Etiket: Arayış

  • Arayış – Bölüm 10

    Arayış – Bölüm 10

    S-O-L-Y-A-R-İ-S

    Arkadaşları yanından geçip giderken çiftliğin girişindeki kovboy ve şerif şapkasına bakakalmış vaziyette durmaktaydı. Şapkaların yanındaki pankartta, “Tarafınızı seçin ve maceraya başlasın.” yazısı vardı. Bir şey anımsar gibi bakmayı sürdürdü. Bunu hafızasının bir oyunu sandı çünkü on sekiz saatlik bir uyku sonrası henüz bu sabah, bir saat önce uyanmıştı. Şu bir haftalık arkadaş gezisine nasıl olmuştu da dahil olmuştu hala sorguluyordu.

    “Geçiyorum ben.” diye tanıdık bir ses duydu ama dönmedi, dikkati pankartın üzerindeydi.

    “Tamam geliyoruz biz de şimdi.” dedi başka bir ses, ardından dibine kadar geldi, “Niye bu kadar düşündün ki seç birini işte.”

    Dikkati dağıldı. Dönüp baktı, “Yok kızım ya ne işim olur.” diye geriledi, elbette çocuk oyunu oynar gibi kovboy şapkasını ya da şerif şapkasını takıp da içeri girecek değildi, “Bir şey hatırlattı sadece bana da. Neyse, girelim hadi.”

    İkisi birlikte içeri doğru yürüdüler. At çiftliğinin içinden geçip bir şeyler atıştıracakları mekâna girdiler. İçeride havanın soğuğunu fazlasıyla kıran bir sıcaklık vardı. Bir masada oturan arkadaş grubu sohbete dalmıştı, “Diğerleri?” diye sorulduğunu duyunca, “Ne diğerleri kızım on kişi mi dolaşacağız ya?” diye sıkılarak aralarına oturdu.

    “Herkes ayarladı ki.” diyerek karşılık verdi başka biri, “Ne olmuş sanki? İyi oldu boş ver. İyi ki de oldu.”

    Ses etmedi. Onlarla vakit geçirdi. Daha doğrusu onlar eğlenirken o onları izledi. Sıkıldı ancak bu hayhuyda tuhaf bir durum içinde olduğunu fark edemedi. Ta ki bir süre sonra atların yanına indiklerinde bir atla bakışana kadar… Sanki kafasının içinde iki el silah patlamıştı. Sanki bir kuklaydı… Ata baktı… Baktı… Biraz sonra arkasına, ona şapkalardan birini seçmesini söyleyen arkadaşının geldiğini sezince konuşmaya başladı,

    “Garip mi görünüyorum?” dedi kendi kendine de sorar gibi, “Bilmiyorum, yani, adapte olamadım sanırım…” Birçok şeye adapte olamamış gibi hissediyordu… Ağzına kadar gelen diğer cümleleri sıraladı, “Normalde uyumlu biriyim biliyorsun ama… İş başa düşünce zor oluyor…”

    “Hangi iş?” diye sordu arkadaşı, sahi hangi işti bu? Konuştuklarını kendi anlıyor muydu emin değildi! “İş demesene ya, işlerden kaçıp gelmedik mi buraya?”

    Gülümsedi. “Kendin söylüyorsun işte, kaçtık. İnsan kaçınca özüne dönüyor…” Arkadaşı sıkılmış olacak ki onu susturur gibi bir tur etrafında döndü. Uzun bir süre konuşma olmayınca ata bakmaktan vazgeçip arkasını döndü ve aniden o garip elbiseyle karşılaştı! Arkadaşının böyle bir şey giymediğine emindi. Beyni gelgit yaşadı, tiz bir ses kulaklarına dadandı, anımsar gibi oldu… Bir arazinin ortasında, posta arabası önünde duruyordu… “N’oluyor Daniel, neden durduk?” – “Şimdi anlarız, peşimden gel Sam.” – “Siz burada bekleyin Sinyora, biz gerekli kontrolleri sağlarız.” – “Sen de kimsin?” – “Yolumuzu kesen buymuş, Şerif’in adamlarından birisi olmalı!” – “Bu da ne demek?” – “Yani, belki çok uzağa bakmanıza gerek yoktur diyorum, yani…” – “Onu tanıyor musun yoksa?” Güneşe doğru yürüyen, siyah pantolonlu, beyaz gömlekli, askılı ve şapkalı bir adam… Şimşekler çaktı, ansızın yağmur yağmaya başladı. Kafasını iki eli arasına alıp olduğu yere çömdü; bu anımsama işi ağrı saplamıştı.

    “Deniz iyi misin sen?” diye atıldı arkadaşı. Deniz mi? Adı Deniz miydi ki? Keşke bu kadar uyumasaydı! Diğer arkadaşları da başına toplandı. “Seda, seda n’oluyor?” – “Deniz! İyi misin abi?”

    “Ya! Yok tamam bir şey abartmayın ya!” diye tersledi Deniz, “Uykusuz kaldım biraz…” diye de yalan söyledi. Aniden kendi ismi de dahil tüm arkadaşlarının isimlerini bilir olmuştu… Tuhaf bir durumdu bu…

    “Uykusuz mu, iyi de sen dün gece…” dedi kaldı Seda, Deniz ters ters bakıp susturdu. Onun gereğinden fazla uyuduğunu bir tek o biliyordu; çok uyudum demek yerine uykusuz kaldım demek daha geçerli bir laftı burada! Öyle hissediyordu… “Yani, abarttım sanırım. Özür dilerim” diye laf değiştirdi Seda, “Aramıza pek katılamayınca hasta falan zannettim.”

    “Ya olur öyle arada. Abartmayın ya.” dedi Salih katılıp, “Sürü psikolojisine kapıldık, bir şey sandık biz de! Gören de kriz geçiriyor sanacak!” Doğrusu onlardan başka kimse de kalmamıştı, “Ama kimse de kalmadı bakıyorum da.” diye dile getirdi.

    “Evet, oldu mu o kadar ya, saat kaç?” diye sordu Leyla.

    Yusuf, Leyla’ya kolundaki saati uzatıp gösterdi. Ardından konuştu, “Valla yorulduk zaten, bugünü bitirelim, herkes dinlenmiş olur.”

    “Yarın n’apıyorduk şimdi?” dedi İrem.

    “Tek kişilik bir oyun var, onu izlemeye gideceğiz. ” diye cevapladı Ayla.

    “Hah!” diye güldü Leyla, “Fikir sahibi konuştu. Yarın da umarım bugünkü gibi eğlenceli olur!”

    Deniz farkına varmak üzere olduğu bir şeyler adına dikkatle dinlemişti hepsini, “Akşam gideceğiz dimi?” diye katıldı, biraz daha konuşmalarına ihtiyacı vardı…

    “Evet, evet. Üçüncü gün sabahtan yola çıkacağımız için yarın sabahı es geçelim dedik.” dedi Ayla.

    Sustular. Deniz, Ayla’ya uzun uzun baktı… Sanki ona karşı pişmanlık hissediyordu… Bir an için her şey sessizleşti, Ayla’nın ettiği bir lafı duyamadı… Nihayet Ayla diğerleriyle birlikte oradan ayrıldığında Seda onunla özel konuştu, “Deniz, garip bir şey var?”

    Elbette garip bir şey vardı! Elbette garip bir şey vardı! “Yo, niye?” dedi ama, henüz açıklama yapamayacak durumdaydı.

    “Dün geceyle ilgili susturdun ya beni ne bileyim.” dedi Seda diretip.

    “Ya yok bir şey ya.” diye geçiştirdi Deniz, “Olsa! Söylerim zaten biliyorsun…”

    “İyi peki sen bilirsin.” dedi Seda, Deniz’in gitmeye yeltendiğini, konuşmaya hevesi olmadığını görünce.

    ***

    Deniz, ertesi gün yeniden çiftliğe uğramaya karar vermişti. Gece boyunca pek uyuyamamıştı. Erkenden yola çıkıp tek başına çiftliğe gitti. Yaşadığı garip hislerin, hafızasına dolan o görüntülerin bu çiftlikle bir alakası olabileceğini düşünüyordu. Çiftliğin kapısına varıp, kapıda dünkü pankartın asılı olmadığını görünce duraksadı. Uçmuş ya da düşmüş olabileceğini düşünüp etrafa baktı ancak pankarta rastlamadı. Çiftliğe girildiği hiç görülmese iyi olurdu. Zaten şu an kimse de yok gibi duruyordu. Çiftliğin her yerini dolaşıp, sıra dışı bir şey olup olmadığını kontrol etmek istiyordu. Önce çiftliğin etrafını saran tepelere bakındı. Sonra atla bakıştığı yere gidip atın durduğu iç tarafta ya da dış tarafta herhangi bir şey var mı kontrol etti.

    “Günaydın!” dedi bir ses kendini kaptırmışken, irkildi. Dönüp baktı. Bu çiftliğin sahibesi olmalıydı. Üzerinde şık bir palto vardı. “Bir şeyinizi mi unutmuşsunuz dün?”

    “Galiba öyle olmuş.” dedi Deniz yeni bir yalanla.

    “Önemli bir şey olmalı.” diye şaşırdı Sahibe, “Bu saatte buraya kadar geldiğinize göre?”

    “Yani…” diye bocaladı Deniz ama hızlı bir şekilde toparladı, “Önemliydi ama bilmiyorum burada unutmamış da olabilirim-ben şansımı deneyeyim dedim sadece… Görünen o ki, burada da yok.”

    “Madem bu kadar yol geldiniz. Gelin birlikte bir şeyler içelim. İkramım olsun.”

    Deniz kafasıyla onayladı. İçeri geçtiklerinde, Sahibe önüne bir fincan çay koyduktan sonra uzun uzun dün oturdukları bu mekâna baktı. Haliyle bomboştu ve sıra dışı bir şey gözükmüyordu… Mekânın renkleri canlıydı. Sahibe elinden bir şey düşürdüğünde irkilerek dönüp baktı, çizmeleri, pantolonu, bordo bluzuna geçirdiği ceketle ilgi çekici duruyordu; soru sorulup cevap alınası bir karizması vardı. “Bir şey sorabilir miyim?” dedi merakla, “Daha önce hiç, burayla alakalı yorum yapan oldu mu?”

    “Çiftlik hakkında mı?” diye merakla yaklaştı Sahibe.

    “Evet.” dedi Deniz onaylayıp, “Yani olumlu ya da olumsuz?”

    “At çiftliği işte.” diye omuz silkti Sahibe, “Bazen küçük bulurlar ama beğenilir genelde.”

    “Anladım.” diye geçiştirdi Deniz istediği cevabı alamayınca, “Ya ben dün, sizi fark etmemiştim. Kalabalık olunca insan detaylara dikkat edemiyor. Neyse, sağ olun ben, kalkayım artık.”

    “Rica ederim!” dedi Sahibe, Deniz’in toparlanma merasimi bitip ayağa kalktığında, “Yine beklerim.” diye ekledi.

    Deniz aniden, Sahibe’nin sol gözü altındaki yıldız şekliyle karşı karşıya kalınca dün başına gelen o şey oldu. Anlık bir görüntü geçip gitti gözünden! ‘Cadı!’ diye bağırası geldi ama bunun yerine geriye doğru adım atıp masaya çarptı. Sahibe heybetli bir büst gibi birkaç adım üzerine doğru gelince derhal orayı terk etti. Bir an bacakları hareket etmeyecek sanmıştı! Dışarı çıktığında iyice hızlandı ve koşmaya başladı. Seda’yı aramak isteyip telefonunu çıkardı ancak telefona ulaşılamadığını dinledi. Telesekreterin ses tonu bile ürkünç bir hal almıştı! 

    ***

    “Millet! Açtılar kapıları!” diye haber verdi Ayla. Bir tiyatro salonunun önündeydiler. Üçüncü gündü bugün. Deniz akşamdan sabaha kadar kimseye ulaşamamış, sabaha doğru uyuyup kalmıştı. Çok uyuduğunu düşünüp de sıçrayarak uyandığında sadece dört saat uyuduğunu fark edip rahatlayıp, bir an evvel buluşmak için plan yaptıkları yere gelmişti. Buraya geldiğinde herkesten ulaşılamayan telefonlar için hesap sorası vardı ancak herkesin aşırı doğal hareket ederek muhabbet etmesine karşın dili varmamıştı. Zaten bir şeylerden bahsetse de ciddiye alınmayacaktı… 

    Deniz, oyuna adapte olmaya çalışırken sahnedeki erkek oyuncu tiradına başladı, “Varlığımız, anlamlı bir bütün oluşturmak üzerine, temsillerimizle kurulu. Bir bütünün parçaları olarak, başlı başına bir başlangıcımız ya da sonucumuz olmasına gerek yok…” Deniz bir anda hafızasında bir palyaço anımsadı. Evet! O palyaço sahnedeki adamdı! Buna emindi! “…cennet dediğin, hiç karanlık olur mu?” diye bitirdi tiradını oyuncu. Işıklar karardı, alkışlar yükseldi. O da diğerleri gibi alkışlarken yanına Salih oturdu, takım elbiseliydi!

    “Buradan hemen gitmemiz lazım!” diye gazladı Salih.

    “Aynen aynen!” dedi Yusuf, Deniz ona döndü, “Çok geç kalmadan gidelim. Sabaha erkencisiyiz.” Deniz ne yapacağını şaşırıp gözlerini kısa süreliğine kapattı. Tekrar açıp Salih’e döndüğünde Salih’in artık takım elbiseli olmadığını gördü! Kaşlarını şaşkınlıkla çattığı an bir ajan belirdi gözünde! Uzun uzun baktı. Yusuf onu dürtükledi, “Hadi gidelim.” diye ekledi.

    Deniz, çıkışta Seda’yla ve Ayla’yla durakta otobüs beklerken düşüncelere boğulmuş vaziyetteydi. Otobüs de bir türlü gelmiyordu! “İşte böyle… Beklemek lazım.” dedi çevresine bakınıp.

    “Nasıl?” diye sordu Ayla.

    “Ya, beklemek diyorum…” dedi Deniz, söylese mi söylemese mi bilemedi, “Bakın çok garip şeyler oluyor.” demekle yetindi, “Ama beklemek lazım, bekleyip nereye varacağını görmek lazım…”

    “Deniz sen bu gece uyu da biz başka bir şey istemiyoruz.” diye dalga geçti Seda, Deniz sıkılınca, “Ya, dalga geçmek için söylemedim yarın erken kalkacağız diye. Acil ihtiyaç falan varsa onları da al yanına.” diye laf çevirdi, “Leyla’yla Oğuz iki gün kalmaktan bahsediyorlardı.”

    “İki gün mü!” diye kızdı Deniz, “Dağ’da?”

    “E çadır falan işte.” dedi Seda.

    “Ya tamam neyse ne ya. Zaten bindik bir alamete!”

    “Alamet falan yok Deniz. Ne güzel gün geçiriyoruz işte!” diye karşılık verdi Ayla.

    “Ya ya.” diye kafa salladı Deniz, “Sen bana sor onu bir de!”

    Otobüs gelip de onu mahallesinin önüne kadar bıraktığında, düşünceler içinde eve doğru yürümüştü Deniz, bu yolculuk esnasında yoldan geçen iki adamı iki polise benzetmese daha güzel olacaktı! Adamlar onun dik bakışları karşısında az kalsın ağız göz dalacaklardı! 

    ***

    Malum ekibin neşeyle dağ bayır tur attıkları, kamp yapıp kaldıkları iki gün içinde Deniz’in başına herhangi bir tuhaflık gelmemişti. Deniz sonunda kendine geldiğini, düzeldiğini düşünürken üçüncü günün gecesinde oldu olan! Ateşlerini yakıp başına geçerek şarkı söylemeye başladıklarında Deniz peşi sıra anımsayışlara maruz kaldı… İrem’de ona su fırlatan öfkeli bir kadın, Ayla’da ikna etmeye çalıştığı beyaz elbiseli bir kadın, Yusuf’ta merdivenlerden indiği yüzü çizgili bir adam, Leyla’da saldırıya maruz kalan başka bir kadın görüyordu… Tüm bunlar beynini kemirir gibi olduğunda ve ansızın “Solyaris” ismine vakıf olduğunda dayanamadan elindeki taşı ateşin içine fırlatıp ortamın huzurunu kaçırdı. Doğrulup ayaklandı.

    “N’olduğunu söyleyecek misin artık?” diye peşinden kalktı Seda.

    “Beşinci gün nereye gideceğiz?” diye sordu Deniz.

    “Sen nereye istersen oraya gideriz olur mu?” dedi Seda tebessüm ederek, artık Deniz’in konuşmasını istiyordu.

    “Tamam, bak, yarın da doya doya gezelim. Sonra size anlatacağım şeyler var.” dedi Deniz. Tamamlaştılar….

    Deniz o gece çadırda uzun uzun düşündü ve neler olduğunu anlamaya çalıştı. Çok büyük bir şeyi unutmuş gibi hissediyordu ve bu büyük şey sanki küçük şeylerin bir araya gelmesiyle var olmuş bir şeydi… Parça, parça… Uyuyup uyandıktan sonra da düşünmeyi sürdürdü. Çadır toplanırken, son gün gezisi yapılırken, neşeli muhabbetler dönerken o tamamen kendini soyutlamıştı. Ancak ertesi gün, herkese randevu verip, özel konuşmaya davet ettiği kafede otururken derin düşüncelerinden sıyrılabildi.

    İlk randevusunu Seda’ya ayırmıştı, neden ‘ilk’ olarak onunla konuşmak istediğini de bilmeden yapmıştı bunu; içinde bir his, öyle olması gerektiğini fısıldamıştı sanki. Seda gelip karşısına oturduğunda toparlandı.

    “Bir şey içer misin?” diye imalı imalı güldü Seda.

    Deniz imayı neye yoracağını bilemeden, “Kızım bırak şimdi bir şey içmeyi!” diye ciddileşti, Seda bozuldu, “Bak dün, tüm gün sustum. Ama artık konuşmamız lazım. Mevzu biraz… Büyük. Anlıyor musun?”

    “Tamam, bir şey demedik, dinliyorum.” diye tavır koydu Seda.

    Deniz bunu umursamadı; hararetle anlattı: “Ben bir iz peşindeyim ve benimle olacak insanlara ihtiyacım var. Birine ihtiyacım var. O yüzden, aynı gün, hepinize, randevu verdim, farklı saatlerde-”

    “Ee?” diye kesti Seda.

    “Birinizi seçeceğim yani.” diye sürdürdü Deniz.

    “Sadede gel. Hepimize randevu verdiğine göre az vaktin var!” diye hızlıca konuştu Seda.

    “Önce, bana bugünü ayırdığınız için gerçekten teşekkür ediyorum size.” dedi Deniz nasıl toparlayacağını bir kez daha aklından geçirirken.

    Seda alayla baktı, “Sana falan ayırmadık. Hafta sonu yapacağımız ada yolculuğundan önce biraz dinlenelim dedik. Hepimizin fikriydi yani bu.”

    Deniz, Seda’nın tavrından sıkılmıştı ama şu an daha önemli şeyler vardı. Özel değil genel düşünmek istiyordu. “Gördün mü? Yani…” diye o da alayını ortaya koydu, “Ne fark etti ki? İşe gider gibisiniz. Tatil için gün seçmişsiniz, zaten tatilde değil misiniz siz?” Seda ofladı; bu sizli bizli konuşma nereden geliyordu anlamıyordu. Eliyle garsona işaret verip bir çay istedi. Deniz hep kendini ayrı olarak ele alınması gereken bir üstinsan olarak görüyordu! “Hey neyse.” diye sürdürdü Deniz, Seda’nın içini okur gibiydi, “Tamam, bak, mevzu ben değilim. Beni de aşıyor…” İçini çekti. “Geçmişte başka biri olduğuma inanıyorum… Geçmişten sinyaller alıyorum… Solyaris diye biri var, Solyaris! Ve… Bir şey arıyor…”

    Seda kaşını kaldırıp Deniz’e deliymiş gibi bakışlar attı.

    Oğuz kafasını alayla salladı.

    Leyla, “Psikoloğa gittin mi? Ödipal bu bence!” dedi.

    Yusuf, “Polise gidelim diye endişelenip, “Biri gazozuna ilaç katıyor.” diye saçmaladı.

    “Bardağa dolu tarafından bakmak lazım.” dedi Ayla anlayışla, önündeki yarısı dolu bardağı gösterip ekledi, “Yani mesela bu bardak yarısına kadar boş… ama yarısına kadar da…” Kafasını bilmiş bilmiş salladı.

    “Arabayla eve atayım mı seni ya?” diye şakaladı Recep.

    İrem sadece boş boş gülümsedi.

    Salih, “Bence Amerika’nın oyunu bunlar!” diye hararetle atılmıştı…

    Deniz, herkesle tek tek konuşmuş ama sonuç alamamıştı… Şimdi karşısında oturan kalmamıştı… Ondan başka kimse yoktu ona yardım edecek! Saatlerce dil döktüğüne üzüldü. Kafede gezdirdi gözünü. Dikkatini ötede başka bir masaya oturan ve ona bakıp göz kaçıran biri çekti. Onun gibi genç, onun gibi sakallı, onun gibi siyah saçlı bir adamdı. Menüye bakar gibi yapıyor ve abartılı mimikler atıyordu. Ona baktığını anlayınca elindeki menüyü hızla bırakıp kafeden dışarı doğru kaçtı. Deniz oldukça şaşırmıştı! Bu nasıl yapmacık bir şüphe çekmekti öyle? Oyuna uyup peşine takıldı.

    Sokaklar boyunca koştular; şu sıralar koşan günler gibi. Adam kaçıyor, o kovalıyordu! Toprağın ve kayalıkların oluşturduğu tepelerin arasına, inşaat alanına benzer bir bölgeye girdiler. Adam soluklanırken Deniz onu yakaladı; bir anda, zamanı da yakalamıştı sanki,

    “Oğlum!” diye nefesi tükenmiş gibi kızdı, “Sen kimsin lan? Niye kaçıyorsun!”

    “Sen niye kovalıyorsun!” dedi Adam, ses tonu inceydi.

    “Kafeden beri peşindeyim, sakın soruma soruyla karşılık verme!” dedi Deniz, “Sakın!” diye böbürlendi.

    “Beni iyi dinle!” diye aniden ciddileşti Adam, “Benim dünyamda bana emir veremezsin!”

    “Senin dünyan mı!” diye dalga geçti Deniz, Adam alay eder gibi göz kaçırdı, “Senin dünyan! Hah! Kusura bakma! Ben girdim o dünyaya kusura bakma! Olayın ne oğlum senin! Ha? Neyin peşindesin lan?”

