Etiket: fıstık

  • Coni

    Coni

     

    Ona nerede ve nasıl rastladığımı düşünüyorum da şimdi… Sanırım babamın paltosu içinde bize geldiği gün, güneşe alışamamış gözlerle, ona uzanan elleri nefes nefese koklarken görmüştüm ilk olarak. Hanemizdeki ilk gecesini, samanlığımıza bitişik olan indirmede, su katılarak sütü seyreltilmiş ve içine ekmek doğranarak papara haline getirilmiş yemeği ile geçirmişti. Başlarda yabancıladığım hatta kıskandığım bu minik varlıkla sonraları ne kadar birbirimize yakın olacağımızı,  onun, benim ve ailemin hayatında nasıl bir yere sahip olacağını bilemeden çabucak alışıvermiştik birbirimize.

    Zamanla o indirmedeki karton evi büyüdü ve tahtadan yapılmış bir yuva haline geldi. Yaşını doldurana kadar babam tarafından özellikle bağlı tutuldu. Onun cinsinden gelenlerin fazla salma gezmesi tavsiye edilmiyordu. Aksi halde ava karşı fazla hırslı olmazlarmış. Mermerci Asım amcamlara tek kırmasını takasa verip aldığı çiftesinden sonra, ailemize bu küçük dostumuzun gelmesi ile birlikte babam artık av takımlarını düzmüş oluyordu.

    İlk zamanlardaki ilişkimiz sadece onu doyurmamdan ibaretti. Ailece yediğimiz akşam öğününden arta kalanlar ile bir önceki günün kuru ekmekleri onun ana besinleriydi. Annemin çeyizinden kalma eski tencereyi de ona su kabı yapmıştık. Tencerenin boş kalmamasına dikkat etmek benim görevlerim arasındaydı.

    Bir sabah, babamın onu yanında ava götürdüğünü gördüm. Evet, itiraf etmeliyim onu en çok o zaman kıskanmıştım. Babamı onunla paylaşmak hiç kabullenilir bir şey değildi çünkü. Ama ona duyduğum sevgiden ötürü bu duruma da yavaş yavaş alışmıştım.

    Yaşını doldurduktan sonra bağlı kalmasına gerek kalmamıştı artık. Mahallemizin içinde özgürce geziyor, diğer hemcinsleri ile koşturarak arkadaşlık ediyordu. Babam tüfeğini eline aldığında, birazdan av için yola çıkılacağını bilecek kadar da akıllıydı. Ona verdiğimiz emeklerin karşılığını almaya başlamıştık.

    Sadece babam değil, onun av arkadaşları da Coni’nin avdaki hünerlerini anlata anlata bitiremiyordu. O kadar hızlı koşuyormuş ki, sınır altlarında önünden kalkan tavşanları, hızını alana kadar yetişip hemen bastırıyormuş. Babamların avladıkları bıldırcınları yere düşer düşmez bulup ağzına alarak onların ayağına kadar getiriyormuş. Avlanacak kuşu yerde yatar halde gördüğü anda fermaya durur ve babamdan işaret gelmeden harekete geçmezmiş. Onunla birlikte ava giden diğer köpeklerin defalarca geçtiği anızlardan, dikkati ve güçlü koku alma yetisi sayesinde defalarca bıldırcın kaldırdığı olmuş üstelik. Tabi ben bunları hep babamların av sohbetlerinde dinleme şansı bulmuş, bir defa olsun bu anlara şahitlik edememiştim.

    Avdaki başarısı arttıkça babam ona gözü gibi bakar olmuş, çocuklarından ayırmaz hale gelmişti. Öyle ki zamanla ortaya çıkan sağlık sorunlarını kendi tedavi ediyor, o da olmazsa eve baytar çağırıyordu. Bir keresinden hiç unutmam; bir akşam avından topallayarak geldi eve. Ön sol patisine yepelek otu girmişti. Eğer bir an önce tedavi edilmez ise ot, ayağı içerisinde daha da yürüyecek ve iltihaplanmaya yol açacak diye söylemişti babam. Neyse ki baytarın o gece gelişi ile müşahede altında tutulan hayvan, başarılı bir operasyonla eski sağlığına kavuşturulmuştu.

    Bir seferinde de kulağında çıkan bir yara çok geç fark edilmiş ve kurtlanmıştı. Bu hastalığı iyileşene kadar babam her akşam işten eve geldiğinde, Coni’yi dizine yatırdı ve annemin kullanmadığı bir cımbız ile tek tek o kurtçukları temizledi. Orada oluşan cerahati ortadan kaldırmak için de baytarın yazdığı antibiyotikleri yetmişlik rakı şişesinden yaptığımız biberonla ona içirmiş ve bu hastalıktan da sağ salim kurtulmasını sağlamıştık.

