Etiket: deneme

  • Mutlu Olma Sanatı / Arthur Schopenhauer “Yeni Çıkan Kitap”

    Mutlu Olma Sanatı / Arthur Schopenhauer “Yeni Çıkan Kitap”

    Mutlu Olma Sanatı

    Schopenhauer’e göre insanın en büyük hatası, mutluluğu yarınlara ertelemek ya da başkalarından beklemektir. Lakin gelecek, umulmadık tesadüfler kadar türlü engebelerle doludur. Kendini başkalarıyla kıyaslamak ise mutsuzlukların en büyüğünü daima beraberinde getirir.

    Oysa mutluluğa giden yol, yaşamın barındırdığı tesadüfleri, hatta çoğu zaman da yaşamanın amaçsızlığını kabullenebilen ve beklentilerini sınırlayarak iç huzuru geliştirebilen bir ruh haline ihtiyaç duyar. Schopenhauer bu metinde yaşam bilgeliğini sistemli bir öğretinin dolambaçlı yollarından ziyade aforizmaların yalın gücüyle sunuyor: Acıdan kaçınmak yerine onunla baş etmenin yollarını, hazza tapınmanın değil sade bir yaşamın erdemini yüceltiyor.

    Schopenhauer Mutlu Olma Sanatı‘nda, modern çağın kişisel gelişim düsturu olan “iyi hisset” vaazlarının tersine, insan varoluşunun acı, sıkıntı ve doyumsuzlukla örülü yapısını kabule dayalı bir yaklaşım sergiliyor.

    Kitap  Adı: Mutlu Olma Sanatı
    Orijinal Adı: Die Kunst, glücklich zu sein
    Yazar: Arthur Schopenhauer
    Çeviren: Mehmet Barış Albayrak
    Sayfa Sayısı: 
    104
    Yayınevi: Sel Yayıncılık

  • Kulakmisafiri: Elli Karakter / Elias Canetti “Yeni Çıkan Kitap”

    Kulakmisafiri: Elli Karakter / Elias Canetti “Yeni Çıkan Kitap”

    Kulakmisafiri Elli Karakter

    Nobel ödüllü usta yazar Canetti’den okurları kahkahaya boğacak sıradışı bir eser: Kulakmisafiri

    Gerçeküstü imgelerle bezenmiş, tedirgin edecek derecede anlaşılır ve aşina tuhaflıklarla örülü, insan denen mahlûkun adeta şeceresini çıkaran kadınlı erkekli tam elli karakter! Satırlar ilerledikçe her bir tasvir, bakışan aynalar arasından kafasını her an uzatmaya hazır bir ucubeye, bir hilkat garibesine dair okurun eline uzatılmış bir rol pusulasına dönüşüyor.

    Malmülkçü, Gözyaşıbağımlısı, Atıptutan, Hileavcısı gibi gündelik hayatımızda sıkça karşımıza çıkan ve her an çıkabilecek karakter türlerinden bir resmigeçit yaratan Canetti, bunları kendine has bir üslupla tek tek kataloglayarak yaşamın engebeli yollarını hafif hasarlarla yürüyebilmemiz için bize kılavuzluk ediyor.

    Kitap  Adı: Kulakmisafiri: Elli Karakter
    Orijinal Adı: Der Ohrenzeuge: Fünfzig Charaktere
    Yazar: Elias Canetti
    Çeviren: Anıl Alacaoğlu
    Sayfa Sayısı:
    104
    Yayınevi: Sel Yayıncılık

  • Arayış – Bölüm 10

    Arayış – Bölüm 10

    S-O-L-Y-A-R-İ-S

    Arkadaşları yanından geçip giderken çiftliğin girişindeki kovboy ve şerif şapkasına bakakalmış vaziyette durmaktaydı. Şapkaların yanındaki pankartta, “Tarafınızı seçin ve maceraya başlasın.” yazısı vardı. Bir şey anımsar gibi bakmayı sürdürdü. Bunu hafızasının bir oyunu sandı çünkü on sekiz saatlik bir uyku sonrası henüz bu sabah, bir saat önce uyanmıştı. Şu bir haftalık arkadaş gezisine nasıl olmuştu da dahil olmuştu hala sorguluyordu.

    “Geçiyorum ben.” diye tanıdık bir ses duydu ama dönmedi, dikkati pankartın üzerindeydi.

    “Tamam geliyoruz biz de şimdi.” dedi başka bir ses, ardından dibine kadar geldi, “Niye bu kadar düşündün ki seç birini işte.”

    Dikkati dağıldı. Dönüp baktı, “Yok kızım ya ne işim olur.” diye geriledi, elbette çocuk oyunu oynar gibi kovboy şapkasını ya da şerif şapkasını takıp da içeri girecek değildi, “Bir şey hatırlattı sadece bana da. Neyse, girelim hadi.”

    İkisi birlikte içeri doğru yürüdüler. At çiftliğinin içinden geçip bir şeyler atıştıracakları mekâna girdiler. İçeride havanın soğuğunu fazlasıyla kıran bir sıcaklık vardı. Bir masada oturan arkadaş grubu sohbete dalmıştı, “Diğerleri?” diye sorulduğunu duyunca, “Ne diğerleri kızım on kişi mi dolaşacağız ya?” diye sıkılarak aralarına oturdu.

    “Herkes ayarladı ki.” diyerek karşılık verdi başka biri, “Ne olmuş sanki? İyi oldu boş ver. İyi ki de oldu.”

    Ses etmedi. Onlarla vakit geçirdi. Daha doğrusu onlar eğlenirken o onları izledi. Sıkıldı ancak bu hayhuyda tuhaf bir durum içinde olduğunu fark edemedi. Ta ki bir süre sonra atların yanına indiklerinde bir atla bakışana kadar… Sanki kafasının içinde iki el silah patlamıştı. Sanki bir kuklaydı… Ata baktı… Baktı… Biraz sonra arkasına, ona şapkalardan birini seçmesini söyleyen arkadaşının geldiğini sezince konuşmaya başladı,

    “Garip mi görünüyorum?” dedi kendi kendine de sorar gibi, “Bilmiyorum, yani, adapte olamadım sanırım…” Birçok şeye adapte olamamış gibi hissediyordu… Ağzına kadar gelen diğer cümleleri sıraladı, “Normalde uyumlu biriyim biliyorsun ama… İş başa düşünce zor oluyor…”

    “Hangi iş?” diye sordu arkadaşı, sahi hangi işti bu? Konuştuklarını kendi anlıyor muydu emin değildi! “İş demesene ya, işlerden kaçıp gelmedik mi buraya?”

    Gülümsedi. “Kendin söylüyorsun işte, kaçtık. İnsan kaçınca özüne dönüyor…” Arkadaşı sıkılmış olacak ki onu susturur gibi bir tur etrafında döndü. Uzun bir süre konuşma olmayınca ata bakmaktan vazgeçip arkasını döndü ve aniden o garip elbiseyle karşılaştı! Arkadaşının böyle bir şey giymediğine emindi. Beyni gelgit yaşadı, tiz bir ses kulaklarına dadandı, anımsar gibi oldu… Bir arazinin ortasında, posta arabası önünde duruyordu… “N’oluyor Daniel, neden durduk?” – “Şimdi anlarız, peşimden gel Sam.” – “Siz burada bekleyin Sinyora, biz gerekli kontrolleri sağlarız.” – “Sen de kimsin?” – “Yolumuzu kesen buymuş, Şerif’in adamlarından birisi olmalı!” – “Bu da ne demek?” – “Yani, belki çok uzağa bakmanıza gerek yoktur diyorum, yani…” – “Onu tanıyor musun yoksa?” Güneşe doğru yürüyen, siyah pantolonlu, beyaz gömlekli, askılı ve şapkalı bir adam… Şimşekler çaktı, ansızın yağmur yağmaya başladı. Kafasını iki eli arasına alıp olduğu yere çömdü; bu anımsama işi ağrı saplamıştı.

    “Deniz iyi misin sen?” diye atıldı arkadaşı. Deniz mi? Adı Deniz miydi ki? Keşke bu kadar uyumasaydı! Diğer arkadaşları da başına toplandı. “Seda, seda n’oluyor?” – “Deniz! İyi misin abi?”

    “Ya! Yok tamam bir şey abartmayın ya!” diye tersledi Deniz, “Uykusuz kaldım biraz…” diye de yalan söyledi. Aniden kendi ismi de dahil tüm arkadaşlarının isimlerini bilir olmuştu… Tuhaf bir durumdu bu…

    “Uykusuz mu, iyi de sen dün gece…” dedi kaldı Seda, Deniz ters ters bakıp susturdu. Onun gereğinden fazla uyuduğunu bir tek o biliyordu; çok uyudum demek yerine uykusuz kaldım demek daha geçerli bir laftı burada! Öyle hissediyordu… “Yani, abarttım sanırım. Özür dilerim” diye laf değiştirdi Seda, “Aramıza pek katılamayınca hasta falan zannettim.”

    “Ya olur öyle arada. Abartmayın ya.” dedi Salih katılıp, “Sürü psikolojisine kapıldık, bir şey sandık biz de! Gören de kriz geçiriyor sanacak!” Doğrusu onlardan başka kimse de kalmamıştı, “Ama kimse de kalmadı bakıyorum da.” diye dile getirdi.

    “Evet, oldu mu o kadar ya, saat kaç?” diye sordu Leyla.

    Yusuf, Leyla’ya kolundaki saati uzatıp gösterdi. Ardından konuştu, “Valla yorulduk zaten, bugünü bitirelim, herkes dinlenmiş olur.”

    “Yarın n’apıyorduk şimdi?” dedi İrem.

    “Tek kişilik bir oyun var, onu izlemeye gideceğiz. ” diye cevapladı Ayla.

    “Hah!” diye güldü Leyla, “Fikir sahibi konuştu. Yarın da umarım bugünkü gibi eğlenceli olur!”

    Deniz farkına varmak üzere olduğu bir şeyler adına dikkatle dinlemişti hepsini, “Akşam gideceğiz dimi?” diye katıldı, biraz daha konuşmalarına ihtiyacı vardı…

    “Evet, evet. Üçüncü gün sabahtan yola çıkacağımız için yarın sabahı es geçelim dedik.” dedi Ayla.

    Sustular. Deniz, Ayla’ya uzun uzun baktı… Sanki ona karşı pişmanlık hissediyordu… Bir an için her şey sessizleşti, Ayla’nın ettiği bir lafı duyamadı… Nihayet Ayla diğerleriyle birlikte oradan ayrıldığında Seda onunla özel konuştu, “Deniz, garip bir şey var?”

    Elbette garip bir şey vardı! Elbette garip bir şey vardı! “Yo, niye?” dedi ama, henüz açıklama yapamayacak durumdaydı.

    “Dün geceyle ilgili susturdun ya beni ne bileyim.” dedi Seda diretip.