    “Pekâlâ!” diye ellerini havaya kaldırıp susturdu Adam, “Artık bu şekilde konuşmayacaksın!”

    Deniz tüm öfkesini kusacaktı ki kilitlendi kaldı! Sanki efsunlanmıştı! Üstüne, “Özür dilerim.” dedi! “Ne!” diye efsun geçer geçmez kendine şaşırdı, “Özür dilerim ne lan!”

    “Rica ederim canım.” diye sakin sakin konuştu Adam, bir kayanın üzerine oturmuştu, “Asıl ben özür dilerim… Kendine haksızlık etme… Sen yeri geldiğinde özür dilemeyi bilen bir karaktersin…”

    Deniz donup kaldı. Ne demişti? Bir karakter mi? Şüpheyle etrafına baktı. Karakterler hikâyelerde olurdu!

    “Ne oldu?” diye itici biçimde gülümsedi Adam, “Seçemedin mi birini?”

    Deniz bir süre sustu. Kafede birini seçmeye çalıştığını nereden bilebilirdi? “Beni izlerken fark etmişsindir.” diye fikir yürüttü, artık peşi sıra yaşadığı şeyler onu yormuştu, Adam’ın karşısına, başka bir kayalığa oturdu, “Kim olsa fark eder…” diye kendini ikna etmeye çalıştı.

    “Öyle bir şey değil… Sana birini seçmeni söyleyen benim zaten…” dedi Adam, “Gerçi artık eğlencesi kalmadı. Fark etmeseydin iyiydi…” Deniz dönüp garip garip baktı.

    ***

    Bir süre daha konuştuktan sonra inşaat alanından ayrılarak daha iyi oturabilecekleri bir yere geçmişlerdi. Kendisini ‘Yazar’ olarak tanımlayan tuhaf adam ona Solyaris’i anlatmıştı… Çok değil, bir hafta öncesine kadar evrenler arası dolaştığını ve kendi evrenini aradığını… Dediğine göre dokuz evrenden geçip buraya varmıştı… Şimdi burada, arayışını noktalayacaktı…

    “Kaos gibi bir şey!” diye nida attı Deniz, şehre, denize ve ötesine bakan bir yükseklikteydiler, sisli bir akşamüstüydü, “Sonu? Sonunu göremiyorum?” diye sordu.

    “Kendi boyutuna ulaşıyor…” dedi Yazar, “Ulaşıyor ve… Kahraman kalıyor.” Göz kaçırdı.

    “İyiymiş…” dedi Deniz ne diyeceğini bilemeden, ardından memnuniyetsizce sordu, “Benden ne istiyorsun?”

    “İyiymiş!” diye tebessüm etti Yazar, “İnan herkes böyle söyledi. Boyundan büyük işlere kalkışınca kolay olmuyor-muş… Hayali güzeldi deyip geçmek lazım bazen… Ama, ama benim ihtiyacım vardı sana… Kendimi iyi hissetmek için.” Deniz öfkeyle bakıyordu. “İşte böyle…” diye devam etti Yazar, “Bazen sadece, olsun istersin.”

    “Ben bunu kabul etmiyorum, tamam?!” dedi Deniz.

    “Neyi?” diye sordu Yazar.

    “Karakterlerinden biri olmayı.” diye cevap yapıştırdı Deniz, “Bak, her şey kılıfına uyuyor olabilir ama ben inanmıyorum! Ya insan nasıl inanır gerçek olmadığına!” Yazar umursamaz gibiydi. “Yok ben dinleyecektim diğerlerini ya! Onlar var ya, haklıydılar yani, en azından senin anlattıklarının göre, onlar mantıklıydı lan!”

    “Onlar demek!” diye dalga geçti Yazar, “Bana kafeye çağırma sırana göre isimlerini bir yazar mısın!”

    “Hatırlamıyorum.” dedi Deniz emin şekilde. Bu konuşulanlardan sonra akıl falan kalmamıştı!

    “Hatırlıyorsun…” dedi Yazar.

    Deniz gerçekten de bir anda anımsadı, “Nereye yazayım?” diye aynı umursamazlığı takındı, alıştığı ama alışmaktan da nefret ettiği bir durum olmuştu bu! Yazar aniden bir kâğıt ve bir kalem uzattı, nereden çıktığını hiç anlamamıştı. İçini çekip eline aldı. Dikdörtgen şekilli kâğıdı yanlamasına bacağının üzerine koyarak yazmaya başladı.

    “Yan yana değil ya!” diye kızdı Yazar, “Kâğıt boylamasına uzunken nasıl yan yana yazmaya karar verdin anlamadım!”

    “Allah Allah! Ben senin karakterin değil miyim ya, sana sormalı!” diye karşılık verdi Deniz, “Al tamam.” diye kâğıdın arkasını çevirip boylamasına yazdı. Yazma merasimi sona erdiğinde kâğıdı uzattı, “Ne bu şimdi?” diye sordu.

    “Bunun bir… Akrostiş olduğunu düşünürsek?” diye havaya kaldırdı Yazar.

    Deniz yazdığı yazıya bakarken akrostişin ne demek olduğunu bir süre idrak edemedi ancak bir süre sonra buna vakıf olmuştu. S-O-L-Y-A-R-İ-S Solyaris’ti bu! Bir anda uyuştuğunu hissetti! Solyaris’i her şeyiyle hatırlıyordu artık! Kendine gelmişti! Kanını emip onu hafızasından eden Efendi’nin dişlerini şah damarında hisseder gibiydi! “N’olacak şimdi bana!” diye dehşete düştü! Niçin bu kadar dehşete düştüğünü de bilmiyordu; bir şeyler hissediyordu.

    “Niye bu kadar bağırıyorsun anlamıyorum!” diye ciddiyetini korumaya çalıştı Yazar. Tabii! Ona göre hava hoştu! “Bir şey olacağı yok. Yani… Ne güzel bir hafta geçirdiniz, sonunda, öleceksin…”

    “Hıh!” diye tutuklu kaldı Solyaris, “Ne?”

    “Kahraman olman için ölmen lazım, bunu da ben mi söyleyeyim?” diye karşılık verdi Yazar.

    “Katil olacaksın yani.” dedi Solyaris hiç düşünmeden.

    “E yok ama artık!” diye öfkelendi Yazar, “Cinayet masaları yazar isimlerinden geçilmezdi o zaman! Yazgın bu senin, yazdım bunu ben…”

    Solyaris daha da konuşmak istemeden, yaşadıklarının hıncıyla baktı Yazar’a… Durmadı, kalktı ve Yazar’ın yanından ayrıldı. Bu iş burada bitmezdi… 

    ***

    Solyaris, gece yatağında yatarken kısa ve dopdolu yolculuğunu kafasından geçirip bir karakter olduğunu kabullendi. Ancak ertesi sabah, diğer karakterlerle el ele verirse Yazar’ın üstesinden gelebileceği gibi bir fikre kapılıp Deniz’in evine, Deniz’in arkadaşlarını çağırdı… Deniz olmayı reddediyordu; bir başka şey olmayı da reddedeceği gibi… O sadece Solyaris’ti! Sekiz ismin birleşimiyle ancak bir bütün haline gelebilmiş bir Solyaris de değildi üstelik! Bu düpedüz düzmeceydi! “Gerçek adları var…” dedi içinden az sonra eve gelecek olanları kastederek, “Nancy, Daniel, Lilith, Leo, Peri, Sürücü, Asu, Bob!” Gerçek neydi peki? Tüm bunların kaynağı aynıysa, hangisi gerçekti?

    Solyaris, diğer karakterler geldiğinde Deniz gibi davranmayı ihmal etmeden her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlattı. Hepsinin yüz ifadesi karmakarışık bir hal almıştı…

    “El ele tutuşup, Solyaris diye üç kere bağırsak falan, kurtarıcı gelir mi ki?” diye sessizliği bozdu İrem. Anlaşılan Asu’luk çok çabuk tesir etmişti! Herkes dönüp suratına ciddiyetle bakınca ekledi, “Şaka yaptım canım, siz de!”

    “Arkadaşlar bakın, ben daha ölmedim.” dedi Solyaris, “Şu üzerinizden ölü toprağını bir atın ya! Planı gözden geçirelim mi yoksa gidelim mi?”

    “Yani şimdi burada n’aptığımızı bilmiyor mu sanki?” diye sordu Seda.

    “Engellesin o zaman!” diye hızlıca cevapladı Solyaris, “Valla ben muhakkak deneyeceğim…”

    Plan ki ne plan! Solyaris tek başına sokaklar arasında yürürken, plan yapmaya kalktığında yaratıcılıktan nasıl da yoksun kaldıklarına şahit olmuş olduğundan hayıf içindeydi… Belki yapmak üzere olduğu şeyden vazgeçer diye yolunu uzattıkça uzattı… Doğrusu uzanan bir yol da yoktu aslında, bunların hepsi kafasının içindeki ucu kaçık hesaplardı; Yazar’ın uçuk kaçık düşleri gibi…

    Ölümü düşündü… Daha önce gelişigüzel düşünmekten sakınmadığı, hatta hafife aldığı ölüm… Ölüm neden yolculuğun başlarında onu korkutmuyordu da şimdi korkutuyordu? “Çünkü…” dedi kendi kendine hırslanarak, “Çünkü o zaman bir yuvam olduğunu sanırdım… Ölümden öncesi ya da sonrası olduğunu… Bir karakter ölünce sadece ‘hiç’ olur…” Belki büyük bir yanılgıydı bu, belki de küçük bir sanılgı… Öyle ya da böyle, aslında düşünmesi gereken başka bir şey vardı; bir soru: ‘Yazar ölünce karakterine ne olur?’ Bunu varoluş sebebini askıya alarak soramamış da olsa, az sonra öğrenecekti…

    “Yazar!” diye seslendi dolanmaları bittiğinde, “Hadi çık ortaya… Seninle konuşmak istediğim şeyler var… Hem, ölmek üzere olan bir karakterin senle iki çift laf etmesi çok dokunaklı olmaz mı ha?”

    “Fazlasıyla.” diye aniden arkasında bitti Yazar. Solyaris irkilip döndü.

    Yazar’ın yetileri Solyaris’i fazlasıyla geriyordu artık, “Niye yazdın bu hikâyeyi?” diye sordu hınç içinde.

    “Yazıp da gerçekleyemediğim tüm hikâyeler yollarını bulsunlar diye.” dedi Yazar, “Onları daha fazla prangalara vuramazdım.”

    “Bak.” dedi Solyaris hastalıklı bir gülüşle, “Senin bir karakterin olmak, öncelikle benim için bir zevkti… Gerçi bunu söyleten de sen olduğuna göre bu seni biraz egoist yapıyor ama hayır, hayır, konumuz bu değil…” Bocaladı, “Demem o ki…” Yazar, arkasında alkış sesleri duyunca dönüp merakla baktı. Tam o sırada Solyaris cebinden çıkardığı şeyi sırtından ona sapladı. Yazar inleyerek iki büklüm oldu. “Demem o ki…” diye sürdürdü Solyaris, “Çok güçlü bir karakterinin hiç planlarını bozabileceğini düşünmüş müydün? Ha?”

    Yazar yere düştü. Can verir gibi yapıp nihayetinde hareketsiz kaldığında birden ortadan kayboldu. Solyaris o kaybolunca şaşkınlıkla etrafına baktı. Asla öngöremediği sonraki saniyeler, hamle eden birer düşmanmış gibi üzerine gelince iki üç adım geriledi. Etraftaki renkler beyaza evirilirken Yazar’a sapladığı şeyin ‘hiç’ olduğunu kestiremedi… Eni, boyu, hacmi ya da cismi olmayan bir boşluk doldurdu çevresini; öylesine, ansızın. Yeniden mi ölüyordu? Gerçi daha önce yaşamış mıydı buna emin değildi.

    Son
    Yunus Emre Işık

    Arayış – Bölüm 1
    Arayış – Bölüm 2
    Arayış – Bölüm 3
    Arayış – Bölüm 4
    Arayış – Bölüm 5
    Arayış – Bölüm 6
    Arayış – Bölüm 7
    Arayış – Bölüm 8
    Arayış – Bölüm 9

  • Arayış – Bölüm 9

    Arayış – Bölüm 9

    Bölüm HO: Sonsuzluğa veda!

    Denizin ılık meltemiyle ışınlanıp, fırtınanın soğuk akımları arasına cisimlendiğinde yüzüne tokat yemiş gibi hissetti. Neden böyle olmuştu ki? Güzelliklere bir anlık hırsla sırtını döndüğü için miydi bu? Kapkara bir ormanın içindeydi, soğuktan titremeye başlamıştı ve epey derinlerdeydi. Yine de oh olsundu! Kendi rızası olmadan onu malikaneden çekip alan meçhul gücün, iskeleden kısa sürede ayrıldığı için ona kızmaya hakkı yoktu! Aslında böyle bir yere getirmeye de! Ne zaman son bulacaktı bu! Çok yakından gelen bir uluma sesi duyup ürktü. Ses, ağaçların arasından sekerek dolunaya doğru yankı yaptığında ürperdi. Yapayalnızdı. Başka bir yere gitmek için az önce söylendiği güce yalvarmaya başladığında, dev rüzgarlar küfrederek karşılık verir gibi ağaçların devrilmesine neden oldu. Solyaris etrafında devrilen ağaçları görünce iyiden iyiye buz kesti. Yakınlardan garip sesler yükselince, “Kim var orada!” diye bağırdı.

    Sesler ansızın kesilmişti. Solyaris sıklaşan nefesini dahi duyabiliyordu şimdi. Korkunç bir durumdu bu! Keşke sesini çıkarmasaydı, keşke sesler kafalarına göre takılsaydı! Hali hazırda seslerden korkup da daha korkunç bir şey olamayacağını düşünürken, şimdi sessizliğin çığlığı vardı!

    “Sısssaaa sısssssaaaa…” diye acayip sesler geldi bu sefer. Bir şey nefesini tıslayarak veriyor gibiydi. Tiz ve derin…

    “Nece konuşuyorsunuz?” diye sordu cesaret toplayıp, çünkü aynı ses birkaç yerden daha gelmeye başlamıştı, “Üzgünüm, daha önce bulunduğum yerlerde böyle şeylere maruz kalmadığım için beni korkutuyorsunuz. Var olmaya sizinle başlasaydım korkmayabilirdim…” Bu koca bir yalandı çünkü enerjinin kötüsünü her yerde tanırdı, sadece kendini kandırıyordu. Tam arkasında bir hırlama sesi duyduğunda irkilerek döndü. Dehşet içinde kalmıştı çünkü dev bir hayvanla karşı karşıyaydı. Kalın bir kürkü, sarı gözleri, sivri kulakları ve keskin dişleri vardı bu hayvanın. En ufak bir harekette üzerine zıplayıp bedenini parçalara ayıracakmış gibi bakıyordu.

    “Sakin ol Germiyan…” diye bir kadın sesi yükseldi, Solyaris kafasını çevirdi, bu kadının karşısında duran hayvandan bir farkı yok gibiydi; sadece insanın anatomisine sahipti! Sarı gözler, beyaz saçlar, kürklü bir giysi ve sivri dişler… “Önce kanının tadına bakmalı.” Solyaris dehşete düştü. “Belki aradığımız kandır…”

    “Ne demek bu?” diye sordu Solyaris, “Beni öldürecek misiniz?” Bunun için ciddi derecede endişelendiği ilk andı.

    “Orası kesin.” dedi Kadın, “Mevzu hangi dişlerin arasında can vereceğin. Dile ki kudretli olsun. En azından ruhun kutsanmış olur.”

    “Ne çeşit yaratıklarsınız siz?” demek istedi Solyaris ama diyemedi; midesi bulanmaya, teninin soğukluğu damarlarının sıcağıyla tepkimeye başlamıştı. Önündeki hayvanın gözlerinin içine dikkatli bakınca yutkundu.

    “Zorluk çıkarmayacak gibi duruyorsun.” dedi Kadın, Solyaris’in sessizliğine hoşnut olmuştu, “Bu senin için iyi. Germiyan’ın öfkelenip de çırpı bedenini iki lokma etmesi beni azıcık üzebilirdi; en azından vaktinden önce.”

    “Kanımın tadına bakamazsınız!” diye atıldı Solyaris, “Çünkü…” Solyaris ne diyeceğini seçmeye çalışırken Kadın ve Hayvan dikkat kesildi. “Çünkü benim kanım hastalıklı.” Kadın’ın sarı gözleri bir an ışıldadı sanki.

    “Emin misin?” diye sordu Kadın birkaç adım yaklaşıp.

    “Tabii ki!” dedi Solyaris.

    “Harika!” diye karşıladı Kadın, “Yaşlı bir kan emene tattırmamıza gerek kalmadı o halde, seni direkt Cadı’ya götürebiliriz.”

    “Ne?” diye şaşaladı Solyaris.

    “Kan Emen Efendisi’nin son demleri…” diye Hayvan’a döndü Kadın, “İşittin mi Germiyan, oysa hiç sonu gelmeyecek sanırdık! Kör Kütük Orman nelere kadir!”

    “Bana neler olduğunu anlatacak mısınız?” diye tavır koydu Solyaris.

    “Yorulmaya değmez.” diye keskin bir kafa hareketiyle döndü Kadın, bakışları haşin bir hal almıştı, “Zira Efendi istediği son arzusuna kavuşabilmek için son damlasına kadar emecektir kanını…”

    Solyaris şoke oldu, ciddi ters köşe olmuştu bu! Hastalıklı bir kan mı aranıyordu yani! “Yalan söyledim.” dedi hemen, “Bırakın beni diye. Kanım hastalıklı falan değil! Gayet sağlıklıyım!”

    Kadın yarım ağız, kan donduran bir tebessüm attı, “Germiyan’ın peşine takıl, ben de tam arkanda olacağım!”

    “Ama-”

    “Kes!” diye gürledi Kadın, Hayvan da aynı anda kükremişti!

    Solyaris’in karnına ağrı saplandı, uzuvları uyuştu. Kadın, aksak adım gelip ardına geçtiğinde, buradan derhal gidebilmek için yalvar yakar bir hal almıştı. Hiçbir şey olmamasının verdiği rahatsızlığı da kuşanıp, el mecbur takibe koyuldu. Ormanın gözleri üzerinde gibiydi. Gözlerinin yaşardığını hissediyordu. İlk kez çaresizdi ve bir kahramandan çok uzaktı… Yürümeye devam ettikçe pes etmişti, tükenmişti, vazgeçmişti… Attığı her adım şimdiye dek içinde biriken şeylerin bir kısmını geride bırakmasına neden oluyordu sanki… Duyguları, hisleri, sezgileri köreliyordu… Böyle giderse götürmek istedikleri yere vardıklarında içi kan dolu, insan şekilli bir kadeh olup çıkacaktı…

    “Kim bu?” diye sordu başka bir kadın, sonunda gelmişlerdi. Dağılan dikkatinin bir kısmı karşılaştıkları bu yeni kadında toplandı. En azından çok daha fazla insana benziyordu; hayır, bu bir insandı. Algısı onu yanıltmış olacaktı. Minyon tipli, omzuna kadar saçlı, sol gözünün altında yıldız şekli olan, sivri şapkalı bir kadın.

    “Kör Kütük Orman’ın rüzgarları böyledir.” diye keyiflendi onu getiren kadın, “İhtiyaç sahibine ihtiyacını sürükler; tabii karanlığa iltimas geçerek.” Güldü, “İşte aradığımız hastalıklı kan Cadı! Bir an önce gidip sun bu kanı!”

    “Sahi mi?” diye tıslar gibi Solyaris’e yanaştı Cadı.

    “Kendi ağzıyla söyledi.” diye onayladı Kadın, dimi Germiyan?” Hayvan kafasıyla onaylayan bir reverans yaptı, “Efendi’nin yardakçıları ne durumda?”

    “Kanının hastalıklı olduğunu düşündükleri tüm hilkat garibelerini katlettiler.” diye alayla cevapladı Cadı, “Efendi’leri yok yere ellerinden kayıp gitmesin diye ilk kez emrine karşı geliyorlar. Hastalıklı kanları sunacaklarına onları yok ediyorlar. Anlamadıkları bir şey var…” diye eliyle Solyaris’in yüzünü kavradı, Solyaris tepkisizdi, “Efendileri sonsuzluğunu ve akabinde kendi hayatını ortadan kaldıracak kadar asalak!”

    “Arzuları sonu olacak.” diye gülerek katıldı Kadın, “İyi ki safımıza geçtin. Bizim tarafa itimat aşılamak için fırsat arıyordun, işte senin ayağına kadar getirdim! Bu iyiliği unutmazsın umarım.”

    “Unuturum.” dedi Cadı küçümseyerek, “Sonuçta ‘iyilik’ değil mi!”

    Kadın, Germiyan’ın gözlerine baka baka güldü. Cadı’nın bu tavrı oldukça hoşuna gitmişti, “Desene sana iyi bir kötülük etmek gerek!”

    “Gidiyorum, bir saate yine burada buluşalım.” diye gülümsedi Cadı, “Döndüğümde diğerlerinin yanına varıp Efendi’nin düşüşünü kutlarız!”

    “Hayhay!” diye onayladı Kadın.

    Cadı, Solyaris’i tartaklayarak önüne kattı. Kadın ve Hayvan geride kalırken, Solyaris en azından artık üzerinde sapsarı gözlerin olmadığına sevinir bir hal aldı. Yolunu bulup, doğru zamanda da Cadı’yı saf dışı bırakarak kaçabilirse bu iş tamamdı! Kaybetmeye göz yumduğu irade yeniden güçleniyordu. Ne zaman harekete geçmeliydi? Buradaki işini tamamlamak için Efendi’yi de bir görse miydi? Sahi! Ona neden arkasından çevrilenleri anlatmıyordu?

    “Hiç konuşmaz mısın sen?” diye sordu Cadı, adeta dans eder gibiydi; üzerinde hastalıklı bir keyif vardı.

    “Yorulmaya değmez.” diye savdı Solyaris, “Zira Efendi istediği son arzusuna kavuşabilmek için son damlasına kadar emecektir kanımı!”

    “İyi bildin!” diye kahkaha attı Cadı; fazla karanlıktı.

