Etiket: haluk ecevit

  • MUHACİRLİK

    MUHACİRLİK

    Takvimler seksen dokuz yılını gösterirken ben henüz altı yaşında, günlerini toprak bir indirmede, büyük sözü dinleyerek geçiren bir çocuktum. Babaannem ve dedem ile akşam yemeğini yedikten sonra, tek alternatif kanalımız olan TRT 1’de, tamamı neredeyse üç saati bulan haber bültenlerini izlerdik o zamanlar. Önce normal gösterim, ardından yabancı lisan ile sunulan haberler, son olarak da ekranın sağ alt yanında beliren bir kadının ellerini kullanarak yaptığı şekiller ile anlattığı işitme engelliler için hazırlananlar… Sanırım radyoda haber dinleme döneminden kalma bir alışkanlıkla dedem bu zamana “ajans saati” derdi hep. Bahsi geçen zamanlarda etrafta çıt çıkmasına tahammül edemez ve dikkatini dağıtacak kişi ben olsam bile gözümün yaşına bakmaksızın kalayı basardı. Bu günlerin sakin bir gecesinde, akşam yemeği yenmiş ve haberleri izlemek için vaziyet alınmıştı küçük indirmemizde. Babaannem sofra bezini toplarken, dedem yerinden hiç kalkmadan bir adım kadar sofra yerinden uzaklaşmış ve her zamanki gibi sağ bacağını altına alarak o bilindik oturuş halini almıştı. Usulca bir dal maltepesini paketinden çıkarmış ve tütetmeye başlamıştı. Babaannem de hep o alışkın olduğumuz el çabukluğu ile bir çırpıda bulaşıklarını yıkayarak, televizyonun karşısındaki yerini almıştı. O dönemin gündemi hep aynıydı. Yanı başımızda, Batı Trakya’daki Türk kardeşlerimiz, kendilerine vatan belledikleri toprakları bırakıp göç etmek zorunda bırakılmışlardı. Ana vatana göç, dört bir koldan devam etmekteydi. Bulabilenler trenle, kimileri de deniz yolundan vapurla yola düşmüşlerdi. Anladığım kadarı ile fazla zamanları da yoktu.

    Onlar, yüz yıl önce aynı kadere maruz kalmış atalarından biraz daha şanslı sayılabilirlerdi. Aynı yolu yaya olarak gelmeyecekler, yollarına pusu kurmuş çetelerin ve salgın hastalıkların onları katletme korkusunu yüreklerinde taşımayacaklardı. Ama onların da kendilerine göre başka korkuları vardı. Dağılmış ailelerini tekrar toplayamamak ve Ana vatanda tekrar hayata tutunarak varolamamak gibi.

    Üçümüz de pür dikkat, ekrandaki çaresizliğe kilitlenmişken kamera birden bir trenin penceresine odaklandı. Büyükçe bir sepet, vagonun penceresinden trene sokulmaya çalışılıyordu. Kamera biraz daha odaklanınca sepetin içinde bir insan görünümü belirdi. Rengi solmuş kara basmalar içinde, kocalmışlıktan ve kahırdan bir deri bir kemik kalmış bir ninecik… Kat kat çizgiler ile bölünmüş yüzünde, bir ayran tası içinde yuvarlanan iki zeytin tanesi gibi kara gözleri…