    “Ya yok bir şey ya.” diye geçiştirdi Deniz, “Olsa! Söylerim zaten biliyorsun…”

    “İyi peki sen bilirsin.” dedi Seda, Deniz’in gitmeye yeltendiğini, konuşmaya hevesi olmadığını görünce.

    ***

    Deniz, ertesi gün yeniden çiftliğe uğramaya karar vermişti. Gece boyunca pek uyuyamamıştı. Erkenden yola çıkıp tek başına çiftliğe gitti. Yaşadığı garip hislerin, hafızasına dolan o görüntülerin bu çiftlikle bir alakası olabileceğini düşünüyordu. Çiftliğin kapısına varıp, kapıda dünkü pankartın asılı olmadığını görünce duraksadı. Uçmuş ya da düşmüş olabileceğini düşünüp etrafa baktı ancak pankarta rastlamadı. Çiftliğe girildiği hiç görülmese iyi olurdu. Zaten şu an kimse de yok gibi duruyordu. Çiftliğin her yerini dolaşıp, sıra dışı bir şey olup olmadığını kontrol etmek istiyordu. Önce çiftliğin etrafını saran tepelere bakındı. Sonra atla bakıştığı yere gidip atın durduğu iç tarafta ya da dış tarafta herhangi bir şey var mı kontrol etti.

    “Günaydın!” dedi bir ses kendini kaptırmışken, irkildi. Dönüp baktı. Bu çiftliğin sahibesi olmalıydı. Üzerinde şık bir palto vardı. “Bir şeyinizi mi unutmuşsunuz dün?”

    “Galiba öyle olmuş.” dedi Deniz yeni bir yalanla.

    “Önemli bir şey olmalı.” diye şaşırdı Sahibe, “Bu saatte buraya kadar geldiğinize göre?”

    “Yani…” diye bocaladı Deniz ama hızlı bir şekilde toparladı, “Önemliydi ama bilmiyorum burada unutmamış da olabilirim-ben şansımı deneyeyim dedim sadece… Görünen o ki, burada da yok.”

    “Madem bu kadar yol geldiniz. Gelin birlikte bir şeyler içelim. İkramım olsun.”

    Deniz kafasıyla onayladı. İçeri geçtiklerinde, Sahibe önüne bir fincan çay koyduktan sonra uzun uzun dün oturdukları bu mekâna baktı. Haliyle bomboştu ve sıra dışı bir şey gözükmüyordu… Mekânın renkleri canlıydı. Sahibe elinden bir şey düşürdüğünde irkilerek dönüp baktı, çizmeleri, pantolonu, bordo bluzuna geçirdiği ceketle ilgi çekici duruyordu; soru sorulup cevap alınası bir karizması vardı. “Bir şey sorabilir miyim?” dedi merakla, “Daha önce hiç, burayla alakalı yorum yapan oldu mu?”

    “Çiftlik hakkında mı?” diye merakla yaklaştı Sahibe.

    “Evet.” dedi Deniz onaylayıp, “Yani olumlu ya da olumsuz?”

    “At çiftliği işte.” diye omuz silkti Sahibe, “Bazen küçük bulurlar ama beğenilir genelde.”

    “Anladım.” diye geçiştirdi Deniz istediği cevabı alamayınca, “Ya ben dün, sizi fark etmemiştim. Kalabalık olunca insan detaylara dikkat edemiyor. Neyse, sağ olun ben, kalkayım artık.”

    “Rica ederim!” dedi Sahibe, Deniz’in toparlanma merasimi bitip ayağa kalktığında, “Yine beklerim.” diye ekledi.

    Deniz aniden, Sahibe’nin sol gözü altındaki yıldız şekliyle karşı karşıya kalınca dün başına gelen o şey oldu. Anlık bir görüntü geçip gitti gözünden! ‘Cadı!’ diye bağırası geldi ama bunun yerine geriye doğru adım atıp masaya çarptı. Sahibe heybetli bir büst gibi birkaç adım üzerine doğru gelince derhal orayı terk etti. Bir an bacakları hareket etmeyecek sanmıştı! Dışarı çıktığında iyice hızlandı ve koşmaya başladı. Seda’yı aramak isteyip telefonunu çıkardı ancak telefona ulaşılamadığını dinledi. Telesekreterin ses tonu bile ürkünç bir hal almıştı! 

    ***

    “Millet! Açtılar kapıları!” diye haber verdi Ayla. Bir tiyatro salonunun önündeydiler. Üçüncü gündü bugün. Deniz akşamdan sabaha kadar kimseye ulaşamamış, sabaha doğru uyuyup kalmıştı. Çok uyuduğunu düşünüp de sıçrayarak uyandığında sadece dört saat uyuduğunu fark edip rahatlayıp, bir an evvel buluşmak için plan yaptıkları yere gelmişti. Buraya geldiğinde herkesten ulaşılamayan telefonlar için hesap sorası vardı ancak herkesin aşırı doğal hareket ederek muhabbet etmesine karşın dili varmamıştı. Zaten bir şeylerden bahsetse de ciddiye alınmayacaktı… 

    Deniz, oyuna adapte olmaya çalışırken sahnedeki erkek oyuncu tiradına başladı, “Varlığımız, anlamlı bir bütün oluşturmak üzerine, temsillerimizle kurulu. Bir bütünün parçaları olarak, başlı başına bir başlangıcımız ya da sonucumuz olmasına gerek yok…” Deniz bir anda hafızasında bir palyaço anımsadı. Evet! O palyaço sahnedeki adamdı! Buna emindi! “…cennet dediğin, hiç karanlık olur mu?” diye bitirdi tiradını oyuncu. Işıklar karardı, alkışlar yükseldi. O da diğerleri gibi alkışlarken yanına Salih oturdu, takım elbiseliydi!

    “Buradan hemen gitmemiz lazım!” diye gazladı Salih.

    “Aynen aynen!” dedi Yusuf, Deniz ona döndü, “Çok geç kalmadan gidelim. Sabaha erkencisiyiz.” Deniz ne yapacağını şaşırıp gözlerini kısa süreliğine kapattı. Tekrar açıp Salih’e döndüğünde Salih’in artık takım elbiseli olmadığını gördü! Kaşlarını şaşkınlıkla çattığı an bir ajan belirdi gözünde! Uzun uzun baktı. Yusuf onu dürtükledi, “Hadi gidelim.” diye ekledi.

    Deniz, çıkışta Seda’yla ve Ayla’yla durakta otobüs beklerken düşüncelere boğulmuş vaziyetteydi. Otobüs de bir türlü gelmiyordu! “İşte böyle… Beklemek lazım.” dedi çevresine bakınıp.

    “Nasıl?” diye sordu Ayla.

    “Ya, beklemek diyorum…” dedi Deniz, söylese mi söylemese mi bilemedi, “Bakın çok garip şeyler oluyor.” demekle yetindi, “Ama beklemek lazım, bekleyip nereye varacağını görmek lazım…”

    “Deniz sen bu gece uyu da biz başka bir şey istemiyoruz.” diye dalga geçti Seda, Deniz sıkılınca, “Ya, dalga geçmek için söylemedim yarın erken kalkacağız diye. Acil ihtiyaç falan varsa onları da al yanına.” diye laf çevirdi, “Leyla’yla Oğuz iki gün kalmaktan bahsediyorlardı.”

    “İki gün mü!” diye kızdı Deniz, “Dağ’da?”

    “E çadır falan işte.” dedi Seda.

    “Ya tamam neyse ne ya. Zaten bindik bir alamete!”

    “Alamet falan yok Deniz. Ne güzel gün geçiriyoruz işte!” diye karşılık verdi Ayla.

    “Ya ya.” diye kafa salladı Deniz, “Sen bana sor onu bir de!”

    Otobüs gelip de onu mahallesinin önüne kadar bıraktığında, düşünceler içinde eve doğru yürümüştü Deniz, bu yolculuk esnasında yoldan geçen iki adamı iki polise benzetmese daha güzel olacaktı! Adamlar onun dik bakışları karşısında az kalsın ağız göz dalacaklardı! 

    ***

    Malum ekibin neşeyle dağ bayır tur attıkları, kamp yapıp kaldıkları iki gün içinde Deniz’in başına herhangi bir tuhaflık gelmemişti. Deniz sonunda kendine geldiğini, düzeldiğini düşünürken üçüncü günün gecesinde oldu olan! Ateşlerini yakıp başına geçerek şarkı söylemeye başladıklarında Deniz peşi sıra anımsayışlara maruz kaldı… İrem’de ona su fırlatan öfkeli bir kadın, Ayla’da ikna etmeye çalıştığı beyaz elbiseli bir kadın, Yusuf’ta merdivenlerden indiği yüzü çizgili bir adam, Leyla’da saldırıya maruz kalan başka bir kadın görüyordu… Tüm bunlar beynini kemirir gibi olduğunda ve ansızın “Solyaris” ismine vakıf olduğunda dayanamadan elindeki taşı ateşin içine fırlatıp ortamın huzurunu kaçırdı. Doğrulup ayaklandı.

    “N’olduğunu söyleyecek misin artık?” diye peşinden kalktı Seda.

    “Beşinci gün nereye gideceğiz?” diye sordu Deniz.

    “Sen nereye istersen oraya gideriz olur mu?” dedi Seda tebessüm ederek, artık Deniz’in konuşmasını istiyordu.

    “Tamam, bak, yarın da doya doya gezelim. Sonra size anlatacağım şeyler var.” dedi Deniz. Tamamlaştılar….

    Deniz o gece çadırda uzun uzun düşündü ve neler olduğunu anlamaya çalıştı. Çok büyük bir şeyi unutmuş gibi hissediyordu ve bu büyük şey sanki küçük şeylerin bir araya gelmesiyle var olmuş bir şeydi… Parça, parça… Uyuyup uyandıktan sonra da düşünmeyi sürdürdü. Çadır toplanırken, son gün gezisi yapılırken, neşeli muhabbetler dönerken o tamamen kendini soyutlamıştı. Ancak ertesi gün, herkese randevu verip, özel konuşmaya davet ettiği kafede otururken derin düşüncelerinden sıyrılabildi.

    İlk randevusunu Seda’ya ayırmıştı, neden ‘ilk’ olarak onunla konuşmak istediğini de bilmeden yapmıştı bunu; içinde bir his, öyle olması gerektiğini fısıldamıştı sanki. Seda gelip karşısına oturduğunda toparlandı.

    “Bir şey içer misin?” diye imalı imalı güldü Seda.

    Deniz imayı neye yoracağını bilemeden, “Kızım bırak şimdi bir şey içmeyi!” diye ciddileşti, Seda bozuldu, “Bak dün, tüm gün sustum. Ama artık konuşmamız lazım. Mevzu biraz… Büyük. Anlıyor musun?”

    “Tamam, bir şey demedik, dinliyorum.” diye tavır koydu Seda.

    Deniz bunu umursamadı; hararetle anlattı: “Ben bir iz peşindeyim ve benimle olacak insanlara ihtiyacım var. Birine ihtiyacım var. O yüzden, aynı gün, hepinize, randevu verdim, farklı saatlerde-”

    “Ee?” diye kesti Seda.