    Az ve öz bir yolculuk oldu. Öyle bir yoldan gitmişlerdi ki birçok aksilik yaşadılar. Cadı önce onları savururcasına esen rüzgârı dindirdi, ardından devrilmekte olan ağaçları onlar geçene kadar havada asılı tuttu, yollarına çıkan birkaç farklı kan emeni kayalara savurdu, musallat olan kargaları ufak el hareketleriyle parçalara ayırdı. Solyaris, bunlara şahit olunca Cadı’nın belki de geride bıraktıkları Kadın’dan ve Hayvan’dan çok daha fazla tehlikeli olabileceğini görmüş oldu. Tek bir çıkış yolu kalmıştı… Efendi’ye her şey anlatacaktı…

    Sonunda, ay ışığının ormanın farklı yerlerine nazaran daha fazla düştüğü, uzakta sisli bir köprünün, yakınlarda birkaç oturağın ve sunağın yer aldığı bölgeye geldiler. Cadı tutmaktan bıkmadığı Solyaris’i öteye doğru iteleyip bıraktı, “Efendimiz!” diye havaya bağırdı, ellerini havaya kaldırdı, “Size istediğiniz hastalıklı kanı getirdim!” Ses tonuna zafer dolu bir nida hakimdi, “Gelin ve veda edin sonsuzluğa!”

    Solyaris, Cadı’nın yaptığı kısa seremoniyi izledikten hemen sonra havaya döndü, içini korku basmıştı. Sanki, gelecek olan Efendi bu durumdan fazlasıyla memnun olacak ve ona konuşma fırsatı bile bırakmayacaktı! Kaçmak istedi! Her şeyi göze alıp yeltendi ancak hareket edemedi.

    Cadı, üstten bakışlarla Solyaris’in bacaklarını kıpırdatma çabasını izledi, Solyaris az buçuk deprenmeye başlayınca, “Sakin ol genç adam.” dedi, açtığı kolları indirdi, “Biz istemediğimiz sürece hiçbir yere gidemezsin!” Küçümsemesi sona erdiğinde kollarını yeniden iki yana açtı.

    Solyaris acayip bir sesin akabinde karşısındaki boşluğun dalgalandığını fark edip duraksadı ve dosdoğru oraya baktı. Boşluğun içinde ansızın peydahlanan beyaz çarıklı, kara cübbeli Efendi’yi görünce donup kaldı. Efendi’nin yüzü biraz sonra açığa çıktı. Kanına kattığı kanlardan olacak, oldukça genç, kıvırcık saçlı bir adamdı. İfadesizdi… Solyaris’i hedef alan bakışlarıyla Solyaris’i efsunlamıştı. Solyaris ciyaklamayı andırır tiz sesler duydu ve görüş açısı beyazlarken gözleri karardı. Artık görüntü yoktu… Düşüyor gibi olmuştu ve hızla onu kavrayan güçlü bir kol tarafından tutulmuştu. Şah damarına iki sivri dişin geçtiğini hissettiğinde yaşadığı acıdan dolayı debelenmek istedi ancak efsun onu bir bez parçasından farksız hale getirmişti… Ona sunulan bu bedeni ayakta tutan başlıca unsurlardan olan kan, damarlarından çekilerek dişlerin geçtiği deliklere doğru tırmanırken debelenme dürtüsünü bile yitirdi. Kalan son enerjisiyle fısıldamaya çalıştı…

    “İhhhaaanet…” dedi, kan çekilmesi bir müddet durmuştu, öyle olunca daha iyi fısıldayabildi, “Sana ihanet etti. Ölmeni istiyor… Seni en büyük arzunla yok edecek…”

    Cevap gelmedi, onun yerine damarlarındaki son kan damlaları da emildi… Ne enerji ne ışık; uzanmadı yardım eli… Solyaris bitti, yaşanılanlar yitti, ancak öyle gitti….

    9.Bölüm’ün Sonu
    Yunus Emre Işık

    Final Bölümü bir sonraki hafta sizinle olacak, yorumlarınızı bekliyoruz…

    Arayış – Bölüm 1
    Arayış – Bölüm 2
    Arayış – Bölüm 3
    Arayış – Bölüm 4
    Arayış – Bölüm 5
    Arayış – Bölüm 6
    Arayış – Bölüm 7
    Arayış – Bölüm 8

  • Arayış – Bölüm 8

    Arayış – Bölüm 8

    Bölüm RO: Aşk sanmak!

    Ne olmuştu ya öyle? Bunu Bilge Kadın mı yapmıştı? Etrafında neşeli bir bahar günü akarken ve her çok renkli, huzurda dengeliyken o yüzünde ürkünç bir şaşkınlıkla bankta oturmaktaydı. Oturduğu bank tahtadandı ve burası bir deniz kenarıydı. Gök kızıl tonlarındaydı. Martılar havada uçmakta, ortam sakinlikten kırılmaktaydı! “Hayda!” dedi içini derin derin çekip, “Ne güzel kalacaktım ben orada!” Koşu yapan insanları izledi. Bisikletlileri, yürüyenleri, gülenleri, parkta oynayanları, sohbet edenleri izledi. Buraya çoktan bir kahraman uğramış gibiydi. Derken daha da uzakta akan trafiği ve yer yer savrulan küfürleri işitti. Anlaşılmıştı ki burası bir ütopya değildi. Az önce bir dünyadan alelacayip kovulmuşken şimdi yeni bir dünyaya bel bağlamak zor olacaktı. Biraz dinlense iyi olurdu. Uykusu gelmişti. Oturduğu banka boyunu elinden geldiğince kısaltmaya çalışarak uzandı.

    Yüzü boyalı bir şaklaban tarafından dürtüldüğünde ancak uyanabilmişti. Ona gülümsüyor, elindeki şekerlerden birini uzatıyordu,

    “Bana verdiğin şeyin iyi mi yoksa kötü mü olduğunu nereden bilebilirim?” diye sordu ciddiyetle.

    “Ben bir palyaçoyum ve sen de hiç tanımadık biri.”

    “Sorumun cevabı bu değil ki.” dedi Solyaris, hakikaten soruyordu bu soruyu, şeker denilen şeyin iyi mi kötü mü olduğunu bilmiyordu henüz.

    “Beni üzdün.” diye omuz silkti Palyaço, “İyi uykular sana.”

    “Uyumayacağım!” diye aşırı tepki verdi Solyaris. Palyaço ona dönüp anlamaz bir ifadeyle baktı ve şekerlerini verecek başka birilerini aranarak uzaklaştı.

    Solyaris, Palyaço’nun peşine takıldığında üzüldü. Çünkü hakikaten de Palyaço şeker uzattığı herkesi mutlu ediyordu ve kimse ona şüpheyle yaklaşmıyordu. Şeker iyi bir şeydi o zaman! Bunu yeni öğreniyor olmak onun suçu sayılmazdı ki! “Dinle.” dedi, Palyaço’yu yalnız yakalama fırsatını ele geçirince, “Ben özür dilerim. Şekerin iyi mi kötü mü olduğunu bilmiyordum sadece.”

    Palyaço hafif şaşırır gibi baktı Solyaris’in yüzüne, ardından tebessüm etti, “Beni burada herkes tanır.” dedi, “Tanışmıyor oluşumuzun bir dezavantajı diyelim buna.” Elindeki son şekeri verecek birini gözüne kestirip oraya doğru ilerleyerek devamını getirdi, “Şekere gelince, gerçek bir palyaço olduğuna emin olmadan kimseden şeker almamalısın dostum.” Son şekerini, dişleri aralıklı sevimli bir çocuğa uzattı.

    “Senin için yapabileceğim bir şey var mı?” diye sordu Solyaris, Palyaço şekersiz kalınca, bunu hem buradaki hikâyesini öğrenebilmek için hem de Palyaço’yu mutlu etmek için sormuştu.

    “Kaybettiğim bir şeyi bulmama yardım eder miydin?”

    “Neden olmasın. Nedir kaybettiğin?”

    “Aşk.” dedi Palyaço gülümseyerek, “Aşk’ı kaybettim.”

    Solyaris ilk kez bir kelime karşısında böylesi karmaşık şeyler şekillendirmişti aklında. Hem hakkında birçok şey biliyor hem de hiçbir şey bilmiyor gibi hissediyordu bu kelimenin… Dans eden atları ve Nancy’i etkilemeye çalıştığı anı düşündü, torununu gören Yaşlı Kadın’ın bakışlarını düşündü, Asu’nun dengesizliğini düşündü, Baha ve sevgilisinin sarılmasını düşündü, Lilith’in gözü karalığını, Peri’nin geçtiği sınırı düşündü… Bunların hangisi ya da hangileri aşktı, hepsi miydi hiçbiri mi?

    “Daldın.” dedi Palyaço gözünün içi güler gibi.

    “Kusura bakma.” dedi Solyaris düşüncelerinden sıyrılıp, “Neyi kaybettiğini anlamaya çalışıyordum.”

    Palyaço güldü, “Bugüne kadar ben de onu anlamaya çalıştım. Girmediğim kılık, geçmediğim yol kalmadı. Nihayet bir kılıfa sokabildim aşkı, birinin adını ‘aşk’ koydum. Uzun sürmedi, ben diğerlerine aşkın ne olduğunu anlatmaya çalışırken kayboldu gitti. Aradım ama bulamadım.”

    “Nasıl aradın ki aşkı?” diye merakla sordu Solyaris.

    “Önce dokundum. Birbirine dokunmaktan mutlu olan ve buna da aşk diyen çok fazla kişi vardı. Dokunmamdan rahatsızlık duyanları hesaba katmadan, dokunmamdan hoşlananlarla vakit geçirdim. Sevdim, sevildim, birleştim ancak bu bazen bağımlılık yapıyor, irade dışı dürtülerle sonuçlanıyordu; beklenmedik zamanlarda, mekanik bir hal alıyordu. Anlarsın ya, aşk mekanikleşebilen bir şey olmamalıydı; daima yenilenen, uçsuz bucaksız anlamlar kazanabilen bir şey olmalıydı.” Solyaris anlar gibi kafa salladı. Kalabalık yoğunlaşmıştı, “Gel.” dedi Palyaço, “İskeleye çıkalım da devamını anlatayım.” Solyaris kafasını aşağı yukarı salladı. Parktan geçip iskeleye doğru yürüdüler. Yürüdükçe kalabalık azaldı ve vardıklarında kimse kalmamıştı. Adımları ağır ağırdı ve bu ağırlık ortamın dinginliğine lezzet katıyordu. “Sonra…” dedi Palyaço, “Sonra çiçek olmaya çalıştım. Bir mağaradaydı ve… İnsanlar onu görebilmek için çok uzaklardan geliyorlardı… Öyle olunca, öyle olunca aşk sandım ben o çiçeği. Bunu onlara anlattığımda bana gülümsemişlerdi biliyor musun? Hele o… O öyle güzel gülümsemişti ki…” İçi doldu, devam edemedi.

    “Onu bulacağız.” dedi Solyaris içtenlikle, “Merak etme, elbet kavuşacaksınız. Hem belli mi olur, belki onu ararken, ben de bir gülümsemeye tutulurum… Ne dersin?” Aşk yaşamak istiyordu, anlatılan tüm aşk sanılmalarını tek bir potada eritip, öyle yaşamak. Yanılmaları da göze alarak.

    Palyaço elindeki kornayı yüzüne doğrultup öttürdüğünde dalgınlıktan korkuyla sıyrıldı. Doğrusu Palyaço’nun elinde korna olduğunu bile yeni fark etmişti ve korna işi onu huzursuz hale getirdi. Tozlara karıştırmayan, sadece öten bir korna; komiklik olsun diye! Nasıl bir üst üste binmiş farklı alemler serisinin içindeydi böyle…

    “Neden yüzün düştü?” diye sordu Palyaço, Solyaris sessiz kalınca ekledi, “Merak etme, artık aramıyorum ben.”

    “Aramıyor musun, o neden?” dedi Solyaris.

    “Çünkü aşk aramaya ve aranmaya ihtiyaç duymaz…”

    “Senin adına sevindim, madem öyle, ben gitmeliyim.”

    “Ne de çabuk?” diye şaşırdı Palyaço, “Sorun nedir?”

    “Güzel şeylerin ömrü az oluyor.” dedi Solyaris, şapkasını çıkarıp selamladı ve rüzgârın sırtına atlatıp uzaklaştı.

    8.Bölüm’ün Sonu
    Yunus Emre Işık

    9. Bölüm bir sonraki hafta sizinle olacak, yorumlarınızı bekliyoruz…

    Arayış – Bölüm 1
    Arayış – Bölüm 2
    Arayış – Bölüm 3
    Arayış – Bölüm 4
    Arayış – Bölüm 5
    Arayış – Bölüm 6
    Arayış – Bölüm 7

  • Arayış – Bölüm 7

    Arayış – Bölüm 7

    Bölüm SF: İstenmeyen anılar bankası!

    Bir alışveriş merkezinin orta yerindeydi. Çevresinden başlayarak salkım saçak olan kalabalığa bakarken etrafında bir tur döndü. Ardından kafasını yukarı kaldırdı. Kattan kata çıkarıp indiren hareketli merdivenler, sarmal bir biçimde etrafı dönüyordu. İnsanların giysilerinden, alışveriş merkezinin dekorlarına kadar fazlasıyla gri renkler hakimdi. Bir önceki renk zenginliğinden sonra böylesi tek düze renkler içinin sıkılmasına neden olmuştu. Herkesin gözü vitrinlerdeydi. Onun gözü ise herkesin üzerinde. Çıkış yolu aradı, bulması zor olsa da oradan çıktı; epey dönüp durması gerekmişti.

    Dışarısı kasvetli ve karanlıktı. Gri renkler, yanına mavinin tonlarını da katarak şehri esir almıştı. Siyah giyinenler karanlığa kamufle olmuş biçimde yol alırken, bazıları oldukları yerde heykel gibi durmuştu. Heykel gibi duran ve gözbebekleri beyaz olan bu bazı insanların etrafında devriye bir makine geziniyordu. Makine, söz konusu insanın yanına biri yaklaşacak olursa derhal ona odaklanıyor, daha da yaklaşırsa ciyak ciyak ötmeye başlıyordu. Sarhoşluğundan dolayı yönünü zor ayırt eden bir kadın, makinenin bir tanesini ciyaklattığında dönüp sert bir küfür savurdu. Makine onu fotoğraflarken sol elinin orta parmağını havaya kaldırarak poz verdi. Aynı anda, sarhoş kadının yaklaştığı heykel kadının gözü beyaz olmaktan çıktı ve bedeni hareketlendi. Makine derhal cebine girerken Kadın, yalpalaya yalpalaya giden kadına, “Ucube!” diye kızdı.

    Solyaris, hikâyesi gelip onu bulmadan biraz dolanma fırsatı yakalamıştı ve o süre zarfında şu heykel insanların sadece sokak ortalarında değil, köşelerde, araba içlerinde, kapı önlerinde olabildiğini gördü. Bazılarının etrafında makine falan devriye gezmiyordu ancak hepsinin ortak bir noktası vardı: Kollarındaki saat. Saat sürekli çalışır haldeydi, işlem üzerinde gibiydi. Derken, Solyaris’in koluna hızla biri çarpıp geçti.

    “Özür dilerim adamım!” diye dönüp kafasıyla selam verdi çarpan adam, uzun boylu, temiz yüzlü, sarışın biriydi. Hiç durmadan hızlı şekilde yürümeyi sürdürüp uzaklaştı.

    “Beni de bekle.” diye yalnızca kendisinin duyabileceği bir sesle peşine takıldı Solyaris.

    Bir süre sonra Adam’ın temposuna ayak uydurabilmişti. Tempoyu uydurunca, dibine gelip görmesini sağladı,

    “Özür diledim sizden ama sanırım duymadınız.” dedi Adam huzursuzlanıp, “Belalı mısınızdır?”

    “Belalı falan değilim.” dedi Solyaris, “Arayıştayım diyelim.” Bir yandan da Adam’ın ani yön değişikliklerine ayak uyduruyordu, her an karşılarına donuk bir insan çıkabiliyordu ve her birinin en azından üç dört metre uzaklarında yürümeye çalışıyorlardı. “Senin acelen nedir?”

    “Aslında fazla sakin adamımdır. Etliye sütlüye karışmam ama şu sıra bir şey oldu. O şeyin olduğu yere gidiyorum.”

    “Yürüyerek mi? Burada şekli şemalı belirsiz onlarca taşıt var?” diye sordu Solyaris, dost canlısı davranıyordu.

    “Henüz birkaç hafta önce Entor-saat alabildim. Neredeyse şimdiye dek biriktirdiğim tüm paraya mal oldu.” dedi Adam, “Bir süre yürüyerek yolculuk yapsam iyi olacak. Zaten aradığım şey taşıt içindeyken görülmesi zor.”

    “Nedir o aradığın?”

    “Pankartlı bir kadın. QR kodu vardı pankartında sanırsam, başka bir şey gelmiyor aklıma.”

    “Hadi bunu açalım.” diye muzip bir ifade takındı Solyaris, “Entor-saat dediğin şey, şu donuk duranların kolundaki şeyden sanırsam. Aradığın şeyle de bir alakası olmalı.”

    “Leo ben.” dedi Adam aniden durup elini uzatarak. Solyaris de durup tokalaştı, ismini söyledi. “Bakılacak son yere yeniden geldik. Bir bakayım, ayrıntıları sonra paylaşacağım seninle. Şimdi izninle.”

    Solyaris nedense Leo denen adamda epey hafif bir mekaniklik algılamıştı; çok ince bir algıydı bu, herkesin harcı olmayan türden… Leo, etrafa pür dikkat kesilip aranırken onu izledi. Hatta rahatsızlık vermemek için aralarındaki mesafenin açılmasına ses etmedi,

    “Giysiniz farklı ve hoş görünüyor.” dedi yaşlı bir adam yanından geçerken, “Hangi mağazadan aldınız acaba?”

    “Herhangi bir mağazadan almadım.” dedi Solyaris omuz silkip.

    “Özel dikim o zaman.” diye duraksadı Yaşlı Adam.

    “Sanırım.” dedi Solyaris, muhabbetten sıkılmıştı, gözü Leo’yu aradı, Leo baş hareketiyle oturduğu bir banka onu çağırıyordu.

    “Nano dikim mi yoksa?” diye meraklandı Yaşlı Adam.

    “İzninizle.” diyerek Yaşlı Adam’ın yanından ayrıldı Solyaris. Yaşlı Adam arkasından birtakım şeyler söylendi ama ne dinledi ne de anlayabildi. Leo’nun yanına geldiğinde, Leo’nun düşünceli olduğunu gördü. Oturdukları bank dijitaldi, hatta ötesi; koltuk reklamı esnasında yumuşuyor, çatışma haberi verirken sertleşerek rahatsız edici bir kıvam alıyordu. “Bir şey bulamadın sanırım.”

    “Dokuz günüm vardı.” dedi Leo, “Bugün de bitmek üzere, dört kalacak.”

    “Ne için?”

    “Kim olduğunu bilmiyorum ama sana güveneceğim.” dedi Leo, “Umarım başıma bela almış olmam.” Solyaris omuz silkti. “Zengin misin?”

    “Sayılmam.” diye alay eder gibi güldü Solyaris.

    “Entor-saat ve geri kalan pahalı şeylere karşı takipçi olmadığın kesin. Ya zenginler ya da zengin olma meraklıları takip ediyor böyle şeyleri zaten. Saatin nasıl çalıştığından, ne için çalıştığından haberin vardır ama belki?”

    “Duymuştum.” dedi Solyaris bozmadan, “Yine de sen daha iyi biliyorsun sanırım, senden dinlemek isterim.”

    “Saati kullanmak istediğinde kaç dakika sürmesini istiyorsan belirtiyor ve işleme geçmesini söylüyorsun. Saatin sinirleri senin sinirlerinle temas kurup, işlemi devreye alıyor. Entorhinal korteks’e, hipomampüs’e ve geri kalan nöronal katmanlara ulaşıyor. Sonra…” Aklı karışmış gibi oldu, “Sonra donuyorsun işte, kullanım kılavuzunda okumuştum ama en iyisi bir sinirbilimciye sormak. Saat istemediğin anıyı yok ediyor, ışınlanmak gibi bir şey.”

    “Anlayamadım.” diye sıkıldı Solyaris, “Daha kabaca anlatsana şu işi.”

    “Reklamlara da tam dikkat etmemişsin.” diye şaşırdı Leo, “Oysa büyük sükse yapmıştı. Her neyse. Diyelim ki bir iş görüşmesi için işyerine gitmişsin, hastanedesin ya da bir süre beklemeni gerektirecek herhangi bir yerde. Farzı misal biliyorsun ki yarım saat beklemen şart ama bu yarım saati istemiyorsun, en azından hafıza kayıtlarında. Saati devreye sokuyorsun ve donup kalıyorsun. Gözün görmeye devam ediyor ancak sen işlem tamamlanıp tekrar kendine geldiğinde yarım saat hiç geçmemiş gibi oluyor. Bir anda zaman yarım saat atlıyor sanki. Kötü anlattım biliyorum.”

    “Yok hayır, anladım.” dedi Solyaris, “Kendini kandırmanın fazla profesyonel bir versiyonu. Ne kadar süre kendini kandırabiliyorsun peki?”

    Leo, Solyaris’in bu şekilde ifade edişine ve bu şekilde soruşuna karşın şaşırmış gibiydi, hafiften rahatsız olmuştu, “Şu an sadece bir gün. Aynı işlemi yapman içinse üç gün kadar beklemek durumundasın. Bir gün içinde kısa sürelerde bunu yapmanın sinir sistemine zararı olduğu söyleniyor. İlerleyen safhalarda versiyon giderek yükselecekmiş. Gelelim benim meseleme, ben beş gün önce, taşıt yolculuğu esnasında saati kullandım. Eve gitmeme henüz bir saat vardı ve fazlasıyla sıkılmıştım.”

    “Taşıt yolculuğunda mı?” diye araya girdi Solyaris, “Makinen diğerlerine ciyaklamıyor mu?”

    “Benim bir makinem yok. O da ayrı bir ürün. Makinelerin fiyatları saatlerden birkaç kat daha fazla. Çok fonksiyonlu şeyler. Para biriktirebilirsem ondan da alacağım.”

    “Ne cesaret!” diye şaşırdı Solyaris, “Toplu taşıtta kendini bir saat dondurmaya cesaret edebildin mi yani?”

    “Saatler piyasaya çıkmadan evvel, yasalarda düzenleme yapıldı.” dedi Leo emin bir ifadeyle, “Entor-saat kullanan birinin mahrem alanına girdiğin an yiyorsun hapis cezasını. Eğer dokunmaya falan kalkarsan direkt müebbet.”

    “Sert yasalarmış ha?” diye ürperdi Solyaris.

    “Öyleler.” dedi Leo, “Devam edeyim. Eve gittim ve saatine posta kutuma mail düştü -Eski usul kompüter kullanıyorum henüz- Mailde dokuz gün sonrasının tarihi vardı, belirli bir saatte belirli bir yerde olmam gerektiği yazıyordu. Mail, yolculuk esnasında bakışlarımı onun gözlerinden ayırmadığım ve kendilerine katılmaya onay verdiğim için teşekkür ederek son buluyordu.”

    “Nasıl?” diye bocaladı Solyaris.

