İzmir çıkışlı punk grubu Kroşe, ilk single çalışması “Bir” ile müzikseverlerle buluştu. On Air Music Co. markasıyla yayımlanan çalışma, iki şarkıdan oluşuyor ve grubun müzikal kimliğini yansıtıyor.
Kroşe’nin İlk Adımı
Kroşe, İsa (bas gitar), Anıl (vokal), Erdem (davul), Atıl (gitar) ve Alihan (solo gitar) kadrosuyla sahnede tam kadro yerini alıyor. Grup, pop punk ve punk rock tarzlarını enerjik melodiler ve sert rifflerle harmanlayarak müzik sahnesindeki yerini alıyor. Sum 41, Blink-182, Green Day, Millencolin, NOFX, The Offspring, Simple Plan gibi gruplardan ilham alan Kroşe, Türk punk sahnesine yeni bir soluk getirmeyi hedefliyor.
“Bir” Single’ı Hakkında
İlk single çalışması “Bir”, Kroşe’nin müzikal tarzını yansıtan iki parçadan oluşuyor. Şarkılarında enerjik melodilerin yanı sıra farklı temalara yer veren grup, punk ruhunu yansıtan dinamik bir yapıyla dinleyicilerle buluşuyor.
Şimdi Tüm Dijital Platformlarda!
“Bir”, artık tüm dijital platformlarda yayında! Kroşe’nin ilk adımı olan bu çalışma, grubun müzik yolculuğundaki başlangıç noktası.
Ait olduğumuz ölü galaksileri terk ediyor toprak yoldaki gençliğim
Ve zihni boş çam ağaçlarını satır aralarında buduyorum göz kırparak
Bir şekilde çekinerek şehrin kıyısından dönüyor sarhoşluğum
İran’la ya da Amerika’yla uğraşacak halim yok, sikmişim hepsini
Biz birbirimizi boğmaya hazırlanırken çelik gözlerini kapatıp
Tüm o boktan günlerinin şimdiye değdiğini düşünmekte özgürsün
Uğursuzca, bir virüs gibi hareket ettiğin kalbimde fanatik öfkeni
Ve Tanrı’yı, İsa’yı, Buda’yı ya da kıçımı kutsamakta özgürsün
Açlık içinde okyanusu geçen bir gemi dolusu piçe anlatmalısın
Yeniden doğ, arın ve yaşa felsefenin derinliklerindeki çabayı
Er ya da geç geri dönecek bir evi yoktur herkesin
Ki zaten bununla ilgili söylenmiş şarkıları defalarca dinledik
Klozet kapağı kırık tuvaletlerde yalnız başına kusuyor çocuklar
Ve Sokrates’ten arda kalanların yoluna alacakaranlık çöküyor
Safir gözyaşları kükrüyor keşlerin, seni seviyorum bir Nazi yalanı
Mürekkep lekeli ellerimle sıvazlıyorum yüzümü, penceremin dışındasın
Gerçi benim yanımda aç kalmandan iyidir hidrojen bombaları
Eriyip giden leş gibi çapaklı gözlerimde bir kahkaha döngüsü
Ne pis bir şaka Ege’de bir yatakta uzanmak, ne korkunç bir gece
Kaos ölümden önce ve ölüm de yaşamdan
Gözlerindeki Balkan berraklığında kendini havaya uçuran ben
Ve kendi meleğini uçurumdan aşağı iten peygamber
Hikayenin yalnız yarısı yazılmışsa kime kızmalıyım söyle
Geçip giden günlerim bir rüya artık ve aklım başımda değil
Tüm bunlar sona ermeden önce uyandırma beni
II
İçindeki karanlığa yenildiğinde bul beni, şiirleri terk ettiğinde bul
Gördüklerini unuttuğunda ve kendi kendini doğurduğunda yaralı rahminden
Tanrıtanımaz varoluşçular pişmiş toprağa işediğinde şarabı
Ve halüsinasyon morgunda teşhis edildiğinde seviştiğimiz yaz akşamları
Çünkü safir gözyaşları kükrüyor keşlerin, çünkü seni seviyorum bir Nazi yalanı
Kan enjektörün içine doluyor ve balerin gibi süzülüyor yavaşça, yapamıyorum
Kaybolmuş bilgelerin yaşlı ruhunu avlıyor gün ışığı
Ve çığlığıyla Crinis’i öldüren fare ses tellerimizi çalıyor
Kimi tanrıların dejenerasyona uğrayıp intihar ettiğini söylüyor
Kimine göreyse yalnızca sarhoştu, bu sonsuz bir varyasyon
Bana gelecek olursak; tavanı duyuyorum Ege’de bir yatakta
Annenin menopoz saçları bölüyor yeryüzünü ve bir sınır çiziyor aramıza
