Siber Kırılma -The Cyber W Project- Hacker El Kitabı
Aynı zamanda yazarlarımızdan olan Elif Toprak Ergin ve B. Gökay Küpeli 6:45 yayınlarından yeni kitaplarını çıkardı.
Kitap ile ilgili yaptıkları açıklama ise şu yönde:
“Bu kitap, simülasyon ve gerçeklik arasında bir hack günlüğü, bir siber endişedir. Kitap; trojan virüsüdür. Kitapta anlatılan bilgiler; uyanışı, Matrix’ten Zion’a giden yolu temsil eder. İnternetin oluşumundan yaramaz çocuklara, siber savaşçılara, kısaca dünyanın kilit noktasına değinmektedir.
Kitap birden fazla teoriyi, düşünceyi benimser, bir düşünceye sabit kalmaz. Kitap açık kaynak yazılımlıdır, herkes bir şey ekleyebilir.
Unutmadan; bilgiyi elinde tutmak güç değil, korkaklıktır.
Kitap sayfalarının arasında unutup kurutmaya çalıştıkların
-bizatihi kendi duyguların
Renkli yaprakları sana güzel günleri hatırlatan
O çiçekler değil artık…
Ruhunu kurutan sararmış sayfalar.
Teşhir edemediğin duyguların senden ne kadar uzağa gidebilir?
Göğüs kafesinin altında patlamaya başlayan öfken,
Midene baskı yapan baskı,
İçin zehirli,
Her biri ayrı ayrı iltihaplanmış organların
Kanın zehirli
Dudakların patlasa emilmeyecek kırmızı damlaların,
Yönetilemeyecek kadar büyük
Karanlık
Soğuk olduğu kadar alev alev
Buz gibi bir kaynama noktası
-öfke
Hissetmemek için kendinden
Ve
Hissetmemek için aynalardan kaçacağın kadar büyük
Kanalizasyon giderlerine kussan da içtiğin ucuz şarabı
Her bir atışında kalbinin damarlarından hücrelerine yayılacak
Geçip karşıdan bakabilirsen,
Muazzam.
Hayır, bu tabloyu siz yaptınız!
Dünyanın tüm insanlık suçları,
Tüm cinayetler ve tecavüzler
Savaşlarda çocukluğunu kaybeden büyümemiş bedenler
Bir soykırım
İnsanın kendi kendini kırabilme gücü
Paramparça edebilme
-tuz ve buz.
Geriye kalan bir Rexbet parça toz elinde
O yaşadıkları günleri unuttuğun çiçekler gibi
Sahte
Maskelerini ellerinde yoğurduğun
Parmak uçlarınla boyadığın
Teker teker her biri sadece sana oynamış duyguların
Ve perde…
Kendimce dinlemekten çok zevk aldığım ve bizleri bugünlere getiren babalardan oluşan kısa bir liste. Çerezlerinizi ısıtın, biralarınızı soğutun, müzik çalarınızın sesini açabildiğiniz kadar acın. Ulaşabileceğiniz maksimum ses seviyesi zaten üst yada alt kat komşunuz tarafından size bir süre sonra “tak-tak-tak” desibel ölçeri ile bildirilecektir.
Mantığın yol açtığı yıkımın altında ezilen Avrupa’da, memleketlerinden başka topraklara savrulan sanatçıların oluşturduğu bir itiraz hareketi…
En güçlü yaratıcı, en büyük sırrın kılavuzluğun bir yaratma edimi… Jean Arp
İsviçre’nin başkenti Zürih’te,Cabaret Voltaire, 1916’da Hugo Ball tarafından açıldı. O tarihte, Birinci Dünya Savaşı’nın baskılarından kaçan muhaliflerin toplandığı kentte açılan bu kafe, kısa zamanda sanatçıları bir araya topladı. Hayattan uzak sanat anlayışını eleştiriyorlardı, politikacıları, din adamlarını ve toplumun tümünü… İdeallerin ve dogmaların çürüttüğü dünyada saçma şeyler yapmak istiyorlardı. Aklın sebep olduğu çılgınlığa daha çılgınca bir ses yükseltmek… Ve DADA doğdu.