    “Ben de aynen böyle oldum. Nasıl yani? Donuk olduğum esnada birinin gözlerinin içine bakmayı sürdürüp, herhangi bir şeye katılmak için onay mı vermiştim, ne demek oluyordu bu?”

    “Ne düşünüyorsun peki?” diye meraklandı Solyaris. 

    “Özellikle gençler bazen çıplak oldukları görüntüleri QR Kot haline getirip yanlarında gezdirir. Herhangi biri kodu herhangi bir yöntemle okutunca görüntülere erişir. Tabii utanırlar da bunu yaparken, saniyelik olarak kotları gösterirler, bazen de vazgeçerler. Bende direkt gözüme bağladığım bir QR Kot tarayıcısı var, gösterilen tüm kotları hızlı biçimde algılayıp işliyor. Bir çantada, bir kitap arasında, bir avuçta açığa çıkan o kotların hepsini hemen okutabiliyorum.”

    “Çıplak derken?” diye sordu Solyaris.

    “Çıplak işte, üzerinde herhangi bir giysi yokken.” Solyaris o sıra kendini hiç çıplak olarak görmeye kalkmadığını ve diğerlerini de böyle görmeyi önemsemediğini fark ederken Leo devam etti, “Hayret, sapık mısın diye sormadın.”

    “Sormam mı gerekiyordu?” diye huzursuzlandı Solyaris, derken sapıklığın ne demek olduğuna vakıf oluverdi.

    “Gerekmiyordu tabii. Sorsaydın da bunun bir çeşit hastalık olduğunu söyleyecektim.”

    “Geçmiş olsun.” dedi Solyaris.

    “Bağlayayım artık.” dedi Leo, “İşte ben de donuk haldeyken bu kişinin bana üzerinde olumlu ya da olumsuz yanıt verilebilen, QR Kot taşıyan bir pankart açtığını düşünüyorum. Benim okuyucum da derhal devreye girip kodu kabul etti. Bu yine de bir sürü soru doğuruyor.”

    “Beş gündür bir şey bulamadın mı yani?”

    “Bazı şeyler buldum. Bir şehir efsanesi var. Söylenilene göre bu saatler donuk anlarda kaydedilen anıları imha etmiyormuş, bir bankaya ihraç ediyormuş. Büyük bir bankaymış bu, istenmeyen anılar bankası. Ben de oraya gidecektim bugün.”

    “Nereye? Bankaya mı?” dedi Solyaris. Leo’nun giderek samimi hale gelmesi işine geliyordu. 

    “Banka ortalıkta yok. Bilge bir kadın varmış, efsanenin kaynağı o diyorlar, ona gidecektim.”

    “Hadi gidelim.” dedi Solyaris.

    “Sahi mi?” diye keyiflendi Leo, “Ben de yalnız gideceğim için tedirgindim. Yapar mısın bunu benim için?”

    “İşim bu.” dedi Solyaris, “Yaparım tabii.”

    Solyaris ve Leo, donuk şehrin donuk insanları arasından yürüyerek, kâh kalabalık kâh ıpıssız köşelere girip çıktı. Göz alıcı bir düzeni vardı buraların, aynı zamanda elem verici bir havası. Solyaris insanları izlerken alışveriş merkezinde niçin hiçbir saat kullanıcısına rastlamadığını düşündü. Orada geçirdikleri zamanı değerli, bekleyerek geçirdikleri zamanı ise değersiz yapan neydi? Göz gördükçe, kulak duydukça, burun soludukça, ağız tattıkça, ten değdikçe; bunların hepsini aynı anda gerçekleştirmesi ya da birini gerçekleştirmesi fark etmeksizin, her an her yerde önemli bir şey gelebilirdi insanın başına… Neyse ki yanında yürüdüğü adam değersiz bir süre olduğunu sandığı o sürenin içinde ne olduğunun peşindeydi; vakit artık değerliydi…  Leo’nun aradığı bankayı bulmasına yardım ederse ve geçirdikleri bu süreci diğer saat kullanıcılarıyla paylaşıp onları bilinçlendirirse bir kahraman olabilirdi. 

    Bilge Kadın’ın bulunduğu harabe malikaneye geldiklerinde, malikane girişinde yolları kesildi. Neden geldikleri sorulduğunda Leo açıkladı. Malikaneye girenlerin artık malikanenin bir üyesi olduğunu ve bu yüzden yüzlerine belirleyici bir desen çizileceği söylendiğinde Leo hemen kabul etti. Solyaris bunu istemedi ki zaten sakalları da buna engeldi. Başta mırın kırın edip sonrasında Solyaris’in de içeri girebileceğini söylediler. Dar ve basık hollerden geçip, diğerlerine nazaran daha geniş bir açıklığa geldiklerinde, yanlarında rehber olarak gelen kişi merdivenleri gösterip Bilge Kadın’ın üst katta olduğunu söyledi. Teşekkür edip merdivenlerden çıktılar. Malikane her an tepelerine yıkılabilirmiş gibi duruyordu. Leo biraz ürkmüştü.

    Leo’nun endişeleri ve korkuları Bilge Kadın’la konuştuklarında rafa kalktı. Bilge Kadın epey hararetle, bankanın gerçek olduğunu bildiğini, bankayı bulabileceklerini söylüyordu. Hatta bazen tekrara düşüyordu ve Leo bunu hiç önemsemiyordu. Üst kattaki konuşma bittikten sonra, merdivenlerden birlikte inerken de sürdürdüler,

    “Doğru yoldasınız çocuklar. Buna emin olun. Orayı bulacaksınız.” diye yineledi Bilge Kadın.

    Solyaris farklı bir şeyler konuşmak istedi, “Peki, kim çalışıyor orada madam?” diye sordu, “Yani beklenmedik bir durumla karşılaşma riskimiz var mı?”

    Durdular. Merdivenler de bitmişti zaten. Bilge Kadın ciddiyetle cevapladı, “İstenmeyen anıların bankasında, beklenmedik durumlarla karşılaşmak, fazla normal bir durum olmaz mıydı?”

    “O anıya ihtiyacım var.” dedi Leo, “ve eğer saatler, imha yerine ihraç ediyorsa, o bankayı, ölümüm pahasına bulacağım.” Leo’nun duraksayarak konuşması Solyaris’in hafif tuhafına gitmişti. “Bankanın bir şehir efsanesi olmadığına dair, netleşen görüşlerim var.”

    Bilge Kadın ciddi bakışlarını sürdürdü ve bir anda mekanik bir hareketle Solyaris’e döndü. Solyaris bunu daha bir garipsedi ancak belli etmemeye çalıştı. En azından burada gerçekten de şansı var gibiydi; ufak pürüzleri görmezden gelebilirdi. Bilge Kadın ona kilitlenmişti, birden garip bir enerji akımıyla sarsılmaya başladı ve evrenden istem dışı çıkıverdi!

    7.Bölüm’ün Sonu
    Yunus Emre Işık

    8. Bölüm bir sonraki hafta sizinle olacak, yorumlarınızı bekliyoruz…

    Arayış – Bölüm 1
    Arayış – Bölüm 2
    Arayış – Bölüm 3
    Arayış – Bölüm 4
    Arayış – Bölüm 5
    Arayış – Bölüm 6

  • Arayış – Bölüm 6

    Arayış – Bölüm 6

    Bölüm FA: Sınırı geçmek!

    Solyaris bu seferki evrenine varır varmaz çok büyük bir ağırlık hissetti. Bu ağırlığı artık kelamını etmekten sakındığı enerji ve ışık ağına bağlı ruhunda hissetmekle kalmamıştı; bedeninde de hissetmişti, fazla değişken bir yük gibi. Etraf çok güzeldi; sıra dağlar, göller, mis kokulu çimenler, görkemli çiçekler ve havada uçuşan parlak cisimler…  Yolu henüz yarıladığını hissetmesinden midir, bir öncekine göre fazla güzel bir evrene düşmesinden midir ya da bu evrende işleyeceği suçun malum olmasından mıdır bilinmez, olduğu yere çömüp ağlamaya başladı. İlk kez ağlıyordu ve gerçekten de ağlamanın verdiği rahatlamaya inanamamıştı. Ortamla resmen tezat oluşturmuştu ve etrafta onun bu gözyaşlarını mutluluk gözyaşları olarak algılayabilecek herhangi biri de yoktu. Göller akıntısını kesti, çimenlerden havaya doğru uçuşan efsunlar kesildi, çiçekler kafalarını Solyaris’in olduğu tarafa döndürürken, uçuşan cisimler Solyaris’in başına doğru toplandı. Çevrede büyük bir şaşkınlık vardı. Solyaris, ona yoğunlaşan atmosferi fark edemeden omzunda bir el hissetti. Dönüp baktı.

    Beyaz elbiseli, esmer, güzel bir kadındı bu; yüzünde ve saçında parlak detaylar vardı. Elbisesi dökümlüydü, kolları ve bacakları çıplaktı. Doğrusu aynı elbisenin bir çeşidi kendinde de olsa fena olmazdı; hava epey sıcaktı. “Neden üzülüyorsun?” diye merakla sordu Kadın, ses tonu fazla yumuşaktı; onun olduğu yerde üzülmeye kıyılamazdı.

    “Gözüme bir şey kaçtı.” dedi Solyaris ne dese bilemeden, yine de bunu demese miydi en azından?

    “Buradaki hiçbir kardeşim göze kaçmaz.” dedi Kadın etrafta uçuşan cisimlere ve ışıklara bakıp, “Keşke kaçsalar.”

    Solyaris garipsedi, ardından merakla sordu, “Kimsin sen ve burası neresi?”

    “Kardeşlerimin her biri bana ayrı bir isimle fısıldar ancak Bekçi gitmeden önce bana sadece ‘Peri’ derdi.”

    “Bekçi mi?”

    “Evet, uzun zamandır onu bekliyorum. Burası onun sınır alanı. Bir süre burada kalmam gerektiğini söyledi. Sınırları geçmemek için de uyardı beni. Zaten geçmezdim ki, neden uyardığını hala düşünürüm.”

    “Burada mutlusun öyleyse?” diye sordu Solyaris.

    “Tabii ki. Sen neden üzgünsün, seni kim gönderdi?”

    “Burası…” diye etrafına bakındı Solyaris, “Fazla güzel bir yer…” Doğruldu, Peri’nin gözlerine baktı, “Beni kimin gönderdiğini bilmiyorum. Sürekli boyut değiştiriyorum. Bir amacım var: Kahraman olmak.”

    “Kahraman mı?” diye meraklandı Peri.

    “Evet, bilir misin ne demek?”

    “Anımsar gibiyim. Uzak bir geçmişten.”

    “Burada kahramana ihtiyaç yok, hiç oyalanmadan gitsem iyi olacak.” dedi Solyaris. Bir süre bekledi. Ardından kafasını rengarenk göğe çevirdi. Yine bekledi ama gidemedi. Bu duruma sevinse mi üzülse mi bilememişti.

    “N’apıyorsun?” diye sordu Peri.

    “Gitmeye çalışıyorum.” dedi Solyaris.

    “Buradan tek bir çıkış yolu var, sınırlardan birini geçmelisin.”

    “Gerçekten mi?” diye şüpheye düştü Solyaris.

    “Elbette. Yapmaya çalıştığın şekilde başka bir sınır alanına gidemezsin, en fazla aynı alanda yer değiştirebilirsin. Onu ben de yapabiliyorum.” dedi Peri ve etraftaki ışıkların bir kısmını kendine doğru çekerek ışınlandı. Solyaris nereye gitti diye etrafa bakarken, ondan yüz metre kadar uzakta olan gölün başına cisimlendiğini gördü. “Gelsene, sana etrafı gezdireyim.” diye seslendi Peri.

    Solyaris içini çekip hareketlendiğinde, çevrenin ilgisi dağıldı. Çimenler efsunlanmaya, çiçekler başka yöne dönmeye, uçuşan cisimler kafalarına göre takılmaya başladı. İçi yumuşuyordu, havadan ya da sudan olacak, mutsuz olmasına neden olan çıkmazları unutuyordu…

    Peri ona günde dört renk değiştiren gölleri anlattı. Birbirine bazen homurdanıp bazen takdirle yaklaşan dağları, gıdıklanarak uyandırılmaktan hoşlanmayan ağaçları, arada bir rahatsızlanıp çamurlaşan toprağı, ezgiler mırıldanan ayı, bazen erkenci bazen gecikmeli olarak gelen güneşi, gösteriş meraklısı çeşmeyi anlattı… Solyaris’in toprağın niçin rahatsızlandığı yönündeki merakını, sınırlar dışında kalan öbür alanlarla kurmak zorunda kaldığı bağlantıyı öne sürerek giderdi. Solyaris tam bu noktada, Peri’nin sınır dışında kalan yerler adına kötü düşündüğünü ve kötü hissettiğini fark etti. Sınırlar mevzusunu deşmek istediğinde kıyısında yürüdükleri göller uyarır gibi kabarıyordu…

    “Aslında ben de meraklıyım bu konuda.” diye itiraf etti Peri kulağına eğilip sessizce, “Mutluluktan kalan vaktimi, mutsuzlukları düşünerek geçiriyorum.”

    “Sınırı geçmek, mutsuzluk mu demektir senin için?” diye sordu Solyaris.

    “Elbette.” dedi Peri, sorulan tüm soruları böyle cevaplayabilirmiş gibi, “Bekçi öyle söyledi.”

    “Bana sınırlar ve Bekçi hakkında daha fazla şey anlatmalısın.” dedi Solyaris.

    “Ay geldiğinde ezgisini dinler ve uyurlar.” dedi Peri aynı fısıldamayla etrafına bakıp. Utanmış gibi bir hali vardı, yanakları kızarmıştı, “O zaman daha rahat konuşabiliriz.”

    “Onlar sana kötü de davranabiliyor mu?” diye endişelendi Solyaris çevredeki her şeye sırasıyla bakıp.

    “Hayır,” dedi Peri hemen, “sadece onları incitmek istemem… Onlar benim kardeşlerim.”

    “Anladım.” dedi Solyaris büyülenir gibi, Peri’nin bu naifliği gerçekten içine işliyordu.

    Sonrasında sadece gezindiler. Peri anlattı, Solyaris dinledi. Burası hakkında keşfedilmiş ve keşfedilecek o kadar çok şey vardı ki, Solyaris sınırlar içinde kalan bu alanın ne kadar da derin bir ağı olduğunu düşündü. O gece Ay gelmedi. Söylediklerine göre genelde geciken Güneş olurdu; Ay ilk kez gecikmişti… “Belki de böylesi daha iyi olur.” dedi Peri, “Yarın gelip ezgilerini fısıldadığında kardeşlerim çok daha derin uyuyacaklardır.”

    “Ya sen de uyursan?” dedi Solyaris.

    “Bekçi gittiğinden beri fazla uyuyabildiğim söylenemez.” diye karşılık verdi Peri, “Peki sen? Sıkça uyur musun?”

    “Pek alışkın olduğum bir şey değil.” dedi Solyaris, “Günün birinde kendimi çok uyuyor olarak görürsem bileceğim.”

    “Neyi?” diye meraklandı Peri.

    “Enerjiden ve ışıktan fazlasıyla uzaklaştığımı.” dedi Solyaris buna eminmiş gibi, “Çünkü uyku enerjiye ve ışığa alışmak içindir.”

    “Nedir enerji ya da ışık dediğin?” diye sordu Peri, “Buradaki gibi bir şey değil sanki?”

    “Buradaki bir şey.” dedi Solyaris, “ve her yerdeki. Bunu açıklaması çok zaman alabilir. Boş ver, bu senin düşünmen gereken bir şey değil, en azından şimdilik.”

    Peri daha fazla soru sormadı. Daha fazla cevap duymak onu endişelendiriyordu belki. İkisi de bir saat kadar denebilecek bir süre uyuklamışlardı ve uyandıklarında öyle uykularını almış gibiydiler ki, bol bol gerindiler. Solyaris acıktığını söylediğinde, Peri onu çeşmeye götürdü. Çeşme, etrafı iri kayalarla sarılmış, yerden bitme, basit bir şeydi. Çeşmeyi açtıklarında akan su yere akacağına havaya doğru yükseldi; havada şekiller çizip ikiye bölünerek Solyaris’in ve Peri’nin ağzının dibine kadar geldi. Peri gülümseyip ağzını açınca, Solyaris de aynısını yaptı. Ağızlarından içeri berrak, buz gibi bir su girdi. Su midelerine inerken tüm hücrelerinin yenilendiğini hissettiler. Karın tokluğu da cabasıydı! “Müthiş.” dedi Solyaris keyifle.

    Birbirine homurdanan dağların arasını bulmakla uğraşırken epey vakit geçirdiler. Ay, o gün de gelmemişti… “Belki de ezgileri son bulmuştur…” diye düşünmüştü Solyaris, “Ya da ben gelince daha da gelmek istemedi…”

    “Güneş huysuzlanmaya başladı.” dedi Peri, fazla sıcaktan yanan çiçeklerin kızar gibi güneşe kafa çevirip ciyakladıklarını duyunca, “Çiçekler de öyle. Sonrasında toprak başlayabilir. Bu bir zincirleme. Neden gelmedi ki acaba?”

    “Kim bilebilir ki?” dedi Solyaris omuz silkip.

    Bu sefer hiç uyumadan geçirmişlerdi o günü. Neyse ki uyuklamaya bile içleri el vermeyen çevre sakinleri uykusuzluk yüzünden şikayetçi değillerdi. Nihayet, Güneş’in kaçar gibi çekildiğini ve yerini Ay’ın aldığını izlediklerinde ikisinin de heyecanı arttı. Ay, Güneş’in ona demediğini bırakmamasına karşın büyük bir kırgınlıkla ezgiler söylemek istemediğini beyan etti ve sadece, “Uyu da büyü.” diyerek tüm çevreyi uykuya boğdu. Gecikmeli uyku ve Ay’ın gözü görmez halde olmasına neden olan kırgınlığı göz önüne alınırsa Solyaris ve Peri için konuşulacak her şeyi konuşmanın tam sırasıydı.

    “Bana önce Bekçi’den bahset.” dedi Solyaris hemen. Çeşme başındaydılar.

    “Her sınır alanının bir bekçisi vardır.” diye konuşmaya başladı Peri erine çekine, “Biz periler tüm alanları gezmek ve bekçilere ihtiyaç halinde yardım etmekle yükümlüyüz. Burası benim ilk alanımdı. Geldiğimde öyle heyecanlı ve öyle enerji doluydum ki Bekçi beni takdir etmişti. Bana çok iyi davrandı. Benim sana yaptığım gibi bana buraları gezdirdi. Ona herhangi bir ihtiyacı var mı diye sorduğumda, yüzüme uzun uzun baktı. ‘Sana ihtiyacım var’ dedi, böyle şeylere hazırlıklıydım, ne konuda olduğunu sordum, ‘Senin iyiliğine’ dedi, ‘Enerjine’ Tam olarak anlayamadım, sonra uzun uzun açıkladı, kendisinin buradan bir süreliğine gitmesi gerektiğini, onun yerine vekaleten bekçilik yapmama ihtiyacı olduğunu söyledi.”

    “Sen de kabul mü ettin yani?” diye söylenir gibi oldu Solyaris.

    “Daha önce bir bekçinin bu tarz bir talep ilettiğini duymamıştım ancak her şey tekerrür halinde olmayabilir. Nizamın bir parçası olduktan sonra elinden ne gelirse yapmak durumundasın. Bu benim görevimdi. Bir süreliğine kabul ettim.”

    “Ne kadar süredir yok?”

    “Saymadım, uzun zaman oldu.” diye omuz silkti Peri.

    “Sınırlar.” diye atıldı Solyaris, “Bana sınırlardan bahset.”

    “Dört sınır var.” dedi Peri lafını esirger bir tavırla, “Biri benim buraya girdiğim yerde. İkisi tuhaf bir biçimde kapı duvar, yanına yaklaşmaya kalktığında öteki taraftan tehditkâr sesler yükseliyor.”

    “Ya da belki de sınırın kendisinden.” dedi Solyaris, “Sanki, bir şeye zorlanmış da kızmış gibi…” Peri anlamadan baktı, “Ya, dördüncüsü?”

    “Bekçi’nin gittiği yer. Aynı zamanda geçmemem için beni tembihlediği yer.” dedi Peri, “Orada sadece bir kaya parçası var. Oraya yaklaştıkça hava ılıyor ve buradaki güzellikler sekteye uğruyor.”

    “Senin sonraki Bekçi için çıkış yerin orası değil miydi?” diye meraklandı Solyaris.

    “Evet.” dedi Peri omuz silkip.

    “Seni alıkoymuş olmuyor mu o şekilde?”

    “Bekçiler güvenilirdir, ne yaptığını bilir. Önemli bir işi vardır ve o gelmeden gidersem başıma bir şey gelecektir.”

    “Tanıdığın ilk bekçi oyken, bekçiler hakkında genel kanaatlere varamazsın bence.” dedi Solyaris.

    “Sınır Bekçisi işini bilir.” diye diretti Peri, Solyaris Peri’nin düşüncelerinde Bekçi’nin ne ara ‘Sınır Bekçisi’ olarak tanımlanıp saklandığını anlayamadı; buradaki nizam isteyenin kafasına göre baştan mı kuruluyordu? Peri artık, sınırı geçmek için sınır bekçisini bekleyen vekil olarak mı kayıtlara geçecekti?

    Uzun bir müddet konuştular. Konuşmanın seyri, Solyaris’in kendisiyle birlikte onu da Bekçi’nin geçtiği sınırdan geçirmek düşüncesine doğru ilerledi. Peri, hiç de bunu yapabilecek gibi durmuyordu. Hatta bir ara Solyaris’e ‘keşke gelmeseydin’ der gibi bir bakış attığında Solyaris alınıp sessizleşti. Kâh sessiz kalarak, kâh çeşmeden içerek bölük konuşmalara devam ettiler. Ay gidip Güneş geldiğinde, Solyaris Peri’ye artık gitmesi gerektiğini, onu sınıra götürmesi gerektiğini söyledi. Bu kendisi için de gerekliydi. Peri ısrarına dayanamadan onu sınıra götürdü. Sınıra yaklaştıklarında gerçekten de hava ılımıştı ve etraftaki canlılık azalmıştı. Alanın bu kısmında toprak bile yer yer çıplaktı.

    “Bana güven olur mu?” diye sordu Solyaris ve Peri’nin elinden tutup gerçekten de bir kaya parçasından ibaret olan sınıra doğru sürükledi. İnanıyordu ki, kayanın öbür tarafına geçince hiç de bir şey olmayacak! Yanarsa Bekçi’nin başı yanacak…

    “Gerçekten yapamam!” diye durdurdu Peri, kaya parçasının dibine geldiklerinde, “Bekçi geçmemem gerektiğini söyledi, anlamıyor musun?”

