirip ciyakladıklarını duyunca, “Çiçekler de öyle. Sonrasında toprak başlayabilir. Bu bir zincirleme. Neden gelmedi ki acaba?”

    “Kim bilebilir ki?” dedi Solyaris omuz silkip.

    Bu sefer hiç uyumadan geçirmişlerdi o günü. Neyse ki uyuklamaya bile içleri el vermeyen çevre sakinleri uykusuzluk yüzünden şikayetçi değillerdi. Nihayet, Güneş’in kaçar gibi çekildiğini ve yerini Ay’ın aldığını izlediklerinde ikisinin de heyecanı arttı. Ay, Güneş’in ona demediğini bırakmamasına karşın büyük bir kırgınlıkla ezgiler söylemek istemediğini beyan etti ve sadece, “Uyu da büyü.” diyerek tüm çevreyi uykuya boğdu. Gecikmeli uyku ve Ay’ın gözü görmez halde olmasına neden olan kırgınlığı göz önüne alınırsa Solyaris ve Peri için konuşulacak her şeyi konuşmanın tam sırasıydı.

    “Bana önce Bekçi’den bahset.” dedi Solyaris hemen. Çeşme başındaydılar.

    “Her sınır alanının bir bekçisi vardır.” diye konuşmaya başladı Peri erine çekine, “Biz periler tüm alanları gezmek ve bekçilere ihtiyaç halinde yardım etmekle yükümlüyüz. Burası benim ilk alanımdı. Geldiğimde öyle heyecanlı ve öyle enerji doluydum ki Bekçi beni takdir etmişti. Bana çok iyi davrandı. Benim sana yaptığım gibi bana buraları gezdirdi. Ona herhangi bir ihtiyacı var mı diye sorduğumda, yüzüme uzun uzun baktı. ‘Sana ihtiyacım var’ dedi, böyle şeylere hazırlıklıydım, ne konuda olduğunu sordum, ‘Senin iyiliğine’ dedi, ‘Enerjine’ Tam olarak anlayamadım, sonra uzun uzun açıkladı, kendisinin buradan bir süreliğine gitmesi gerektiğini, onun yerine vekaleten bekçilik yapmama ihtiyacı olduğunu söyledi.”

    “Sen de kabul mü ettin yani?” diye söylenir gibi oldu Solyaris.

    “Daha önce bir bekçinin bu tarz bir talep ilettiğini duymamıştım ancak her şey tekerrür halinde olmayabilir. Nizamın bir parçası olduktan sonra elinden ne gelirse yapmak durumundasın. Bu benim görevimdi. Bir süreliğine kabul ettim.”

    “Ne kadar süredir yok?”

    “Saymadım, uzun zaman oldu.” diye omuz silkti Peri.

    “Sınırlar.” diye atıldı Solyaris, “Bana sınırlardan bahset.”

    “Dört sınır var.” dedi Peri lafını esirger bir tavırla, “Biri benim buraya girdiğim yerde. İkisi tuhaf bir biçimde kapı duvar, yanına yaklaşmaya kalktığında öteki taraftan tehditkâr sesler yükseliyor.”

    “Ya da belki de sınırın kendisinden.” dedi Solyaris, “Sanki, bir şeye zorlanmış da kızmış gibi…” Peri anlamadan baktı, “Ya, dördüncüsü?”

    “Bekçi’nin gittiği yer. Aynı zamanda geçmemem için beni tembihlediği yer.” dedi Peri, “Orada sadece bir kaya parçası var. Oraya yaklaştıkça hava ılıyor ve buradaki güzellikler sekteye uğruyor.”

    “Senin sonraki Bekçi için çıkış yerin orası değil miydi?” diye meraklandı Solyaris.

    “Evet.” dedi Peri omuz silkip.

    “Seni alıkoymuş olmuyor mu o şekilde?”

    “Bekçiler güvenilirdir, ne yaptığını bilir. Önemli bir işi vardır ve o gelmeden gidersem başıma bir şey gelecektir.”

    “Tanıdığın ilk bekçi oyken, bekçiler hakkında genel kanaatlere varamazsın bence.” dedi Solyaris.

    “Sınır Bekçisi işini bilir.” diye diretti Peri, Solyaris Peri’nin düşüncelerinde Bekçi’nin ne ara ‘Sınır Bekçisi’ olarak tanımlanıp saklandığını anlayamadı; buradaki nizam isteyenin kafasına göre baştan mı kuruluyordu? Peri artık, sınırı geçmek için sınır bekçisini bekleyen vekil olarak mı kayıtlara geçecekti?

    Uzun bir müddet konuştular. Konuşmanın seyri, Solyaris’in kendisiyle birlikte onu da Bekçi’nin geçtiği sınırdan geçirmek düşüncesine doğru ilerledi. Peri, hiç de bunu yapabilecek gibi durmuyordu. Hatta bir ara Solyaris’e ‘keşke gelmeseydin’ der gibi bir bakış attığında Solyaris alınıp sessizleşti. Kâh sessiz kalarak, kâh çeşmeden içerek bölük konuşmalara devam ettiler. Ay gidip Güneş geldiğinde, Solyaris Peri’ye artık gitmesi gerektiğini, onu sınıra götürmesi gerektiğini söyledi. Bu kendisi için de gerekliydi. Peri ısrarına dayanamadan onu sınıra götürdü. Sınıra yaklaştıklarında gerçekten de hava ılımıştı ve etraftaki canlılık azalmıştı. Alanın bu kısmında toprak bile yer yer çıplaktı.

    “Bana güven olur mu?” diye sordu Solyaris ve Peri’nin elinden tutup gerçekten de bir kaya parçasından ibaret olan sınıra doğru sürükledi. İnanıyordu ki, kayanın öbür tarafına geçince hiç de bir şey olmayacak! Yanarsa Bekçi’nin başı yanacak…

    “Gerçekten yapamam!” diye durdurdu Peri, kaya parçasının dibine geldiklerinde, “Bekçi geçmemem gerektiğini söyledi, anlamıyor musun?”

    “Şunu kabul et Sınır Bekçisi diye bir şey yok!” diye yıldı Solyaris, “Varsa da çoktan terk etmiş gitmiş. Seni bu çizdiği sınırlara hapsetmiş, sonra kaybolmuş!” Peri’nin ifadesiz bakışlarını görünce biraz daha sakinleşerek sürdürdü, “Bak biliyorum sen de gelmek istiyorsun. Gel, hadi geç. Yoksa benle gelemezsin ve ben, gitmek zorundayım.” diyerek son kozunu oynadı.

    “Neden gitmek zorundasın? Anlamıyorum hiç!” diye sinirlenir gibi oldu Peri.

    “Sonsuza dek…” diye elini açtı Solyaris, etrafı kastederek, “Burada mı kalmak yazgım ha?” diye küçümsedi, Peri etrafına baktı, “Hiç sanmıyorum.” dedi Solyaris emin gibi, “Başka şeyler var, başka yerler var biliyorum. Hem sen,” diye yalvarır gibi oldu, “bu, Bekçi’ye niye bu kadar inanıyorsun anlamıyorum ya… Çok iyi diye kimseye sınır çizilemez! Anladın mı?”

    Peri kafasını öne eğdi, ne diyeceğini bilemez haldeydi. Önündeki kaya parçasına baktı; sınırı koyan bu küçük şeye… “Geçiyorum ben.” dedi içinden ansızın yükselen bir özgüvenle. Solyaris’in daha da konuşmasını beklemeden kaya parçasının üzerinden zıplayıverdi.