    Zaten yaşam belirtisi gösteren tek yeriydi onlar. Sepette taşınmasının sebebi muhtemelen sadece yaşlılığı değildi. Bedensel bir rahatsızlığı da vardı belli ki. Kalkmak üzere olan trene pencereden zar zor bindirilmeye çalışılırken, aynı vagonun kapısından binmeye çalışan bir adamcağıza kaydı kameranın kadrajı. Sepetin camdan girdiğini görmeden vagona binmedi bu yolcu. Bu da aralarındaki bağa işaretti. Belki de karı kocadırlar diye geldi hemen aklıma. Babaannem büyükçe bir nefes aldıktan sonra şu kelimeleri ağzından süzerek iç geçirdi: “Aaah aaah, te bu sepetteki insancıı getirselee bana keşki. Ne bakarım ona biliyon mu adam? Baari son günneeni uzur içinde geçiri…” Cümlesindeki “adam” dedeme hitap şekliydi. Dedem hiç kulak asmadı bu sözlere ya da biz öyle sandık. Yavaş yavaş tüteyen maltepesini bir kez daha götürdü dudaklarına usulca. Bir sonraki günün akşam vakitleriydi. Sabah Şekerlerin kaveye yollanan dedemin binek renosu, alışılagelen o motor sesi ile yanaştı avlu içine. Arkadan dedemin o gür sesi duyuldu. Babaanneme sesleniyordu: “Mareeey, gele baka bırayı.” Babaannem o anda yaptığı işi bırakarak telaşla koştu. Sonradan babaannemin çığlığı sardı mahalleyi. “Aman yarabbbiii, sana şükürler olsun!” Ben de koşarak gitmeme rağmen babaannemden sonra ulaşmıştım olay yerine. Gördüğüm manzarada bütün insani duyguların bileşkesi vardı. Dedem, yaşlı dedenin koluna girmiş beri doğru getirirken babaannem kısa ama güçlü kolları ile dün gece gördüğümüz o sepeti, tutamaklarından kavradığı gibi arabanın arka koltuğundan çıkarmıştı. Hemen indirmeye geçildi. Olayın heyecanı ile ilk bir-iki saat kimse konuşmadı. Konuklarımıza önce “yürek suudan” cinsten birer erik hoşafı içirdi babaannem. Daha sonra akşam yemeğine oturuldu. Ama o ninecik hiç konuşmuyor ve sepetinden çıkmıyordu. Babaannem onu yerinde, o sepette doyurdu. Dedem, diğer dedeyi alarak kaveye götürdü sonrasında. Babaannem de peçka üstünde bir koca kazan su kaynatarak, komşu Rüveyde Abu’nun yardımı ile nineyi bir güzel yıkadı. Gece yarısına doğru artık herkes birbirine alışmıştı. Geldiğinden beri ağzını bıçak açmayan ninecik bile birkaç kelimeyle de olsa sohbete katılıyordu. Misafir dede acıklı hikâyelerini uzun uzun anlattı kahveden geldiklerinde. Onlara bakan tek oğullarının, oradaki hükümet tarafından arandığını ve ilk kafile ile birlikte nasıl kaçak olarak ana vatana girdiğinden bahsetti bizlere. Herkesin kendi derdine düştüğü için, kimsenin onlarla ilgilenmediğini bu yüzden aç kaldıklarını ve ölümden korktukları için kendilerini buraya zar-zor attıklarından bahsetti. Bizim hane halkı büyük bir sessizlik içinde dinledi bu dramı. Sonunda dedem evin içinde oluşan hüznü dağıtmak için ayağa kalkarak nineye yöneldi. Babaannem, nineyi yıkadıktan sonra, onun isteği üzerine yine aynı kara çarşafları giydirmişti üzerine. Dedem o kıyafeti kastederek ; “Eeey kocaaana, çıkar at bu karaları artıkın, kara günnee geride kaldı. Sana bi kat çiçekli şalvarla, anteri diktireyim yarın. Ayırlısınna senin çocuu da bulacaz. Aydınnaa çıktınız artıkın.” dedi gecenin sonunda. Dedemin bunları söylerken yürekten inandığı gözlerinin içindeki hınzır gülüşten belliydi.

    Günler sonra ayrılık vakti geldi çattı. Bizim Aliçavuşlar’dan Hüseyin Dede’nin polis olan oğlu Ahmet dayı, o sıralar yabancılar şubede pasaport görevlisiymiş. Sağ olsun dedemden haber alır almaz, adı/soyadı bilgisinden buluvermiş oğullarının yerini. Dedem bizzat kendi Bursa’ya kadar götürerek teslim etti misafirlerimizi. Bu kısa zaman içinde onlara ne kadar çok alıştığımızı anladık gittiklerinde. Bu ayrılıktan en çok nasibini alan tabii ki babaannemdi. Öpe koklaşa bir türlü ayrılamamışlardı o gün, tüm karalarını bizde bırakan nineciğiyle. Ben hâlâ dedemin o insanları nerede ve nasıl bulduğunu bilmem. Bildiğim tek şey, dünyanın böylesine temiz çocukluk anılarını kaldıramayacak kadar hızla kirlendiğidir artık.

     

     

  • Coni

    Coni

     

    Ona nerede ve nasıl rastladığımı düşünüyorum da şimdi… Sanırım babamın paltosu içinde bize geldiği gün, güneşe alışamamış gözlerle, ona uzanan elleri nefes nefese koklarken görmüştüm ilk olarak. Hanemizdeki ilk gecesini, samanlığımıza bitişik olan indirmede, su katılarak sütü seyreltilmiş ve içine ekmek doğranarak papara haline getirilmiş yemeği ile geçirmişti. Başlarda yabancıladığım hatta kıskandığım bu minik varlıkla sonraları ne kadar birbirimize yakın olacağımızı,  onun, benim ve ailemin hayatında nasıl bir yere sahip olacağını bilemeden çabucak alışıvermiştik birbirimize.