    “Birinizi seçeceğim yani.” diye sürdürdü Deniz.

    “Sadede gel. Hepimize randevu verdiğine göre az vaktin var!” diye hızlıca konuştu Seda.

    “Önce, bana bugünü ayırdığınız için gerçekten teşekkür ediyorum size.” dedi Deniz nasıl toparlayacağını bir kez daha aklından geçirirken.

    Seda alayla baktı, “Sana falan ayırmadık. Hafta sonu yapacağımız ada yolculuğundan önce biraz dinlenelim dedik. Hepimizin fikriydi yani bu.”

    Deniz, Seda’nın tavrından sıkılmıştı ama şu an daha önemli şeyler vardı. Özel değil genel düşünmek istiyordu. “Gördün mü? Yani…” diye o da alayını ortaya koydu, “Ne fark etti ki? İşe gider gibisiniz. Tatil için gün seçmişsiniz, zaten tatilde değil misiniz siz?” Seda ofladı; bu sizli bizli konuşma nereden geliyordu anlamıyordu. Eliyle garsona işaret verip bir çay istedi. Deniz hep kendini ayrı olarak ele alınması gereken bir üstinsan olarak görüyordu! “Hey neyse.” diye sürdürdü Deniz, Seda’nın içini okur gibiydi, “Tamam, bak, mevzu ben değilim. Beni de aşıyor…” İçini çekti. “Geçmişte başka biri olduğuma inanıyorum… Geçmişten sinyaller alıyorum… Solyaris diye biri var, Solyaris! Ve… Bir şey arıyor…”

    Seda kaşını kaldırıp Deniz’e deliymiş gibi bakışlar attı.

    Oğuz kafasını alayla salladı.

    Leyla, “Psikoloğa gittin mi? Ödipal bu bence!” dedi.

    Yusuf, “Polise gidelim diye endişelenip, “Biri gazozuna ilaç katıyor.” diye saçmaladı.

    “Bardağa dolu tarafından bakmak lazım.” dedi Ayla anlayışla, önündeki yarısı dolu bardağı gösterip ekledi, “Yani mesela bu bardak yarısına kadar boş… ama yarısına kadar da…” Kafasını bilmiş bilmiş salladı.

    “Arabayla eve atayım mı seni ya?” diye şakaladı Recep.

    İrem sadece boş boş gülümsedi.

    Salih, “Bence Amerika’nın oyunu bunlar!” diye hararetle atılmıştı…

    Deniz, herkesle tek tek konuşmuş ama sonuç alamamıştı… Şimdi karşısında oturan kalmamıştı… Ondan başka kimse yoktu ona yardım edecek! Saatlerce dil döktüğüne üzüldü. Kafede gezdirdi gözünü. Dikkatini ötede başka bir masaya oturan ve ona bakıp göz kaçıran biri çekti. Onun gibi genç, onun gibi sakallı, onun gibi siyah saçlı bir adamdı. Menüye bakar gibi yapıyor ve abartılı mimikler atıyordu. Ona baktığını anlayınca elindeki menüyü hızla bırakıp kafeden dışarı doğru kaçtı. Deniz oldukça şaşırmıştı! Bu nasıl yapmacık bir şüphe çekmekti öyle? Oyuna uyup peşine takıldı.

    Sokaklar boyunca koştular; şu sıralar koşan günler gibi. Adam kaçıyor, o kovalıyordu! Toprağın ve kayalıkların oluşturduğu tepelerin arasına, inşaat alanına benzer bir bölgeye girdiler. Adam soluklanırken Deniz onu yakaladı; bir anda, zamanı da yakalamıştı sanki,

    “Oğlum!” diye nefesi tükenmiş gibi kızdı, “Sen kimsin lan? Niye kaçıyorsun!”

    “Sen niye kovalıyorsun!” dedi Adam, ses tonu inceydi.

    “Kafeden beri peşindeyim, sakın soruma soruyla karşılık verme!” dedi Deniz, “Sakın!” diye böbürlendi.

    “Beni iyi dinle!” diye aniden ciddileşti Adam, “Benim dünyamda bana emir veremezsin!”

    “Senin dünyan mı!” diye dalga geçti Deniz, Adam alay eder gibi göz kaçırdı, “Senin dünyan! Hah! Kusura bakma! Ben girdim o dünyaya kusura bakma! Olayın ne oğlum senin! Ha? Neyin peşindesin lan?”

    “Pekâlâ!” diye ellerini havaya kaldırıp susturdu Adam, “Artık bu şekilde konuşmayacaksın!”

    Deniz tüm öfkesini kusacaktı ki kilitlendi kaldı! Sanki efsunlanmıştı! Üstüne, “Özür dilerim.” dedi! “Ne!” diye efsun geçer geçmez kendine şaşırdı, “Özür dilerim ne lan!”

    “Rica ederim canım.” diye sakin sakin konuştu Adam, bir kayanın üzerine oturmuştu, “Asıl ben özür dilerim… Kendine haksızlık etme… Sen yeri geldiğinde özür dilemeyi bilen bir karaktersin…”

    Deniz donup kaldı. Ne demişti? Bir karakter mi? Şüpheyle etrafına baktı. Karakterler hikâyelerde olurdu!

    “Ne oldu?” diye itici biçimde gülümsedi Adam, “Seçemedin mi birini?”

    Deniz bir süre sustu. Kafede birini seçmeye çalıştığını nereden bilebilirdi? “Beni izlerken fark etmişsindir.” diye fikir yürüttü, artık peşi sıra yaşadığı şeyler onu yormuştu, Adam’ın karşısına, başka bir kayalığa oturdu, “Kim olsa fark eder…” diye kendini ikna etmeye çalıştı.

    “Öyle bir şey değil… Sana birini seçmeni söyleyen benim zaten…” dedi Adam, “Gerçi artık eğlencesi kalmadı. Fark etmeseydin iyiydi…” Deniz dönüp garip garip baktı.

    ***

    Bir süre daha konuştuktan sonra inşaat alanından ayrılarak daha iyi oturabilecekleri bir yere geçmişlerdi. Kendisini ‘Yazar’ olarak tanımlayan tuhaf adam ona Solyaris’i anlatmıştı… Çok değil, bir hafta öncesine kadar evrenler arası dolaştığını ve kendi evrenini aradığını… Dediğine göre dokuz evrenden geçip buraya varmıştı… Şimdi burada, arayışını noktalayacaktı…

    “Kaos gibi bir şey!” diye nida attı Deniz, şehre, denize ve ötesine bakan bir yükseklikteydiler, sisli bir akşamüstüydü, “Sonu? Sonunu göremiyorum?” diye sordu.

    “Kendi boyutuna ulaşıyor…” dedi Yazar, “Ulaşıyor ve… Kahraman kalıyor.” Göz kaçırdı.

    “İyiymiş…” dedi Deniz ne diyeceğini bilemeden, ardından memnuniyetsizce sordu, “Benden ne istiyorsun?”

    “İyiymiş!” diye tebessüm etti Yazar, “İnan herkes böyle söyledi. Boyundan büyük işlere kalkışınca kolay olmuyor-muş… Hayali güzeldi deyip geçmek lazım bazen… Ama, ama benim ihtiyacım vardı sana… Kendimi iyi hissetmek için.” Deniz öfkeyle bakıyordu. “İşte böyle…” diye devam etti Yazar, “Bazen sadece, olsun istersin.”

    “Ben bunu kabul etmiyorum, tamam?!” dedi Deniz.

    “Neyi?” diye sordu Yazar.

    “Karakterlerinden biri olmayı.” diye cevap yapıştırdı Deniz, “Bak, her şey kılıfına uyuyor olabilir ama ben inanmıyorum! Ya insan nasıl inanır gerçek olmadığına!” Yazar umursamaz gibiydi. “Yok ben dinleyecektim diğerlerini ya! Onlar var ya, haklıydılar yani, en azından senin anlattıklarının göre, onlar mantıklıydı lan!”

    “Onlar demek!” diye dalga geçti Yazar, “Bana kafeye çağırma sırana göre isimlerini bir yazar mısın!”

    “Hatırlamıyorum.” dedi Deniz emin şekilde. Bu konuşulanlardan sonra akıl falan kalmamıştı!

    “Hatırlıyorsun…” dedi Yazar.

    Deniz gerçekten de bir anda anımsadı, “Nereye yazayım?” diye aynı umursamazlığı takındı, alıştığı ama alışmaktan da nefret ettiği bir durum olmuştu bu! Yazar aniden bir kâğıt ve bir kalem uzattı, nereden çıktığını hiç anlamamıştı. İçini çekip eline aldı. Dikdörtgen şekilli kâğıdı yanlamasına bacağının üzerine koyarak yazmaya başladı.

    “Yan yana değil ya!” diye kızdı Yazar, “Kâğıt boylamasına uzunken nasıl yan yana yazmaya karar verdin anlamadım!”

    “Allah Allah! Ben senin karakterin değil miyim ya, sana sormalı!” diye karşılık verdi Deniz, “Al tamam.” diye kâğıdın arkasını çevirip boylamasına yazdı. Yazma merasimi sona erdiğinde kâğıdı uzattı, “Ne bu şimdi?” diye sordu.

    “Bunun bir… Akrostiş olduğunu düşünürsek?” diye havaya kaldırdı Yazar.

    Deniz yazdığı yazıya bakarken akrostişin ne demek olduğunu bir süre idrak edemedi ancak bir süre sonra buna vakıf olmuştu. S-O-L-Y-A-R-İ-S Solyaris’ti bu! Bir anda uyuştuğunu hissetti! Solyaris’i her şeyiyle hatırlıyordu artık! Kendine gelmişti! Kanını emip onu hafızasından eden Efendi’nin dişlerini şah damarında hisseder gibiydi! “N’olacak şimdi bana!” diye dehşete düştü! Niçin bu kadar dehşete düştüğünü de bilmiyordu; bir şeyler hissediyordu.

    “Niye bu kadar bağırıyorsun anlamıyorum!” diye ciddiyetini korumaya çalıştı Yazar. Tabii! Ona göre hava hoştu! “Bir şey olacağı yok. Yani… Ne güzel bir hafta geçirdiniz, sonunda, öleceksin…”

    “Hıh!” diye tutuklu kaldı Solyaris, “Ne?”

    “Kahraman olman için ölmen lazım, bunu da ben mi söyleyeyim?” diye karşılık verdi Yazar.

    “Katil olacaksın yani.” dedi Solyaris hiç düşünmeden.