    Solyaris o anda şoke oldu çünkü Peri’nin üzerindeki elbise kararıp kasvetli bir hal alırken, yüzü güzelliğini kaybetti; dehşet içinde bir etrafa, bir üzerindeki elbiseye, bir de Solyaris’e baktı. Burası soğuktu. Artık ışıklar yoktu! Havada uçuşan kül tozları vardı. Sınır, Solyaris’i değil, Peri’yi değiştirmişti. Solyaris en başından hissetmişti zaten bunu, bu boyuttan çıkamamasının nedeni sınırlardan geçmek zorunda olması değildi! Burası onun boyutu değildi ki! Boyut kuralları, boyutun çatısı altında doğup büyüyenler içindi… Ona kederle bakan Peri’ye pişmanlıkla baktı. Peri daha fazla dayanamadı, gözleri kapandı ve bedeni Solyaris’in kollarına düştü.

    “Hayır!” dedi Solyaris, “Lütfen! Lütfen bir şey olmasın! Özür dilerim! Özür dilerim! Gözlerini aç!” Kendini ilk kez tam anlamıyla suç işlemiş gibi hissediyordu. Bu katlanılması güç bir durumdu. Sınırı geçmişti! Her anlamda… Eliyle Peri’nin yüzünü sevdi, onu tekrar kaya parçasının öbür yanına taşımak istedi ancak geri dönüp baktığında kaya parçasının olduğu bölgeyi tehlikeli biçimde dalgalanan bir enerji duvarı sardığını gördü. Enerji duvarının akımları yüzünde şeritler oluşturmaya başlamışken, “Uyan lütfen…” dedi Peri’ye tüm içtenliğiyle. Peri hafiften gözlerini açar gibi oldu, halsizdi, hareket etmekte güçlük çekiyordu.

    “Kim var orada?” diye gür bir ses duyuldu öteden.

    “Dinle.” Dedi Solyaris, Peri’nin kulağına doğru eğilip, “Başka bir alandayız. Yeni Bekçi geliyor… Ben sana yaptığım şey için çok üzgünüm, özür dilerim… ama belki de olması gereken buydu. Bencil olduğumu düşünme, öyle gözükebilirim ama gerçekten öyle hissetmiyorum… Gitmem gerek, şimdi güçlü ol ve Bekçi’nin ihtiyaçlarını giderip başka bir sınırdan geç. Unutma, bir daha başkalarının ihtiyacını giderirken kendinden ödün verme… Görüşmek üzere. Işıkla kal…” Peri’nin yüzündeki tebessüm Solyaris için en anlamlı şeydi… Gür ses diplerine kadar gelmişken, orayı terk etti.

    6.Bölüm’ün Sonu
    Yunus Emre Işık

    7. Bölüm bir sonraki hafta sizinle olacak, yorumlarınızı bekliyoruz…

    Arayış – Bölüm 1
    Arayış – Bölüm 2
    Arayış – Bölüm 3
    Arayış – Bölüm 4
    Arayış – Bölüm 5

  • Uyku Sersemi

    Uyku Sersemi

    Uyku Sersemi

    Uyandım gece an-sızı,
    Hücrelerim üst boyutlarda titreşmekte,
    Bedenim dünya boyutunda çevrim-dışı.
    Sağım, solum önüm arkam sobe,
    Biri var yakınımda gerçek-dışı.

    Sesleniyorum önce zihnimde,
    Derken ses olarak çıkıyor kelam-hakkı.
    O yüce ışık içimde bir yerde,
    Gözlerim açılınca etraf tuhaf-yansı.
    Dağılıyor git gide düşünce,
    Şimdi buradaki gerçeklik ele-başı.

    Farklı odalar farklı yataklarda,
    Bazen yolda açılır göz, bazen yalnızlıkta…
    Kalabalıklar sen olur,
    Sen en büyük kalabalık…
    Söylersin söz olur,
    Geri çekilir O ışık…

    Ateş cayır cayır yükselir içinden,
    Geçeceksin elbet bu su cennetinden;
    İçin kıpır kıpır olur yükseklerden,
    Döneceksin er geç iyi donanmış halden…

    Bilirim, zan da an kadar gerçek görünür,
    Sen yine de sessiz kal, ses çabuk ürür,
    Kalp dediğin taht gerçeği hep görür,
    Çalap seninle sen olduğunda yürür…

    Şimdi başkası olmamak için yürüyorum,
    Hem başka diye bir şey yok ki…

    Bir ihtimal verip susuyorum…

     

    Yunus Emre Işık

  • Ya Sonra?

    Ya Sonra?

    Hayatın hangi anında öncesinin hangi anında sonrasının baskın olduğunu çok nadir yakalar insan. Tıpkı bu yazı gibi, geçmişteki ve bu andaki cümlelerin karışımı yetmez, bir de gelecekten cümleler yankılanır kaleme: “Yaz… Beni de yaz… Kafana, kağıda, kullandığın teknolojik aygıtlara… Nereye yazıyorsan yaz ama yaz beni…”

    Geçmişe bakıyorsun, olmasını beklediğin şekilde çok az şey olmuş orada, günü gelip bir biçimde olduğundaysa öyle bakışmışsın ki onunla, bir an için her şey anlamsız gelmiş. Umduğun, beklediğin, büyük bir heves içinde dilinden eksik etmediğin onlarca şey, sen kuyruğunu kıstırıp kaçarken arkandan öylece bakıvermiş.

    Şimdiye bakıyorsun, yol zor, yol uzun, kısa sürse bile yolcu için uzun bir deneyim olacak. Ne var ki biri de gayretlenip esaslı bir yoldaş olayım diye gelmiyor yanına. Hani o hep beklenen süper kahraman meselesi; hayatının seyrini bir anda değiştirecek biri. Hepimiz de çok iyi biliriz o kaseti, bir süre sonra kendimize gülüverir söyleniriz: “Kimdir o içindeki senden başka?”

    Geleceğe bakıyorsun, ihtimali olan yeni yollara, bir tutam yalnızlık, bir tutam pişmanlık, bir tutam öfke ve hatta utanmadan orada bir yerde duran bir tutam umut var. Bazen yanında duran umudu öldüresin geliyor fakat katil olamıyorsun, öyle kıyılamaz bir kurban ki bu, kıydığında seni de yokoluşa götürür…

    Sonra her birine bakıyorsun, geniş çaplı bir taramaya niyetleniyorsun. Gücün, takatin ve aklın varsa deşip çıkarıyorsun seni sen yapan doğrularını ama onlar bile eskimiş, paslanmış, tozlanmış yahut eksik kalmış oluyor. Kendini parçalasan faydası yok, sussan olmaz susmasan ayrı dert. Canına okuyor etrafında dolaşan cevapsız sorular, geçmişten, şimdiden, gelecekten; hepsi özenle sorulmuş, cevabı bir türlü verilmemiş türden…

    Hep başa sarıyor kaset, bir daldan başka dala… Mutluluğa, bir hikayenin kahramanı olmaya inanmışken, bir bakıyorsun ki gücün tükenmek üzere. Ya sonra?.. Bir şey oluyor ve gücün kudretin yeniden harlanıyor. Harlayan nedir içimizdeki ateşi? Ötekinden beklediğimiz cevapları kendimizin vermesi mi? Tükenmek bilmeyen bir yaşama hevesi mi? Daha üst bir kudretin yeniden verilen şanslarına olan güvenimiz mi yoksa?