    Babamla annem sabah sekizde gittikleri fabrikadan öğleden sonra dört gibi geri dönüyorlardı. Biz de her akşam Coni ile hazırladığımız karşılama merasimini icra ediyorduk bu saatlerde.

    İkimiz de sanki anlaşmış gibi aynı zamanda avlu içinden çıkar ve onları karşılamak için Saim Bakkal’ın önüne doğru yollanırdık. Yeşil zemin üzerine beyaz kuşaklı fabrika servisi, her seferinde aynı yerinde durur ve ailemizin iki ferdi inerdi içinden. O andan itibaren, mutluluğun tablosunu görürdü Şekerlerin kahveden bu manzaraya bakan herkes. Ben annemle babamın ortasında yürürken, Coni etrafımızda koşuşarak türlü şirinliklerle ilgi toplamaya çalışırdı.

    Bu zamanlarda, kahveye gitmek üzere çıktığı yolda karşılaştığımız Reşat dede, şu cümlelerle anlatırdı hakkımızdaki düşüncelerini:

    “Yav Edip valla ne mutlu size, karı koca çalışıyorsunuz. Çocuğunuz da maşallah aslan parçası, Allah bozmasın. Aferin! Aferin!..”

    Cümlesinin sonunda tekrarladığı “Aferin”ler sanırım ailenin reisi olan babamaydı.

    Günler günleri takip etti. Zaman, ılgın bir nehir gibi duruca akıp gitti. Ben büyüdüm… Coni büyüdü…

    Babam, şiddetli göğüs ağrısı şikayeti ile ilçedeki hastaneye gitti. Takvimler doksan üç yılının ekim ayını gösteriyordu. Ertesi gün acilen hastaneye yatması gerektiğini söylemiş doktorlar. Öyle de oldu. On gün sonra Süreyyapaşa, birkaç gün sonra da Göztepe Göğüs Hastalıkları Hastanesi… Kalan günlerini de Marmara Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesinin Koşuyolu Kampüsünde geçirmiş.

    Ben bunları çok sonraları öğreniyorum tabii… Hastaneye yatışının yirmi dokuzuncu günü evine geldi; ama cenazesi… Geçen gün evdeki aile evraklarını düzenlerken gördüm, kaldığı son hastanenin raporunu: Kronik Myelostik Lösemi!..

    Her akşam saat dört sularında, Şekerlerin kahve önünde oluşturduğumuz o mutlu aile tablosu paramparça olmuştu artık. Zaman içinde, o tabloda resmedilen tüm insanlar, esen bu rüzgârla birlikte dört bir yana savrulacaktı! Dahası, insanların adına “Hayat” dediği bu savaş alanında ben, var olan tek komutanımı da kaybetmiştim. Yaşadığımız bu olayın, bana olan etkilerini ve yarattığı travmaları burada şimdi anlatamam sizlere. Çünkü bu, onun; Coni’nin hikâyesi…

    On üç kasım cumartesi günü saat üçte uğurladık babamı. Bağırarak ağlayan insanlar hatırlıyorum. “Kadınlar bakmasın, cenazenin abdesti kaçar!” diyen bir hoca… Ama onu hatırlamıyorum. Nereye gidip saklanmıştı bu ıstırap karşısında acaba? Günler sonra geldi yuvasına. Nerelerde tuttu yasını bilmiyorum. Annem uzun süre fabrikaya gidemedi. Ben de okula…

    Her akşamüzeri aynı saatte, aynı yere doğru koşarken görürdüm onu. Servis durağına varır, sabırsız hareketlerle kuyruğunu sallayarak fabrika otobüsünü bekler, inenler içinde babamı bulamayınca da ağır adımlarla yuvasına gelip yatardı. Günlerce yaşandı aynı sahne. Ben, ne zaman vazgeçeceğini içim burkularak merakla izledim.

    Henüz on yaşlarında olmasına rağmen son iki hafta içinde hızla kocalmıştı. Giderek zayıflıyor, ona verdiğimiz mamaları yememekte inatla ısrar ediyordu. Moral bulsun, canı sıkılmasın diye babamın arkadaşları onu birkaç sefer ava götürmeye kalktılar. Neler ettilerse bu olmadı. Ne yaptı-etti kaçtı! Avlu içinden çıkmadı hiçbir yere. Bıkmadan usanmadan, sabırla bekledi.