    “Şunu kabul et Sınır Bekçisi diye bir şey yok!” diye yıldı Solyaris, “Varsa da çoktan terk etmiş gitmiş. Seni bu çizdiği sınırlara hapsetmiş, sonra kaybolmuş!” Peri’nin ifadesiz bakışlarını görünce biraz daha sakinleşerek sürdürdü, “Bak biliyorum sen de gelmek istiyorsun. Gel, hadi geç. Yoksa benle gelemezsin ve ben, gitmek zorundayım.” diyerek son kozunu oynadı.

    “Neden gitmek zorundasın? Anlamıyorum hiç!” diye sinirlenir gibi oldu Peri.

    “Sonsuza dek…” diye elini açtı Solyaris, etrafı kastederek, “Burada mı kalmak yazgım ha?” diye küçümsedi, Peri etrafına baktı, “Hiç sanmıyorum.” dedi Solyaris emin gibi, “Başka şeyler var, başka yerler var biliyorum. Hem sen,” diye yalvarır gibi oldu, “bu, Bekçi’ye niye bu kadar inanıyorsun anlamıyorum ya… Çok iyi diye kimseye sınır çizilemez! Anladın mı?”

    Peri kafasını öne eğdi, ne diyeceğini bilemez haldeydi. Önündeki kaya parçasına baktı; sınırı koyan bu küçük şeye… “Geçiyorum ben.” dedi içinden ansızın yükselen bir özgüvenle. Solyaris’in daha da konuşmasını beklemeden kaya parçasının üzerinden zıplayıverdi.

    Solyaris o anda şoke oldu çünkü Peri’nin üzerindeki elbise kararıp kasvetli bir hal alırken, yüzü güzelliğini kaybetti; dehşet içinde bir etrafa, bir üzerindeki elbiseye, bir de Solyaris’e baktı. Burası soğuktu. Artık ışıklar yoktu! Havada uçuşan kül tozları vardı. Sınır, Solyaris’i değil, Peri’yi değiştirmişti. Solyaris en başından hissetmişti zaten bunu, bu boyuttan çıkamamasının nedeni sınırlardan geçmek zorunda olması değildi! Burası onun boyutu değildi ki! Boyut kuralları, boyutun çatısı altında doğup büyüyenler içindi… Ona kederle bakan Peri’ye pişmanlıkla baktı. Peri daha fazla dayanamadı, gözleri kapandı ve bedeni Solyaris’in kollarına düştü.

    “Hayır!” dedi Solyaris, “Lütfen! Lütfen bir şey olmasın! Özür dilerim! Özür dilerim! Gözlerini aç!” Kendini ilk kez tam anlamıyla suç işlemiş gibi hissediyordu. Bu katlanılması güç bir durumdu. Sınırı geçmişti! Her anlamda… Eliyle Peri’nin yüzünü sevdi, onu tekrar kaya parçasının öbür yanına taşımak istedi ancak geri dönüp baktığında kaya parçasının olduğu bölgeyi tehlikeli biçimde dalgalanan bir enerji duvarı sardığını gördü. Enerji duvarının akımları yüzünde şeritler oluşturmaya başlamışken, “Uyan lütfen…” dedi Peri’ye tüm içtenliğiyle. Peri hafiften gözlerini açar gibi oldu, halsizdi, hareket etmekte güçlük çekiyordu.

    “Kim var orada?” diye gür bir ses duyuldu öteden.

    “Dinle.” Dedi Solyaris, Peri’nin kulağına doğru eğilip, “Başka bir alandayız. Yeni Bekçi geliyor… Ben sana yaptığım şey için çok üzgünüm, özür dilerim… ama belki de olması gereken buydu. Bencil olduğumu düşünme, öyle gözükebilirim ama gerçekten öyle hissetmiyorum… Gitmem gerek, şimdi güçlü ol ve Bekçi’nin ihtiyaçlarını giderip başka bir sınırdan geç. Unutma, bir daha başkalarının ihtiyacını giderirken kendinden ödün verme… Görüşmek üzere. Işıkla kal…” Peri’nin yüzündeki tebessüm Solyaris için en anlamlı şeydi… Gür ses diplerine kadar gelmişken, orayı terk etti.

    6.Bölüm’ün Sonu
    Yunus Emre Işık

    7. Bölüm bir sonraki hafta sizinle olacak, yorumlarınızı bekliyoruz…

    Arayış – Bölüm 1
    Arayış – Bölüm 2
    Arayış – Bölüm 3
    Arayış – Bölüm 4
    Arayış – Bölüm 5

  • Arayış – Bölüm 5

    Arayış – Bölüm 5

    Bölüm DR: Tuhaf dünyanın tuhaf kadını!

    Loş ışıklı bir evin içindeydi. Holde duruyordu. Duvarlar basıktı. Odaların birinden bir ağlama sesi geliyordu. Ses, sessizliğin içinde öyle berraktı ve öyle elem vericiydi ki Solyaris’in içi cız etti.

    “Ağladığını duyabiliyorum güzelim.” diye alaycı bir adam sesi yükseldi başka bir odadan, bu oda Solyaris’in arkasında kalıyordu, “Vazgeç artık şu mızmızlanmalarından da içki doldur bana!”

    Ağlama sesi kesildi. Solyaris birkaç adım önünde, sağ tarafta kalan odadan bir kadının çıktığını görünce hemen saklanmak istedi. Kadın’ın onu görecek hali yok gibiydi; sağdan çıkıp birkaç adım yürüdükten sonra soldaki kapıdan içeri girdi. Solyaris hemen peşine gitti. Dar bir mutfaktı burası. Solyaris kapısında durup onu görecek hali olmayan Kadın’ı izledi. Siyah saçları omuzlarındaydı, genç biriydi. İçkileri hazırlamaya çalışırken bardaklardan biri kırılarak elini kesti. Diğer eliyle alelacele başka bir bardak koyup içkiyi ona doldurdu. Kesilen yerden akan kanı görünce duraksadı. Melül bakışları ansızın hinleşti. Elini doldurduğu bardağın üzerine doğru ağır ağır götürüp durdu. Akan kan içkinin içine karışıp rengini değiştirdi. Aynı bakışlarla mutfak kapısına doğru döndüğünde ürperdi.

    “Ben, ben katil değilim.” dedi Solyaris hemen kısık sesle, “İyi biriyim!” Bu açıklamanın ne kadar işlerliği olurdu buna emin değildi. Sonuçta milletin evinin içindeydi! Kadın’ın korkuyla bağırmasını ya da kafasına bir şey geçirmesini beklerken, Kadın hafif bir duraksama sonrası ona sus işareti yapınca şaşırdı.

    Kadın bardağa bir kez daha baktı. Ardından kanla karışan içkiyi alıp Solyaris’in yanından geçti gitti. Solyaris hemen peşinden yürüdü. Az önce adam sesinin geldiği odaya gittiler. Kadın içeri girerken, Solyaris yine kapı eşiğinde gözleme koyuldu. İçerideki adam yapılı biriydi, orta yaşlardaydı ve bıyıkları vardı. Kadın, Adam’ın yanına gidip bardağı uzattı. Adam uzandığı yerden doğrulup bardağı eline aldı. Kadın’a yanına oturması için kafasıyla işaret verdi. Kadın oturdu. Adam içkinin tadını beğenir bir ifade takınınca Solyaris midesinin bulandığını hissetti.

    “Değişik bir aroması var.” diye sırıttı Adam, “İçine zehir falan koymadın dimi güzelim?” Alay eder gibi güldü. “Zehri nereden bulacaksan tabii!”

    “Yarasın.” dedi Kadın naif bir sesle.

    “Yarayıp yaramadığını birazdan ikimiz de göreceğiz.” dedi Adam, Kadın’ın Solyaris’e yaptığı gibi Kadın’a sus işareti yapıp boynuna yapıştı. Kadın, boynu emilirken dimdik karşıya bakarak durdu. Çok geçmedi, adam öksürerek dudaklarını ayırdı, ağzından kan gelmeye başladı. Büyük bir şokla Kadın’ın yüzüne baktı, “Lilith…” dedi dişlerini sıkarak, kendine gelir gelmez Kadın’ı boğacak gibi gözüküyordu, “Bilgiyi nasıl aldın?” diye tükürür gibi sordu ancak daha fazla konuşamadı. Nefes almakta güçlük çekip boğulmaya başladı. Kadın ayağa kalkıp bekledi. Her yer kan olmuştu. Adam nihayet öldüğünde, Solyaris yutkundu. Acaba az önceki evrenden ayrılamamış mıydı? Sadece mekân mı değiştirmişti?

    “İçeri gelsene…” dedi Kadın, Solyaris’in kapı eşiğinde ne yapacağını bilemez halde durduğunu görünce, “Katil olmadığını biliyorum, gördüklerin yanıltmasın, ben de katil değilim…”

    Kadın’ın ses tonu Solyaris’in içeri girmesi için yeterince ikna ediciydi. Solyaris, cesedin durduğu koltuğun karşısına geçti. “Bunu neden yaptın?” diye sordu.

    “İçeriye gizlice girmediğini biliyorum.” dedi Kadın, “Her yer kilitli, bu imkansızdı. Başka yerden gelmiş olmalısın?”

    “Sürekli boyut değiştiren bir abdalım.” dedi Solyaris, “Ait olduğum yeri arıyorum.”

    “Uzak bir gelecektesin.” dedi Kadın, “Gelecekten gelmiş olabileceğini sanmıyorum, burası her şeyin bittiği yer.”

    “Gerçekten mi?” diye şaşırdı Solyaris, “Burası mı uzak gelecek?”

    “Geçmişten mi geldin yoksa?”

    “Geçmişimin olduğuna emin değilim. Geleceği de gelince göreceğim.” dedi Solyaris, “Belki de bu durumu sabit bir zaman ağının içinde, doğrusal bir yer değişikliği değil; farklı zaman ağlarının iç içe geçtiği, küresel bir döngü olarak kabul etmeliyiz.”

    “Bu boyutu enteresan bulmuş olmalısın.” dedi Kadın.

    “Boyutların hepsi enteresandı ve öyle olacak.” dedi Solyaris, “Ama sanıyorum ki burada dairesellik es geçilmiş. Doğrusal olan çok ilkelken, her şeyin birbiriyle karışabildiği küresellikse çok medeni. Dediklerimi anlıyorsun ya? Daire yordamı kayıp burada…”

    “Bunu nereden anladın?” diye merakla sordu Kadın, Solyaris’in böylesi konuşmalar yapıyor olması, hazine bulmuş bir hava katmıştı mimiklerine.

    “Burada ikiniz birbirinize eşit davranmıyordunuz.”

    Kadın bir kahkaha patlattı. Kahkahası geçip gülümsemeleri baş gösterdiğinde Solyaris etkilendiğini hissetti. “Uzun yıllardır böylesi gülünmemiştir.” dedi Kadın, “Ne içeride ne de dışarıda…” Gülümsemeleri silindi. “Dışarıda hiçbir şey kalmadı… Ben dünyanın yeni son kitabını yazma peşindeyim ancak ne kâğıt ne kalem ne de düşünce var.”

    “Kompüter?” diye sordu Solyaris.

    “Ne demek istediğini bilmiyorum. Burada öyle bir şey yok. On yıl öncesine kadar nadiren kâğıt ve kalem bulunabiliyordu, şimdiyse bulunsa direkt açık artırmaya çıkar. Tabii kimse kitap yazmak için alacak da değil, olsa olsa nostaljik bir dekor olur onlara! Çoğu ona bile cesaret edemez, tozutmaktan korkarlar.”

    “Tozutmak mı, o da ne demek?”

    “Delirmek demekti bir zamanlar. Sonra Kornacılar deli yaftası yapıştırdıkları herkesi elektrik akımıyla bin bir parçaya ayırıp, ortadan kaldırmaya başlayınca tozlara karışmak anlamına gelmeye başladı. Cesedin bile kalmıyor…”

    “Peki bu adam?” diye hareketsizce yatan adamı gösterdi Solyaris, “Bu kim oluyor?”

    “O da bir Kornacı’ydı…” dedi Kadın, “Kitap yazmak gibi bir düşüncem olduğu öğrenilir öğrenilmez ikinci dereceden suçlu ilan edildim. Kornacılar’ı peşime taktılar.”

    “Kaçamadın sanırım?”

    “Öyle olsa yine iyi. Suçlu diye hapse tıktıkları diğer insanlarla ömür çürütmeye razıydım. Emindim ki onlar deli yaftası yapıştırılacak kadar özgür ruhlu cezalılar ancak tozutmamak için susuyorlar. Beni yakalayıp hapse götüreceklerken bu adam önümüze çıktı!” diye tiksintiyle baktı Kadın, “Onlara, benimle ilgileneceğini, hapse atılmamam gerektiğini söyledi! Bir de bana özgürlüğümü verirmiş, lütfetmiş gibi tavır takındı. Gördüğün gibi, her anlamda kölesiydim. Anahtarlar ceplerinden birinde olmalı, alabilirsek kaçabiliriz.”

    “Şimdilik burada güvendeyiz.” dedi Solyaris, “Nasılsa kimse içeri de ne olduğunu göremez. Seninle vakit geçiriyor olduğunu sanırlar. Biraz daha duralım.” Kadın hak verir gibi kafa salladı. “Onu öldürmeyi nasıl başardın?”

    “Benim kanım onun için zehirliydi.” dedi Kadın, “Dün gece gelen uyarı mektubunu okuma fırsatı yakaladım. Kornacılar Birliği onu benim adıma ‘tekrar’ uyarmışlardı. Merak ettim, o işteyken, kayıt altında tuttuğu tüm kasetleri dinledim. Kasetlerde binbir çeşit telefon konuşması vardı. Üzerlerinde tarih yazmadığı için atlaya atlaya gidip yakın bir tarih olabilecek kayıtları aradım. Sonunda bir hafta önce ben de yanındayken yaptığı bir görüşme olduğunu fark ettiğim kasetle karşılaştım. Kasetin aynı serisini daha dikkatli dinlemeye başladım. Meğerse Kornacılar Birliği’ne alınan tüm Kornacılar’ın kan değerleri bozukmuş. Sağlıklı bir kan herhangi bir yolla bulaşırsa ölme tehlikeleri varmış. İçki ona her zaman acı verirdi, öyle olunca bana zorbalık yapardı ve kanımın sağlıklı olmasını diledim…”

    “Tuhaf bir hikâye…” dedi Solyaris, uykusu gelmişti. Kendini epey yorgun hissediyordu. Gözleri kapanıyordu, “Burada biraz uyusam, senin için sorun olmaz ya?” diye sordu.

    “Uyu tabii.” dedi Kadın meraklı bakışlarını üzerinde gezdirip, “Korkma, seni de öldürmem.”

    Solyaris, böyle bir korkuya kapılıp kapılmadığı konusunda net değildi. Çünkü buralarda ölüm denilen şey, bu aşamada onu da kapsayan bir şey miydi bilmiyordu. Kahraman olmadan önce ölmek gibi bir durum söz konusu olamazdı ya… Şimdi uyuyacak ve uyandığında kahraman olacaktı…

    Sıçrayarak uyandı, derin derin nefes alıp tutulmuş olan uzuvlarını hareketlendirdi. Kadın başında duruyor, uyurken nasıl merakla bakıyorsa yine öyle merakla bakıyordu. “Çok fazla uyudum.” diye endişelendi Solyaris.

    “Sadece dört saat.” dedi Kadın omuz silkip, bakışlarında sorgular bir ifade vardı, “Senin için fazla mı oluyor?”

    “Uyuduğum en uzun uyku oluyor.” dedi Solyaris, “Neden öyle bakıyorsun?”

    “Bana kağıdının ve kaleminin olduğunu söylememiştin…” dedi Kadın imayla.

    “Ne-nerede?” diye afalladı Solyaris.

    “Cebinde.” dedi Kadın.

    Solyaris sonradan hatırladı. Elini cebine atıp, önceki evrende arakladığı not defterini ve kalemi çıkardı, “İşte! Senin olabilir! Bununla kitabını yazabilirsin!” diyerek uzattı. Kadın kilitlenmiş halde bakakaldı. Eli titreyerek aldı. “Seni bu kadar korkutan şey nedir?” diye meraklandı Solyaris.

    “Elde etmek…” dedi Kadın, “Çok arzu ettiğin bir şeyi…”

    “Neden ki?”

    “Onunla n’apacağını şaşırırsın… Kaybetme korkusu başlar…”

    “Desene bu bir paradoks.” diye gülümsedi Solyaris, sonrasında cesedin orada bulunmadığını fark etti, “Onu ne yaptın?”

    “Onu hallettim.” dedi Kadın, “Meraklanma. Artık kilitler de açıldı. Dışarı çıkıp hava alabilirsin.”

    “Bak ne diyeceğim.” diye aklına bir şey gelir gibi heveslendi Solyaris, “Yanımda bir şey taşıyabildiğimi yeni anladım. Yani, beraberimde götürebileceğim bir şeyin gerçekten mümkün olabileceğini. Benimle gelsen ya? Diğer yerlere… Hem eminim oralarda bol bol kitap yazabilme fırsatın da olur. Ne dersin?”

    “Oralarda bol bol kitap yazma fırsatım olabilmesi, burada kitap yazarak ulaşacağım itibarı sağlamayacaktır.”

    “Bu delilik.” dedi Solyaris gelişigüzel. Kadın çok sert bir biçimde yüzüne bakınca, ettiği lafın yersiz olduğunu anımsadı. “Tuhaf dünyanın tuhaf kadını mı olacaksın yani?” diye düzeltti, “Bu neyin meselesi anlamıyorum.”

    “Var olma savaşının…” dedi Kadın.

    “Var olmak bir savaş değildir…” diye karşıladı Solyaris.

    “Gerçekten dışarı çıkıp hava almalısın…” diyerek odadan çıktı Kadın.

    Solyaris içini çekip kalktı. Loş ışıklar altında çıkış kapısını bulmak zor olmuştu. Kapıyı açıp dışarı çıktığında evin başka bir odasına girer gibi hissetti. Sokakta da ışıklar loştu. Sokak da evin içi kadar bomboştu. Uzun süre dolandı. Genelde Kornacı Birliği’nden olması muhtemel insanlarla karşılaştı; ellerini kollarını yaya yaya, her tarafta caka satıyorlardı. Merdiven altlarında, karanlık köşelerde birkaç insan daha görmüştü ancak yanlarına yaklaşmadan nasıl bir şeye benzediklerini görmek mümkün değildi. Zaten, caka satanları gördükçe pusuyor, resmen karanlıkla bir oluyorlardı. Daha fazla dolanmadan içlerinden biriyle konuşmak için yaklaştı. O yaklaştıkça gerginlik ve sessizlik de yaklaşıyordu. Yaklaştığı kişi onu taşlamaya kalkınca, “Durun lütfen!” diye seslendi, “Sadece konuşmak istiyorum.”

    “Sadece sen konuşursun zaten.” dedi yaşlı bir adam sesi, “Sen ve senin gibiler.”

    “Sadece konuşmanızı istiyorum.” diye düzeltti Solyaris.

    “Neyi?”

    “Var olma savaşınızı.”

    Yaşlı Adam’ın vücut hatları yavaş yavaş belirginleşirken düşük volümlü kahkahası duyuldu. Kahkaha öksürükle karışıp kaybolduğunda sesi daha tok gelmeye başladı, “Herhangi bir savaş istemiyoruz artık. Yalnızca barış.” dedi, “Elinde barış varsa yaklaş bize!” Son cümle, az buçuk tehditkardı.

    “Barış nasıl mümkün olabilir burada, bana anlatın lütfen.” diye ciddi ciddi sordu Solyaris.

    “Empati!” dedi Yaşlı Adam, artık kirli sakalları ve uzun saçları net gözüküyordu, “Yüce bir empati lazım tabii!”

    “Ya empati?” dedi Solyaris, “Onu mümkün kılabilecek?”

    “Yoksa sen şu nostalji meraklılarından mısın?” diye alay etti Yaşlı Adam, “Kitap falan?”

    “Evet.” diye atıldı Solyaris.

    “Gömüldükleri yeri bulabildiniz mi ki? Kitap detektörü icat edilmedi sanıyordum?”

    “Aslında ben yazmayı düşünüyorum.” dedi Solyaris.

    Yaşlı Adam hızla dibine yanaştı, artık büsbütün açığa çıkmıştı, paçavrayı andırır giysileri, boncuk gözleri vardı, “Delisin yani?”

    “Bence yazmalıyız. Birileri de okumalı.” diye bilmiş gibi konuştu Solyaris, kendine yol yapıyordu, “Önce okuyabileceklere veririz. Ardından Kornacılar’ın içine sızarız.”

    “Tüm bunları yaparken tozutmamış olacaksın yani!” diye dalga geçti Yaşlı Adam.

    “Bunu nereden bilebilirler ki?” diye omuz silkti Solyaris.

    “Bu dünyanın içine doğmamış gibi konuşuyorsun genç! Dünyamız, kitap detektörü icat etmek yerine, kalemle kâğıdın birleştiği herhangi bir mekânı bulan detektörler icat edecek kadar umutsuz vaka!”

    Solyaris, bir süre anlamadı. Ardından idrak edip dehşete kapıldı, “Bunu biliyordu!” dedi bağırarak. Hızla koşmaya başladı. Çıktığı evin hangi ev olduğunu bulmak da zorlandı, evler o kadar benzer yapıdaydı ki!

    Kadın, odasında bir masanın üzerine, birliklerince sır gibi saklanan, yazılmış son kitabı koymuştu. Derin bir nefes alıp yazılan bütün kitapları gözeterek, “Dünyadaki ilk kitaptan, dünyadaki son kitaba ithafen,” yazdı, kendi ismini de iliştirmeyi unutmadı, “Lilith A.H.” Dönüp artık son kitap olmaktan çıkan o kitaba baktı… Tebessüm etti. Masumane, olması gerekenin de bu olduğunu haykıran bir tebessümdü bu; son kitap diye bir şey olmamalıydı… Daha fazla beklemeden, Kornacılar’ın zorbalığını anlatarak başlayacağı bölümü yazmak istedi; en iyi bildiği, en güçlü hissettiği şeydi bu… Birkaç satır yazdı da…

    “Kaldır elleri kaldır!” diye bir ses doldu evin içine. Kadın irkilip kalemi hemen bıraktı. Tüm korkularını yenmiş gibiydi, yalnızca içinde yaşadığı dünyasına üzülüyordu…

    Biri esmer, biri gözlüklü iki kornacı, elindeki ölümcül kornalarla girdiler içeri. Kadın ellerini havaya kaldırdı.