El ele tutuşan iki liseli kızın atladığını biliyorum Masa Dağı’ndan
Rüyalarımı satıyorum uykusuzlukla kafayı bozmuş depresiflere
Bazıları dünyanın yanışını görmek için doğar, biliyorum
Ve iyi olan her şeyi götünden sikmek isteyen kalpsizler tanıyorum
Belki de bunları deli olduğumu söylemeden önce anlatmalıydım sana
Çarşamba gecesi ambulansa taşıdığımız keşin gözleri kükrüyordu
Kadının aç nefesinden kiraladığı parça tesirli mutluluğu bekliyordu
Ayakkabı bağcıkları yoktu, turnike olarak kullanmış ve kaybetmişti
Zamanın sorularına karşılık veren karanlık, tümüyle ele geçirdi bizi
Belki de bunları karamsar olduğumu söylemeden önce anlatmalıydım sana
Şimdi kusursuz bir tasarıdan ibaret Milenyumun ağlayışı
Pembe bulutların mastürbasyonu siyah, bir karadelik gibi emerken parıltıyı
Ve birbirine girmiş sürrealist çabanın sonunda titremekte ellerim
Cinsel bastırılmışlık ellerim, Medusa’nın laneti ellerim
Gecenin içinde gökkuşağına uzanan mecalsiz çirkin ellerim
Geçip giden günlerim bir rüya artık ve aklım başımda değil
Tüm bunlar sona ermeden önce uyandırma beni
III
Soğuk aşırılıkla suçlanırken bir bar taburesine tünemiş içiyordum
Bir zamanlar canını yaktığım her kadın mutluydu artık
Piçin birine çelme taktım, iri kıyımdı ve şık giyinmişti
Tabureyle birlikte yere serdiğinde beni hala eğlendiğimden emindim
Ama lekeli aynada buruna peçete sokuşturmak eğlenceye dahil değildi
O yüzden şimdi terk etme beni, bir kısmım o boktan aynada kaldı
Ayakta duramayan sarhoş fotoğraf çerçevelerine ihtiyacım yok
Yolda olma hülyası ve fotoğraf çerçeveleri bir şeylerden kaçmak gibidir
Kaçmak gibidir – kaçmak gibidir – kaçmak gibidir kaçmak
Kaçıyorum gün ve gece, kaçıyorum hepsinden
Tanrı inkar ettiğim her şey için intikam alacaktır benden
Ama anlamadığı aşikar, sarhoş ya da dejenerasyona uğramış
Önemli değil
Çünkü aç karna uykulara dalıyor evsizlerin uzandığı ıslak kartonlar
Çünkü parasızlık gözleri üzerimizde, bombalanmış köy okulu gözleri
Bu yüzden her şey bittiğinde kendini de cezalandırmalı
Ama bir yağmur gerekiyor bana, yataktan çıkmak için bir neden
Soluklanacak bir mola gerekiyor, boku yediğim bir dönemdeyim
Tamamlanmamış günlüklerle birlikte rafa kaldırıldı gençliğim
Kütür kütür gençliğim, kafası hep kıyak ve kuşkulu gençliğim
Arkadaşlarına bakıp iç çeken, asık surat ifadesiyle bekleyen
Ve emin misin diye soran, burada olmak istediğine
Bu işin sonunda mutlu değiliz hiçbirimiz, ne sanıyorduk ki
Neyi arıyorduk sızlayan depresif ruhlarla, neyi diliyorduk yoksulluktan
Biri bir şey yaptı, biliyorum, biri ya da binlercesi birden, aynı anda
Zayıf bir halatın ucunda adım atıp yok oluşa tutunduk
Ve odanın içinde esen rüzgar tüm o çırpınışlarımızı gizledi ailelerden
IV
İşleri dramatikleştirmeyi sevmiyorum, aklım başımda değil ve bunun seni incitip durması umurumda değil, ev mutlu olduğun yerdir diyor Willie Nelson şarkısı, hala bir eve sahip olmayışım beni kızdırıyor, neyi okumam gerektiğini bilmiyorum şu günlerde, yazdıklarım eskisi kadar midemi bulandırmıyor ve bu oldukça mide bulandırıcı geliyor
Bana öğrettiğin tüm o şeyleri düşünüp duruyorum ve artık sanırım iri memeli hatunları çekici buluyorum, kötü giden şeyler için bir suçlu aramıyorum ve şaşırmıyorum suratında koca bir gülümsemeyle gezinen tiplerin sürprizlerine