    Hayat, bizim için bir daha hiç “normal” olmadı. Ama normal olarak çalışmak ve okumak zorundaydık. Annem, sürekli gündüz çalışmak kaydı ile işe başlamıştı artık ben de okula…

    Bir sabah, okula gitmek üzere evimizin çıkmasından adımımı attığımda gördüm onu. Her zamanki yatış şekli ile samanlığın önündeydi. Adı ile seslendim. Tepki vermedi. Son günlerde bedensel zayıflığı ile birlikte duyuları da körelmişti zaten. Biraz daha yanına yaklaştım. Yüzünü gördüm. Kulaklarımda bir kemanın en acılı ezgisi çalıyordu…

    Ve ben hayatımda ilk defa; gözleri açık, kederden ölmüş bir köpek gördüm, Saim Bakkal’ın önündeki İşçi durağına bakakalmış…

     

  • Kanlı aya 1

    Kanlı aya 1

    Yüzyıllar öncesinde

    kalmış bir kabus..

    Soluk yüzü hiçliğinin

    gölgesine sığınmış

    bilekleri kan içinde

    Kanla karışık kar

    yağıyor şimdi bedenine

    ve

    o lanetlenmiş ruhun

    can çekişirken

    karanlığın içinde

    ağır ağır parça parça kopuyor bedeninden

    çığlıkları musallat yemiş sözcükler..

    İsimsiz kalmış şimdi bedeni

    sahipsiz siluetlere dönmüş

    ve küllerinden kalan

    ne varsa sonsuz bir

    haykırışa hapsolmuş çığlığın.

    kırık bir aynadan yansıyor

    şimdi gövdesi yerle yeksan..

    Morpheus

  • Taner Arslan ile Çok Özel Bir Röportaj

    Taner Arslan ile Çok Özel Bir Röportaj

    Merhaba, öncelikle sizi daha yakından tanımak isteyen okurlarımız için kendinizden bahsedebilir misiniz? Müzik yolculuğunuz ne zaman, nasıl başladı?

    Herkesin bildiği biriyim hemen hemen ictenlikten gelerek yanıtlamaya çalışacağım sorularınızı , öncelikle böyle bir röportaj için bir arada olmaktan son derece onur duyuyorum. Herşeyden önce kolay ulaşılabilinen biriyim ve bu konuda belki de bir çok sanatçı arkadaşımdan şanslıyım. Egodan nefret eden karşındakini ne kendimden üstte nede kendimden Aşağıda gören biriyim en büyük kuralım sevgidir gülmeyi severim. Buralara gelmemdeki en büyük pay hayallerimin peşinde benimle beraber koşan binlerce dostum olmasıdır 2006 yılında tanıştığım Bateri ile müzike adım attım. Tabi yıllar geçti ve sürekli baskılar artmaya başladı. 2015 senesinde söz ve müzik’lerinin kendime ait olan Acelem yok isimli bir single ile adım attım bu single piyasada İMC usulüyle yapıldı yönetmenliğini Faik çağlar Aktaş yaptı aranjörlüğünü kayıtlarını Kenan Yemenicioglu üstlendi o dönem , ve bu destekler git Gide artmaya başlamasiyla ciddiyete bindi. İlk konser Istanbul da verildi Ardından Ankara ile devam edildi. Hatta hiç unutmam ilk kendi adıma verdiğim konserimde Davulda Hüseyin MAN eşlik etmişti bir çoğumuz da kendisini tanırız. Mütevazi kişiliğiyle taniriz onuda en büyük gücü sahnede ondan almıştım.

    Yaptığınız müziği tanımlamak gerekirse siz kendinizi nerede görüyorsunuz? Nasıl tanımlarsınız?

    Dışarıdan yazılan çizilmelere göre Anadolu Rock müzik yapıyorum fakat benim için Rock Rock’tır.  Yarın metal müzikte yapabilirim çünkü insanın içine çeken bir tarz herkesin olmak istediği bir dal o isyani o karşılık vermeyi seven bir müzik türü onun için Rock müzik yapıyoruz diyebilirim

    Müziğinizi yaparken etkilendiğiniz müzisyenler, sanatçılar var mı?

    Tabi herkes gibi benimde ideollerim var ama ben Daha çok  günümüzdeki rock müzisyenlerini ikinci planda dinliyorum. Türk Halk müziğinin en genç ismi Hasret Gültekin dinlerim belki bir çoğu bilmez ama Onu madımak oteli katliamında kaybetmiştik. Ardından Zülfü Livaneli Ali Ekber Çiçek, Mahsuni Şerif sonra  Hocam Murat İlkan , Murat  Mermer , Ali Altay dinlerim sonrasında Cem Karaca , Barış Manço  , Haluk Levent Gene aynı şekilde Erken yaşta kaybettiğimiz Barış Akarsu , Hayko Cepkin , Moğollar , Mor ve ötesi diye duruşlarıyla düşünceleriyle örnek almisimdir kendime.