    “E yok ama artık!” diye öfkelendi Yazar, “Cinayet masaları yazar isimlerinden geçilmezdi o zaman! Yazgın bu senin, yazdım bunu ben…”

    Solyaris daha da konuşmak istemeden, yaşadıklarının hıncıyla baktı Yazar’a… Durmadı, kalktı ve Yazar’ın yanından ayrıldı. Bu iş burada bitmezdi… 

    ***

    Solyaris, gece yatağında yatarken kısa ve dopdolu yolculuğunu kafasından geçirip bir karakter olduğunu kabullendi. Ancak ertesi sabah, diğer karakterlerle el ele verirse Yazar’ın üstesinden gelebileceği gibi bir fikre kapılıp Deniz’in evine, Deniz’in arkadaşlarını çağırdı… Deniz olmayı reddediyordu; bir başka şey olmayı da reddedeceği gibi… O sadece Solyaris’ti! Sekiz ismin birleşimiyle ancak bir bütün haline gelebilmiş bir Solyaris de değildi üstelik! Bu düpedüz düzmeceydi! “Gerçek adları var…” dedi içinden az sonra eve gelecek olanları kastederek, “Nancy, Daniel, Lilith, Leo, Peri, Sürücü, Asu, Bob!” Gerçek neydi peki? Tüm bunların kaynağı aynıysa, hangisi gerçekti?

    Solyaris, diğer karakterler geldiğinde Deniz gibi davranmayı ihmal etmeden her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlattı. Hepsinin yüz ifadesi karmakarışık bir hal almıştı…

    “El ele tutuşup, Solyaris diye üç kere bağırsak falan, kurtarıcı gelir mi ki?” diye sessizliği bozdu İrem. Anlaşılan Asu’luk çok çabuk tesir etmişti! Herkes dönüp suratına ciddiyetle bakınca ekledi, “Şaka yaptım canım, siz de!”

    “Arkadaşlar bakın, ben daha ölmedim.” dedi Solyaris, “Şu üzerinizden ölü toprağını bir atın ya! Planı gözden geçirelim mi yoksa gidelim mi?”

    “Yani şimdi burada n’aptığımızı bilmiyor mu sanki?” diye sordu Seda.

    “Engellesin o zaman!” diye hızlıca cevapladı Solyaris, “Valla ben muhakkak deneyeceğim…”

    Plan ki ne plan! Solyaris tek başına sokaklar arasında yürürken, plan yapmaya kalktığında yaratıcılıktan nasıl da yoksun kaldıklarına şahit olmuş olduğundan hayıf içindeydi… Belki yapmak üzere olduğu şeyden vazgeçer diye yolunu uzattıkça uzattı… Doğrusu uzanan bir yol da yoktu aslında, bunların hepsi kafasının içindeki ucu kaçık hesaplardı; Yazar’ın uçuk kaçık düşleri gibi…

    Ölümü düşündü… Daha önce gelişigüzel düşünmekten sakınmadığı, hatta hafife aldığı ölüm… Ölüm neden yolculuğun başlarında onu korkutmuyordu da şimdi korkutuyordu? “Çünkü…” dedi kendi kendine hırslanarak, “Çünkü o zaman bir yuvam olduğunu sanırdım… Ölümden öncesi ya da sonrası olduğunu… Bir karakter ölünce sadece ‘hiç’ olur…” Belki büyük bir yanılgıydı bu, belki de küçük bir sanılgı… Öyle ya da böyle, aslında düşünmesi gereken başka bir şey vardı; bir soru: ‘Yazar ölünce karakterine ne olur?’ Bunu varoluş sebebini askıya alarak soramamış da olsa, az sonra öğrenecekti…

    “Yazar!” diye seslendi dolanmaları bittiğinde, “Hadi çık ortaya… Seninle konuşmak istediğim şeyler var… Hem, ölmek üzere olan bir karakterin senle iki çift laf etmesi çok dokunaklı olmaz mı ha?”

    “Fazlasıyla.” diye aniden arkasında bitti Yazar. Solyaris irkilip döndü.

    Yazar’ın yetileri Solyaris’i fazlasıyla geriyordu artık, “Niye yazdın bu hikâyeyi?” diye sordu hınç içinde.

    “Yazıp da gerçekleyemediğim tüm hikâyeler yollarını bulsunlar diye.” dedi Yazar, “Onları daha fazla prangalara vuramazdım.”

    “Bak.” dedi Solyaris hastalıklı bir gülüşle, “Senin bir karakterin olmak, öncelikle benim için bir zevkti… Gerçi bunu söyleten de sen olduğuna göre bu seni biraz egoist yapıyor ama hayır, hayır, konumuz bu değil…” Bocaladı, “Demem o ki…” Yazar, arkasında alkış sesleri duyunca dönüp merakla baktı. Tam o sırada Solyaris cebinden çıkardığı şeyi sırtından ona sapladı. Yazar inleyerek iki büklüm oldu. “Demem o ki…” diye sürdürdü Solyaris, “Çok güçlü bir karakterinin hiç planlarını bozabileceğini düşünmüş müydün? Ha?”

    Yazar yere düştü. Can verir gibi yapıp nihayetinde hareketsiz kaldığında birden ortadan kayboldu. Solyaris o kaybolunca şaşkınlıkla etrafına baktı. Asla öngöremediği sonraki saniyeler, hamle eden birer düşmanmış gibi üzerine gelince iki üç adım geriledi. Etraftaki renkler beyaza evirilirken Yazar’a sapladığı şeyin ‘hiç’ olduğunu kestiremedi… Eni, boyu, hacmi ya da cismi olmayan bir boşluk doldurdu çevresini; öylesine, ansızın. Yeniden mi ölüyordu? Gerçi daha önce yaşamış mıydı buna emin değildi.

    Son
    Yunus Emre Işık

    Arayış – Bölüm 1
    Arayış – Bölüm 2
    Arayış – Bölüm 3
    Arayış – Bölüm 4
    Arayış – Bölüm 5
    Arayış – Bölüm 6
    Arayış – Bölüm 7
    Arayış – Bölüm 8
    Arayış – Bölüm 9

  • Beklenti

    Beklenti

    Beklenti

    Bilinir ki gemilere hep sabreden biri, sabrı taşdığında limanları yakar. Ama böylesi bir patlama, emek verilen şeyleri de silip süpürür. İnsanı yine benliğinden götürür. Liman yakanın ateşi sönmez zira. O ateş ki yine kendine zararın ötesine geçmez. Yolculuğun en zor tarafı da, beraber yürüdüklerini yol bitene kadar tanıyamayacak olmaktır. Bir çeşit kabulle başlamak gerek yolun her türlüsüne.

    Evet, senin buluşturduğun dünyalar senden habersiz evrenlerini kuracak. Senin sakındığın birçok şeyi sende sakınmayacaklar. Sen belki biletlerini hep çok kişilik alacaksın ne var ki günün sonunda sana tek kişilik bilet aldırmayı öğretecekler. Yanacak senin dışında kalan tüm biletler, ne pahası ne anlamı söz konusu olacak. Tam da o an öfkeni can damarından yakala; onunla bakış, alman gereken dersleri aldığını söyle ve sal gitsin.

    Beklenti, çok büyük yaralar açabilecek bir diken gibi; büyüsün de gül olsun diye çabalarken, her yerin kan içinde kalabilir. Sırf beklendiği için bile bir şeyler nankör olabilir. Cehenneme giden yol nasıl iyi niyet taşlarıyla örülüyse, fazla sevginin fazla saygının sonu da maraz çıkarır. Sonra sorarsın sürekli: Nerde kurban, kim bu katil? Öyleyse bekleme, tohumları ek ve uzaklaş; gül olur, diken kalır orası tohumun özüne kalmış.

    En nihayetinde kendi özüne bakmalı, kendi özüne akmalı. Nehirlerden beslenecek durumdayken nehirleri besleyecek duruma gelme sürecinde, yolundaki silüetler sadece sana ayna olsun diye var. Biz ki önce aynalara kızmayı bırakıp kendi yansımamızı görmeliyiz. Biz ki yansımaları görmekle kalmayıp aynanın öteki tarafını idrak etmeliyiz. Yine biz ki idrakın evren ötesine geçmeliyiz.

    İnsanı dipsiz bir uçurum gören erenler, kainatı sonsuz gören bilenlerle aynı yolun yolcusu; bir sonmuş, bir başmış. Çemberin içinde olmak ve dışında kalmak arasında pek bir fark yok, tüm çemberleri içine alan bir çember var. Varlığa sevinmek ya da yokluğa yerinmek manasız. Ne de olsa en başından hepimize söylenen bu; bir yokmuş, bir varmış…

     

    Yunus Emre Işık

  • Arayış – Bölüm 9

    Arayış – Bölüm 9

    Bölüm HO: Sonsuzluğa veda!

    Denizin ılık meltemiyle ışınlanıp, fırtınanın soğuk akımları arasına cisimlendiğinde yüzüne tokat yemiş gibi hissetti. Neden böyle olmuştu ki? Güzelliklere bir anlık hırsla sırtını döndüğü için miydi bu? Kapkara bir ormanın içindeydi, soğuktan titremeye başlamıştı ve epey derinlerdeydi. Yine de oh olsundu! Kendi rızası olmadan onu malikaneden çekip alan meçhul gücün, iskeleden kısa sürede ayrıldığı için ona kızmaya hakkı yoktu! Aslında böyle bir yere getirmeye de! Ne zaman son bulacaktı bu! Çok yakından gelen bir uluma sesi duyup ürktü. Ses, ağaçların arasından sekerek dolunaya doğru yankı yaptığında ürperdi. Yapayalnızdı. Başka bir yere gitmek için az önce söylendiği güce yalvarmaya başladığında, dev rüzgarlar küfrederek karşılık verir gibi ağaçların devrilmesine neden oldu. Solyaris etrafında devrilen ağaçları görünce iyiden iyiye buz kesti. Yakınlardan garip sesler yükselince, “Kim var orada!” diye bağırdı.

    Sesler ansızın kesilmişti. Solyaris sıklaşan nefesini dahi duyabiliyordu şimdi. Korkunç bir durumdu bu! Keşke sesini çıkarmasaydı, keşke sesler kafalarına göre takılsaydı! Hali hazırda seslerden korkup da daha korkunç bir şey olamayacağını düşünürken, şimdi sessizliğin çığlığı vardı!

    “Sısssaaa sısssssaaaa…” diye acayip sesler geldi bu sefer. Bir şey nefesini tıslayarak veriyor gibiydi. Tiz ve derin…

    “Nece konuşuyorsunuz?” diye sordu cesaret toplayıp, çünkü aynı ses birkaç yerden daha gelmeye başlamıştı, “Üzgünüm, daha önce bulunduğum yerlerde böyle şeylere maruz kalmadığım için beni korkutuyorsunuz. Var olmaya sizinle başlasaydım korkmayabilirdim…” Bu koca bir yalandı çünkü enerjinin kötüsünü her yerde tanırdı, sadece kendini kandırıyordu. Tam arkasında bir hırlama sesi duyduğunda irkilerek döndü. Dehşet içinde kalmıştı çünkü dev bir hayvanla karşı karşıyaydı. Kalın bir kürkü, sarı gözleri, sivri kulakları ve keskin dişleri vardı bu hayvanın. En ufak bir harekette üzerine zıplayıp bedenini parçalara ayıracakmış gibi bakıyordu.