    “Sayende aradığımız son kitabı da bulduk…” dedi gözlüklü olan, “Bu sapkınlık da böylece son bulmuş olacak!”

    Solyaris evin içine girip odaya koştuğunda, diğer kornacının sesi çınlıyordu, “Buna nasıl cesaret edersin anlamıyorum!” Solyaris, Kornacılar’ın, Kadın’a doğrultulan kornalarını görünce durumun vahametini anladı. Kadın, Solyaris’i görünce biraz geriledi; çekiniyor gibiydi. Solyaris, “Bunu neden yaptın!” der gibi iki elini havaya kaldırıp kederle baktı. Kadın, yapacak bir şey olmadığını dile getiren bir omuz hareketiyle kafa salladı; artık ölüme de hazırdı… Kornacılar’ın yüzlerine baktı. Solyaris, bir umutla Kornacılar’a döndü. Loş ışıklar altında iki patlama sesi duyuldu; tiz, çınlayan seslerdi bunlar. Solyaris dehşetle geri çekildi.

    Kadın’ın elektrik akımı gümleyen bedeni parçalara ayrılırken, Solyaris izlemeye cesaret edemeden ayrıldı evrenden… “Neden yaptın Lilith?” diyordu içinden, ufacık bir zamana nice sorular sığdırdı, “Deli miydin sen?”

    5.Bölüm’ün Sonu
    Yunus Emre Işık

    6. Bölüm bir sonraki hafta sizinle olacak, yorumlarınızı bekliyoruz…

    Arayış – Bölüm 1
    Arayış – Bölüm 2
    Arayış – Bölüm 3
    Arayış – Bölüm 4

  • Arayış – Bölüm 4

    Arayış – Bölüm 4

    CR: Baskılı tişört katili!

    Kırmızı ve mavi ışıkların arasına düşünce, henüz geçişin tamamlanmadığını sandı. Bedeni bulunduğu ortama, gözbebekleri karanlığa alışınca anladı; polis arabalarının park halinde, çalışır vaziyette durduğu bir binanın önündeydi. Akşam olmasına rağmen hava fazla sıcaktı. Oradan oraya koşturan evrakçılar, bir köşede sigara içen ya da muhabbete girişen üç-dört kişilik polis grupları, arabaların gerek içinde gerekse dışında durup telefonuyla meşgul olan diğer polisler, telsiz anonsları… Yaklaşık beş dakika boyunca ortamı izledi Solyaris. Kafede oturduktan sonra azıcık kuruyan ıslak kıyafetleri şimdi tamamıyla kurumuştu; Asu’nun sonradan yüzüne su çarpmasıyla ıslanan bölgeler de kurumak üzereydi. 

       “Hoş geldiniz dedektif.” dedi yanında biten iki polisten ‘kıvırcık saçlı’ olanı. Bu sefer saçlara dikkat etse iyi olurdu belki! “Birkaç saat önce geleceğiniz söylenmişti ama trafikte kaldınız sanırım?”

       “Arabam yok, trafikte değil, birkaç vesaitte gelmek zorunda kaldım.” diye tüm ciddiyetini takındı Solyaris. O kadar komiklikten sonra uzun süre ciddi kalsa iyi olurdu! “Zaten daha yararlı oluyor. Anlarsınız ya, mesleki incelikler. İnsanları incelemek için kamu alanları önemli tabii.”

       “Hemen olay yerine geçsek sizin için sıkıntı olmaz ya?” dedi kıvırcık saçlı olmayan; azıcık iriydi, onun gibi sakalları vardı, bakışları sertti, biraz dayılık taslıyordu ve- “Öncesinde oturup konuşuruz diye düşünmüştük ama geciktiğiniz için yolda konuşmak durumundayız.”

       “Biraz konuşmanın zararı gelmez.” diye başka bir ses duyuldu, döndüler, yanındaki iki polisten yaşça daha büyük, babacan bir polisti bu. “Dedektif bir çayımızı içsin, sonra benim eski odama uğrayıp masanın üzerindeki örneği gösterin. Zaten olay yeri inceleniyor, kazazede iyi durumda, en azından yanma geçmek üzereymiş.”

       “Tamam amirim.” dedi sakallı. Kıvırcık saçlı olan da başıyla onaylayıp Solyaris’e yol gösterdi. 

       “Bu arada hoş geldiniz.” diye el sıkıştı Amir. 

       Solyaris kafasıyla selam verip el sıkıştı. Amir oradan uzaklaşırken, polisleri takibe koyuldu. Binanın içine girip, ocağın olduğu yere uğradılar. Sakallı bir iş için gidip Kıvırcık’la onu yalnız bıraktı. Kıvırcık çay doldurup eline tutuşturdu, “Çıkmadan önce kendi odanıza da bir uğrarsınız.” dedi, “Kısa süreliğine tahsis edildi.” İmalı bir bakış attı, “Kısa sürede çözüme ulaşırız öyle dimi?”

       “Kesinlikle.” dedi Solyaris çayını yudumlarken, “Ne kadar erken olursa o kadar iyi zaten.”

       “Biz de öyle düşünmüştük. Kırk birinci kurban oldu bu, neyse ki son anda elinden kurtulmuş.” 

       Solyaris dehşete kapıldı, “Katil?” diye onaylatmak istedi.

       “Evet.” dedi Kıvırcık, “Öyle ev ev dolaşıp kilidi açık olan kapıdan içeri giren cinsten değil. Muhatabı seks işçileri ya da homolar da değil.”

       “Emin misiniz yani bunlara?” diye sordu Solyaris hem anlamaya hem de olmayan dedektifliğini konuşturmaya çalışarak. Çay yudumları büyümeye başlamıştı.

       “Eh, kırk bir az değil. Kurbanları tek tek dosyaladık.”

       “Tam olarak n’apıyor peki? Derdi neymiş?”

       “Dert mi?” diye gülümsedi Kıvırcık, “Siz bizden daha iyi bilirsiniz dedektif, böylelerinin derdi yoktur; derdin ta kendisi onlardır zaten.”

       “Ogün! Baksana bir bana.” diye ses geldi dışarıdan, Sakallı sesleniyordu sanırsa.

       “Bir bakayım, siz isterseniz geçin odaya, buradan dümdüz gidin solda kalıyor.” dedi Ogün, “Biz Oğuz’la birkaç dakikaya geliriz.”

       Ogün çıkarken, Solyaris çayı komple dikip çay bardağını tezgâha bırakarak odaya doğru yürümeye başladı. Koridorda selam veren polislere karşılık verirken, “Mantığa uygun, hesaplarla örülü ha!” diye söylendi kendine, “Çık şimdi işin içinden, kırk ikiyi bulmadan çözersin kesin katilin kim olduğunu!” 

       Odaya girdiğinde hızla etrafı incelemeye koyuldu. Dedektifliğinden değil tabii; dedektiflik oynamasını kolaylaştıracak bir şeyler bulmak için! Kahraman olmak için müthiş bir fırsat geçmişti sonunda eline. Nereden bakılırsa bakılsın önceki deneyimlerinden daha sıradan bir işleyişin içindeydi. Hissettiği, içinde bir yerde yeri olduğunu düşündüğü ustalık işini buraya güzelce yedirip üstesinden gelebilirse, gerçekten katili bulabilirse harika olacaktı. Ondan sonra bu binadan ve polis arabalarından uzaklaşıp hayatını yaşayabilirdi. Odadaki masanın üzerini incelemeye başlamıştı. Duraksadı. Hayatını mı yaşayabilirdi?..  Yaşam? Burada yaşamak? Kendine kızdı. Bir kez uyudu, bir kez yedi, bir kez de içti diye buralarda yaşamayı düşünecek değildi! Gerçi buralarda yaşamak ona yabancıysa nerelerde tanıdık bir yaşantı mevcuttu bunu da bilmiyordu. Şu kahraman olma meselesi, kahraman olmadan bunu öğrenemezdi. O yüzden şimdi odaklanmalıydı. 

       Masanın üzerinde duran büyüteci alıp havaya kaldırdı. Kendine birtakım jestler ve mimikler oturtmaya çalıştı. O sırada Ogün ve Oğuz sessizce içeri girip yanına doğru gelseler de bozmadı. Oğuz, Solyaris’in tuhaf mimiklerini görünce garipseyerek baktı. Ogün, masanın üzerinde duran, bir kurbana ait örnek fotoğraflara dikkat çekti. Fotoğrafın birisinde “hope” baskılı bir tişört, ötekisinde ise baskıya epey benzer şekilde derisine şekil verilmiş olan bir kurbanın belden yukarısı vardı. 

       “Baskılı Tişört Katili, ona bu ismi verdiler.” dedi Ogün.

       Solyaris, içinde bulunduğu durumu da hesaba katarak verilen bu ismi duyunca sessizce güldü. 

       “Evet komik dedektif!” diye tersledi Oğuz, “Ne var ki, fotoğrafta gördüğün kurbanlar, seninle aynı şeyi söylemezlerdi.”

       Solyaris bozuntuya vermek istemeden ciddileşip, fotoğraflara büyüteçle baktı. Tam o sırada bir polis anonsu duyuldu. 

       “İşte! Geldiler. Hadi gidelim.” dedi Ogün. 

       “Evet, gidelim. Benim de odamda işlerim var.” diye Oğuz’dan göz kaçırdı Solyaris. Olay yerine gitmeden önce onun için ayrılan odaya uğramayı umuyordu.

       Umduğu gibi olmadı. Yeterince geç kaldıklarını bahane ederek odasına uğramasına izin vermediler. Sadece alelacele küçük bir defter ve bir kalem alıp cebine iliştirmişti. Ekip arabasına binerlerken içinin daraldığını hissetti. Epey sakin gözüken sokaklardan geçerken, Solyaris camdan dışarıyı izledi. Bir öncekine göre pek neşesiz yüzlerle karşılaştı. Herkes katil gibiydi, herkes şüpheli…

       “Kcaj Ovarb.” diye söze girişti Oğuz, “İsmi bu.”

       “Ne?” diye sordu Solyaris. 

       “Takma ismi.” diyerek araya girdi Ogün, “Biz de ilk duyduğumuzda anlamamıştık. Sizin gibi yabancı olmalı.”

       Solyaris, ‘yabancı’ derken ne demek istediği konusunda birkaç alternatif düşündü, bunları hafızasında detaylı ele alacaktı ki Oğuz konuşmasını sürdürdü.

       “KO diyoruz aramızda, her neyse, mevzu isim değil zaten. Şu an gittiğimiz yer, kırk birinci kurbanın evi.”

       “Kazazede.” diye düzeltti Ogün.

       “Evet, kurban olmaktan son anda kurtuldu.” dedi Oğuz, “Konuşma fırsatı yakaladığımız ilk kişi olacak. Tam da bu noktada size ihtiyaç duyuyoruz dedektif. Kazazedenin deneyimlerini çok iyi dinleyip, bizi katile ulaştıracak ipuçlarını yakalamalısınız. Zaten neler soracağınızı siz iyi bilirsiniz, yöntemleriniz gayet sağlammış.”

       “Ya, ya.” diye mırıldandı Solyaris. Oğuz ve Ogün ne mırıldandığını anlamadan yüzüne bakınca, “Bu kadar mı, başka bilgi yok mu?” diye sordu.

       “Nitrik asit.” dedi Ogün.

       “Kezzap,” diye onayladı Oğuz, “Kezzabı boya niyetine kullanıyor. Baskıları resim çizer gibi deriye çiziyor.”

       “Baskılar?” dedi Solyaris.

       “Tişörtlerde yer alan baskılar.” dedi Ogün, “Belden yukarısına; göbek, göğüs ve omuz kısımları tuvali oluyor. Adam ressam.”

       “Ressam mı?” diye şaşırdı Solyaris.

       “Lafın gelişi yani.” dedi Oğuz, “Biz aramızda Ressam da deriz ona.”

       “Uzaktan uzağa ahbap olmuşsunuz sanırım.” deyiverdi Solyaris, Ogün ve Oğuz bir şey diyemeden sessiz kaldılar. Moralleri hafif bozulur gibi olmuştu. Aracı süren polise, dışarıya, telefonlarına baktılar ama yol bitene kadar Solyaris’e bir daha bakmadılar. 

       Yolun bitmesi çok sürmemişti. Şoföre göre kırk dakikalık yolu yirmi dakikada gelmişlerdi. Solyaris’in bir ara içi geçer gibi olmuştu ama araba durup hareket zamanı gelince ayıldı. Hızla araçtan indiler. Olay yeri inceleme son tatbiklerini yapıyordu. Solyaris, kartlarını göstererek ilerleyen Ogün’ü ve Oğuz’u takip etti. Kazazedenin yanına vardılar. Yirmili yaşlarda, sarışın bir adamdı. Belden yukarısı çıplak duruyordu ve kaslarının fazla belirgin olduğu derisine kezzapla gülen yüzler yapılmıştı. Solyaris’in içi acıdı, ilk defa dişlerini sıktı. 

       “İyisin dimi bitanem?” diye sordu Adam’ın yanındaki kadın, o da esmerdi. Doğrusu biri sarışın güzeli, biri esmer güzeli, hoş bir çiftti. 

       “İyiyim ben.” dedi Adam, Solyaris’e doğru baktı, “Hoş geldiniz.”

       “Hoş bulduk. Geçmiş olsun.” dedi Oğuz, “İsim neydi?”

       “Baha.” dedi Adam.

       “Yanmalar yeni geçti.” diye kederle söylendi Kadın, “Ameliyat olacak, yağ enjeksiyonu yapılacakmış.”

       “Neyse ki sevgiliniz yaşıyor. Kendisi kırk birinci kurban olabilirdi.” diye karşılık verdi Oğuz. Kadın elini ağzına götürüp inledi, içini çekip Baha’ya sarıldı.

       “Tamam, geçti.” diye teselli etti Baha, “Geçti canım.” 

       Solyaris tuhaf hisler yaşadı, bu gördüğü manzara onda yeni duygular uyandırıyordu sanki.

       “Şimdi sizden detayları anlatmanızı isteyeceğiz.” dedi Ogün, “Kimsiniz, tam olarak neler yaşadınız?”

       “Ailem şehir dışında. Burası onların evi.” diye açıkladı Baha, “Spor salonum var, onu işletiyorum. Bugün bir arkadaşım duruyor salonun başında,” Kadın’a baktı, “Buluşacaktık. Dışarı çıkmak için hazırlanıyordum. Su içmek için mutfağa girdim, biri pencereyi tıklattı. Döndüm, kimseyi göremedim. Yanlış duymuşumdur diye umursamadım ama sonra yine olunca ve yine kimseyi göremeyince sinirlenip pencereyi açtım. Dışarı baktım, o sırada zil çaldı. Pencereyi nasıl kapatmadım bilmiyorum o ara! Kapıya gittim, baktım kimse yok. Kapattım. Arkamı bir döndüm ki o. Pencereden girmiş tabii hemen!”

       “Nasıl birine benziyordu?”

       “İnanın erkek miydi kadın mıydı onu bile anlayamadan üzerime atladı. Kırmızı bir tulum giymişti, sarı çizmesi vardı, kafasında da tuhaf bir maskot. Epey boğuştuk. Maskotunu düşürmeye çalıştım ama nasıl takmışsa onu artık! Kafama bir şey geçirip sersemletti beni, sonra da sıkı sıkıya kavrayıp bağladı. Bunların hepsi o kadar kısa sürede oldu ki! Şimdi düşünüyorum da resmen rezillik! Utanıyorum.”

       “Utanacak bir şey yok, elinden kurtulan ilk kişisin.” dedi Kadın hemen, “Önceki kurbanlarını nasıl alaşağı ettiyse seni de etti, ama bir süreliğine.”

       “Öyle oldu.” diye onayladı Baha, “Bağlayıp, ağzıma da bir bez tıkadıktan sonra gömleğimi yırttı. Mutfağa gidip kendi getirdiği çantayı aldı. Klasik bir takım çantası. İçinden fırçasını ve kezzabını çıkarıp, fotoğrafa bakarak aynı baskıyı çizdi! Önce yanma başladı, sonra iyice yayıldı, aynı derinin üstünden iki üç kez geçiyordu, acıdan bağırmaya başlamıştım. Nasıl bağladıysa hareket bile edemiyordum. En son bu hale geldi.” Eliyle yara izlerini gösterdi.

       “Fotoğraf neyin fotoğrafıydı?” diye sordu Solyaris, hepsi garip garip bakınca ekledi, “Tamam, bir baskılı tişörttü onu biliyoruz ama sizin için özel bir anlamı var mıydı?”

       Baha bir süre düşündü. Ogün ve Oğuz bu sorudan bir şey çıkmayacağını biliyor gibi bir ifade takınmıştı, “Dün gece!” diye atıldı Baha hızla, hepsi şaşkınlıkla dikkat kesildi, “Ben o tişörtü dün gece sosyal medya üzerinden görüp beğenmiştim! O tarz bir şey istiyor diye bir arkadaşımı etiketlemiştim hatta. İlk yorum benimdi!”

       “İlk yorum!” diye aydınlanma yaşar gibi oldu Ogün.

       “Sosyal medya!” diye ekledi Oğuz.

       “Kapitalizm!” diye hayranlıkla yüzlerine baktı Baha.

       “Siz gerçekten iyi bir dedektif olmalısınız!” dedi Kadın. Solyaris, bu ifadeler karşısında dili tutulmuş gibi kaldı. Kendi de bir şey çıkmayacak diye düşünüp, sırf sormuş olmak için sormuştu ancak bu bağlantıların kurulmasını beklemiyordu. “Öyleyse kurban dosyaları elden geçirilsin.” diye ekledi Kadın, “Bu kurbanların ortak noktası olabilir.”

       “Yeterli değil.” dedi Solyaris, “Elimizde başka şeyler de olması gerekmez mi?”

       “Kesinlikle.” dedi Oğuz, Solyaris’i şimdi daha ciddiye alır bir hali vardı, “Sosyal medyada yorumlar havada uçuşmakta. Her ilk yorumcuyu öldürecek olsaydı, fazla mesai yapması gerekti Ko’nun.” 

       “Ko?” dedi Baha.

       “Biz ona öyle diyoruz.” dedi Ogün, “Yani siz şimdi onun kimliğine ilişkin hiçbir şey göremediniz mi?”

       “Teninin en ufak bir parçası dahi gözükmüyordu.” dedi Baha, “Çizme, eldivenler, tulum, maskot. Tulumu boldu, vücut hatları da belli değildi. Zaten konuşmadı.”

       “Ne hissettiniz peki, kadın mı erkek mi sizce?”

       “Bu zor bir soru oldu.” diye omuz silkti Baha, “Biliyorum boğuşma esnasında hissedebileceğimi düşünüyorsunuz, bunun için üzgünüm öyle olmadı. Hem ne fark edecek?”

       “Ondan nasıl kurtuldun peki?” diye sordu Solyaris. 

       “Ben geldim.” dedi Kadın, “Aradan uzun zaman geçince uyuyakaldı sandım. Gece buluşacağımız saati ve yeri belirlemiştik ama sonra bir daha görüşmedik. Bende yedek bir anahtar var. Ben içeri girerken eşyalarını apar topar toplayıp aynı pencereden uzaklaşmış.”

       “Dedektif.” diye Solyaris’e döndü Oğuz, “Ortada bir apar topar durumu söz konusu. Biliyorsunuz en profesyoneli bile iz bırakır. Olay yeri inceleme bir şey bulamamış ama bir de siz bakmak ister misiniz içeri?”

       “Tabii.” dedi Solyaris, bunu hiç istemese de. İçeri doğru yürüdüğünde ardından kimsenin gelmediğini anlayınca rahatladı. İçeri girdiğindeyse bu rahatlık yerini gerilime bıraktı. Boğuşma sırasında dağılan eşyalar, ip, ağza tıkanan bez… Öyle ki yanında bir anda Baha bitince olduğu yerde sıçradı.

       “Özür dilerim dedektif.” dedi Baha hayranlıkla Solyaris’in yüzüne bakıp, “Jack Bravo’ydu dimi?”

       “Ne?” diye şaşırdı Solyaris.

       “Adınız.” diye gülümsedi Baha, ‘bunu bilmiyor musunuz’ der gibi. Solyaris sinirden gerilmeye başlayarak sessiz kaldı. “Bana sorarsanız Ko denilen bu adam büyük bir ideolojinin peşinde.”

       “Hani adam mı kadın mı belli değildi?” dedi Solyaris abartılı bir öfkeyle.

       “Yani,” diye şaştı Baha, “Polis arkadaşlar öyle deyince ben de lafın gelişi öyle söyledim.” Solyaris’in dibine kadar gelip sesini alçalttı, “Kapitalizme sert bir tokat olmalı bu!”

       Solyaris, Baha’nın alttan alttan etkilenmiş gibi konuşuyor olmasını neye yoracağını bilemedi, zaten şu an siniri çok bozuktu, “Ne tokat ama! Seninle birlikte kırk bir cana mal oldu!”

       “Sanki ben de ölmüşüm gibi konuştunuz.” diye tebessüm etti Baha.

       “Eli kanda olanlara hayranlık beslemeye kalkarsan, bu kaçınılmaz.” dedi Solyaris bir anda, Baha’nın yüzü sapsarı kesildi, “Ayrıca kendi acısını umursamadan, acı sahibinin büyük ideolojisini umursayan birinin de zamanı geldiğinde başka bir acı sahibi olması beklenebilir.” diye ekledi, “Hastalıklı beyinlerin en tehlikeli yanı, bulaşıcı olmaları.” diyerek noktaladığında Baha neye uğradığını şaşırırdı. Solyaris, içinden ansızın gelen bu laflara şaşırmıyordu artık.

       Dedektif dışarı sert bir tavırla çıkıp derhal geri dönerek dosya incelemelerine başlamaları gerektiğini söylediğinde Oğuz ve Ogün şaşırmışlardı. Ekip aracında yapılan konuşmalarda Solyaris sürekli hesap yapar bir tavır takındı. Binaya vardıklarında hızla onun için tahsis edilen odaya çıktı ve ne görse beğenir? Masasının üzerinde, “Dedektif J. B.” yazıyor! “Bravo Jack!” diye alkış yaptı, “Ne büyük kahramanmışsın sen! Üç beş yerde izin ver de biz de kahraman olalım!” 

       Oğuz ve Ogün, Solyaris’in odasından çıkıp bina çıkışına doğru gittiğini görünce peşine koştular,

       “Nereye?” dedi Oğuz sinirle. 