    2015 yılında Acelem Yok ve 2017 senesinde de Aramızda Biri Var single çalışmalarınız ile sevenlerinizin karşısına çıktınız. Özellikle de Çocuklar Ölmesin parçanız sözleriyle de oldukça dikkat çekici, şarkı sözlerinizi yazarken nelerden etkileniyorsunuz?

    Çocuklar ölmesin diye bağırmak istesem ya deli derler bana yada  bu ülkede anında içeri alırlar bende bu parçayı kaydetmek istedim Fakat klip çekiminden sonra yayınlamak istedim hiç biri yayınlamak istemedi zaten ilk olarak TRT ye takılmıştık. Güncel konulardan yada hayatımda yaşadığım bir durumdan etkilenip yazmayı severim Acelem yok parçası beklediğim biri icindi , gidiyorum bu şehirden Beklediğim kişinin beni uzmesinden dolayıdır Çocuklar ölmesin adı üstünde her ne kadar kabul edemesekte Suriye’de , Filistin’de ölen çocuklar içindir.

    Şu ana kadar şarkılarınızla ilgili aldığınız tepkiler nasıl?

    Çevremde ve beni tanımadan dinleyenlerden olumlu tepkiler alıyorum. Sahneden indiğimde fotoğraf çektirmek isteyenler sarılmak isteyenlerim artmaya başladı onlar için piyasada çırpınıyorum. Zor ama güzel bir yolda yürümeye çabalıyorum.

    Müzik çalışmalarınızla beraber sosyal sorumluluk projelerinde de yer aldığınızı görüyoruz. Bu projelerden bize bahsedebilir misiniz?

    Evet bir çok projeler yapıyoruz. Tabi bunları gündeme getirmeyi sevmiyorum ama daha çok kişiye yardımcı olabiliriz  diye arada açıklama gereği duyuyoruz. Bir kaç projemizden bahsetmek istersek Kültür merkezi yapımı ilk lansman gelirimizi aktardim. MS hastalığına farkındalık , Köy okullarına vefat eden yeğenim adına kütüphane yapımı gibi projeleri üstlendim.

    2019 senesinde yeni bir klip çalışmanız bizlerle olacak mı?

    Şuan için sürprizlere hazır olmalıyız bana bile sürpriz oluyor bu konular.

    2016 senesinde, “En Duyarlı Sanat Adamı” ödülünü, 2017’de de “Arda Müzik En İyi Rock Müzik Vokali” ödülünü aldınız, bu konu hakkında, ödüller hakkında neler söylemek istersiniz?  

    Şu anda devam eden projeleriniz var mı?

    Sürprizler derken dedigim gibi bu yola çıkarken çok bir şey beklemiyordum. İnsanlık görevimiz olan projelerden dolayı En duyarlı sanat adamını verdiler Ardından Arda müzik sponsorluğunda yapmış olduğum single edebiyat ve müzik dergileri En iyi Rock müzik vokali seçildim en büyük onuru ailemi ve beni destekleyenlerin mutlu olmasından dolayı gurur duyduklarında yasamisimdir hep.

    Sizi sahneden izlemek isteyen sevenleriniz için önümüzdeki sahne çalışmalarınız nelerdir? Bahsedebilir misiniz?

    Şuan köklü bir Parti’nin marş projesi var gitarlari kardeşim Deniz Arslan , bass gitarı Emre Mete ,  Davul,  kayıt ,  Aranje Onur Ertuğ tarafından yapılıyor güzel ve keyifli bir proje önümüzde bir çok proje var umarım daha güzel olusumlardada bir arada olacağız.şuan Ankara konserimiz var ardından Sivas , İstanbul planlarımız

    Single çalışmalarıyla sevenlerinizin karşısında oldunuz. Yeni yılda albüm yapmak gibi bir düşünceniz var mı?

    Yeni yılda bir single düşüncem var. Fakat geriden gelen çalışmalarda olduğu için hepsini bir anda çıkarmak zor olacağı için bunun için vakti kolluyorum.

    Son olarak sizin eklemek, söylemek istedikleriniz var mı? Değerli vaktinizi ayırdığınız için Çerezzine olarak çok teşekkür ederiz.

    Öncelikle bu keyifli röportaj için ben çok teşekkür ederim, Sevgiyi kalplerinde eksik etmesinler , en büyük barış o zaman başlayacaktır. Egolarimizi rafa kaldırıp yumruklarımizla ezelim. Bir olalım diri olalım. Aşk ile… 🙏

  • Hard Rock’ın Efsane Gruplarından Objektif’in Güçlü Sesi Vecdi Yücalan, “Rock’n Roll Böyle Bir Şey!”