    “Sakin ol Germiyan…” diye bir kadın sesi yükseldi, Solyaris kafasını çevirdi, bu kadının karşısında duran hayvandan bir farkı yok gibiydi; sadece insanın anatomisine sahipti! Sarı gözler, beyaz saçlar, kürklü bir giysi ve sivri dişler… “Önce kanının tadına bakmalı.” Solyaris dehşete düştü. “Belki aradığımız kandır…”

    “Ne demek bu?” diye sordu Solyaris, “Beni öldürecek misiniz?” Bunun için ciddi derecede endişelendiği ilk andı.

    “Orası kesin.” dedi Kadın, “Mevzu hangi dişlerin arasında can vereceğin. Dile ki kudretli olsun. En azından ruhun kutsanmış olur.”

    “Ne çeşit yaratıklarsınız siz?” demek istedi Solyaris ama diyemedi; midesi bulanmaya, teninin soğukluğu damarlarının sıcağıyla tepkimeye başlamıştı. Önündeki hayvanın gözlerinin içine dikkatli bakınca yutkundu.

    “Zorluk çıkarmayacak gibi duruyorsun.” dedi Kadın, Solyaris’in sessizliğine hoşnut olmuştu, “Bu senin için iyi. Germiyan’ın öfkelenip de çırpı bedenini iki lokma etmesi beni azıcık üzebilirdi; en azından vaktinden önce.”

    “Kanımın tadına bakamazsınız!” diye atıldı Solyaris, “Çünkü…” Solyaris ne diyeceğini seçmeye çalışırken Kadın ve Hayvan dikkat kesildi. “Çünkü benim kanım hastalıklı.” Kadın’ın sarı gözleri bir an ışıldadı sanki.

    “Emin misin?” diye sordu Kadın birkaç adım yaklaşıp.

    “Tabii ki!” dedi Solyaris.

    “Harika!” diye karşıladı Kadın, “Yaşlı bir kan emene tattırmamıza gerek kalmadı o halde, seni direkt Cadı’ya götürebiliriz.”

    “Ne?” diye şaşaladı Solyaris.

    “Kan Emen Efendisi’nin son demleri…” diye Hayvan’a döndü Kadın, “İşittin mi Germiyan, oysa hiç sonu gelmeyecek sanırdık! Kör Kütük Orman nelere kadir!”

    “Bana neler olduğunu anlatacak mısınız?” diye tavır koydu Solyaris.

    “Yorulmaya değmez.” diye keskin bir kafa hareketiyle döndü Kadın, bakışları haşin bir hal almıştı, “Zira Efendi istediği son arzusuna kavuşabilmek için son damlasına kadar emecektir kanını…”

    Solyaris şoke oldu, ciddi ters köşe olmuştu bu! Hastalıklı bir kan mı aranıyordu yani! “Yalan söyledim.” dedi hemen, “Bırakın beni diye. Kanım hastalıklı falan değil! Gayet sağlıklıyım!”

    Kadın yarım ağız, kan donduran bir tebessüm attı, “Germiyan’ın peşine takıl, ben de tam arkanda olacağım!”

    “Ama-”

    “Kes!” diye gürledi Kadın, Hayvan da aynı anda kükremişti!

    Solyaris’in karnına ağrı saplandı, uzuvları uyuştu. Kadın, aksak adım gelip ardına geçtiğinde, buradan derhal gidebilmek için yalvar yakar bir hal almıştı. Hiçbir şey olmamasının verdiği rahatsızlığı da kuşanıp, el mecbur takibe koyuldu. Ormanın gözleri üzerinde gibiydi. Gözlerinin yaşardığını hissediyordu. İlk kez çaresizdi ve bir kahramandan çok uzaktı… Yürümeye devam ettikçe pes etmişti, tükenmişti, vazgeçmişti… Attığı her adım şimdiye dek içinde biriken şeylerin bir kısmını geride bırakmasına neden oluyordu sanki… Duyguları, hisleri, sezgileri köreliyordu… Böyle giderse götürmek istedikleri yere vardıklarında içi kan dolu, insan şekilli bir kadeh olup çıkacaktı…

    “Kim bu?” diye sordu başka bir kadın, sonunda gelmişlerdi. Dağılan dikkatinin bir kısmı karşılaştıkları bu yeni kadında toplandı. En azından çok daha fazla insana benziyordu; hayır, bu bir insandı. Algısı onu yanıltmış olacaktı. Minyon tipli, omzuna kadar saçlı, sol gözünün altında yıldız şekli olan, sivri şapkalı bir kadın.

    “Kör Kütük Orman’ın rüzgarları böyledir.” diye keyiflendi onu getiren kadın, “İhtiyaç sahibine ihtiyacını sürükler; tabii karanlığa iltimas geçerek.” Güldü, “İşte aradığımız hastalıklı kan Cadı! Bir an önce gidip sun bu kanı!”

    “Sahi mi?” diye tıslar gibi Solyaris’e yanaştı Cadı.

    “Kendi ağzıyla söyledi.” diye onayladı Kadın, dimi Germiyan?” Hayvan kafasıyla onaylayan bir reverans yaptı, “Efendi’nin yardakçıları ne durumda?”

    “Kanının hastalıklı olduğunu düşündükleri tüm hilkat garibelerini katlettiler.” diye alayla cevapladı Cadı, “Efendi’leri yok yere ellerinden kayıp gitmesin diye ilk kez emrine karşı geliyorlar. Hastalıklı kanları sunacaklarına onları yok ediyorlar. Anlamadıkları bir şey var…” diye eliyle Solyaris’in yüzünü kavradı, Solyaris tepkisizdi, “Efendileri sonsuzluğunu ve akabinde kendi hayatını ortadan kaldıracak kadar asalak!”

    “Arzuları sonu olacak.” diye gülerek katıldı Kadın, “İyi ki safımıza geçtin. Bizim tarafa itimat aşılamak için fırsat arıyordun, işte senin ayağına kadar getirdim! Bu iyiliği unutmazsın umarım.”

    “Unuturum.” dedi Cadı küçümseyerek, “Sonuçta ‘iyilik’ değil mi!”

    Kadın, Germiyan’ın gözlerine baka baka güldü. Cadı’nın bu tavrı oldukça hoşuna gitmişti, “Desene sana iyi bir kötülük etmek gerek!”

    “Gidiyorum, bir saate yine burada buluşalım.” diye gülümsedi Cadı, “Döndüğümde diğerlerinin yanına varıp Efendi’nin düşüşünü kutlarız!”

    “Hayhay!” diye onayladı Kadın.

    Cadı, Solyaris’i tartaklayarak önüne kattı. Kadın ve Hayvan geride kalırken, Solyaris en azından artık üzerinde sapsarı gözlerin olmadığına sevinir bir hal aldı. Yolunu bulup, doğru zamanda da Cadı’yı saf dışı bırakarak kaçabilirse bu iş tamamdı! Kaybetmeye göz yumduğu irade yeniden güçleniyordu. Ne zaman harekete geçmeliydi? Buradaki işini tamamlamak için Efendi’yi de bir görse miydi? Sahi! Ona neden arkasından çevrilenleri anlatmıyordu?

    “Hiç konuşmaz mısın sen?” diye sordu Cadı, adeta dans eder gibiydi; üzerinde hastalıklı bir keyif vardı.

    “Yorulmaya değmez.” diye savdı Solyaris, “Zira Efendi istediği son arzusuna kavuşabilmek için son damlasına kadar emecektir kanımı!”

    “İyi bildin!” diye kahkaha attı Cadı; fazla karanlıktı.

    Az ve öz bir yolculuk oldu. Öyle bir yoldan gitmişlerdi ki birçok aksilik yaşadılar. Cadı önce onları savururcasına esen rüzgârı dindirdi, ardından devrilmekte olan ağaçları onlar geçene kadar havada asılı tuttu, yollarına çıkan birkaç farklı kan emeni kayalara savurdu, musallat olan kargaları ufak el hareketleriyle parçalara ayırdı. Solyaris, bunlara şahit olunca Cadı’nın belki de geride bıraktıkları Kadın’dan ve Hayvan’dan çok daha fazla tehlikeli olabileceğini görmüş oldu. Tek bir çıkış yolu kalmıştı… Efendi’ye her şey anlatacaktı…

    Sonunda, ay ışığının ormanın farklı yerlerine nazaran daha fazla düştüğü, uzakta sisli bir köprünün, yakınlarda birkaç oturağın ve sunağın yer aldığı bölgeye geldiler. Cadı tutmaktan bıkmadığı Solyaris’i öteye doğru iteleyip bıraktı, “Efendimiz!” diye havaya bağırdı, ellerini havaya kaldırdı, “Size istediğiniz hastalıklı kanı getirdim!” Ses tonuna zafer dolu bir nida hakimdi, “Gelin ve veda edin sonsuzluğa!”

    Solyaris, Cadı’nın yaptığı kısa seremoniyi izledikten hemen sonra havaya döndü, içini korku basmıştı. Sanki, gelecek olan Efendi bu durumdan fazlasıyla memnun olacak ve ona konuşma fırsatı bile bırakmayacaktı! Kaçmak istedi! Her şeyi göze alıp yeltendi ancak hareket edemedi.

    Cadı, üstten bakışlarla Solyaris’in bacaklarını kıpırdatma çabasını izledi, Solyaris az buçuk deprenmeye başlayınca, “Sakin ol genç adam.” dedi, açtığı kolları indirdi, “Biz istemediğimiz sürece hiçbir yere gidemezsin!” Küçümsemesi sona erdiğinde kollarını yeniden iki yana açtı.

    Solyaris acayip bir sesin akabinde karşısındaki boşluğun dalgalandığını fark edip duraksadı ve dosdoğru oraya baktı. Boşluğun içinde ansızın peydahlanan beyaz çarıklı, kara cübbeli Efendi’yi görünce donup kaldı. Efendi’nin yüzü biraz sonra açığa çıktı. Kanına kattığı kanlardan olacak, oldukça genç, kıvırcık saçlı bir adamdı. İfadesizdi… Solyaris’i hedef alan bakışlarıyla Solyaris’i efsunlamıştı. Solyaris ciyaklamayı andırır tiz sesler duydu ve görüş açısı beyazlarken gözleri karardı. Artık görüntü yoktu… Düşüyor gibi olmuştu ve hızla onu kavrayan güçlü bir kol tarafından tutulmuştu. Şah damarına iki sivri dişin geçtiğini hissettiğinde yaşadığı acıdan dolayı debelenmek istedi ancak efsun onu bir bez parçasından farksız hale getirmişti… Ona sunulan bu bedeni ayakta tutan başlıca unsurlardan olan kan, damarlarından çekilerek dişlerin geçtiği deliklere doğru tırmanırken debelenme dürtüsünü bile yitirdi. Kalan son enerjisiyle fısıldamaya çalıştı…

    “İhhhaaanet…” dedi, kan çekilmesi bir müddet durmuştu, öyle olunca daha iyi fısıldayabildi, “Sana ihanet etti. Ölmeni istiyor… Seni en büyük arzunla yok edecek…”

    Cevap gelmedi, onun yerine damarlarındaki son kan damlaları da emildi… Ne enerji ne ışık; uzanmadı yardım eli… Solyaris bitti, yaşanılanlar yitti, ancak öyle gitti….