    Zamanla o indirmedeki karton evi büyüdü ve tahtadan yapılmış bir yuva haline geldi. Yaşını doldurana kadar babam tarafından özellikle bağlı tutuldu. Onun cinsinden gelenlerin fazla salma gezmesi tavsiye edilmiyordu. Aksi halde ava karşı fazla hırslı olmazlarmış. Mermerci Asım amcamlara tek kırmasını takasa verip aldığı çiftesinden sonra, ailemize bu küçük dostumuzun gelmesi ile birlikte babam artık av takımlarını düzmüş oluyordu.

    İlk zamanlardaki ilişkimiz sadece onu doyurmamdan ibaretti. Ailece yediğimiz akşam öğününden arta kalanlar ile bir önceki günün kuru ekmekleri onun ana besinleriydi. Annemin çeyizinden kalma eski tencereyi de ona su kabı yapmıştık. Tencerenin boş kalmamasına dikkat etmek benim görevlerim arasındaydı.

    Bir sabah, babamın onu yanında ava götürdüğünü gördüm. Evet, itiraf etmeliyim onu en çok o zaman kıskanmıştım. Babamı onunla paylaşmak hiç kabullenilir bir şey değildi çünkü. Ama ona duyduğum sevgiden ötürü bu duruma da yavaş yavaş alışmıştım.

    Yaşını doldurduktan sonra bağlı kalmasına gerek kalmamıştı artık. Mahallemizin içinde özgürce geziyor, diğer hemcinsleri ile koşturarak arkadaşlık ediyordu. Babam tüfeğini eline aldığında, birazdan av için yola çıkılacağını bilecek kadar da akıllıydı. Ona verdiğimiz emeklerin karşılığını almaya başlamıştık.

    Sadece babam değil, onun av arkadaşları da Coni’nin avdaki hünerlerini anlata anlata bitiremiyordu. O kadar hızlı koşuyormuş ki, sınır altlarında önünden kalkan tavşanları, hızını alana kadar yetişip hemen bastırıyormuş. Babamların avladıkları bıldırcınları yere düşer düşmez bulup ağzına alarak onların ayağına kadar getiriyormuş. Avlanacak kuşu yerde yatar halde gördüğü anda fermaya durur ve babamdan işaret gelmeden harekete geçmezmiş. Onunla birlikte ava giden diğer köpeklerin defalarca geçtiği anızlardan, dikkati ve güçlü koku alma yetisi sayesinde defalarca bıldırcın kaldırdığı olmuş üstelik. Tabi ben bunları hep babamların av sohbetlerinde dinleme şansı bulmuş, bir defa olsun bu anlara şahitlik edememiştim.

    Avdaki başarısı arttıkça babam ona gözü gibi bakar olmuş, çocuklarından ayırmaz hale gelmişti. Öyle ki zamanla ortaya çıkan sağlık sorunlarını kendi tedavi ediyor, o da olmazsa eve baytar çağırıyordu. Bir keresinden hiç unutmam; bir akşam avından topallayarak geldi eve. Ön sol patisine yepelek otu girmişti. Eğer bir an önce tedavi edilmez ise ot, ayağı içerisinde daha da yürüyecek ve iltihaplanmaya yol açacak diye söylemişti babam. Neyse ki baytarın o gece gelişi ile müşahede altında tutulan hayvan, başarılı bir operasyonla eski sağlığına kavuşturulmuştu.

    Bir seferinde de kulağında çıkan bir yara çok geç fark edilmiş ve kurtlanmıştı. Bu hastalığı iyileşene kadar babam her akşam işten eve geldiğinde, Coni’yi dizine yatırdı ve annemin kullanmadığı bir cımbız ile tek tek o kurtçukları temizledi. Orada oluşan cerahati ortadan kaldırmak için de baytarın yazdığı antibiyotikleri yetmişlik rakı şişesinden yaptığımız biberonla ona içirmiş ve bu hastalıktan da sağ salim kurtulmasını sağlamıştık.

    Babamla annem sabah sekizde gittikleri fabrikadan öğleden sonra dört gibi geri dönüyorlardı. Biz de her akşam Coni ile hazırladığımız karşılama merasimini icra ediyorduk bu saatlerde.

    İkimiz de sanki anlaşmış gibi aynı zamanda avlu içinden çıkar ve onları karşılamak için Saim Bakkal’ın önüne doğru yollanırdık. Yeşil zemin üzerine beyaz kuşaklı fabrika servisi, her seferinde aynı yerinde durur ve ailemizin iki ferdi inerdi içinden. O andan itibaren, mutluluğun tablosunu görürdü Şekerlerin kahveden bu manzaraya bakan herkes. Ben annemle babamın ortasında yürürken, Coni etrafımızda koşuşarak türlü şirinliklerle ilgi toplamaya çalışırdı.