    Gün gider cevabı vermiş olursun, gün yaşanır heves öldüremediğin umuda ateş olur, gün gelir şansı yeniden bulursun. Mesele belki de “Ya sonra?” meselesi, etrafımızdakilerin bir kısmı her şeyini oturtup kök salmış diye bizim de mi böyle olmamız gerekir? Sen ve ben belki de “Ya sonra?” lı bir maceranın, devinim içindeki parçalarıyız… Kök salan bir ‘olma’ hali değil, gizli saklısı olamayan bir yansıyız…

    Yunus Emre Işık

  • Arayış – Bölüm 5

    Arayış – Bölüm 5

    Bölüm DR: Tuhaf dünyanın tuhaf kadını!

    Loş ışıklı bir evin içindeydi. Holde duruyordu. Duvarlar basıktı. Odaların birinden bir ağlama sesi geliyordu. Ses, sessizliğin içinde öyle berraktı ve öyle elem vericiydi ki Solyaris’in içi cız etti.

    “Ağladığını duyabiliyorum güzelim.” diye alaycı bir adam sesi yükseldi başka bir odadan, bu oda Solyaris’in arkasında kalıyordu, “Vazgeç artık şu mızmızlanmalarından da içki doldur bana!”

    Ağlama sesi kesildi. Solyaris birkaç adım önünde, sağ tarafta kalan odadan bir kadının çıktığını görünce hemen saklanmak istedi. Kadın’ın onu görecek hali yok gibiydi; sağdan çıkıp birkaç adım yürüdükten sonra soldaki kapıdan içeri girdi. Solyaris hemen peşine gitti. Dar bir mutfaktı burası. Solyaris kapısında durup onu görecek hali olmayan Kadın’ı izledi. Siyah saçları omuzlarındaydı, genç biriydi. İçkileri hazırlamaya çalışırken bardaklardan biri kırılarak elini kesti. Diğer eliyle alelacele başka bir bardak koyup içkiyi ona doldurdu. Kesilen yerden akan kanı görünce duraksadı. Melül bakışları ansızın hinleşti. Elini doldurduğu bardağın üzerine doğru ağır ağır götürüp durdu. Akan kan içkinin içine karışıp rengini değiştirdi. Aynı bakışlarla mutfak kapısına doğru döndüğünde ürperdi.

    “Ben, ben katil değilim.” dedi Solyaris hemen kısık sesle, “İyi biriyim!” Bu açıklamanın ne kadar işlerliği olurdu buna emin değildi. Sonuçta milletin evinin içindeydi! Kadın’ın korkuyla bağırmasını ya da kafasına bir şey geçirmesini beklerken, Kadın hafif bir duraksama sonrası ona sus işareti yapınca şaşırdı.

    Kadın bardağa bir kez daha baktı. Ardından kanla karışan içkiyi alıp Solyaris’in yanından geçti gitti. Solyaris hemen peşinden yürüdü. Az önce adam sesinin geldiği odaya gittiler. Kadın içeri girerken, Solyaris yine kapı eşiğinde gözleme koyuldu. İçerideki adam yapılı biriydi, orta yaşlardaydı ve bıyıkları vardı. Kadın, Adam’ın yanına gidip bardağı uzattı. Adam uzandığı yerden doğrulup bardağı eline aldı. Kadın’a yanına oturması için kafasıyla işaret verdi. Kadın oturdu. Adam içkinin tadını beğenir bir ifade takınınca Solyaris midesinin bulandığını hissetti.

    “Değişik bir aroması var.” diye sırıttı Adam, “İçine zehir falan koymadın dimi güzelim?” Alay eder gibi güldü. “Zehri nereden bulacaksan tabii!”

    “Yarasın.” dedi Kadın naif bir sesle.

    “Yarayıp yaramadığını birazdan ikimiz de göreceğiz.” dedi Adam, Kadın’ın Solyaris’e yaptığı gibi Kadın’a sus işareti yapıp boynuna yapıştı. Kadın, boynu emilirken dimdik karşıya bakarak durdu. Çok geçmedi, adam öksürerek dudaklarını ayırdı, ağzından kan gelmeye başladı. Büyük bir şokla Kadın’ın yüzüne baktı, “Lilith…” dedi dişlerini sıkarak, kendine gelir gelmez Kadın’ı boğacak gibi gözüküyordu, “Bilgiyi nasıl aldın?” diye tükürür gibi sordu ancak daha fazla konuşamadı. Nefes almakta güçlük çekip boğulmaya başladı. Kadın ayağa kalkıp bekledi. Her yer kan olmuştu. Adam nihayet öldüğünde, Solyaris yutkundu. Acaba az önceki evrenden ayrılamamış mıydı? Sadece mekân mı değiştirmişti?

    “İçeri gelsene…” dedi Kadın, Solyaris’in kapı eşiğinde ne yapacağını bilemez halde durduğunu görünce, “Katil olmadığını biliyorum, gördüklerin yanıltmasın, ben de katil değilim…”

    Kadın’ın ses tonu Solyaris’in içeri girmesi için yeterince ikna ediciydi. Solyaris, cesedin durduğu koltuğun karşısına geçti. “Bunu neden yaptın?” diye sordu.

    “İçeriye gizlice girmediğini biliyorum.” dedi Kadın, “Her yer kilitli, bu imkansızdı. Başka yerden gelmiş olmalısın?”

    “Sürekli boyut değiştiren bir abdalım.” dedi Solyaris, “Ait olduğum yeri arıyorum.”

    “Uzak bir gelecektesin.” dedi Kadın, “Gelecekten gelmiş olabileceğini sanmıyorum, burası her şeyin bittiği yer.”

    “Gerçekten mi?” diye şaşırdı Solyaris, “Burası mı uzak gelecek?”

    “Geçmişten mi geldin yoksa?”

    “Geçmişimin olduğuna emin değilim. Geleceği de gelince göreceğim.” dedi Solyaris, “Belki de bu durumu sabit bir zaman ağının içinde, doğrusal bir yer değişikliği değil; farklı zaman ağlarının iç içe geçtiği, küresel bir döngü olarak kabul etmeliyiz.”

    “Bu boyutu enteresan bulmuş olmalısın.” dedi Kadın.

    “Boyutların hepsi enteresandı ve öyle olacak.” dedi Solyaris, “Ama sanıyorum ki burada dairesellik es geçilmiş. Doğrusal olan çok ilkelken, her şeyin birbiriyle karışabildiği küresellikse çok medeni. Dediklerimi anlıyorsun ya? Daire yordamı kayıp burada…”

    “Bunu nereden anladın?” diye merakla sordu Kadın, Solyaris’in böylesi konuşmalar yapıyor olması, hazine bulmuş bir hava katmıştı mimiklerine.

    “Burada ikiniz birbirinize eşit davranmıyordunuz.”

    Kadın bir kahkaha patlattı. Kahkahası geçip gülümsemeleri baş gösterdiğinde Solyaris etkilendiğini hissetti. “Uzun yıllardır böylesi gülünmemiştir.” dedi Kadın, “Ne içeride ne de dışarıda…” Gülümsemeleri silindi. “Dışarıda hiçbir şey kalmadı… Ben dünyanın yeni son kitabını yazma peşindeyim ancak ne kâğıt ne kalem ne de düşünce var.”

    “Kompüter?” diye sordu Solyaris.