    9.Bölüm’ün Sonu
    Yunus Emre Işık

    Final Bölümü bir sonraki hafta sizinle olacak, yorumlarınızı bekliyoruz…

    Arayış – Bölüm 1
    Arayış – Bölüm 2
    Arayış – Bölüm 3
    Arayış – Bölüm 4
    Arayış – Bölüm 5
    Arayış – Bölüm 6
    Arayış – Bölüm 7
    Arayış – Bölüm 8

  • Haberi Yok

    Haberi Yok

    Haberi Yok

    Acı çekiyorum çözümsüz bir toprakta kimsenin haberi yok,

    Ne güller açmama müsaade edilir ne kaçmama;

    Olmayacak işler için harap halde,

    Ne ruhlar aleminde ne mevsimlerde…

    İçime ağlıyorum bir kahkaha cennetinde kimsenin haberi yok,

    Ne merhemi mevcut bu biçim yaranın ne çaresi;

    Hiç gidilmeyecek bir yolun başında,

    Ne gizliden arkada ne düpedüz ortada…

    Gücüme gidiyorum herkesin yaptığı gibi kimsenin haberi yok,

    Ne dinleyeni var böylesi bir derdin ne anlayanı;

    Kendimden kaçmanın türlüsünde,

    Ne düzgün kaçabilen ne peşin kovalayan…

    Yavaşça ölüyorum yaşam kokan bir bedende kimsenin haberi yok,

    Ne olduğum gibi görünebilir ne göründüğü gibi olabilir halde;

    Fikri envai zikri tekbir içinde,

    Ne nefer olmaya kadir nefes ne yeter olmaya…

    Reva mıdır cefaya bitişi olmayan zaman,

    Epey garip bir sızı yakışmaz da isyan;

    Ben bende kaç kez ölüp dirildim karnım tok,

    Zihnimin ip askıları pekçedir kimsenin haberi yok.

    Yunus Emre Işık

  • Arayış – Bölüm 8

    Arayış – Bölüm 8

    Bölüm RO: Aşk sanmak!

    Ne olmuştu ya öyle? Bunu Bilge Kadın mı yapmıştı? Etrafında neşeli bir bahar günü akarken ve her çok renkli, huzurda dengeliyken o yüzünde ürkünç bir şaşkınlıkla bankta oturmaktaydı. Oturduğu bank tahtadandı ve burası bir deniz kenarıydı. Gök kızıl tonlarındaydı. Martılar havada uçmakta, ortam sakinlikten kırılmaktaydı! “Hayda!” dedi içini derin derin çekip, “Ne güzel kalacaktım ben orada!” Koşu yapan insanları izledi. Bisikletlileri, yürüyenleri, gülenleri, parkta oynayanları, sohbet edenleri izledi. Buraya çoktan bir kahraman uğramış gibiydi. Derken daha da uzakta akan trafiği ve yer yer savrulan küfürleri işitti. Anlaşılmıştı ki burası bir ütopya değildi. Az önce bir dünyadan alelacayip kovulmuşken şimdi yeni bir dünyaya bel bağlamak zor olacaktı. Biraz dinlense iyi olurdu. Uykusu gelmişti. Oturduğu banka boyunu elinden geldiğince kısaltmaya çalışarak uzandı.

    Yüzü boyalı bir şaklaban tarafından dürtüldüğünde ancak uyanabilmişti. Ona gülümsüyor, elindeki şekerlerden birini uzatıyordu,

    “Bana verdiğin şeyin iyi mi yoksa kötü mü olduğunu nereden bilebilirim?” diye sordu ciddiyetle.

    “Ben bir palyaçoyum ve sen de hiç tanımadık biri.”

    “Sorumun cevabı bu değil ki.” dedi Solyaris, hakikaten soruyordu bu soruyu, şeker denilen şeyin iyi mi kötü mü olduğunu bilmiyordu henüz.

    “Beni üzdün.” diye omuz silkti Palyaço, “İyi uykular sana.”

    “Uyumayacağım!” diye aşırı tepki verdi Solyaris. Palyaço ona dönüp anlamaz bir ifadeyle baktı ve şekerlerini verecek başka birilerini aranarak uzaklaştı.

    Solyaris, Palyaço’nun peşine takıldığında üzüldü. Çünkü hakikaten de Palyaço şeker uzattığı herkesi mutlu ediyordu ve kimse ona şüpheyle yaklaşmıyordu. Şeker iyi bir şeydi o zaman! Bunu yeni öğreniyor olmak onun suçu sayılmazdı ki! “Dinle.” dedi, Palyaço’yu yalnız yakalama fırsatını ele geçirince, “Ben özür dilerim. Şekerin iyi mi kötü mü olduğunu bilmiyordum sadece.”

    Palyaço hafif şaşırır gibi baktı Solyaris’in yüzüne, ardından tebessüm etti, “Beni burada herkes tanır.” dedi, “Tanışmıyor oluşumuzun bir dezavantajı diyelim buna.” Elindeki son şekeri verecek birini gözüne kestirip oraya doğru ilerleyerek devamını getirdi, “Şekere gelince, gerçek bir palyaço olduğuna emin olmadan kimseden şeker almamalısın dostum.” Son şekerini, dişleri aralıklı sevimli bir çocuğa uzattı.

    “Senin için yapabileceğim bir şey var mı?” diye sordu Solyaris, Palyaço şekersiz kalınca, bunu hem buradaki hikâyesini öğrenebilmek için hem de Palyaço’yu mutlu etmek için sormuştu.

    “Kaybettiğim bir şeyi bulmama yardım eder miydin?”

    “Neden olmasın. Nedir kaybettiğin?”

    “Aşk.” dedi Palyaço gülümseyerek, “Aşk’ı kaybettim.”

    Solyaris ilk kez bir kelime karşısında böylesi karmaşık şeyler şekillendirmişti aklında. Hem hakkında birçok şey biliyor hem de hiçbir şey bilmiyor gibi hissediyordu bu kelimenin… Dans eden atları ve Nancy’i etkilemeye çalıştığı anı düşündü, torununu gören Yaşlı Kadın’ın bakışlarını düşündü, Asu’nun dengesizliğini düşündü, Baha ve sevgilisinin sarılmasını düşündü, Lilith’in gözü karalığını, Peri’nin geçtiği sınırı düşündü… Bunların hangisi ya da hangileri aşktı, hepsi miydi hiçbiri mi?

    “Daldın.” dedi Palyaço gözünün içi güler gibi.

    “Kusura bakma.” dedi Solyaris düşüncelerinden sıyrılıp, “Neyi kaybettiğini anlamaya çalışıyordum.”

    Palyaço güldü, “Bugüne kadar ben de onu anlamaya çalıştım. Girmediğim kılık, geçmediğim yol kalmadı. Nihayet bir kılıfa sokabildim aşkı, birinin adını ‘aşk’ koydum. Uzun sürmedi, ben diğerlerine aşkın ne olduğunu anlatmaya çalışırken kayboldu gitti. Aradım ama bulamadım.”

    “Nasıl aradın ki aşkı?” diye merakla sordu Solyaris.

    “Önce dokundum. Birbirine dokunmaktan mutlu olan ve buna da aşk diyen çok fazla kişi vardı. Dokunmamdan rahatsızlık duyanları hesaba katmadan, dokunmamdan hoşlananlarla vakit geçirdim. Sevdim, sevildim, birleştim ancak bu bazen bağımlılık yapıyor, irade dışı dürtülerle sonuçlanıyordu; beklenmedik zamanlarda, mekanik bir hal alıyordu. Anlarsın ya, aşk mekanikleşebilen bir şey olmamalıydı; daima yenilenen, uçsuz bucaksız anlamlar kazanabilen bir şey olmalıydı.” Solyaris anlar gibi kafa salladı. Kalabalık yoğunlaşmıştı, “Gel.” dedi Palyaço, “İskeleye çıkalım da devamını anlatayım.” Solyaris kafasını aşağı yukarı salladı. Parktan geçip iskeleye doğru yürüdüler. Yürüdükçe kalabalık azaldı ve vardıklarında kimse kalmamıştı. Adımları ağır ağırdı ve bu ağırlık ortamın dinginliğine lezzet katıyordu. “Sonra…” dedi Palyaço, “Sonra çiçek olmaya çalıştım. Bir mağaradaydı ve… İnsanlar onu görebilmek için çok uzaklardan geliyorlardı… Öyle olunca, öyle olunca aşk sandım ben o çiçeği. Bunu onlara anlattığımda bana gülümsemişlerdi biliyor musun? Hele o… O öyle güzel gülümsemişti ki…” İçi doldu, devam edemedi.

    “Onu bulacağız.” dedi Solyaris içtenlikle, “Merak etme, elbet kavuşacaksınız. Hem belli mi olur, belki onu ararken, ben de bir gülümsemeye tutulurum… Ne dersin?” Aşk yaşamak istiyordu, anlatılan tüm aşk sanılmalarını tek bir potada eritip, öyle yaşamak. Yanılmaları da göze alarak.

    Palyaço elindeki kornayı yüzüne doğrultup öttürdüğünde dalgınlıktan korkuyla sıyrıldı. Doğrusu Palyaço’nun elinde korna olduğunu bile yeni fark etmişti ve korna işi onu huzursuz hale getirdi. Tozlara karıştırmayan, sadece öten bir korna; komiklik olsun diye! Nasıl bir üst üste binmiş farklı alemler serisinin içindeydi böyle…

    “Neden yüzün düştü?” diye sordu Palyaço, Solyaris sessiz kalınca ekledi, “Merak etme, artık aramıyorum ben.”

    “Aramıyor musun, o neden?” dedi Solyaris.

    “Çünkü aşk aramaya ve aranmaya ihtiyaç duymaz…”

    “Senin adına sevindim, madem öyle, ben gitmeliyim.”

    “Ne de çabuk?” diye şaşırdı Palyaço, “Sorun nedir?”

    “Güzel şeylerin ömrü az oluyor.” dedi Solyaris, şapkasını çıkarıp selamladı ve rüzgârın sırtına atlatıp uzaklaştı.

    8.Bölüm’ün Sonu
    Yunus Emre Işık

    9. Bölüm bir sonraki hafta sizinle olacak, yorumlarınızı bekliyoruz…

    Arayış – Bölüm 1
    Arayış – Bölüm 2
    Arayış – Bölüm 3
    Arayış – Bölüm 4
    Arayış – Bölüm 5
    Arayış – Bölüm 6
    Arayış – Bölüm 7

  • Özteselli

    Özteselli

    Özteselli

    Şimdi sorarlar yorgun yazara,

    Nasıl yazarsın hala daha?

    Anlam yitik, inanç hasarlı;

    Kalem bitik, düşünce yasaklı.