Üçlü koltukta tek başıma oturup kafayı çekmeyi daha çok seviyorum, mantıklı ve ikna edici konuşmadıkları sürece dinlemiyorum kimseyi, adapte olmakta zorluk çekiyorum çünkü birkaç gündür Venüs’e rastlıyorum gökyüzünde, yalnız ve parlak görünüyor, aynaya bakmak gibi bir bok bu, kalabalık bir caddede durup dikiliyorum, başımı yukarı kaldırıyorum ve nefesimi tuttuğumda kalp atışlarını duyabiliyorum – kalp atışlarını duyabiliyorum; Venüs’ün, senin, aptal öfkenin, sıska penisimin ve evcilik oynadığın babacıkların
Safir gözyaşları kükrüyor keşlerin, yaşlı ve yorgun gözlerinden süzülüyor yara iziyle kutsanmış yanaklara ve bugün anlıyorum ki seni seviyorum bir Nazi yalanı, süslü propagandalarla yandaş çekiyor aşk, sonsuz vaatlerde bulunuyor ve uykulara açıyor kapılarını ama neticede Hitler yaptığından beri kimsenin sikinde değil intihar etmek – soğuk bir günde yalnız uyanacaksın ve ağlayacaksın, diyor Johnny Cash
Seni seviyorum bir Nazi yalanı – ey acıması olmayan Kuzgun, terk edip durma beni
“Benim için en çok ne değilsin, biliyor musun?” diyor, bunu söylerken sigarayı sehpanın üzerindeki küllüğe basıyor.
“Senin için en çok ne değilim bilmiyorum!” diyorum.
“Bahsettikleri o götveren değilsin.”
“Tamam.”
“Böyle bu. Diğerleri ne diyor diye takma artık.”
“Hımhım.”
Uzanıp bir sigara da ben yakıyorum şimdi, duman ciğerlerime ulaştığında kendine has bir ağırlığa erişiyor. Yine de kayıyorum koltukta, gevşiyorum, tıpkı bir jöle gibi. Pencereden sızan rüzgarla birlikte mum ateşi titriyor, elektronik pikapta Pink Floyd’un The Division Bell albümü dönüyor ve her şey götümde patlamış gibi hissediyorum. “Neredeydin, ben yanıp tutuşmuş ve yıkılmışken? Günlerin penceremden kayıp gidişini izlerken? Neredeydin, ben incinmiş ve çaresizken, çünkü söylediklerin ve yaptıkların sarıp satın alıyor beni. Sen can kulağıyla dinlerken bir başkasının anlattıklarını, can atarken duyduklarına inanmak için, ben dimdik bakıyordum, içine doğru parıldayan güneşin.” İşte tam olarak böyle söylüyor, Coming Back To Life’da…
Biten birayla birlikte ayaklanıyor şimdi, yatacağını söylüyor. Oturduğum yerden duyuyorum onu, içeri girip dolabı açtığını, üzerindekilerden kurtulduğunu, gömleğinden ve sutyeninden. Yorganı aralıyor sonra, bir kitap sayfası gibi açıyor ve içine giriyor. Ben yanına uzanana kadar uykuya dalmayacak, oturduğum yerden biliyorum bunu. Biten şarkıyla zıplayacağım, diyorum. Oysa biten şarkıyla birlikte pencereden içeri hücum eden yeni bir ses fark ediyorum; cırcır böcekleriydi bunlar – bir sigara daha ateşliyorum, karanlığın içinde.
Karanlığın içinde olup biten her şey zindan gibidir. Düşünmeden edemediğin bir ton şey vardır köşede bekleyen; sigara borçları, ödemesi geciken krediler, içerdeki kadının yerinde olmasını istediğin başka bir kadın, kanepende takılan ve asla uyumayan, sızlayan çürük dişler, çabuk biten esrar, sabahın sekizinde işbaşı yapmak ve kendini aptal gibi hissetmene neden olan bir ton şey tabii. Ama çoğu insanın aksine, kıçını kurtaracak bir mucize aramazsın burada, bu zindanda, karanlıkta, çünkü kurtarılması mümkün tiplerden değilsindir. Olduğun şeyin doğasıdır bu. Bundan başkası sana uygun değildir, sen de bundan başkasına uygun değilsindir elbette. Çalan ilk telefonla siktir edersin o paçoz karıyı. Ve ne tesadüftür ki ihtiyaç duyduğunda çalan ilk telefonla o da aynını yapar sana. Boktan olmanın simetrisidir bu, Anne Sexton’ın söylediği üzere kıçına sokamazsın.