    “Ne demek istediğini bilmiyorum. Burada öyle bir şey yok. On yıl öncesine kadar nadiren kâğıt ve kalem bulunabiliyordu, şimdiyse bulunsa direkt açık artırmaya çıkar. Tabii kimse kitap yazmak için alacak da değil, olsa olsa nostaljik bir dekor olur onlara! Çoğu ona bile cesaret edemez, tozutmaktan korkarlar.”

    “Tozutmak mı, o da ne demek?”

    “Delirmek demekti bir zamanlar. Sonra Kornacılar deli yaftası yapıştırdıkları herkesi elektrik akımıyla bin bir parçaya ayırıp, ortadan kaldırmaya başlayınca tozlara karışmak anlamına gelmeye başladı. Cesedin bile kalmıyor…”

    “Peki bu adam?” diye hareketsizce yatan adamı gösterdi Solyaris, “Bu kim oluyor?”

    “O da bir Kornacı’ydı…” dedi Kadın, “Kitap yazmak gibi bir düşüncem olduğu öğrenilir öğrenilmez ikinci dereceden suçlu ilan edildim. Kornacılar’ı peşime taktılar.”

    “Kaçamadın sanırım?”

    “Öyle olsa yine iyi. Suçlu diye hapse tıktıkları diğer insanlarla ömür çürütmeye razıydım. Emindim ki onlar deli yaftası yapıştırılacak kadar özgür ruhlu cezalılar ancak tozutmamak için susuyorlar. Beni yakalayıp hapse götüreceklerken bu adam önümüze çıktı!” diye tiksintiyle baktı Kadın, “Onlara, benimle ilgileneceğini, hapse atılmamam gerektiğini söyledi! Bir de bana özgürlüğümü verirmiş, lütfetmiş gibi tavır takındı. Gördüğün gibi, her anlamda kölesiydim. Anahtarlar ceplerinden birinde olmalı, alabilirsek kaçabiliriz.”

    “Şimdilik burada güvendeyiz.” dedi Solyaris, “Nasılsa kimse içeri de ne olduğunu göremez. Seninle vakit geçiriyor olduğunu sanırlar. Biraz daha duralım.” Kadın hak verir gibi kafa salladı. “Onu öldürmeyi nasıl başardın?”

    “Benim kanım onun için zehirliydi.” dedi Kadın, “Dün gece gelen uyarı mektubunu okuma fırsatı yakaladım. Kornacılar Birliği onu benim adıma ‘tekrar’ uyarmışlardı. Merak ettim, o işteyken, kayıt altında tuttuğu tüm kasetleri dinledim. Kasetlerde binbir çeşit telefon konuşması vardı. Üzerlerinde tarih yazmadığı için atlaya atlaya gidip yakın bir tarih olabilecek kayıtları aradım. Sonunda bir hafta önce ben de yanındayken yaptığı bir görüşme olduğunu fark ettiğim kasetle karşılaştım. Kasetin aynı serisini daha dikkatli dinlemeye başladım. Meğerse Kornacılar Birliği’ne alınan tüm Kornacılar’ın kan değerleri bozukmuş. Sağlıklı bir kan herhangi bir yolla bulaşırsa ölme tehlikeleri varmış. İçki ona her zaman acı verirdi, öyle olunca bana zorbalık yapardı ve kanımın sağlıklı olmasını diledim…”

    “Tuhaf bir hikâye…” dedi Solyaris, uykusu gelmişti. Kendini epey yorgun hissediyordu. Gözleri kapanıyordu, “Burada biraz uyusam, senin için sorun olmaz ya?” diye sordu.

    “Uyu tabii.” dedi Kadın meraklı bakışlarını üzerinde gezdirip, “Korkma, seni de öldürmem.”

    Solyaris, böyle bir korkuya kapılıp kapılmadığı konusunda net değildi. Çünkü buralarda ölüm denilen şey, bu aşamada onu da kapsayan bir şey miydi bilmiyordu. Kahraman olmadan önce ölmek gibi bir durum söz konusu olamazdı ya… Şimdi uyuyacak ve uyandığında kahraman olacaktı…

    Sıçrayarak uyandı, derin derin nefes alıp tutulmuş olan uzuvlarını hareketlendirdi. Kadın başında duruyor, uyurken nasıl merakla bakıyorsa yine öyle merakla bakıyordu. “Çok fazla uyudum.” diye endişelendi Solyaris.

    “Sadece dört saat.” dedi Kadın omuz silkip, bakışlarında sorgular bir ifade vardı, “Senin için fazla mı oluyor?”

    “Uyuduğum en uzun uyku oluyor.” dedi Solyaris, “Neden öyle bakıyorsun?”

    “Bana kağıdının ve kaleminin olduğunu söylememiştin…” dedi Kadın imayla.

    “Ne-nerede?” diye afalladı Solyaris.

    “Cebinde.” dedi Kadın.

    Solyaris sonradan hatırladı. Elini cebine atıp, önceki evrende arakladığı not defterini ve kalemi çıkardı, “İşte! Senin olabilir! Bununla kitabını yazabilirsin!” diyerek uzattı. Kadın kilitlenmiş halde bakakaldı. Eli titreyerek aldı. “Seni bu kadar korkutan şey nedir?” diye meraklandı Solyaris.

    “Elde etmek…” dedi Kadın, “Çok arzu ettiğin bir şeyi…”

    “Neden ki?”

    “Onunla n’apacağını şaşırırsın… Kaybetme korkusu başlar…”

    “Desene bu bir paradoks.” diye gülümsedi Solyaris, sonrasında cesedin orada bulunmadığını fark etti, “Onu ne yaptın?”

    “Onu hallettim.” dedi Kadın, “Meraklanma. Artık kilitler de açıldı. Dışarı çıkıp hava alabilirsin.”

    “Bak ne diyeceğim.” diye aklına bir şey gelir gibi heveslendi Solyaris, “Yanımda bir şey taşıyabildiğimi yeni anladım. Yani, beraberimde götürebileceğim bir şeyin gerçekten mümkün olabileceğini. Benimle gelsen ya? Diğer yerlere… Hem eminim oralarda bol bol kitap yazabilme fırsatın da olur. Ne dersin?”

    “Oralarda bol bol kitap yazma fırsatım olabilmesi, burada kitap yazarak ulaşacağım itibarı sağlamayacaktır.”

    “Bu delilik.” dedi Solyaris gelişigüzel. Kadın çok sert bir biçimde yüzüne bakınca, ettiği lafın yersiz olduğunu anımsadı. “Tuhaf dünyanın tuhaf kadını mı olacaksın yani?” diye düzeltti, “Bu neyin meselesi anlamıyorum.”

    “Var olma savaşının…” dedi Kadın.

    “Var olmak bir savaş değildir…” diye karşıladı Solyaris.

    “Gerçekten dışarı çıkıp hava almalısın…” diyerek odadan çıktı Kadın.

    Solyaris içini çekip kalktı. Loş ışıklar altında çıkış kapısını bulmak zor olmuştu. Kapıyı açıp dışarı çıktığında evin başka bir odasına girer gibi hissetti. Sokakta da ışıklar loştu. Sokak da evin içi kadar bomboştu. Uzun süre dolandı. Genelde Kornacı Birliği’nden olması muhtemel insanlarla karşılaştı; ellerini kollarını yaya yaya, her tarafta caka satıyorlardı. Merdiven altlarında, karanlık köşelerde birkaç insan daha görmüştü ancak yanlarına yaklaşmadan nasıl bir şeye benzediklerini görmek mümkün değildi. Zaten, caka satanları gördükçe pusuyor, resmen karanlıkla bir oluyorlardı. Daha fazla dolanmadan içlerinden biriyle konuşmak için yaklaştı. O yaklaştıkça gerginlik ve sessizlik de yaklaşıyordu. Yaklaştığı kişi onu taşlamaya kalkınca, “Durun lütfen!” diye seslendi, “Sadece konuşmak istiyorum.”