    Hard Rock’ın Efsane Gruplarından Objektif’in Güçlü Sesi Vecdi Yücalan, “Rock’n Roll Böyle Bir Şey!”

    Merhabalar, öncelikle sizi daha yakından tanıyabilir miyiz? Hayatınızda dönüm noktası diyebileceğimiz müzikle tanışmanız nasıl oldu?

    Ben Vecdi Yücalan. Samsun doğumluyum. İlkokul,  ortaokul ve liseyi Samsun’da okudum. Lise yıllarında müzikle uğraşmaya karar verdim. Ailem karşı çıktı. Ama yine de imkânlarımı uzun yıllar çalışarak yarattım ve birçok amatör grubu kurup dağıttıktan sonra 1988 yılında Objektif grubunu kurdum. Samsunlu müzisyenlerden oluşan grup ilk 2 albümü Uzelli şirketinden çıkarttı. Ben daha sonra grup elemanlarının bir kısmıyla beraber İstanbul’a yerleştim. Enstrüman çalmayı kendi imkânlarımla öğrendim.

    Yaptığınız müziği tanımlamak gerekirse siz neler söylersiniz, nasıl tanımlıyorsunuz?

    Yaşadığımız ülkede ve dolasıyla dünyada olan biten her türlü olayı bizim müziğimizde bulabilirsiniz. Toplumsal sorunları sosyo ekonomik ve ekolojik irdelemelerin yanı sıra aşk ve politik duyarlılıklar hep gündemimde oldu. Yani kısaca herhangi bir canlının duyumsadığı her şey.  Çevreci ve savaş karşıtı parçaların yanı sıra bireyin toplum içinde yaşarken karşılaştırdıkları her türlü olumsuzluklar. Bu yüzden yaptığım müziğe “Halk Rock” dedim.

    Fotoğraf © Emre Taban

    Oldukça köklü bir grupsunuz, kuruluşunuz 1988 yılına dayanıyor, kuruluş aşamasında ya da sonrasında müziğinizi yaparken etkilendiğiniz müzisyenler ya da gruplar oldu mu, oluyor mu?

    Jetro Tull, Black Sabbath, Pink Floyd, Beatles, Türkiye’den Cem Karaca.

    Şu ana kadar çıkarmış olduğunuz albümler arasında özellikle ruhumuzu daha çok yansıtıyor, işte bu diyebileceğiniz bir albümünüz var mı?

    Tüm sözler ve müzikler bana ait olduğu için seçim yaparsam ruhumu inkâr etmiş olurum. Ama parçaların ve soundların çeşitliliği oldukça değişik ruh hallerimin ilginç bir göstergesi ve bazen bu beni de şaşırtıyor.

    2019’da yeni bir albüm çalışması, yeni sürprizler bizleri bekliyor mu peki?

    Her an her şey olabilir.

    Objektif bilindiği gibi sahne performansıyla da oldukça ünlü bir grup. Bize bir Objektif konserini nasıl tarif edersiniz?

    Yüksek adrenalin ve yaşanmışlıkların sahneye birebir yansıması.

    Fotoğraf © Emre Taban

    Doksanlı yılların başında Türk rock müziğinde oldukça kaliteli gruplar kurulmasına rağmen, pek azı bugüne kadar sizle beraber uzun soluklu oldu. Tüm olanaksızlıklara rağmen kaliteli üretim yapılan yıllardan zaman zaman daha tek düze eserler verilen yıllara geçiş yaptık zaman içinde. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz?

    Bu konu için Künye albümünde “Teknoloji” adlı şarkıyı yazmıştım. Konunun özeti orada.

    Özellikle şarkı sözlerinizde sosyal tavrınız ve çevreci yaklaşımınız ilk albümünüz Tımarlı Hastane’den beri oldukça fazla dikkat çekiyor. Bununla ilgili neler söylemek istersiniz?

    Daha önce de belirtmiştim, ama kısaca bakarsak ülkemiz ve Dünyanın sosyolojik ekolojik ve politik geçmişi sırasıyla 5 albümüzde de var.

    Birden fazla kuşağa hitap edebilmiş nadir gruplardan birisiniz, şu anki kitleyi nasıl görüyorsunuz?

    Herkes algıları son derece kapalı ve bastırılmış duygularla yaşamaya zorlanıyor. Elinizin altında çok fazla materyal var ama bir teknoloji akıntısına kapılmış gitmektesiniz. Sizlere sadece gösterilenleri görüyor araştırma yapmaya fırsat bulamadan bir diğerine geçiyorsunuz. Teknoloji tarafından beyinler esir alınmış durumda.

    Peki, sizce şu an Türk rock müziği gerçekten hak ettiği yerde mi?