Tuhaf bir kahvaltıya uyandırıyor beni, oturduğum tekli koltukta sızıp kalmışım. Birkaç haşlanmış yumurta ve ekşimiş peynirle yetiniyoruz. Ekmek bile yok. Hepsi bu. Akşamkinden bir cigaralık hazırlıyorum, ateşliyorum ve çalışma odasına kapatıyorum kendimi. Çizdiği şeyleri bir kenara kaldırıp yazmaya başlıyorum. Yolun bir öyküye mi yoksa dağınık bir şiire mi çıkacağından emin değilim, yalnızca yazıyorum. Sonra da aklıma hala sözleşme göndermelerini beklediğim şu yayınevi geliyor. Moralimi bozuyor durum, aylar olmuş: kim okuyacak bu zırvalıkları, diye düşünerek bırakıyorum yazmayı -ki nadiren yaparım bu saçmalığı. Öylece oturuyorum sandalyede. Derinlere inen asansörü yakalamamı sağlayacak iyi bir fırt çekiyorum.
“Ben çıkıyorum!” diye sesleniyor içerden.
Cevap vermiyorum. Kapıyı açıyor ve bir süre daha bekliyor. Bir değişiklik yok…
Uzun yıllar boyunca kadınları inceleme fırsatım oldu: kimi eşsiz parçalarını sever, senden başka kimsede olmayan şeyleri, kimiyse yalnızca ona verebileceklerinle ilgilenir. Ve biliyorum ki az önce söylenerek çekip giden şu hatun, sırf yazar olduğum için takılıyor benimle. Hoş, hiç ayık gezmesem ve küfür etmeden konuşamasam da çalıştığı yerdeki bahşiş muhabbetlerinden ve müşteri dedikodularından fazlasını veriyorum ona. Hem… Siktiğimin Ginsberg’ini kim sevmez ki?
Oysa beni kolayca terk edebilen kadınları daha çok seviyorum, çünkü aksini mümkün kılmak oldukça zor. Birkaç kez kırıldıktan sonra çakıyorsun köfteyi. Ama hepsinin ötesinde, kendimde idrak etmekte güçlük çektiğim bir özellik olarak şunu söyleyebilirim; kanepemde çıplak oturan sarhoş kadınları seviyorum, geğirdikten sonra kendine gülen ve dakikalarca devam edebilen kadınları, başlarından geçen komik bir olayı iştahla anlatan genç adamları seviyorum, onları oturma odamda görmeyi seviyorum. Onlar da beni sevinceye dek, seviyorum. Ve çok soru sormaya başladıklarında sıkılıyorum, çünkü cevaplara inanmıyorum.
Eskiden böyle biri olmadığımı biliyorum, bunu düşünüyorum çalışma masamda şimdi. Eskiden zeki bir piç kurusuydum, şimdilerdeyse daha zeki olduğuma inanıyorum. Ama bir şey var, diyorum kendime: “Eskiden iyi bildiğim ama şimdilerde ne olduğunu bir türlü çözemediğim bir şey var: yaşlandıkça yumuşuyor insan.”
Öte yandan, olduğum noktadan başka bir yerde hayal etmiyorum kendimi; Akşam olduğunda kadın geri dönecek. Muhtemelen birkaç birayla birlikte. Çabuk sarhoş olacak ve ailesinin nasıl ağzına sıçtığından bahsedecek. Sonra da onu dinlemediğimi düşünerek değersiz hissedecek ve aslında öyle olmadığını söylemem için birkaç cümle bekleyecek. Önce sinirlenecek, biraz bağıracak, ortalığı dağıtacak, küfredecek, ağlayacak ve sonra birdenbire aslında bunların hiçbirinin benimle bir ilgisi olmadığını itiraf edecek. Tüm bunlar gerçekleşirken sessizce oturacak ve içkimden yudumlayacağım. Her günün sonunda olduğu gibi.