    “Sadece sen konuşursun zaten.” dedi yaşlı bir adam sesi, “Sen ve senin gibiler.”

    “Sadece konuşmanızı istiyorum.” diye düzeltti Solyaris.

    “Neyi?”

    “Var olma savaşınızı.”

    Yaşlı Adam’ın vücut hatları yavaş yavaş belirginleşirken düşük volümlü kahkahası duyuldu. Kahkaha öksürükle karışıp kaybolduğunda sesi daha tok gelmeye başladı, “Herhangi bir savaş istemiyoruz artık. Yalnızca barış.” dedi, “Elinde barış varsa yaklaş bize!” Son cümle, az buçuk tehditkardı.

    “Barış nasıl mümkün olabilir burada, bana anlatın lütfen.” diye ciddi ciddi sordu Solyaris.

    “Empati!” dedi Yaşlı Adam, artık kirli sakalları ve uzun saçları net gözüküyordu, “Yüce bir empati lazım tabii!”

    “Ya empati?” dedi Solyaris, “Onu mümkün kılabilecek?”

    “Yoksa sen şu nostalji meraklılarından mısın?” diye alay etti Yaşlı Adam, “Kitap falan?”

    “Evet.” diye atıldı Solyaris.

    “Gömüldükleri yeri bulabildiniz mi ki? Kitap detektörü icat edilmedi sanıyordum?”

    “Aslında ben yazmayı düşünüyorum.” dedi Solyaris.

    Yaşlı Adam hızla dibine yanaştı, artık büsbütün açığa çıkmıştı, paçavrayı andırır giysileri, boncuk gözleri vardı, “Delisin yani?”

    “Bence yazmalıyız. Birileri de okumalı.” diye bilmiş gibi konuştu Solyaris, kendine yol yapıyordu, “Önce okuyabileceklere veririz. Ardından Kornacılar’ın içine sızarız.”

    “Tüm bunları yaparken tozutmamış olacaksın yani!” diye dalga geçti Yaşlı Adam.

    “Bunu nereden bilebilirler ki?” diye omuz silkti Solyaris.

    “Bu dünyanın içine doğmamış gibi konuşuyorsun genç! Dünyamız, kitap detektörü icat etmek yerine, kalemle kâğıdın birleştiği herhangi bir mekânı bulan detektörler icat edecek kadar umutsuz vaka!”

    Solyaris, bir süre anlamadı. Ardından idrak edip dehşete kapıldı, “Bunu biliyordu!” dedi bağırarak. Hızla koşmaya başladı. Çıktığı evin hangi ev olduğunu bulmak da zorlandı, evler o kadar benzer yapıdaydı ki!

    Kadın, odasında bir masanın üzerine, birliklerince sır gibi saklanan, yazılmış son kitabı koymuştu. Derin bir nefes alıp yazılan bütün kitapları gözeterek, “Dünyadaki ilk kitaptan, dünyadaki son kitaba ithafen,” yazdı, kendi ismini de iliştirmeyi unutmadı, “Lilith A.H.” Dönüp artık son kitap olmaktan çıkan o kitaba baktı… Tebessüm etti. Masumane, olması gerekenin de bu olduğunu haykıran bir tebessümdü bu; son kitap diye bir şey olmamalıydı… Daha fazla beklemeden, Kornacılar’ın zorbalığını anlatarak başlayacağı bölümü yazmak istedi; en iyi bildiği, en güçlü hissettiği şeydi bu… Birkaç satır yazdı da…

    “Kaldır elleri kaldır!” diye bir ses doldu evin içine. Kadın irkilip kalemi hemen bıraktı. Tüm korkularını yenmiş gibiydi, yalnızca içinde yaşadığı dünyasına üzülüyordu…

    Biri esmer, biri gözlüklü iki kornacı, elindeki ölümcül kornalarla girdiler içeri. Kadın ellerini havaya kaldırdı.

    “Sayende aradığımız son kitabı da bulduk…” dedi gözlüklü olan, “Bu sapkınlık da böylece son bulmuş olacak!”

    Solyaris evin içine girip odaya koştuğunda, diğer kornacının sesi çınlıyordu, “Buna nasıl cesaret edersin anlamıyorum!” Solyaris, Kornacılar’ın, Kadın’a doğrultulan kornalarını görünce durumun vahametini anladı. Kadın, Solyaris’i görünce biraz geriledi; çekiniyor gibiydi. Solyaris, “Bunu neden yaptın!” der gibi iki elini havaya kaldırıp kederle baktı. Kadın, yapacak bir şey olmadığını dile getiren bir omuz hareketiyle kafa salladı; artık ölüme de hazırdı… Kornacılar’ın yüzlerine baktı. Solyaris, bir umutla Kornacılar’a döndü. Loş ışıklar altında iki patlama sesi duyuldu; tiz, çınlayan seslerdi bunlar. Solyaris dehşetle geri çekildi.

    Kadın’ın elektrik akımı gümleyen bedeni parçalara ayrılırken, Solyaris izlemeye cesaret edemeden ayrıldı evrenden… “Neden yaptın Lilith?” diyordu içinden, ufacık bir zamana nice sorular sığdırdı, “Deli miydin sen?”

    5.Bölüm’ün Sonu
    Yunus Emre Işık

    6. Bölüm bir sonraki hafta sizinle olacak, yorumlarınızı bekliyoruz…

    Arayış – Bölüm 1
    Arayış – Bölüm 2
    Arayış – Bölüm 3
    Arayış – Bölüm 4

  • Yunus’a Selam

    Yunus’a Selam

    Yunus'a Selam

    Sanır mısın ki Yunus şaşırmaz,
    Akla karayı bir görüp araf kalmaz,
    Diplere varınca etmez niyaz,
    Zirvede gözleri öylece dolmaz?..

    Bilir misin ki Yunus nicedir,
    Rüyaları yıldızdan ecedir,
    Sevgisi nabza şerbet,
    Hali hal yolunda hallicedir?..

    Görür müsün ki Yunus bir terazi,
    Kendini tartar da olmaz cani,
    Dengesi bozulunca kızmaz ani,
    Kaf dağında ancak kafi?..

    Duyar mısın ki Yunus fısıldar,
    Yankısı yedi bucakta methaldar,
    Sözü sohbette dolaşır,
    Etkisi yalnız cürmü kadar?..

    Yunus musun ki Yunus’u bilesin,
    Sanıp sanıp da hal yolunda eresin,
    Yunus sende bir an kadar,
    Bakide artar da artar?..

    Değil misin ki ondan nicesin,
    Sen de kendine ecesin,
    Hal yolunda hallicesin,
    Sayılı sonsuzun birisin?..

    Gel Yunus etme nazar,
    Zarar değil ol yarar,
    Söz ancak “bul” kadar,
    Sen önce Emre’ni bulasın…

    Yunus Emre Işık

  • Arayış – Bölüm 4

    Arayış – Bölüm 4

    CR: Baskılı tişört katili!