       “Jack Bravo’nun evine gidip, hala daha neden gelmediğini öğrenin!” diye buyurdu Solyaris, afalladıklarını görünce umursamadan devamını getirdi, “Katiliniz onun adını takma ad olarak kullanıyor, sanırım kırk ikinci ve son kurbanı da o oldu. Katil yolunu çizdi; başlangıç noktasını da bitiş noktasını da koydu. Geç kaldınız. Şimdi yaptığı şeyi büyük bir ideoloji olarak görüp peşine takılacak olan müritleriyle uğraşacaksınız. Katil artık öldürülemez ve hapsedilemez durumda. Ne yazık ki benim gibi dünyanızı baştan kurabilme gücünüz de yok… Hoşça kalın.”

       Solyaris bunları söyledikten sonra, hissettiği ustalığın boyut değiştirme yetisinin kendisiyle ilgili olabileceğini aklına getirdi. Yine de bir tarafı ona zamanı geldiğinde kahraman olabileceğini, muhakkak kahraman olacağını söylüyordu… Artık, kendini çok daha yetkin hissediyordu… Zaman ve mekan yeniden büküldü, yerle gök söküldü…

    4.Bölüm’ün Sonu
    Yunus Emre Işık

    5. Bölüm bir sonraki hafta sizinle olacak, yorumlarınızı bekliyoruz…

    Arayış – Bölüm 1
    Arayış – Bölüm 2
    Arayış – Bölüm 3

  • Arayış – Bölüm 2

    Arayış – Bölüm 2

     

    AC: Çanta da çantaymış!

    Kendini kapalı, büyük bir mekânda buldu. Mekân bomboştu. Bir otopark ya da pazar yeri olabilirdi. Nereden nereye geldim diye düşünmüyordu çünkü şekilciliğin bir anlamı olmadığına vakıftı; en azından kendi yolu için. Her şeye hâkim olmanın yanı sıra, her şeyin içindeki bir şeylere de hâkim olamayabileceği gerçeği onu germeye devam ediyordu. Onun elinde olan ve olmayan o kadar çok şey vardı ki, bu çatışma kısa varlığını bile yorgunlukla yüz yüze getiriyordu. Neyse ki yüz yüze gelmek korkulacak bir durum değildi; yorulmadan da yoluna devam edebilirdi. Arkasını dönmüşken yorgunluk onu kolundan çekip sarılmaya kalkarsa bak sen işe! “Şimdilik boş versene.” dedi kendi kendine, “Bu emek isteyen bir bilmece…”

    Etrafını ararken dört beş metre ötesinde durmakta olan çantayı gördü. Para çantası olması muhtemeldi. Ağır ağır çantaya doğru yürüdü ki yakınından bir gürültü koptu. Takım giyimli bir adam üzerine doğru koşuyordu! Bakışlarından çantanın peşinde olduğunu anlayınca derhal hareketlendi. Belli ki çantanın içindeki şey değerliydi ve böyle bir durumda o çantanın en değerli kişi de olması gerekirdi! Yakında olmanın avantajıyla çantayı yerden aldı, tam koşacakken Adam üstünden zıplayıp tek bir hamleyle çantayı kaptı, doğrulup ileriye doğru hareket edecekken Solyaris onu bacağından yakaladı. Adam dengesini kaybedip yere düştü, düşerken çanta elinden fırladı. İkisi de çantanın havada süzülüşünü izlediler. Derken aynı kılıkta bir kadın çantayı havada yakaladı. Solyaris ve Adam birbirine baktı. Çok geçmeden koşmaya başlayan Kadın’ın peşine düştüler. Koşmuyordular.

    “Adın ne?” diye sinirle sordu Adam.

    “Soly-”

    “Peki Soly, söyle kimin tarafındasın?”

    “Şey, ben, nasıl?” diye anlamaya çalıştı Solyaris. Doğrusu adamın isim sormasına karşın, bir önceki gibi hayal kırıklığı yaşamamak için peşinen adını söylemişti ama belli ki şu an isim önemli değildi. “Neden koşmuyoruz?” diye konu dağıtmak istedi; bu şekilde parçalar toplayıp anlamlı bir bütün oluşturabilecekti.

    “Çantanın peşinde olan ne ilk ne de son kişiyiz.” dedi Adam; hem kendisi, hem Solyaris hem de Kadın için. “Birazdan diğerleri de gelir. Fazla uzaklaşamazlar, ne de olsa bazı sınırlar var.” Hızlı ama anlaşılır konuşuyordu.

    “Bir oyunun içinde miyiz?” diye sordu Solyaris.

    “Evet.” dedi Adam alayla, “Sonunda bazılarımız yerden yere vurulacak!”

    “Anlaşılan, çantayı bizim almamız gerekiyor.” diye anladı Solyaris, Adam’ın kılığına da bakılırsa ajan olmalıydı. “Senin adın neydi?”

    “Bob.” dedi Adam, “Yanıma donanımlı birini göndereceklerini söylemişlerdi.” diye Solyaris’i baştan aşağı süzdü, “Doğrusu böyle bir şey beklemiyordum!”

    “Kimin ne konuda donanımlı olduğunu bilemezsin.” diye savunmaya geçti Solyaris. Az önce çantayı kapıp kaçan kadın şimdi kaçtığı yerden geri dönüyordu. Bob’un tahmin ettiği şey bu olsa gerekti.

    “Kaçacak yerin kalmadı!” diye seslendi Bob, “Bırak çantayı bana!”

    “Diyelim ki bırakacağım!” diye alayla karşılık verdi Kadın, “Neden arkamdan gelenlere değil de sana bırakıyormuşum!”

    “Çünkü ben daha yakışıklıyım!” diye sırıttı Bob.

    “Bir şey yapacak gibi.” diye uyardı Solyaris, Kadın eliyle bir şeyler kurcalarken.

    “Yapacak bir şeyi kalmadı ki.” diye umursamadı Bob, “Sınırın bu tarafında kıdemi düşüklere yer yok tatlım!” diyerek Kadın’a bağırdı.

    “Öyleyse sınırları aşarız!” diye güldü Kadın, arkasından ikisi kadın üç kişi daha görüş açısına girdi.

    “Bunu yapamazsın!” diye böbürlendi Bob.

    “Neden olmasın? Duyduğuma göre kıdem atlamak için sınırları aşmak gerekiyormuş!” diye ekledi Kadın ve bir sis bombası çıkardı. Bombayı herhangi bir yere savurmak yerine dik açıyla tepesine fırlattı ve deli gibi koşmaya başladı. Solyaris ve Bob bir yandan, diğer üç kişi öteki yandan fırladılar. Kadın’ın gittiği yöne gitmek için sisin arasına girmek zorundaydılar.

    “Bir şey yapacak demiştim.” diye söylendi Solyaris.

    Sisin içindeydiler. Bob ona doğru dönüp sinirle baktığı sırada bir kola çarpıp yere kapaklandı. Diğer kadın da Solyaris’e çelme taktı. Kadınlar, yanlarındaki adamın Bob’a ve Solyaris’e üç beş tekme savurması ardından gülüşüp keyifle uzaklaştılar.

    “Ne biçim ajansın sen?” diye inledi Solyaris, kaburgasına geçirilen tekmenin acısını cenin pozisyonunda dindirmeye çalışırken.

    “Boşluğuma denk geldi!” diye kudurdu Bob, “Sen nasıl bir donanımlısın peki!” Solyaris cevap vermedi. “Kalk! Olay farklı boyutlara taşındı! Hemen gitmemiz gerek!”

    “Sınır ve sınır dışı hakkında yeterli bilgiye sahip olmama ihtimalim var.” diyerek yeniden ayakları üzerinde durmaya çabaladı Solyaris. “Hele bir özet geç, bak nasıl donanım sağlıyorum!” Bob, öyle gözü dönmüş vaziyetteydi ki Solyaris’i umursamadan adımlarını hızlandırdı.

    Arkalarında sis iyiden iyiye dağılmışken, kapalı mekânın çıkış kapısına varmışlardı. Kalabalık mı kalabalık bir metropolün ortasındaydılar. Solyaris’in sınır denilen şeyin çıktıkları bina, sınır dışı denilen şeyinse metropolün kucağı olduğunu anlaması uzun sürmedi. Burada çanta bulmak bir yana, çantalı birini bulmak bile deli işiydi!

    “Nereden başlayacağımızı biliyorum.” dedi Bob.

    “Sahi mi?” diye dehşete kapıldı Solyaris.

    “Jennifer’ın çantayı vereceği kişileri tahmin edebiliyorum! Yarın sabah nerede olacaklarını da!”

    “Sabaha kadar bekleyecek miyiz?” diye sordu Solyaris.

    “Sen o vakte kadar arayabilirsin tabii,” diye gözlerini Solyaris’e dikti Bob, “donanımlısın ya hani!”

    “Şey, tabii-”

    Aniden metropolün ortasında yerden duvarlar yükselmeye başladı. Duvarlarla birlikte yükselen insanlar dehşet içinde fazla yükselmeden yere atlıyor, kalabalık oradan oraya kaçışıyordu.

    “Haklıydın!” diye bağırdı Bob, “Sınırları hiçe sayan geniş bir ağ olduklarını öngörememiştim! Gitmezsek etrafımız duvarlarla sarılacak! Kalacağız!”

    “Duvarlar aynı anda yükselmiyor mu ama?” diye telaşla sordu Solyaris, geldiğinden beri soluklanacak vakit bulamamıştı doğrusu!

    “Evet!” dedi Bob, “O yüzden şimdi simülasyon olan duvarı bulman gerek!” Solyaris yüzüne şaşkınlıkla bakınca ekledi, “Simülasyon eğitimim yok! O yüzden yanıma seni istemiştim!”

    “Pekâlâ!” diye heyecanlandı Solyaris, “Tamam, yapacağım.” Baktı. Karanlıkta ve kargaşada duvarları görmek bile zordu! Neyse ki her biri beşer metreyi bulmuştu. Bob deli gibi kafasını bir o yana bir bu yana çevirip duvardan duvara bakış gezdirirken o, duvar diplerindeki insanlara yoğunlaştı. Şansına olacak ki, herkes gürültü kıyamet çıkış yolu ararken pek sakin ilerleyen bir adama gözü ilişti; değneği vardı, önündeki yolu yokluyordu. Adam değneğini şehrin ortasında estetikten yoksun heykeller gibi dikilen o beşer metre duvarların birine savurduğu esnada, değnek herhangi bir engele çarpmadı. “İşte.” diye bilmiş bir tavır takındı Solyaris, heyecanının seviyesini mümkün mertebe düşürdü, “Orada bir engel yok.” diyerek az önceki adamın geçtiği duvarı gösterdi, “Bir simülasyon.” Bob takdirle yüzüne bakınca iyice abarttı, “Nerede olsa tanırım.”

    “Başka şaklabanlıklar da yapacaklardır. Gidelim.” dedi Bob.

    Sabaha kadar, Bob’un buluşma noktası olacağını öngördüğü meydana ulaşmak için uğraştılar. Meydan uzaktaydı, yayaydılar ve Bob etrafındaki herkese potansiyel şüpheli gözüyle baktığından kimseden yardım alamıyordular. Tabela dedikleri yön gösteren levhalar Solyaris’in oluşturmaya çalıştığı yer yön duygusunu birbirine katmıştı! Meydana çok yaklaştıkları sırada, bir an bile azalmayan o kalabalığın arasına güneş doğmaya başladığında, düşüp kaldılar. Ne de olsa şu buluşmanın gerçekleşmesine bir iki saat vardı. Yeni bir maraton başlamadan şekerleme yapsalar iyi olurdu…

    Solyaris ilk kez yaptığından olacak, pek uyuyamadı. Hatta Bob gözlerinde gözlük, ağzı açık, kendinden geçmiş haldeyken onu dürtükledi. Bob hızla uyanıp ayağa fırladı, “Geç kalmadık ya?” diye sordu.

    “Bunu nereden bilebilirim?” diye bocaladı Solyaris.

    “Zaman duygusu denen bir şey yok mu sende!” diye söylendi Bob.

    “Enerji.” dedi Solyaris.

    “Ne?” diye anlamadı Bob.

    “Işık.” diye ekledi, hala daha başka bir şey bilmiyordu ki!

    “Meydan bize on dakika, güneş pek tepeye çıkmış sayılmaz.” dedi Bob kolaçan edip, “Gidelim.”

    Bir süre yürüdüler. Ardından Bob kafasından birtakım hesaplar yaptı, “Hızlı yürümeliyiz!” dedi, “En azından şimdi yürüdüğümüzün dörtte ikisi kadar.”

    “Yarısı kadar mı yani?” dedi Solyaris, “Bir buçuk katı?”

    “Matematiğin iyiymiş!” diye tersledi Bob.

    “Vortex.” kelimesi çıktı Solyaris’in ağzından.

    “Nasıl?”

    “Bilmediğin şeyleri bildiğin ve bildiğin şeyleri de bilmediğin zamanlar oldu mu hiç?”

    “Joe bana neden bunu reva gördü kim bilir!” diye iğneledi Bob.

    Kalabalık dün geceden çok daha azdı. Bu işlerine gelirdi. Koşar adım meydana girdiler, Bob gözlüğünü çıkarıp hızla etrafa bakındı. Solyaris nedense burada aradıklarını bulacaklarını sanmıyordu. “İşte oradalar Soly!” diye atıldı Bob.

    Solyaris hızla kafasını çevirdi, ajan kılığından biraz olsun sıyrılmış başka bir kadın vardı orada, “N’apacağız koşacağız mı?” diye sordu heyecanı yeniden artarken.

    “Elbette koşacağız! Elbette koşacağız! Koşmayacak olsak ne boktan bir takip olurdu bu!” diye gazladı Bob. Derhal topukladılar. Takip ettikleri kadın onları iki başka adama götürdü. İki adam Solyaris’i ve Bob’u görünce şaşırıp koşmaya başladı. Adamlar, dün gece sis bombası bırakan kadının yanına varıp çantayı ondan aldı. Bob çantayı görünce iyiden iyiye hızlanmıştı.

    “Çantada ne var?” diye sordu Solyaris, aynı zamanda bu soruyu nasıl daha önce sormadı diye şaşırken. Nabzı hızlanmıştı.

    “Bunun ne önemi var?” dedi Bob burnundan soluyup, Solyaris bu cevap karşısında şaşırdı, “Onu bizim eve ulaştırmamız gerek!”

    “Hangi ev?”

    “Biraz daha kovalamacayı sürdürürsek önümüzdeki adamların varacağı ev!” Solyaris’in siniri bozuldu, neden bozuldu tam bilmiyordu ama bu ucu kaçık atraksiyon onu germeye başlamıştı. Nihayet söz konusu evin önüne geldiklerinde Bob ve Adamlar karşı karşıya geldi. Birbirlerine uzunca bakışlar attılar…

    Solyaris bu bakışma işini bir önceki deneyimine benzetti. Elinde pek bir şey olmamasına rağmen, bir şeyleri bir şeylere benzetiyor olması çok riskli değil miydi? Sonradan da emin olacağı gibi, aslında hiçbir şey hiçbir şeye benzemezdi. Çantaya doğru yeltendiğinde bu sefer ona çelme takan Bob oldu. “Bu nedendi?” diye kızdı Solyaris.

    “O kadar uzun boylu değil.” dedi Bob.

    “Ne, gerçekten mi?” diye kendi boyuna bir kez daha baktı Solyaris, “Emin misin?”

    “Yoksa onu Jack mi sandın?” dedi adamlardan biri.

    “Nasıl yani?” diye bocaladı Bob.

    “Yine mi Jack!” diye gereğinden fazla öfkelendi Solyaris.

    Her biri kafası karışık vaziyette dururken, Bob’un sırtına bir odun parçası gümledi. Bob bayılınca Solyaris nasıl olup da bayıldı diye şaşkınlıkla yakınına gidip inceledi. Odunu vuran kadına bakıp içini çekti; şimdiye kadarkilerden biri değildi. “Nasıl bir hayat yaşıyorsunuz ya siz?” diye söylendi.  Kadın adamlarla birlikte eve girdikten birkaç dakika sonra peşlerine gitti. Hala daha kahraman olabilmesinin yolu var mıydı? Besbelli kahraman çantayı veren kişi olacaktı. Öyleyse iş işten geçmişti! Ama en azından çantanın kime verildiğini ve içinde ne olduğunu öğrenebilirdi.

    Eve girip izleri takip etti. En büyük odada, yatakta yatan halsiz yaşlı bir kadın vardı. Adamlar çantayı Yaşlı Kadın’ın kucağına koyup açtı. Solyaris tam da o ana denk geldi. Bob’a odun vuran kadın, çantanın içindeki kaseti eline aldı. Çantanın bir yerine elini attı. Elini attığı yerden bir bölme açılınca Solyaris ürktü. Kaset bölmeye konulup kapatıldı. Çantanın içinden garip sesler gelmeye başlayınca Solyaris öbür tarafa geçip, doğrudan çantanın içine bakmak istedi. Zaten herkes pek bir memnun vaziyetteydi ve kimse onunla ilgilenmiyordu.

    “Bu mu?” diye sordu Yaşlı Kadın.

    “Evet, işte torunun.” dedi Kadın.

    Yaşlı Kadın gülümsedi. Solyaris, çantanın içinde oynamakta olan video kaydını görünce bir süre donup kaldı. Yeni doğmuş bir bebek elini emiyordu. Solyaris’in donukluk sebebi şaşkınlık değil, anlamamaktı. Bu düpedüz saçmalık değil miydi? Onu olduğu yerden alıp götüren şey her neyse bir an önce devreye girse iyi olurdu; burada daha fazla kalmak istemiyordu! Resmen koştuğuyla kalmıştı! Umuyordu ki bir sonraki süreç geçirdiği iki süreç gibi hayal kırıklığı olmazdı! Tam da istediği gibi, bir ses dalgası gelip onu boyut denizine sürükledi…

    2.Bölüm’ün Sonu
    Yunus Emre Işık

    3. Bölüm bir sonraki hafta sizinle olacak, yorumlarınızı bekliyoruz…

    Arayış – 1.Bölüm

  • Arayış – Bölüm 1

    Arayış – Bölüm 1

    Önsöz

    Merhaba sevgili okur, üniversitenin son yıllarında orta metrajlı bir deneme filmi çekmek isteyip kolları sıvamıştım. Okul, iş derken 3 ay süren bir yolculuk sonunda film ortaya çıktı. Profesyonel şartlar olmadığından dolayı senaryoyu uzun solukta anlatmaya fırsat bulamamıştım ancak sonrasında öykü kitabı olarak yazıp bilgisayarımdan sakladım. İşte okuyacağınız bu bölümler o saklı dosyalardan biri. Filmin bağlantısını da buraya bırakıyorum izlemek isteyen izleyebilir:

    Şimdi biz bu filmden çok daha fazlasını içeren öykümüze başlayalım, iyi okumalar…

    Giriş

    Eni, boyu, hacmi ya da cismi olmayan bir boşlukta buldu kendini; öylesine, ansızın. Yeniden mi yaşamaya başlamıştı? Gerçi daha önce ölmüş müydü buna emin değildi. Yirmili yaşlarda olmalıydı ve bir… erkek? Niceliği kavramasında sıkıntı olmamıştı da -malum matematik- nitelik olarak ‘erkek’ demek ne demek bilemedi o an için. Bilemezdi de. Peki nereden vakıf olmuştu bu kelime bir anda? Kelime mi? Kelimeler… Bir dakika! Her şey çok hızlı gelişiyordu! İşte orada! İçinde bulunduğu boşluk da gözleri önünden çekiliyordu! Neler oluyordu? Neydi bu bilinç akımı? Kültürel bir miras, genetik bir bilgi aktarımı olmalıydı… Dahası, aktarılmış bilgilerin de aktarımı. Sorular ne de çabuk cevaplara evirildi…

    Solyaris nereden geldiğini kestiremediği bir ses dalgası akabinde, çevresindeki her şeyin kaostan kozmosa geçiş yapıp, ‘yerli yerine’ oturduğunu fark etti. Etrafına baktı, geniş bir arazideydi. Etrafta çalılıklar vardı. Güneş tepedeydi. Rüzgâr toz kaldırıyordu. Kendine döndü, siyah bir pantolonun, beyaz bir gömleğin içindeydi. Zayıftı ama uzundu. Pantolon askısı, pantolonun düşmesini önlemekle birlikte, omuzlarını desteklemekteydi. Kafası kaşınınca elini kafasına götürdü. Kafasında bir şey vardı? O şeyi çıkarıp baktı. Siyah bir fötr şapkaydı. Saç dipleri güneş sıcağından karıncalanmaya başlayınca kaşınma işini çarçabuk halledip şapkayı kafasına geri taktı.

    Burada, bu biçimde ne işi olurdu ki? Bir işi olmalıydı. Önemli bir işi? Nereden geldiğini ve nereye gideceğini bilmeyen bir haldeyken, bu soğukkanlı tavrı pek cesaret işi sayılırdı. Hem de hava bu kadar sıcakken! Hafif bir korkaklığı da yok değildi elbet. Bir yandan da herhangi bir şeyin ustası gibi hissediyordu kendini. Neydi ustalıkların en üst mertebesi? Kahramanlık mı? Neden olmasın? Bir kahraman olmalıydı. Peki kahramanlık için ne gerekirdi, kime giderdi? Muhakkak, önce soru sormak gerekirdi; her şey hakkında…

    WE: Erkek bu demek!

    Ellerini gözlerine perde yapıp, gözlerini de hafiften kısarak uzaklara baktı. Baktığı bir uzakta, atların yoğun olduğu bir çiftlik vardı. Bir kovboy purosunu yakmış vaziyette çiftlikteki evlerden birinin önünde durmaktaydı, “İşte buldum seni.” dedi heyecanla, “Bekle beni. “

    Hızlandı. Yolculuğu başlamıştı. Kovboy, şapkaları, çizmesi ve çok amaçlı kemeriyle gözünde giderek büyürken yürüyor olmanın hoş bir şey olduğunu fark etti. Kovboy atlara bakmaktan üzerine doğru birinin yürüyor olduğunu görmüyordu. Hali hazırda purosunu tüttürmek de belli ki epey hoşuna gidiyordu. Solyaris’in heyecanı adımları hızlandıkça artıyor, sıklaştıkça garip haller alıyordu; güler gibi, ağlar gibi, öfkelenir gibi oldu. Hem peş peşe hem de üst üste oldu bu. Nihayet Kovboy’un yanına varıp abuk bir gülme sesi çıkardığında Kovboy irkilip jet hızıyla Solyaris’e döndü. Solyaris’in tipinden mi yoksa kılığından mı olacak bilinmez, düşman olmadığına kanaat getirir bir ifade takındı. Sert sert yüzüne baktı,

    “Merhaba,” dedi Solyaris dost canlısı bir üslupla, “burada duruş amacınız neydi acaba?” Kovboy cevap vermeden sert bakmayı sürdürdü. Bir süre sonra Solyaris içini çekip etrafı yakından gözledi, başka birini göremeyince yeniden konuşmaya girişti, “Birilerini bekliyor olabilir misin? Ya da birileri seni bekliyor? Neden yalnızsın, bu arada adın neydi?”