    Hangi Rock Müziği? Eğer bizi kast ediyorsanız hala çok zorlu bir savaşın içindeyiz. Yeni kuşaklardan bilinçli olarak kopartıldık ve sizler sayesinde ulaşmak için çabalıyoruz.

    Fotoğraf © SerkanTuna

    Sizi özellikle İstanbul dışında izlemek isteyen hayranlarınız için bir konser programınız, sahne çalışmanız olacak mı?

    Geçen ay Ankara’da çaldık. Önümüzdeki aylarda Tekirdağ’dan başlayıp turlamayı düşünüyoruz. 8 Mart’ta İstanbul IF Beşiktaş konserimiz var.

    Son olarak sizin eklemek, söylemek istedikleriniz var mı?

    Aydınlık ve algıları açık beyinleri görmek çok hoşuma gidiyor. İyi ki varsınız.

    Değerli vaktinizi ayırdığınız için Çerezzine olarak çok teşekkür ederiz.

     

     

  • 23 Nisan gecesi

    23 Nisan gecesi

    23 Nisan gecesi

    istisnasız hergün yarım ekmek kaşar salam yerdik her öğle arasında..bakkala yazdırırdık..inşaatların poyrazı fenadır.ne giysen kifayetsiz..ne giysen kaba.üşümemek için çalışırdık… ve yaktığımız ateşler şantiyelerde… (patrona rağmen)….hevesli bir savaşçı gibi…. keski çekiç saldırıp kırdığımız tuğlalar ve mermerler ….ve onun çimento asitli tozları… çatlamış ellerimizi sızlatırdı. ve alamadığımız yevmiyeler..en unutulmayan çocukluk anımız…..23 nisanda yaşıtlarımızın biri on dakika oturduğu koltukta” şimdi sizlere derhal tüm çocukların eğitimine önem vermenizi istiyorum ”diyordu bunlar olurken…….biliyorum kuytularda şu gece vakti bile binlerce çocuk aynı şeyleri yaşıyor ben bunları anlatırken..gözlerinden öperim.. o çocukların..

     

  • AYNI YERDEYİM

    AYNI YERDEYİM

    Koparamadım dünü yarından,

    ben gittim dünden,

    yarının haberi yok…

    Öldü mü benliğim?

    Benim benliğimin benden haberi yok!

    Rutubetli duvarların arasında,

    sıkışıp kaldı ruhum.

    Tekrar tekrar başa sarıyor benliğim.

    Ben içinden çıkamadığım

    boşlukların şehrindenim.

     

  • Takas Pazarından Dr.Skull Konseri için Özel Bir Dergi

    Takas Pazarından Dr.Skull Konseri için Özel Bir Dergi

    Türkiyede Rock ve Heavy Metal denildimi akıllara gelen ve çıkardıkları muhteşem yayının  yanısıra birçok önemli organizasyona da imza atan , Takas Pazarı ekibi Dr. Razor + Dr.Skull konserine özel mini bir dergi yayınladı.

    Bu özel mini dergiye dair şu açıklamayı yaptılar,

    Dostlar merhaba;
    Dr.Skull albümleri lansman gecesi ve Dr. Razor + Dr.Skull konserine sayılı günler kala bir açıklamamız olacak.
    Konser akşamı için sadece Dr.Skull içerikli mini bir dergi hazırladık. 
    Takas Pazarı Mecmuası 8,5 Dr.Skull
    Bu sayımızda müthiş bir Dr.Skull roportajı olacak. Ayrıca çeşiti görseller ve yazılar olacak. 
    Selman Çağlayan tarafından yapılan kapak tasarımında gruba imzalatmanız için bir alan var.
    İçinde ise, akşam çekindiğiniz fotoğrafların çıktısını alıp yapıştırabileceğiniz böylece içeriği size özel bir dergi olmasını sağlayacak 2 boş sayfa var. Kaç tane basıcaz bilmiyorum ama 30-50 arası olacak. Hammer Standına erkenden yanaşın bence.
    Konser akşamı görüşürüz.

    TAKAS PAZARI’nı takip etmek için,

    https://www.facebook.com/arsivtakas/?tn-str=k*F

  • Köstekli Saat

    Köstekli Saat

    Geç kalmışım ,

    Bir gemi kalktı bilmemkaç sularında ve,

    Bilmemne sularında batıverdi.

    Ölüm biletle alınamazmış meğer.

    Artık münzevi bir kitap oluverdim.

    Fihristim koparılmış,

    Bazı sayfalarım eksik.

    Siyah beyaz silik bir fotoğraf içimde.

    Hatırımda kalan birkaç şarkıyı mırıldanıyorum bir süredir.