    Bu zamanlarda, kahveye gitmek üzere çıktığı yolda karşılaştığımız Reşat dede, şu cümlelerle anlatırdı hakkımızdaki düşüncelerini:

    “Yav Edip valla ne mutlu size, karı koca çalışıyorsunuz. Çocuğunuz da maşallah aslan parçası, Allah bozmasın. Aferin! Aferin!..”

    Cümlesinin sonunda tekrarladığı “Aferin”ler sanırım ailenin reisi olan babamaydı.

    Günler günleri takip etti. Zaman, ılgın bir nehir gibi duruca akıp gitti. Ben büyüdüm… Coni büyüdü…

    Babam, şiddetli göğüs ağrısı şikayeti ile ilçedeki hastaneye gitti. Takvimler doksan üç yılının ekim ayını gösteriyordu. Ertesi gün acilen hastaneye yatması gerektiğini söylemiş doktorlar. Öyle de oldu. On gün sonra Süreyyapaşa, birkaç gün sonra da Göztepe Göğüs Hastalıkları Hastanesi… Kalan günlerini de Marmara Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesinin Koşuyolu Kampüsünde geçirmiş.

    Ben bunları çok sonraları öğreniyorum tabii… Hastaneye yatışının yirmi dokuzuncu günü evine geldi; ama cenazesi… Geçen gün evdeki aile evraklarını düzenlerken gördüm, kaldığı son hastanenin raporunu: Kronik Myelostik Lösemi!..

    Her akşam saat dört sularında, Şekerlerin kahve önünde oluşturduğumuz o mutlu aile tablosu paramparça olmuştu artık. Zaman içinde, o tabloda resmedilen tüm insanlar, esen bu rüzgârla birlikte dört bir yana savrulacaktı! Dahası, insanların adına “Hayat” dediği bu savaş alanında ben, var olan tek komutanımı da kaybetmiştim. Yaşadığımız bu olayın, bana olan etkilerini ve yarattığı travmaları burada şimdi anlatamam sizlere. Çünkü bu, onun; Coni’nin hikâyesi…

    On üç kasım cumartesi günü saat üçte uğurladık babamı. Bağırarak ağlayan insanlar hatırlıyorum. “Kadınlar bakmasın, cenazenin abdesti kaçar!” diyen bir hoca… Ama onu hatırlamıyorum. Nereye gidip saklanmıştı bu ıstırap karşısında acaba? Günler sonra geldi yuvasına. Nerelerde tuttu yasını bilmiyorum. Annem uzun süre fabrikaya gidemedi. Ben de okula…

    Her akşamüzeri aynı saatte, aynı yere doğru koşarken görürdüm onu. Servis durağına varır, sabırsız hareketlerle kuyruğunu sallayarak fabrika otobüsünü bekler, inenler içinde babamı bulamayınca da ağır adımlarla yuvasına gelip yatardı. Günlerce yaşandı aynı sahne. Ben, ne zaman vazgeçeceğini içim burkularak merakla izledim.

    Henüz on yaşlarında olmasına rağmen son iki hafta içinde hızla kocalmıştı. Giderek zayıflıyor, ona verdiğimiz mamaları yememekte inatla ısrar ediyordu. Moral bulsun, canı sıkılmasın diye babamın arkadaşları onu birkaç sefer ava götürmeye kalktılar. Neler ettilerse bu olmadı. Ne yaptı-etti kaçtı! Avlu içinden çıkmadı hiçbir yere. Bıkmadan usanmadan, sabırla bekledi.

    Hayat, bizim için bir daha hiç “normal” olmadı. Ama normal olarak çalışmak ve okumak zorundaydık. Annem, sürekli gündüz çalışmak kaydı ile işe başlamıştı artık ben de okula…

    Bir sabah, okula gitmek üzere evimizin çıkmasından adımımı attığımda gördüm onu. Her zamanki yatış şekli ile samanlığın önündeydi. Adı ile seslendim. Tepki vermedi. Son günlerde bedensel zayıflığı ile birlikte duyuları da körelmişti zaten. Biraz daha yanına yaklaştım. Yüzünü gördüm. Kulaklarımda bir kemanın en acılı ezgisi çalıyordu…

    Ve ben hayatımda ilk defa; gözleri açık, kederden ölmüş bir köpek gördüm, Saim Bakkal’ın önündeki İşçi durağına bakakalmış…