    Kovboy baktı, baktı, baktı, “Dostum biz burada yabancıları sevmeyiz.” diye cevapladı. Sesi tek el ateş eder gibi çıkmıştı; gür ve hızlı.

    “Hangi siz?” dedi Solyaris birkaç adım hareketlenip, demek ki burada başkaları da vardı. Doğrusu önünde duran adam pek bir caka satardı; konuşacak daha düzgün birilerini bulsa hiç fena olmazdı. Derken, Kovboy’un kılığı ve kendi kılığı arasındaki uçurumu göz önüne alıp, hafif endişe içinde, “Ne tür yabancı?” diye sorusunu ikiledi. Kovboy ters bakmayı sürdürerek yanından ayrıldı. Solyaris peşinden takibe koyulup, aynı zamanda etraftan medet ummaya devam etti.

    Evet, bir şeyler olmalıydı ancak belli ki Kovboy burada yaşayan tek kişiydi, çiftlik içinde atlardan başka bir şey görünmüyordu. Atlar aniden delirmeyecekse muhakkak başka bir durum söz konusu olacaktı, “Anladım,” dedi bilmiş bir tavırla, “yalnız adamsın dimi sen? Kesin birazdan başına büyük bir bela gelecek.”

    Kovboy, kemerinden silahı çeker çekmez Solyaris’in topuğuna doğru sıktı. Silah patlaması hem Solyaris’i hem de atları birer metre zıplattı, “Sen beni tehdit mi ediyorsun?”

    “Ha-hayır,” dedi Solyaris korkuyla, “tehdit falan yok sakin ol lütfen, bela çıksın istemiyorum.”

    “Kimlerdensin, kim gönderdi seni?”

    Solyaris ağzını açarken büyük bir gürültü duyuldu. Dönüp baktılar, uzaklarda bir posta arabası hızla yol almaktaydı, “İşte!” diye nida attı Solyaris, anlaşılan bu çiftliğe gelmesine bile gerek yoktu, asıl hikâye oradaydı, keşke durduğu yerde dursaydı! “Kesin orada! Görüşürüz.”

    Solyaris şaşılacak bir mutlulukla Kovboy’un yanından ayrılırken Kovboy şaşkın, anlamaz bir ifadeyle arkasından izledi; topukları kalçasında mı gidiyordu ne! Kasabayı bu kaçık genç için uyarırsa iyi olabilirdi; zihinlerin selameti!

    Nancy, posta arabası içinde sıkıntılı gözüküyordu. Karşısında oturan Daniel ve kapı ağzında oturan Sam dışarıyı izliyordu. Nancy’nin üzerindeki turuncu elbise dışarıdan içeriye yansıyan güneş ışığıyla uyumlu bir hal almıştı. Sam’de kovboy şapkası, Daniel’da ise krem rengi, siyah şeritli bir fötr şapka vardı. Posta arabası aniden durunca Nancy’nin elbisesi güneş ışığından, Daniel’ın ve Sam’in şapkaları da kafalarından ayrıldı; hepsi savrulmuştu.

    “N’oluyor Daniel, neden durduk?” diye endişeyle sordu Nancy. Ayağa kalkacak gibi oldu.

    “Şimdi anlarız,” diyerek kalkmasına müsaade etmedi Daniel, “peşimden gel Sam.”

    “Siz burada bekleyin Sinyora, biz gerekli kontrolleri sağlarız.” dedi Sam, Daniel’ı desteklemişti. İkisi birden arabadan çıktı.

    Nancy, penceren dışarıya bakıp neler olduğunu anlamayı umduğu sırada, araba sürücünün küfürleri, akabinde de tanıdık olmayan bir başka erkek sesi duyuldu; sesin etkileyici bir tınısı, hoş bir tokluğu vardı. “Bu yabancı da kim?” diye düşündü Nancy, “Sesten ibaret bir hödük olmasa bari!” Şu sıra kendini bilmezlerle uğraşacak halleri yoktu. Posta arabasının kapısı tekrar açıldı. Daniel ve Sam, yanlarında elleri bağlanmış olan Solyaris’le içeri girdi. Nancy, Solyaris’in kılığını ve hakikaten de kendini bilmez bakışlarını fark edince, “Sen de kimsin?” diye kaşlarını kaldırdı.

    Solyaris derhal konuşmaya girişmek istedi ancak Daniel ondan önce davrandı, “Yolumuzu kesen buymuş, Şerif’in adamlarından birisi olmalı!”

    “Hayır!” diye atıldı Solyaris, nasıl toparlasa bilemedi, “Hiç de öyle değilim. Ben sizi aceleci görünce beni de alın istedim.”

    “Dışarıdan posta arabası gibi görünebiliriz ama kimseyi postaladığımız yok, birini aramaya çıktık.” diye söylendi Sam. Daniel ve Nancy durumu anlamaya çalışıyordu.

    “Biliyorum, ben de onu arıyorum zaten.” diye fırsat bildi Solyaris, içlerine dahil olmanın başka bir yolu yoktu. Bu şekilde kendini kurtarabilirdi.

    “Onu mu arıyorsun?” diye merakla sordu Nancy, “Neden kasabada seni hiç görmedik peki?”

    Solyaris hızlı bir şekilde düşündü, “Siz görebilseydiniz Şerif de görebilirdi, hiç haz etmem kendisinden.” diyerek ikinci fırsatı kullandı. Belli ki bu kişiler Şerif’in karşısındaydı.

    “Demek sen de Şerif’i sevmiyorsun, iyi, gün geçtikçe artıyoruz.” dedi Daniel.

    Solyaris memnuniyetle kafa salladı. İşte işlem tamamdı! Ona en kaba davranan Daniel da yumuşadığına göre yavaş yavaş sızabilirdi hikâyeye, “Aradığımızı bulabilirsek daha da iyi olacak, sahi neredeymiş?” diye zarlarını oynamaya başladı. Ortamın gerginliği katlanarak azalıyordu.

    “Bilmiyoruz, uzun zamandır bekliyoruz ama gelmedi, sonunda biz aramaya çıktık,” diye açıkladı Nancy, “Şerif onu bulmak için yola çıktığımızı anladığında kuduracaktır.” Küfreder gibi ekledi, “Sonu yakın!”

    Solyaris kavramaya çalıştı. Belli ki ortada beklenen biri vardı ve belki de şimdiye dek hiç gözükmemişti. Üstelik Şerif’ten bahsediliyordu. Bu tür hikâyelerin kötü adamı Şerif’ti. Bunu nereden çıkardığına kafa yormadı, biliyordu işte; bir şekilde. Öyleyse iyi adam aranıyordu… Hem bekleniyor hem iyi, hem de gizemli! Bir kahramandı bu tabii ki! Bu onun hikâyesi olduğuna göre, kahraman başka kim olabilirdi ki? “Belki de aradığınız kişi çok yakınınızdadır…” dedi gizemini koruyup.

    “Bu da ne demek?” diye sordu Sam, bakışları keskindi.

    “Yani,” diye hafiften huzursuzlandı Solyaris, doğrusu sonrası için nasıl davranması gerektiği konusunda tereddüt içine girmişti, “belki çok uzağa bakmanıza gerek yoktur diyorum, yani…”

    “Onu tanıyor musun yoksa?” diye heveslendi Nancy.

    Solyaris bocaladı, kahramanlığını ilan etmenin sırası mıydı emin değildi. Ya da buna hazır değildi. Aklına az önce gittiği çiftlik geldi, “Yakında bir çiftlik var, sahibini iyi tanırım, dost canlısı adamdır, oraya gitsek ya.” dedi sıkılarak. Tek çıkış yolunu orası görüyordu; başka bir şey görmemişti ki!

    “N’apacağız orada?” diye sordu Daniel, iyiden iyiye heveslenen Nancy’e ortak olup.

    “Belki de az daha beklersek onu görebiliriz, sizin kasabadan kaçtığınızı öğrenince yola çıkmıştır.” dedi Solyaris.

    “Onu tanıyor musun diye sormuştum?” diyerek yineledi Nancy. Hevese kapılıp gelişigüzel hareket etmek istemediği belliydi, bu iki adamın onun isteyip istemedikleri konusunda dikkat eder oldukları da.

    “Olabilir.” dedi Solyaris imayla. Bu imasını neye borçluydu bilmiyordu. İlan edeceği kahramanlığa özgü bir ima değildi. İş atar gibi, ya da etkiler? Kimi etkileme gayretindeydi? Bakmakta olduğu kişiyi mi? Nancy? İyi ama neden? Nancy, onay verir gibi bir Sam’e, bir Daniel’a baktı. Daniel ve Sam kafa salladı. Solyaris omuz silkip Nancy’den göz kaçırdı.

    Posta arabasını durdurup, sürücüye geri döneceklerini söylediklerinde sürücü burnundan soluyup kulaklarını iyi bir çınlattı. Hatta iki elini koca göbeği üstünde kavuşturup mızmızlandı. Atlarla muhabbete girişti. Muhabbetlerde sık sık her birine laf soktu. Bu laf sokuş seansından en itibarlı Nancy çıktı ve bu Solyaris’in dikkatini çeken başka bir durum oldu. Nihayet dönüp çiftliğe vardıklarında etrafta kimseyi göremediler. Posta arabasını uygun bir yere koyup dışarı çıktılar. Çiftlikte ‘Saloon’ tabelalı bir kulübe vardı. Burası yolu oraya düşmüşler için iyi mekandı. Solyaris burayı ilk geldiğinde görmemişti. Kovboy da kılığından dolayı onu davet etmemişti belli ki. Kapıdan girip içerideki bir masaya oturdukları sırada Kovboy’un sert bakışlarına maruz kaldılar. Yine de daha ılımlı bir tavrı vardı, ne de olsa Solyaris dışında yabancı sayılacak biri yoktu; hepsi aynı kasabanın halkıydı. Daniel mangırları çıkarıp oturdukları masanın üzerine koyduğunda Kovboy iyiden iyiye misafirperver hale geldi. İçecek bir şeyler hazırlamaya girişti. Solyaris, Nancy’nin onu hedef alan bakışlarıyla karşılaşınca tuhaf hisler yaşadı. Boğazında bir yumru yukarı tırmanıp yeniden inişe geçti. Nancy’nin bakışları uzadıkça Solyaris kasılmaya başladı. Hiç düşünmeden Daniel’ın yakmak için çıkardığı puroyu alıp ağzına koydu. Nancy’ye üstten, kendini havalı gösterdiğini düşündüğü bir bakış attı. Daniel ters ters bakıp bir şey demeden yeni bir puro çıkarırken, Solyaris Sam’in kovboy şapkasıyla kendi fötr şapkasını değiş tokuş etti. Sam, araba sürücülerinin çiftlikteki diğer atlarla giriştiği muhabbeti uzaktan izlerken neredeyse bunun hiç farkına varamamıştı. Solyaris, peşi sıra Nancy’i etkilemeye çalışınca, Nancy buna dalga geçer bir tebessümle karşılık verdi. Solyaris belden aşağısında hareketlenme hissettiği evrede, “Erkek.” dedi, “Ben erkeğim.” İçecek hazırlayan Kovboy ve uzağa dalan Sam dahil olmak üzere ortamdaki herkes tuhaf tuhaf yüzüne baktı.

    “Bunu görebiliyoruz.” diye konuşma gereksinimi hissetti Nancy, Solyaris sadece ona bakıyordu çünkü.

    “Gerçekten mi?” diye sarhoşluktan sıyrıldı Solyaris, “Sen de öyle misin?”

    “Kadın.” dedi Kovboy, hazırladığı içecekleri masalarına koyarken. Bu soruya karşın diğerlerinin donup kalması, aralarındaki bu şarlatanla dalga geçmek için iyi bir fırsat olmuştu ona, “Ona kadın deniyor. Nasıl bir kasabadan gelmiş olabilirsin diye nalları dikene kadar düşünebilirim sanırım!”

    “Enerji.” dedi Solyaris.

    “Nasıl?” diye araya girdi Nancy.

    “Işık.” diye ekledi Solyaris. Başka bir şey bilmiyordu ki!

    “Dünyanın diğer ucunda mı bu kasabalar?” diye güldü Kovboy, ardından eliyle dışarıyı işaret edip, “Sizin kasabada böyle şeyler de mi olmuyordu?” diye sordu.

    Solyaris dışarıya, araba sürücüsünün bulunduğu noktaya baktığı sırada gördüğü şey karşısında dondu kaldı. Bir at, başka bir atın üstüne çıkmış dans ediyordu. Üstteki attan diğer atlarda bulunmayan bir uzuv uzanıyordu; tuhaftır dans esnasında bir görünüyor bir kayboluyordu. Yaşadığı şaşkınlık, yüz hatlarına büsbütün yayılmış olacak ki Kovboy ona geri döndüğünde sinir bozucu kahkahalar atıp uludu. Ortada bilmediği çok büyük bir durum olmalıydı! İyi ama yaklaşık bir saattir her şeyi idrak ederken bunu neden idrak edememişti? Yoksa artık her şey yolda yaşayacaklarına mı iliştirilmişti? Anlaşılan yürüyor olmak hoş bir şey olmanın yanında artık gerekli de bir şeydi!

    “Üstteki erkek, alttaki kadın.” diye uzaklaştı Kovboy alayını sürdürüp, “Öğrenmen gereken diğer şeyleri tekrar uğradığında öğretirim.” diye de noktaladı.

    “Bazen ben de üstte olabilirim.” dedi Nancy hemen.

    “Kesinlikle.” diye destekledi Daniel.

    “Ya da yan yana,” diye güldü Sam, “eşit yani.”

    Solyaris erkeğin ne olduğuna dair hiçbir şey anlamamıştı gerçekten! “Ne zamandır yoldasınız?” diye kapattı konuyu, ciddiyetini takındı, elden kaçmak üzere olan kahramanlık vasfını inceldiği yerden kopmadan sağlamlaştırdı.

    “Çok olmadı.” dedi Nancy konunun değiştiğine sevinerek, “Dün çıktık yola.”

    “Tanıdığını söyledin, nerede tanışmıştınız?” diye değişen konuya hızla uyum sağladı Daniel.

    “Batı gören göze büyük görünür ama sanmayın ki öyle, küçük yaşamlarımız var.” deyiverdi Solyaris. Vay canına! Ona bu laf cambazlığı kudretini veren öz, az önce küçük duruma düşerken neredeydi acaba!

    Sam ve Daniel birbirine bakarken Kovboy dikkatini çekmiş gibi barın arkasından Solyaris’i baştan süzdü. Bir yandan da içki doldurmaya devam etti. Nancy de bir an Solyaris’e dalmıştı ancak Daniel ve Sam’le göz göze gelir gelmez ciddiyet takındı.

    “Yaşamlarımızın küçük olması büyük arayışlara girmemize engel değil,” dedi Nancy aynı kudretle, “sahi adınız neydi?”

    Solyaris iyice havaya girdi, “Kimlikler lüzumsuz Sinyora, hepimiz savaşçıyız şapkalar altında.”

    Nancy şaşırdı, bozuntuya vermeden, “O yüzden ismimi sormadınız yani.” dedi keyifle.

    Solyaris havanın sıcağından farklı bir sıcakla sıcakladı, “Ah, nasıl da atlamışım,” diye kıvrakça yanıtladı, “sahi-”

    Birden dışarıda silahlar patladı. Çok geçmeden içeriye elinde silahlarla bir adam ve bir kadın girdi, yıldızlı giysileri vardı. Silahlarını çekip ateş etmeye başladılar. Daniel hızla masayı devirip önlerine siper etti. Kovboy gelenlere karşılık vermekteydi. Anlaşılan o çağırmıştı buraya onları! Nancy ve Aktör yan yanaydılar. Nancy birden üzerindeki elbiseyi çıkartıp saçını açtı. İçinde başka giysiler vardı. Tam bir kovboy olmuştu. O da Daniel gibi silah kullanarak karşılık vermeye başladı. Solyaris silahı nereden çıkardığını hiç anlayamamıştı. Öbür yanında elinde silahla dua eden Sam’den silahı alarak erine çekine ateş etmeyi başardı. Ortalık epey dağılmışken gelenler durdu. “Şerif’in selamını getirdik, kimse ölsün istemiyoruz, posta arabasını alıp gideceğiz, siz çocuklar uslu durun biraz.” dedi Kadın ukala bir tavırla. Kadın’ın yanındaki Adam, Kovboy’la tokalaşıp güldü. Arkalarını dönüp dışarı çıktılar.

    “Şimdi görecekler günlerini!” dedi Nancy, masanın ardında dinlenmeye koyulmuş haldeyken. Solyaris ne olacağını merak etmeye başlar başlamaz Nancy fırladı ve peşlerinden dışarı çıktı. Adam hızla koşup, vurdukları sürücünün yanından geçerek posta arabasına giderken Kadın durup Nancy’e baktı. Karşı karşıya gelip uzun süre bakıştılar. Aralarından bir çalılık geçti.

    Uzaklarda, bir tepeden aşağı doğru iki Kızılderili bakmaktaydı. Neler döndüğünü izlemeye gelmiştiler. Uzaklaşan posta arabasını görünce atlarını peşine sürdüler.

    Nancy’nin ve Kadın’ın bakışları sertti. Solyaris hala daha olayın şokunu atlatamamıştı. Kovboy içeriden elinde mezurayla çıkıp, Nancy’nin boyunu ölçerken Nancy tepkisiz vaziyette gözlerini kaçırmadan bekledi. Kovboy işini bitirip yeniden Solyaris’in, Sam’in ve Daniel’ın yanına geldi. “Önceki mesleğimdi.” diye açıklama yaptı. İki kadının bakışları sürerken her şey sessizleşti. Atlar bile düellonun sonucunu bekler haldeydi. En sonunda Nancy bir hamlede silahını çıkartıp Kadın’ı vurdu. Kadın’ın son anda bir el ateş etmesiyle kurşun sekti ve tam Solyaris’i vuracakken Solyaris kıvrak bir hareketle kurşundan kurtuldu. Nancy’nin yanına koştu. Nancy, ellerini ellerine koyan Solyaris’e baktı.

    “İsminiz neydi kovboy?” dedi Solyaris ses tonunda açık seçik bir tahrikle.

    Nancy gülümsedi, “Nancy.” dedi.

    “Nancy…” diye soluğu kesilir gibi yaklaştı Solyaris, “Artık açıklama vaktim geldi…” Daniel, Sam ve Kovboy merakla baktılar. Nancy anlamış gibi bir ifade takındı. “Aradığınız kişi benim!” diye ilan etti Solyaris iştahla.

    “Jack! Gerçekten sen misin?” diye keyiflendi Nancy.

    Solyaris’in birden yüzü düştü, “Jack mi?” diye sordu.

    “Jack değil misin yoksa!..” diye kederlendi Nancy.

    “Üzgünüm, yanlış hikâyeye gelmiş olmalıyım” dedi Solyaris aynı kederle. Diğerlerinin yüzüne tek tek baktıktan sonra omuz silkti. Uzaklaşmaya başladı.

    “Kimsin peki sen?” diye birkaç adım öne çıkıp sordu Nancy. Böyle bir şeyle karşılaşmayı hiç beklemiyordu!

    “Solyaris…” dedi Solyaris dönüp. Ne zamandan beri biliyor olduğuna da emin değildi ama bildiğine emindi… “İsmim bu olmalı.” Yürümeyi sürdürecekti ki içinden bir şeyler daha söylemek geldi. Bu şeyler sanki ona ait olacak şeylerdi, tamamıyla dürüst ve doğal olarak… “ama biliyor musunuz,” diye yüzlerine baktı, en çok da Nancy’nin yüzüne, “bence kasabanızı kurtarmak için bir Jack’e ihtiyacınız yok… ” Döndü ve çekti gitti. Gerçekten çekmişti ve gitmişti! Burada işi kalmadığı kesinleşir kesinleşmez bir şeyler, boşluktaki şeylere benzer olan bir şeyler onu olduğu yerden çekip almıştı ve gitmişti. Nancy’nin hak verir bakışları şok geçirir bakışlara evirilmişti. Diğerlerinin suratına dönmüştü; hepsinde aynı ifade vardı. Etraf dağıldı, zaman ve mekân bükülerek ‘yerli yerinde’ olmaktan çıktı…

    1.Bölüm’ün Sonu
    Yunus Emre Işık

    2.Bölüm bir sonraki hafta sizinle olacak, yorumlarınızı bekliyoruz…

  • Neyin Arayışı İçinde Mahvolduk

    Neyin Arayışı İçinde Mahvolduk

    neyin arayışı içinde mahvolduk?

    taşları kusursuz geometriyle kutsanmış
    parıltılı bir binanın içindeyiz
    saati üç liradan boktan bir yemekhanede
    bulaşık yıkayan şu sıska kızı
    ve tavanı seyrederken sigarayı düşürüp
    bıyığını yakan elemanı da sayarsak
    kronik depresyonlu altı piç kurusu şairiz
    buraya ait hissetmeyen
    kendi yaşamına son veren rock yıldızları
    yüzünden olsa gerek ki
    önemli olan şeyin ne olduğunu
    çoktan unutmuşuz
    ucuza kaçan votkalar ve
    uğultulu rüzgarda edilen danslar
    canımıza okumuş
    ucubenin çıkardığı yerde unuttuğu
    kirli bir kot pantolondan farkımız yok
    bir önceki gece kusarken paçalarına
    sıçratıp beter ettiği
    içlerinden biri
    “uzun şiiri götünden sikmiş Bukowski!”
    diyor
    kitabı çöpe sallıyor
    ve tütün sigaralarından bir tek ateşliyor
    bir diğeriyse
    gittikçe babasına benzemeye başladığından
    söz ediyor
    bir başkasına kalsa daha fazla içip Mazot’a gitmeli
    ve kafa sallamalı
    bana gelirsek
    sivrisineğin ısırdığı yeri kaşıyorum hala
    yarı uykulu
    biri pes edecek
    ve yarım kalan birasını uzatacak
    diye bekliyorum
    dedim ya
    kronik depresyonlu altı piç kurusu şairiz
    buraya ait hissetmeyen
    sevginin
    hayattan daha büyük olduğunu savunmayan artık
    ve elinde pipoyla yazar pozları kesmeyen
    birbirine şiir okumayan
    yalnız buna ihtiyacı varmış gibi
    açlıktan ölmek üzereyken bile
    zom oluncaya dek kafaları çeken
    ve zırvalamaktan kaçınan
    ama içten içe özleyen
    bizim gibi olanı

    biri bize söylesin
    neyin arayışı içinde mahvolduk böyle?