    Şu siyah beyaz fotoğraf aklıma getirdi

    ”Hatırlarım bugün gibi,

    Sessiz geçen son geceyi.”

    Fotoğrafta pahalı paltolu bir kadın var.

    Bunları yazmaya bile geç kalmış olabilirim,

    Yazmak değil yaşamak meselem çünkü.

    Yaşanmayan yıllar geçip gittiğinden,

    Sonradan görmelerin Allahıyım.

    Zamandan en uzak yerde

    Beni bekleyeni,

    Kibirli kalemiyle hep sonu aynı kitaplar yazanı,

    Hiç şaşırmayanı,

    Şaşırtmak için geç kalmışım.

    Edip abi ”ölümü gömdüm” artık yanına geliyorum.

    Görsel : ivreduen

  • Birtakım “Motto”lar

    Birtakım “Motto”lar

    Kendinizi işe yaramaz hissettiğinizde ne yapıyorsunuz? Bu zamana kadar istediğiniz çoğu şey olmamışsa, üstelik bundan sonra istediklerinizi gerçekleştirmek için çabalama gücünüz kalmamışsa? Hevesleriniz kursağınızda kalmışsa, heyecanlarınız söndüyse, başarı merdivenlerinin tüm basamakları kırılmışsa, ümitlerinizin kırıntısıyla geçinmeye çalışıyorsanız ne yapıyorsunuz? Çözüm çabalamak olduğu halde, tüm bu sorunları sadece öteleme, boşverme,görmezden gelmeye mi çalışıyorsunuz? O zaman ısıtın bir bardak su koyun kahvenizi.
    Öyle bol betimlemeli, süslü laflar sıkar çoğu zaman.Bir betimleme ne kadar güzel olursa olsun duyguları basit bir dilde anlatmak daha çarpıcıdır sanırım.Dan diye çarpmalı çünkü beyninize. Dümdüz bahsedeyim biraz size.
    Ne diyorduk; işe yaramaz hissetmek.Her konuda bir işe yarayamaz kimse.Kendini değerli hissetmenin bir yolunu bulacaksın bir kere dostum.İşin yoksa ailen vardır, ailen yoksa paran vardır, paran yoksa arkadaşın vardır .Hiçbiri yok mu? O zaman senin kendine değer vermen için mutlaka bir hayalin vardır.Hayallerin için ayakta kalacaksın.Diyeceksin ki bu günler bir gün mutlaka bitecek ve aradığım mutluluk mutlaka gelecek.Gelmedi mi , hooopp başka bir tedavi yöntemi.Beklentilerin altını kısacaksın.Elindekilerle mutlu olacaksın. Irish kahve yerine Türk kahvesi içeceksin, Norveç yerine Uludağ’a gideceksin, zaten senin şehrinde o çalışmak istediğin tarzda bir holding yok, otur AVMde çalış.Bazı şeyleri zorlayamıyorsan şikayet etmeyeceksin.Ne kadar az beklenti, o kadar az hayal kırıklığı diyeceksin ama hayalsiz de bırakmayacaksın kendini.
    Ben böyle bir motto oluşturdum kendimce.Tüm bunları buraya yazarak kendimi teselli ettiğimi veya tedavi ettiğimi düşünüyorum.Biriniz bile kendinden bir parça bulup uygulayabiliyorsa, o zaman kendimi bir işe yarıyor hissedebilirim sanırım.Saygılarımla..
    Mutlu kalın…

    SİNEM AKPINAR

  • Bir Ginsberg Hayali: Yeni Vizyon Fanzin

    Bir Ginsberg Hayali: Yeni Vizyon Fanzin

    Bir Ginsberg Hayali: Yeni Vizyon Fanzin

    Manifestomuz: Kısaca

    “Ginsberg Hayali”  veya “Yeni Vizyon Fanzin” yeni bir edebi devrin ve sınırsızlığın hayalidir. Toplum kalıplarının kırıldığı bir noktadan benliği ve tümüyle aitlik hissini sorgulamaktır. Edebiyatta anarşidir. Sözde düşünce özgürlüğüyle nam yapmış bir ülkede sanatçıların çeşitli suçlamalarla tutuklanmasına başkaldırıdır, Uluma’dır, Yumuşak Makine’nin dava edildiği mahkemeyi kazanmasıdır, mezkur kitabı eşcinsellik ve bayağılık ile edebi eser olmaktan uzak tanımlayan kurulun boku yemesidir. Ticari düşüncelerle basılan, bu yüzden sadece din ve milliyetçilik üzerine kaleme alınan kitapların boku yemesidir. Sansürün boku yemesidir. Kafayı doğruculuk oyunuyla bozmuş olanların, gösterişçi ahlakın, siyasetin, savaşın, neyi bastığından habersiz kalitesiz yayınevlerinin boku yemesidir. Tüm bu yazarların esrarlı varyasyonu ve ihtiyaç duysalar dahi kendi gibi olanları bulmaya çalışmamaları sonucu gelişen bir rastlantıdır.