    Kırmızı ve mavi ışıkların arasına düşünce, henüz geçişin tamamlanmadığını sandı. Bedeni bulunduğu ortama, gözbebekleri karanlığa alışınca anladı; polis arabalarının park halinde, çalışır vaziyette durduğu bir binanın önündeydi. Akşam olmasına rağmen hava fazla sıcaktı. Oradan oraya koşturan evrakçılar, bir köşede sigara içen ya da muhabbete girişen üç-dört kişilik polis grupları, arabaların gerek içinde gerekse dışında durup telefonuyla meşgul olan diğer polisler, telsiz anonsları… Yaklaşık beş dakika boyunca ortamı izledi Solyaris. Kafede oturduktan sonra azıcık kuruyan ıslak kıyafetleri şimdi tamamıyla kurumuştu; Asu’nun sonradan yüzüne su çarpmasıyla ıslanan bölgeler de kurumak üzereydi. 

       “Hoş geldiniz dedektif.” dedi yanında biten iki polisten ‘kıvırcık saçlı’ olanı. Bu sefer saçlara dikkat etse iyi olurdu belki! “Birkaç saat önce geleceğiniz söylenmişti ama trafikte kaldınız sanırım?”

       “Arabam yok, trafikte değil, birkaç vesaitte gelmek zorunda kaldım.” diye tüm ciddiyetini takındı Solyaris. O kadar komiklikten sonra uzun süre ciddi kalsa iyi olurdu! “Zaten daha yararlı oluyor. Anlarsınız ya, mesleki incelikler. İnsanları incelemek için kamu alanları önemli tabii.”

       “Hemen olay yerine geçsek sizin için sıkıntı olmaz ya?” dedi kıvırcık saçlı olmayan; azıcık iriydi, onun gibi sakalları vardı, bakışları sertti, biraz dayılık taslıyordu ve- “Öncesinde oturup konuşuruz diye düşünmüştük ama geciktiğiniz için yolda konuşmak durumundayız.”

       “Biraz konuşmanın zararı gelmez.” diye başka bir ses duyuldu, döndüler, yanındaki iki polisten yaşça daha büyük, babacan bir polisti bu. “Dedektif bir çayımızı içsin, sonra benim eski odama uğrayıp masanın üzerindeki örneği gösterin. Zaten olay yeri inceleniyor, kazazede iyi durumda, en azından yanma geçmek üzereymiş.”

       “Tamam amirim.” dedi sakallı. Kıvırcık saçlı olan da başıyla onaylayıp Solyaris’e yol gösterdi. 

       “Bu arada hoş geldiniz.” diye el sıkıştı Amir. 

       Solyaris kafasıyla selam verip el sıkıştı. Amir oradan uzaklaşırken, polisleri takibe koyuldu. Binanın içine girip, ocağın olduğu yere uğradılar. Sakallı bir iş için gidip Kıvırcık’la onu yalnız bıraktı. Kıvırcık çay doldurup eline tutuşturdu, “Çıkmadan önce kendi odanıza da bir uğrarsınız.” dedi, “Kısa süreliğine tahsis edildi.” İmalı bir bakış attı, “Kısa sürede çözüme ulaşırız öyle dimi?”

       “Kesinlikle.” dedi Solyaris çayını yudumlarken, “Ne kadar erken olursa o kadar iyi zaten.”

       “Biz de öyle düşünmüştük. Kırk birinci kurban oldu bu, neyse ki son anda elinden kurtulmuş.” 

       Solyaris dehşete kapıldı, “Katil?” diye onaylatmak istedi.

       “Evet.” dedi Kıvırcık, “Öyle ev ev dolaşıp kilidi açık olan kapıdan içeri giren cinsten değil. Muhatabı seks işçileri ya da homolar da değil.”

       “Emin misiniz yani bunlara?” diye sordu Solyaris hem anlamaya hem de olmayan dedektifliğini konuşturmaya çalışarak. Çay yudumları büyümeye başlamıştı.

       “Eh, kırk bir az değil. Kurbanları tek tek dosyaladık.”

       “Tam olarak n’apıyor peki? Derdi neymiş?”

       “Dert mi?” diye gülümsedi Kıvırcık, “Siz bizden daha iyi bilirsiniz dedektif, böylelerinin derdi yoktur; derdin ta kendisi onlardır zaten.”

       “Ogün! Baksana bir bana.” diye ses geldi dışarıdan, Sakallı sesleniyordu sanırsa.

       “Bir bakayım, siz isterseniz geçin odaya, buradan dümdüz gidin solda kalıyor.” dedi Ogün, “Biz Oğuz’la birkaç dakikaya geliriz.”

       Ogün çıkarken, Solyaris çayı komple dikip çay bardağını tezgâha bırakarak odaya doğru yürümeye başladı. Koridorda selam veren polislere karşılık verirken, “Mantığa uygun, hesaplarla örülü ha!” diye söylendi kendine, “Çık şimdi işin içinden, kırk ikiyi bulmadan çözersin kesin katilin kim olduğunu!” 

       Odaya girdiğinde hızla etrafı incelemeye koyuldu. Dedektifliğinden değil tabii; dedektiflik oynamasını kolaylaştıracak bir şeyler bulmak için! Kahraman olmak için müthiş bir fırsat geçmişti sonunda eline. Nereden bakılırsa bakılsın önceki deneyimlerinden daha sıradan bir işleyişin içindeydi. Hissettiği, içinde bir yerde yeri olduğunu düşündüğü ustalık işini buraya güzelce yedirip üstesinden gelebilirse, gerçekten katili bulabilirse harika olacaktı. Ondan sonra bu binadan ve polis arabalarından uzaklaşıp hayatını yaşayabilirdi. Odadaki masanın üzerini incelemeye başlamıştı. Duraksadı. Hayatını mı yaşayabilirdi?..  Yaşam? Burada yaşamak? Kendine kızdı. Bir kez uyudu, bir kez yedi, bir kez de içti diye buralarda yaşamayı düşünecek değildi! Gerçi buralarda yaşamak ona yabancıysa nerelerde tanıdık bir yaşantı mevcuttu bunu da bilmiyordu. Şu kahraman olma meselesi, kahraman olmadan bunu öğrenemezdi. O yüzden şimdi odaklanmalıydı. 

       Masanın üzerinde duran büyüteci alıp havaya kaldırdı. Kendine birtakım jestler ve mimikler oturtmaya çalıştı. O sırada Ogün ve Oğuz sessizce içeri girip yanına doğru gelseler de bozmadı. Oğuz, Solyaris’in tuhaf mimiklerini görünce garipseyerek baktı. Ogün, masanın üzerinde duran, bir kurbana ait örnek fotoğraflara dikkat çekti. Fotoğrafın birisinde “hope” baskılı bir tişört, ötekisinde ise baskıya epey benzer şekilde derisine şekil verilmiş olan bir kurbanın belden yukarısı vardı. 

       “Baskılı Tişört Katili, ona bu ismi verdiler.” dedi Ogün.

       Solyaris, içinde bulunduğu durumu da hesaba katarak verilen bu ismi duyunca sessizce güldü. 

       “Evet komik dedektif!” diye tersledi Oğuz, “Ne var ki, fotoğrafta gördüğün kurbanlar, seninle aynı şeyi söylemezlerdi.”

       Solyaris bozuntuya vermek istemeden ciddileşip, fotoğraflara büyüteçle baktı. Tam o sırada bir polis anonsu duyuldu. 

       “İşte! Geldiler. Hadi gidelim.” dedi Ogün. 

       “Evet, gidelim. Benim de odamda işlerim var.” diye Oğuz’dan göz kaçırdı Solyaris. Olay yerine gitmeden önce onun için ayrılan odaya uğramayı umuyordu.