    Yine de yazmakta yazar,

    Kendince uyaklar yapmakta,

    İlham veren hayatlar bulmakta,

    Tuhaf sorular sormakta.

    Yazar ki belirsizlikle sınandı,

    Kaçıncı kez atalete sövüp saydı,

    Anılarını sürekli uzaklaştırdı,

    Her şeyi kalemle kağıda kattı.

    Zor güller yetişti bahçede,

    Kor ateşler sardı gönlü,

    Kalıcı bir hastalık gibi,

    Hep yarım kaldı sözü.

    En güzel sen iyileş yorgun yazar,

    Hep iyileş ki kar etmesin zarar,

    Sen hastalıklarınla çirkin değil,

    İyileşmelerinle güzelsin…

    Yunus Emre Işık

  • Büyük Senarist

    Büyük Senarist

    Eskiden, önceleri… Büyük Senarist’in tipleri için şöyle şeyler yazmasına vakit vardı:

    “Ufak bir kasabada balıkçı olarak yaşadı; ağ attı, topladı ve öldü.”

    “Hayatı boyunca denize açılan eşini bekledi ve öldü.”

    “Evlenmek istemedi, onun yerine dünyayı gezdi ve öldü.”

    “Tam bir iş insanıydı, işini yaptı ve öldü.”

    “Sanat yaptı ve öldü.”

    “Çok kötü biriydi ve öldü.”

    “İyi yaşadı, iyi öldü.”

    Oysa şimdi vakit yok… Büyük Senarist’in tipleri pek az, tipler yerine karakterleri var ve O, karakterlerinin daha fazla kağıt üzerinde kalamayacağının, O’nunla buluşmasının vakti geldiğini; cüziyetin külliyetle bütün olması gerektiğini uzun zamandır biliyor, aktarıyor. Bildiği en önemli şeylerden biri de karakterlerin ferdiyetleri. Kağıt üzerinden ayrılmak da ferdiyetle mümkün olduğundan, şu sıra tüm kalemler şaştı…

    Nice yollar aşıldı; farklı farklı yöntemlerle… Artık hiçbir şey eskisi gibi değil… Misalen 7 farklı kişiye ait misal zaman dilimleri, aynı zaman diliminde sadece 1 kişi için çapraşık yaşanmakta. Bu çapraşık yaşamın nicelikleri boyut boyut… Sırf kağıt üzerinde kalmaktan kurtuluş için. Tüm bu kağıtları varolmamışcasına ortadan kaldıracak olan Büyük Senarist’in iradesi değil elbet, kağıtları kağıt yapan var olma özü…

    Hiçbir kalemin yazamayacağı, herkes tarafından bilinebilecek bir cümle var: “Öz öldü.”

    Öyleyse özde yeri olmayan her şey ölebilir. Yer satışı maalesef yok. Evet evet hiçbir şey buna karşılık teklif edilemiyor… Yer satışı yok; O yer olmak var. Bunun yolu Öz’ün bilgisinden (felsefesi, matematiği, fiziği, sanatı; her ne vardıysa ve var olacaksa…), daha da doğrusu tüm bu bilginin bilinç haline gelmesinden geçiyor… Bir şeyin bilgisinin bilinç olarak tecelli etmesi, zaten o şey yapar tecellinin öznesini.

    Bir insanı büyüten artık yaşı değil yaşadıkları ve İnsanlık mirasının varisleri olarak her geçen gün daha çabuk büyüyoruz. Kuşağımız ve bizden sonraki kuşaklar erdeme, erginliğe çok daha çabuk erişti, erişecek. Çok fazla hata yapılıp çok fazla ders alınıyor; evrimin ince çizgilerinde hem kahraman hem düşman olunuyor. Ömürler O büyük erişim için tek bir ömürle hemhal oluyor.

    Çok yakın bir zamanda İnsan’ı İnsan yapan özlerin insafına kalacağız ya da belki çoktan kaldık o insafa. Büyük Senarist tarafından yakın geçmişte noktalanan bağımlı filmlerin içinde, bağımsızlığını ilan etmiş karakterleriz artık…

    Vakit dar, zaman var…

    Yunus Emre Işık

  • Arayış – Bölüm 7

    Arayış – Bölüm 7

    Bölüm SF: İstenmeyen anılar bankası!

    Bir alışveriş merkezinin orta yerindeydi. Çevresinden başlayarak salkım saçak olan kalabalığa bakarken etrafında bir tur döndü. Ardından kafasını yukarı kaldırdı. Kattan kata çıkarıp indiren hareketli merdivenler, sarmal bir biçimde etrafı dönüyordu. İnsanların giysilerinden, alışveriş merkezinin dekorlarına kadar fazlasıyla gri renkler hakimdi. Bir önceki renk zenginliğinden sonra böylesi tek düze renkler içinin sıkılmasına neden olmuştu. Herkesin gözü vitrinlerdeydi. Onun gözü ise herkesin üzerinde. Çıkış yolu aradı, bulması zor olsa da oradan çıktı; epey dönüp durması gerekmişti.

    Dışarısı kasvetli ve karanlıktı. Gri renkler, yanına mavinin tonlarını da katarak şehri esir almıştı. Siyah giyinenler karanlığa kamufle olmuş biçimde yol alırken, bazıları oldukları yerde heykel gibi durmuştu. Heykel gibi duran ve gözbebekleri beyaz olan bu bazı insanların etrafında devriye bir makine geziniyordu. Makine, söz konusu insanın yanına biri yaklaşacak olursa derhal ona odaklanıyor, daha da yaklaşırsa ciyak ciyak ötmeye başlıyordu. Sarhoşluğundan dolayı yönünü zor ayırt eden bir kadın, makinenin bir tanesini ciyaklattığında dönüp sert bir küfür savurdu. Makine onu fotoğraflarken sol elinin orta parmağını havaya kaldırarak poz verdi. Aynı anda, sarhoş kadının yaklaştığı heykel kadının gözü beyaz olmaktan çıktı ve bedeni hareketlendi. Makine derhal cebine girerken Kadın, yalpalaya yalpalaya giden kadına, “Ucube!” diye kızdı.

    Solyaris, hikâyesi gelip onu bulmadan biraz dolanma fırsatı yakalamıştı ve o süre zarfında şu heykel insanların sadece sokak ortalarında değil, köşelerde, araba içlerinde, kapı önlerinde olabildiğini gördü. Bazılarının etrafında makine falan devriye gezmiyordu ancak hepsinin ortak bir noktası vardı: Kollarındaki saat. Saat sürekli çalışır haldeydi, işlem üzerinde gibiydi. Derken, Solyaris’in koluna hızla biri çarpıp geçti.

    “Özür dilerim adamım!” diye dönüp kafasıyla selam verdi çarpan adam, uzun boylu, temiz yüzlü, sarışın biriydi. Hiç durmadan hızlı şekilde yürümeyi sürdürüp uzaklaştı.

    “Beni de bekle.” diye yalnızca kendisinin duyabileceği bir sesle peşine takıldı Solyaris.

    Bir süre sonra Adam’ın temposuna ayak uydurabilmişti. Tempoyu uydurunca, dibine gelip görmesini sağladı,

    “Özür diledim sizden ama sanırım duymadınız.” dedi Adam huzursuzlanıp, “Belalı mısınızdır?”

    “Belalı falan değilim.” dedi Solyaris, “Arayıştayım diyelim.” Bir yandan da Adam’ın ani yön değişikliklerine ayak uyduruyordu, her an karşılarına donuk bir insan çıkabiliyordu ve her birinin en azından üç dört metre uzaklarında yürümeye çalışıyorlardı. “Senin acelen nedir?”

    “Aslında fazla sakin adamımdır. Etliye sütlüye karışmam ama şu sıra bir şey oldu. O şeyin olduğu yere gidiyorum.”

    “Yürüyerek mi? Burada şekli şemalı belirsiz onlarca taşıt var?” diye sordu Solyaris, dost canlısı davranıyordu.

    “Henüz birkaç hafta önce Entor-saat alabildim. Neredeyse şimdiye dek biriktirdiğim tüm paraya mal oldu.” dedi Adam, “Bir süre yürüyerek yolculuk yapsam iyi olacak. Zaten aradığım şey taşıt içindeyken görülmesi zor.”

    “Nedir o aradığın?”

    “Pankartlı bir kadın. QR kodu vardı pankartında sanırsam, başka bir şey gelmiyor aklıma.”

    “Hadi bunu açalım.” diye muzip bir ifade takındı Solyaris, “Entor-saat dediğin şey, şu donuk duranların kolundaki şeyden sanırsam. Aradığın şeyle de bir alakası olmalı.”

    “Leo ben.” dedi Adam aniden durup elini uzatarak. Solyaris de durup tokalaştı, ismini söyledi. “Bakılacak son yere yeniden geldik. Bir bakayım, ayrıntıları sonra paylaşacağım seninle. Şimdi izninle.”

    Solyaris nedense Leo denen adamda epey hafif bir mekaniklik algılamıştı; çok ince bir algıydı bu, herkesin harcı olmayan türden… Leo, etrafa pür dikkat kesilip aranırken onu izledi. Hatta rahatsızlık vermemek için aralarındaki mesafenin açılmasına ses etmedi,

    “Giysiniz farklı ve hoş görünüyor.” dedi yaşlı bir adam yanından geçerken, “Hangi mağazadan aldınız acaba?”

    “Herhangi bir mağazadan almadım.” dedi Solyaris omuz silkip.

    “Özel dikim o zaman.” diye duraksadı Yaşlı Adam.

    “Sanırım.” dedi Solyaris, muhabbetten sıkılmıştı, gözü Leo’yu aradı, Leo baş hareketiyle oturduğu bir banka onu çağırıyordu.

    “Nano dikim mi yoksa?” diye meraklandı Yaşlı Adam.

    “İzninizle.” diyerek Yaşlı Adam’ın yanından ayrıldı Solyaris. Yaşlı Adam arkasından birtakım şeyler söylendi ama ne dinledi ne de anlayabildi. Leo’nun yanına geldiğinde, Leo’nun düşünceli olduğunu gördü. Oturdukları bank dijitaldi, hatta ötesi; koltuk reklamı esnasında yumuşuyor, çatışma haberi verirken sertleşerek rahatsız edici bir kıvam alıyordu. “Bir şey bulamadın sanırım.”

    “Dokuz günüm vardı.” dedi Leo, “Bugün de bitmek üzere, dört kalacak.”

    “Ne için?”

    “Kim olduğunu bilmiyorum ama sana güveneceğim.” dedi Leo, “Umarım başıma bela almış olmam.” Solyaris omuz silkti. “Zengin misin?”

    “Sayılmam.” diye alay eder gibi güldü Solyaris.

    “Entor-saat ve geri kalan pahalı şeylere karşı takipçi olmadığın kesin. Ya zenginler ya da zengin olma meraklıları takip ediyor böyle şeyleri zaten. Saatin nasıl çalıştığından, ne için çalıştığından haberin vardır ama belki?”