    Yeni Vizyon Fanzin olarak aslında bir başkaldırıyız -hemen hemen her şeye bir başkaldırı. Yine de Kasım ayında ilk, Aralık ayındaysa ikinci sayımızı yayınlamak üzere henüz çok yeni bir oluşumuz. Temel olarak Beat Kuşağı’nın devamı niteliğini taşıyan bu varoluşçu tayfada özellikle vurgulamak için kıçımızı yırttığımız şey sansürün sansürlenmesi gerektiğidir. Bize kalırsa neyin hangi kelimelerle anlatıldığından çok aktarılmak istenen hissiyatın ve düşüncelerin karşıya geçmesi önemlidir. Bu yüzden Yeni Vizyon Fanzin olarak, tüm yazar ve çizer arkadaşlarımızın adına, onlara neyi yazması/çizmesi gerektiğini söyleyen ya da neyi yazmaması/çizmemesi gerektiğini söyleyen kurumlara, insanlara, dergilere veya fanzinlere “Hassiktir!” diyoruz.

     

    İnsanlar yazılarını göndermeden önce genellikle şöyle bir soru yöneltiyor; “Belirli bir konuda yazmalı mıyım?” ya da “Fanzin olarak ne tarz işliyorsunuz?”
    Ben de onlara diyorum ki: “Burası senin edebiyatı kurtaracağın yer, kafana göre yap!”
    Eh… Öte yandan istiyoruz ki Yeni Vizyon Fanzin olarak Türk Edebiyatını silkelemek dışında insanlara görmekten kaçındıkları şeyleri cesurca haykırabilelim. Belki de tüm bu kayıtsızlığın ve merceğin farklı noktaya çevrilmesinin temelinde sosyal medya yatıyor ancak toplum baskısı yüzünden intiharı düşleyen eçsincellerin, sözde hizmet kurumu olan ve amacından çoktan sapmış olan üniversitelerin, karnını doyurmak için yağmurlu bir İstanbul gününde elindeki flüte üfleyen küçük çocukların, ailesine bakabilmek için karton toplayan ihtiyarların, alkoliklerin, keşlerin, hayat kadınlarının ve insan vicdanını rahat kılmak adına üzeri pembe bir battaniyeyle örtülen tüm şeylerin gerçekliğini haykırabilelim.

     

    Tüm bunların dışında her sayıda mutlaka bulundurmak istediğimiz, hayatlarından bahsetmeye gayret ettiğimiz belli başlı yazarlar var. Allan Poe, Burroughs, Ginsberg, Kerouac, Lord Byron, Sexton, Dorothy Parker, Oscar Wilde, Berryman, Bukowski vs. Tüm bu isimlerin nerede doğduklarından, nerede okuduklarından ve kaç kitap çıkardıklarından ziyade sahip oldukları kötü alışkanlıklara değinmeye çalışıyoruz. Bu elbette ilk bakışta okur için yazarın şahsına yönelik bir hareketmiş ya da aksine Burroughs’un morfin bağımlılığından bahsederken yazan insanlara bunu tavsiye ediyormuşuz gibi gelebilir. Ancak bizim burada vurgulamak istediğimiz şey tüm bu yazarların kötü alışkanlıkları ve onların getirdiği kötü şöhret sayesinde ölümsüzleştiğini anlatmak değil, bütün bu kötü alışkanlıklara ve sıkıntılara rağmen isimlerini bırakabilmeyi başarmış olmalarıdır. Öyle ki sosyal statü, özgüven problemi, ruhsal ve maddi sıkıntılar neticesinde kendi kabuğuna çekilmiş ve sikici yalnızlığına teslim olmuş öyle çok insan var ki… İçlerinden büyük bir edebiyatçı çıkmayacağını bilemeyiz, değil mi?

    Son olarak Fanzin Apartmanı’yla gerçekleştirmiş olduğumuz röportajın ve ilk sayımızın (PDF) bulunduğu birkaç adresi bırakıyor ve kendilerine bize ayırdıkları vakit ve alaka için teşekkür ediyorum.

    Röportaj için: fanzinapartmani.com/eski-duzenden-yeni-vizyon-fanzine-roportaj/
    İlk Sayı PDF için: epizotportal.com/yeni-vizyon-fanzin/

    Bize Ulaşın: yenivizyonfanzin@gmail.com
    instagram.com/yenivizyonfanzin
    twitter.com/vizyonfanzin