       Umduğu gibi olmadı. Yeterince geç kaldıklarını bahane ederek odasına uğramasına izin vermediler. Sadece alelacele küçük bir defter ve bir kalem alıp cebine iliştirmişti. Ekip arabasına binerlerken içinin daraldığını hissetti. Epey sakin gözüken sokaklardan geçerken, Solyaris camdan dışarıyı izledi. Bir öncekine göre pek neşesiz yüzlerle karşılaştı. Herkes katil gibiydi, herkes şüpheli…

       “Kcaj Ovarb.” diye söze girişti Oğuz, “İsmi bu.”

       “Ne?” diye sordu Solyaris. 

       “Takma ismi.” diyerek araya girdi Ogün, “Biz de ilk duyduğumuzda anlamamıştık. Sizin gibi yabancı olmalı.”

       Solyaris, ‘yabancı’ derken ne demek istediği konusunda birkaç alternatif düşündü, bunları hafızasında detaylı ele alacaktı ki Oğuz konuşmasını sürdürdü.

       “KO diyoruz aramızda, her neyse, mevzu isim değil zaten. Şu an gittiğimiz yer, kırk birinci kurbanın evi.”

       “Kazazede.” diye düzeltti Ogün.

       “Evet, kurban olmaktan son anda kurtuldu.” dedi Oğuz, “Konuşma fırsatı yakaladığımız ilk kişi olacak. Tam da bu noktada size ihtiyaç duyuyoruz dedektif. Kazazedenin deneyimlerini çok iyi dinleyip, bizi katile ulaştıracak ipuçlarını yakalamalısınız. Zaten neler soracağınızı siz iyi bilirsiniz, yöntemleriniz gayet sağlammış.”

       “Ya, ya.” diye mırıldandı Solyaris. Oğuz ve Ogün ne mırıldandığını anlamadan yüzüne bakınca, “Bu kadar mı, başka bilgi yok mu?” diye sordu.

       “Nitrik asit.” dedi Ogün.

       “Kezzap,” diye onayladı Oğuz, “Kezzabı boya niyetine kullanıyor. Baskıları resim çizer gibi deriye çiziyor.”

       “Baskılar?” dedi Solyaris.

       “Tişörtlerde yer alan baskılar.” dedi Ogün, “Belden yukarısına; göbek, göğüs ve omuz kısımları tuvali oluyor. Adam ressam.”

       “Ressam mı?” diye şaşırdı Solyaris.

       “Lafın gelişi yani.” dedi Oğuz, “Biz aramızda Ressam da deriz ona.”

       “Uzaktan uzağa ahbap olmuşsunuz sanırım.” deyiverdi Solyaris, Ogün ve Oğuz bir şey diyemeden sessiz kaldılar. Moralleri hafif bozulur gibi olmuştu. Aracı süren polise, dışarıya, telefonlarına baktılar ama yol bitene kadar Solyaris’e bir daha bakmadılar. 

       Yolun bitmesi çok sürmemişti. Şoföre göre kırk dakikalık yolu yirmi dakikada gelmişlerdi. Solyaris’in bir ara içi geçer gibi olmuştu ama araba durup hareket zamanı gelince ayıldı. Hızla araçtan indiler. Olay yeri inceleme son tatbiklerini yapıyordu. Solyaris, kartlarını göstererek ilerleyen Ogün’ü ve Oğuz’u takip etti. Kazazedenin yanına vardılar. Yirmili yaşlarda, sarışın bir adamdı. Belden yukarısı çıplak duruyordu ve kaslarının fazla belirgin olduğu derisine kezzapla gülen yüzler yapılmıştı. Solyaris’in içi acıdı, ilk defa dişlerini sıktı. 

       “İyisin dimi bitanem?” diye sordu Adam’ın yanındaki kadın, o da esmerdi. Doğrusu biri sarışın güzeli, biri esmer güzeli, hoş bir çiftti. 

       “İyiyim ben.” dedi Adam, Solyaris’e doğru baktı, “Hoş geldiniz.”

       “Hoş bulduk. Geçmiş olsun.” dedi Oğuz, “İsim neydi?”

       “Baha.” dedi Adam.

       “Yanmalar yeni geçti.” diye kederle söylendi Kadın, “Ameliyat olacak, yağ enjeksiyonu yapılacakmış.”

       “Neyse ki sevgiliniz yaşıyor. Kendisi kırk birinci kurban olabilirdi.” diye karşılık verdi Oğuz. Kadın elini ağzına götürüp inledi, içini çekip Baha’ya sarıldı.

       “Tamam, geçti.” diye teselli etti Baha, “Geçti canım.” 

       Solyaris tuhaf hisler yaşadı, bu gördüğü manzara onda yeni duygular uyandırıyordu sanki.

       “Şimdi sizden detayları anlatmanızı isteyeceğiz.” dedi Ogün, “Kimsiniz, tam olarak neler yaşadınız?”

       “Ailem şehir dışında. Burası onların evi.” diye açıkladı Baha, “Spor salonum var, onu işletiyorum. Bugün bir arkadaşım duruyor salonun başında,” Kadın’a baktı, “Buluşacaktık. Dışarı çıkmak için hazırlanıyordum. Su içmek için mutfağa girdim, biri pencereyi tıklattı. Döndüm, kimseyi göremedim. Yanlış duymuşumdur diye umursamadım ama sonra yine olunca ve yine kimseyi göremeyince sinirlenip pencereyi açtım. Dışarı baktım, o sırada zil çaldı. Pencereyi nasıl kapatmadım bilmiyorum o ara! Kapıya gittim, baktım kimse yok. Kapattım. Arkamı bir döndüm ki o. Pencereden girmiş tabii hemen!”

       “Nasıl birine benziyordu?”

       “İnanın erkek miydi kadın mıydı onu bile anlayamadan üzerime atladı. Kırmızı bir tulum giymişti, sarı çizmesi vardı, kafasında da tuhaf bir maskot. Epey boğuştuk. Maskotunu düşürmeye çalıştım ama nasıl takmışsa onu artık! Kafama bir şey geçirip sersemletti beni, sonra da sıkı sıkıya kavrayıp bağladı. Bunların hepsi o kadar kısa sürede oldu ki! Şimdi düşünüyorum da resmen rezillik! Utanıyorum.”

       “Utanacak bir şey yok, elinden kurtulan ilk kişisin.” dedi Kadın hemen, “Önceki kurbanlarını nasıl alaşağı ettiyse seni de etti, ama bir süreliğine.”

       “Öyle oldu.” diye onayladı Baha, “Bağlayıp, ağzıma da bir bez tıkadıktan sonra gömleğimi yırttı. Mutfağa gidip kendi getirdiği çantayı aldı. Klasik bir takım çantası. İçinden fırçasını ve kezzabını çıkarıp, fotoğrafa bakarak aynı baskıyı çizdi! Önce yanma başladı, sonra iyice yayıldı, aynı derinin üstünden iki üç kez geçiyordu, acıdan bağırmaya başlamıştım. Nasıl bağladıysa hareket bile edemiyordum. En son bu hale geldi.” Eliyle yara izlerini gösterdi.

       “Fotoğraf neyin fotoğrafıydı?” diye sordu Solyaris, hepsi garip garip bakınca ekledi, “Tamam, bir baskılı tişörttü onu biliyoruz ama sizin için özel bir anlamı var mıydı?”