    “Duymuştum.” dedi Solyaris bozmadan, “Yine de sen daha iyi biliyorsun sanırım, senden dinlemek isterim.”

    “Saati kullanmak istediğinde kaç dakika sürmesini istiyorsan belirtiyor ve işleme geçmesini söylüyorsun. Saatin sinirleri senin sinirlerinle temas kurup, işlemi devreye alıyor. Entorhinal korteks’e, hipomampüs’e ve geri kalan nöronal katmanlara ulaşıyor. Sonra…” Aklı karışmış gibi oldu, “Sonra donuyorsun işte, kullanım kılavuzunda okumuştum ama en iyisi bir sinirbilimciye sormak. Saat istemediğin anıyı yok ediyor, ışınlanmak gibi bir şey.”

    “Anlayamadım.” diye sıkıldı Solyaris, “Daha kabaca anlatsana şu işi.”

    “Reklamlara da tam dikkat etmemişsin.” diye şaşırdı Leo, “Oysa büyük sükse yapmıştı. Her neyse. Diyelim ki bir iş görüşmesi için işyerine gitmişsin, hastanedesin ya da bir süre beklemeni gerektirecek herhangi bir yerde. Farzı misal biliyorsun ki yarım saat beklemen şart ama bu yarım saati istemiyorsun, en azından hafıza kayıtlarında. Saati devreye sokuyorsun ve donup kalıyorsun. Gözün görmeye devam ediyor ancak sen işlem tamamlanıp tekrar kendine geldiğinde yarım saat hiç geçmemiş gibi oluyor. Bir anda zaman yarım saat atlıyor sanki. Kötü anlattım biliyorum.”

    “Yok hayır, anladım.” dedi Solyaris, “Kendini kandırmanın fazla profesyonel bir versiyonu. Ne kadar süre kendini kandırabiliyorsun peki?”

    Leo, Solyaris’in bu şekilde ifade edişine ve bu şekilde soruşuna karşın şaşırmış gibiydi, hafiften rahatsız olmuştu, “Şu an sadece bir gün. Aynı işlemi yapman içinse üç gün kadar beklemek durumundasın. Bir gün içinde kısa sürelerde bunu yapmanın sinir sistemine zararı olduğu söyleniyor. İlerleyen safhalarda versiyon giderek yükselecekmiş. Gelelim benim meseleme, ben beş gün önce, taşıt yolculuğu esnasında saati kullandım. Eve gitmeme henüz bir saat vardı ve fazlasıyla sıkılmıştım.”

    “Taşıt yolculuğunda mı?” diye araya girdi Solyaris, “Makinen diğerlerine ciyaklamıyor mu?”

    “Benim bir makinem yok. O da ayrı bir ürün. Makinelerin fiyatları saatlerden birkaç kat daha fazla. Çok fonksiyonlu şeyler. Para biriktirebilirsem ondan da alacağım.”

    “Ne cesaret!” diye şaşırdı Solyaris, “Toplu taşıtta kendini bir saat dondurmaya cesaret edebildin mi yani?”

    “Saatler piyasaya çıkmadan evvel, yasalarda düzenleme yapıldı.” dedi Leo emin bir ifadeyle, “Entor-saat kullanan birinin mahrem alanına girdiğin an yiyorsun hapis cezasını. Eğer dokunmaya falan kalkarsan direkt müebbet.”

    “Sert yasalarmış ha?” diye ürperdi Solyaris.

    “Öyleler.” dedi Leo, “Devam edeyim. Eve gittim ve saatine posta kutuma mail düştü -Eski usul kompüter kullanıyorum henüz- Mailde dokuz gün sonrasının tarihi vardı, belirli bir saatte belirli bir yerde olmam gerektiği yazıyordu. Mail, yolculuk esnasında bakışlarımı onun gözlerinden ayırmadığım ve kendilerine katılmaya onay verdiğim için teşekkür ederek son buluyordu.”

    “Nasıl?” diye bocaladı Solyaris.

    “Ben de aynen böyle oldum. Nasıl yani? Donuk olduğum esnada birinin gözlerinin içine bakmayı sürdürüp, herhangi bir şeye katılmak için onay mı vermiştim, ne demek oluyordu bu?”

    “Ne düşünüyorsun peki?” diye meraklandı Solyaris. 

    “Özellikle gençler bazen çıplak oldukları görüntüleri QR Kot haline getirip yanlarında gezdirir. Herhangi biri kodu herhangi bir yöntemle okutunca görüntülere erişir. Tabii utanırlar da bunu yaparken, saniyelik olarak kotları gösterirler, bazen de vazgeçerler. Bende direkt gözüme bağladığım bir QR Kot tarayıcısı var, gösterilen tüm kotları hızlı biçimde algılayıp işliyor. Bir çantada, bir kitap arasında, bir avuçta açığa çıkan o kotların hepsini hemen okutabiliyorum.”

    “Çıplak derken?” diye sordu Solyaris.

    “Çıplak işte, üzerinde herhangi bir giysi yokken.” Solyaris o sıra kendini hiç çıplak olarak görmeye kalkmadığını ve diğerlerini de böyle görmeyi önemsemediğini fark ederken Leo devam etti, “Hayret, sapık mısın diye sormadın.”

    “Sormam mı gerekiyordu?” diye huzursuzlandı Solyaris, derken sapıklığın ne demek olduğuna vakıf oluverdi.

    “Gerekmiyordu tabii. Sorsaydın da bunun bir çeşit hastalık olduğunu söyleyecektim.”

    “Geçmiş olsun.” dedi Solyaris.

    “Bağlayayım artık.” dedi Leo, “İşte ben de donuk haldeyken bu kişinin bana üzerinde olumlu ya da olumsuz yanıt verilebilen, QR Kot taşıyan bir pankart açtığını düşünüyorum. Benim okuyucum da derhal devreye girip kodu kabul etti. Bu yine de bir sürü soru doğuruyor.”

    “Beş gündür bir şey bulamadın mı yani?”

    “Bazı şeyler buldum. Bir şehir efsanesi var. Söylenilene göre bu saatler donuk anlarda kaydedilen anıları imha etmiyormuş, bir bankaya ihraç ediyormuş. Büyük bir bankaymış bu, istenmeyen anılar bankası. Ben de oraya gidecektim bugün.”

    “Nereye? Bankaya mı?” dedi Solyaris. Leo’nun giderek samimi hale gelmesi işine geliyordu. 

    “Banka ortalıkta yok. Bilge bir kadın varmış, efsanenin kaynağı o diyorlar, ona gidecektim.”

    “Hadi gidelim.” dedi Solyaris.

    “Sahi mi?” diye keyiflendi Leo, “Ben de yalnız gideceğim için tedirgindim. Yapar mısın bunu benim için?”

    “İşim bu.” dedi Solyaris, “Yaparım tabii.”

    Solyaris ve Leo, donuk şehrin donuk insanları arasından yürüyerek, kâh kalabalık kâh ıpıssız köşelere girip çıktı. Göz alıcı bir düzeni vardı buraların, aynı zamanda elem verici bir havası. Solyaris insanları izlerken alışveriş merkezinde niçin hiçbir saat kullanıcısına rastlamadığını düşündü. Orada geçirdikleri zamanı değerli, bekleyerek geçirdikleri zamanı ise değersiz yapan neydi? Göz gördükçe, kulak duydukça, burun soludukça, ağız tattıkça, ten değdikçe; bunların hepsini aynı anda gerçekleştirmesi ya da birini gerçekleştirmesi fark etmeksizin, her an her yerde önemli bir şey gelebilirdi insanın başına… Neyse ki yanında yürüdüğü adam değersiz bir süre olduğunu sandığı o sürenin içinde ne olduğunun peşindeydi; vakit artık değerliydi…  Leo’nun aradığı bankayı bulmasına yardım ederse ve geçirdikleri bu süreci diğer saat kullanıcılarıyla paylaşıp onları bilinçlendirirse bir kahraman olabilirdi. 

    Bilge Kadın’ın bulunduğu harabe malikaneye geldiklerinde, malikane girişinde yolları kesildi. Neden geldikleri sorulduğunda Leo açıkladı. Malikaneye girenlerin artık malikanenin bir üyesi olduğunu ve bu yüzden yüzlerine belirleyici bir desen çizileceği söylendiğinde Leo hemen kabul etti. Solyaris bunu istemedi ki zaten sakalları da buna engeldi. Başta mırın kırın edip sonrasında Solyaris’in de içeri girebileceğini söylediler. Dar ve basık hollerden geçip, diğerlerine nazaran daha geniş bir açıklığa geldiklerinde, yanlarında rehber olarak gelen kişi merdivenleri gösterip Bilge Kadın’ın üst katta olduğunu söyledi. Teşekkür edip merdivenlerden çıktılar. Malikane her an tepelerine yıkılabilirmiş gibi duruyordu. Leo biraz ürkmüştü.

    Leo’nun endişeleri ve korkuları Bilge Kadın’la konuştuklarında rafa kalktı. Bilge Kadın epey hararetle, bankanın gerçek olduğunu bildiğini, bankayı bulabileceklerini söylüyordu. Hatta bazen tekrara düşüyordu ve Leo bunu hiç önemsemiyordu. Üst kattaki konuşma bittikten sonra, merdivenlerden birlikte inerken de sürdürdüler,

    “Doğru yoldasınız çocuklar. Buna emin olun. Orayı bulacaksınız.” diye yineledi Bilge Kadın.

    Solyaris farklı bir şeyler konuşmak istedi, “Peki, kim çalışıyor orada madam?” diye sordu, “Yani beklenmedik bir durumla karşılaşma riskimiz var mı?”

    Durdular. Merdivenler de bitmişti zaten. Bilge Kadın ciddiyetle cevapladı, “İstenmeyen anıların bankasında, beklenmedik durumlarla karşılaşmak, fazla normal bir durum olmaz mıydı?”

    “O anıya ihtiyacım var.” dedi Leo, “ve eğer saatler, imha yerine ihraç ediyorsa, o bankayı, ölümüm pahasına bulacağım.” Leo’nun duraksayarak konuşması Solyaris’in hafif tuhafına gitmişti. “Bankanın bir şehir efsanesi olmadığına dair, netleşen görüşlerim var.”

    Bilge Kadın ciddi bakışlarını sürdürdü ve bir anda mekanik bir hareketle Solyaris’e döndü. Solyaris bunu daha bir garipsedi ancak belli etmemeye çalıştı. En azından burada gerçekten de şansı var gibiydi; ufak pürüzleri görmezden gelebilirdi. Bilge Kadın ona kilitlenmişti, birden garip bir enerji akımıyla sarsılmaya başladı ve evrenden istem dışı çıkıverdi!

    7.Bölüm’ün Sonu
    Yunus Emre Işık

    8. Bölüm bir sonraki hafta sizinle olacak, yorumlarınızı bekliyoruz…

    Arayış – Bölüm 1
    Arayış – Bölüm 2
    Arayış – Bölüm 3
    Arayış – Bölüm 4
    Arayış – Bölüm 5
    Arayış – Bölüm 6