       Baha bir süre düşündü. Ogün ve Oğuz bu sorudan bir şey çıkmayacağını biliyor gibi bir ifade takınmıştı, “Dün gece!” diye atıldı Baha hızla, hepsi şaşkınlıkla dikkat kesildi, “Ben o tişörtü dün gece sosyal medya üzerinden görüp beğenmiştim! O tarz bir şey istiyor diye bir arkadaşımı etiketlemiştim hatta. İlk yorum benimdi!”

       “İlk yorum!” diye aydınlanma yaşar gibi oldu Ogün.

       “Sosyal medya!” diye ekledi Oğuz.

       “Kapitalizm!” diye hayranlıkla yüzlerine baktı Baha.

       “Siz gerçekten iyi bir dedektif olmalısınız!” dedi Kadın. Solyaris, bu ifadeler karşısında dili tutulmuş gibi kaldı. Kendi de bir şey çıkmayacak diye düşünüp, sırf sormuş olmak için sormuştu ancak bu bağlantıların kurulmasını beklemiyordu. “Öyleyse kurban dosyaları elden geçirilsin.” diye ekledi Kadın, “Bu kurbanların ortak noktası olabilir.”

       “Yeterli değil.” dedi Solyaris, “Elimizde başka şeyler de olması gerekmez mi?”

       “Kesinlikle.” dedi Oğuz, Solyaris’i şimdi daha ciddiye alır bir hali vardı, “Sosyal medyada yorumlar havada uçuşmakta. Her ilk yorumcuyu öldürecek olsaydı, fazla mesai yapması gerekti Ko’nun.” 

       “Ko?” dedi Baha.

       “Biz ona öyle diyoruz.” dedi Ogün, “Yani siz şimdi onun kimliğine ilişkin hiçbir şey göremediniz mi?”

       “Teninin en ufak bir parçası dahi gözükmüyordu.” dedi Baha, “Çizme, eldivenler, tulum, maskot. Tulumu boldu, vücut hatları da belli değildi. Zaten konuşmadı.”

       “Ne hissettiniz peki, kadın mı erkek mi sizce?”

       “Bu zor bir soru oldu.” diye omuz silkti Baha, “Biliyorum boğuşma esnasında hissedebileceğimi düşünüyorsunuz, bunun için üzgünüm öyle olmadı. Hem ne fark edecek?”

       “Ondan nasıl kurtuldun peki?” diye sordu Solyaris. 

       “Ben geldim.” dedi Kadın, “Aradan uzun zaman geçince uyuyakaldı sandım. Gece buluşacağımız saati ve yeri belirlemiştik ama sonra bir daha görüşmedik. Bende yedek bir anahtar var. Ben içeri girerken eşyalarını apar topar toplayıp aynı pencereden uzaklaşmış.”

       “Dedektif.” diye Solyaris’e döndü Oğuz, “Ortada bir apar topar durumu söz konusu. Biliyorsunuz en profesyoneli bile iz bırakır. Olay yeri inceleme bir şey bulamamış ama bir de siz bakmak ister misiniz içeri?”

       “Tabii.” dedi Solyaris, bunu hiç istemese de. İçeri doğru yürüdüğünde ardından kimsenin gelmediğini anlayınca rahatladı. İçeri girdiğindeyse bu rahatlık yerini gerilime bıraktı. Boğuşma sırasında dağılan eşyalar, ip, ağza tıkanan bez… Öyle ki yanında bir anda Baha bitince olduğu yerde sıçradı.

       “Özür dilerim dedektif.” dedi Baha hayranlıkla Solyaris’in yüzüne bakıp, “Jack Bravo’ydu dimi?”

       “Ne?” diye şaşırdı Solyaris.

       “Adınız.” diye gülümsedi Baha, ‘bunu bilmiyor musunuz’ der gibi. Solyaris sinirden gerilmeye başlayarak sessiz kaldı. “Bana sorarsanız Ko denilen bu adam büyük bir ideolojinin peşinde.”

       “Hani adam mı kadın mı belli değildi?” dedi Solyaris abartılı bir öfkeyle.

       “Yani,” diye şaştı Baha, “Polis arkadaşlar öyle deyince ben de lafın gelişi öyle söyledim.” Solyaris’in dibine kadar gelip sesini alçalttı, “Kapitalizme sert bir tokat olmalı bu!”

       Solyaris, Baha’nın alttan alttan etkilenmiş gibi konuşuyor olmasını neye yoracağını bilemedi, zaten şu an siniri çok bozuktu, “Ne tokat ama! Seninle birlikte kırk bir cana mal oldu!”

       “Sanki ben de ölmüşüm gibi konuştunuz.” diye tebessüm etti Baha.

       “Eli kanda olanlara hayranlık beslemeye kalkarsan, bu kaçınılmaz.” dedi Solyaris bir anda, Baha’nın yüzü sapsarı kesildi, “Ayrıca kendi acısını umursamadan, acı sahibinin büyük ideolojisini umursayan birinin de zamanı geldiğinde başka bir acı sahibi olması beklenebilir.” diye ekledi, “Hastalıklı beyinlerin en tehlikeli yanı, bulaşıcı olmaları.” diyerek noktaladığında Baha neye uğradığını şaşırırdı. Solyaris, içinden ansızın gelen bu laflara şaşırmıyordu artık.

       Dedektif dışarı sert bir tavırla çıkıp derhal geri dönerek dosya incelemelerine başlamaları gerektiğini söylediğinde Oğuz ve Ogün şaşırmışlardı. Ekip aracında yapılan konuşmalarda Solyaris sürekli hesap yapar bir tavır takındı. Binaya vardıklarında hızla onun için tahsis edilen odaya çıktı ve ne görse beğenir? Masasının üzerinde, “Dedektif J. B.” yazıyor! “Bravo Jack!” diye alkış yaptı, “Ne büyük kahramanmışsın sen! Üç beş yerde izin ver de biz de kahraman olalım!” 

       Oğuz ve Ogün, Solyaris’in odasından çıkıp bina çıkışına doğru gittiğini görünce peşine koştular,

       “Nereye?” dedi Oğuz sinirle. 

       “Jack Bravo’nun evine gidip, hala daha neden gelmediğini öğrenin!” diye buyurdu Solyaris, afalladıklarını görünce umursamadan devamını getirdi, “Katiliniz onun adını takma ad olarak kullanıyor, sanırım kırk ikinci ve son kurbanı da o oldu. Katil yolunu çizdi; başlangıç noktasını da bitiş noktasını da koydu. Geç kaldınız. Şimdi yaptığı şeyi büyük bir ideoloji olarak görüp peşine takılacak olan müritleriyle uğraşacaksınız. Katil artık öldürülemez ve hapsedilemez durumda. Ne yazık ki benim gibi dünyanızı baştan kurabilme gücünüz de yok… Hoşça kalın.”

       Solyaris bunları söyledikten sonra, hissettiği ustalığın boyut değiştirme yetisinin kendisiyle ilgili olabileceğini aklına getirdi. Yine de bir tarafı ona zamanı geldiğinde kahraman olabileceğini, muhakkak kahraman olacağını söylüyordu… Artık, kendini çok daha yetkin hissediyordu… Zaman ve mekan yeniden büküldü, yerle gök söküldü…

    4.Bölüm’ün Sonu
    Yunus Emre Işık

    5. Bölüm bir sonraki hafta sizinle olacak, yorumlarınızı bekliyoruz…

    Arayış – Bölüm 1
    Arayış – Bölüm 2
    Arayış – Bölüm 3