Ben Cabaret Voltaire’i kurduğumda , İsviçre’de benim gibi bağımsızlığının tadını çıkartmakla kalmayıp onu kanıtlamaya da çalışmak isteyen birkaç gencin olduğuna inanıyordum[…] Fransa’daki, İtalya’daki ve Rusya’daki arkadaşlarımızın yardımıyla o küçük dergiyi yayımladık. Savaşın ve yurtların ötesinde, başka ülküler ardındaki bağımsız insanların olduğunu da anımsatmayı amaçlayan bu kabarenin etkinlik alanını belirlemesi gerekiyor derginin. Burada toplanan sanatçıların isteği uluslararası bir dergi çıkartmak. (Hugo Ball)
Cabaret Voltaire’de etkinlikler süre dursun, Waag locası toplanması(Nisan 1916) ve Dada adlı galeri (Mart 1917) açılışından sonra, hareketin öncüleri Tristan Tzara, Jean Arp, Sophie Taeuber, Hans Richter, Marcel Janco Temmuz 1917’de Dada dergisinin ilk sayısını çıkarmaları büyük ses getirdi ve bir şey çok dikkat çekti:
Rastlantı Kanunu.
Ben ve eşim (Sophie Taeuber)yapıştırma yoluyla geometrik resimler yapıyorduk ve ciddi kompozisyonlar oluşturuyorduk. İşimizin netliğini hiçbir leke, yırtık bozmuyordu. Kendi biçimciliğimizi yansıtmamak için makas bile kullanmıyorduk. Saf gerçekliğin peşindeydik.Yaptığımız şey Sessizlik Sanatı, dış dünyanı karmaşasında iç huzura, iç gerçekliğe dönüştü. Otomatik bir şekilde, sadece ellerimin git gellerinde parçaları yapıştırıyordum. Eserlerimiz dünyayı daha güzel bir yer yapabilirdi.Buna Rastlantı Kanunu diyordum. (Jean Arp)
Weimar Sanat Okulunda eğitimini tamamlayan Arp, annesi Fransız, babası Alman olması sebebiyle her iki ülkede de baskılara maruz kaldı. 1915 yılında Zürih’e geldi ve karşılaştığı bu sanat ortamında kendini gerçekleştirmeye başladı, daha önce kafasında olan yenilik arayışının peşinden gitti. Hayatı bilinen şekliyle, birebir aktarmak yerine, anlam katmak istiyordu. Onun yaratıcı edimi buradan geliyordu. Tanrı diye bahsedilen şey belki de bu tesadüfi yığılmaların bir araya gelmesiydi. İlk soyut eserlerini burada verdi. S.Taeuber’le yaptıkları denemeleri ”ruhsal bir arınma” görüyorlardı. Kağıt ve kumaş parçalarını bir araya getirerek saf resmi Discount Casino keşfettiler. Eserlerini “bencilliğin reddi” olarak adlandırdı.
Plansız eserler,
Tasarlanmamış yapıtlar…
Malzemeleri sadece eline geldiği şekilde bütünleştiriyordu.
Bu kanun neredeyse DADA hareketine bütün yönleriyle nüfus etti ve özellikle Tristan Tzara’nın eserlerini çok etkiledi.
DADAİST BİR ŞİİR YAZMAK İÇİN
Bir gazete alın
Makas alın
Bu gazetede şiirinize vermeyi tasarladığınız
Uzunluğa sahip olan bir makale seçin.
Makaleyi eşit parçalar halinde kesin.
Daha sonra bu makaleyi meydana getiren kelimeleri özenle kesin
Ve bir torbaya koyun.
Yavaşça karıştırın
Daha sonra her kupürü peş peşe
Torbadan sırayla çekin.
Olduğu gibi yazın
Şiir size benzeyecektir.
İşte siz “çekici bir duygusallığı olan-her ne kadar halk tarafından anlaşılmaz
İse de- son derece değişik bir yazarsınızdır.”
Tristan Tzara
Dada’nın çağrısı gittiği her yerde yankısını bulmaya başladı. Yayınlanan manifestolar, sergiler, seyircilerin oyuna dâhil edildiği tiyatrolarla etkisi katlanarak büyüyordu. Yapısı gereği bir bağlılık, aidiyet ülküsü yoktu. Dada “Ben de Dadayım” diyen herkesti. Kitleselleşen hareket bu serbestlik zemininde (özellikle Hugo Ball’ın kopuşundan sonra) tartışmalar,gruplaşmalar ve ayrılıkları da beraberinde getirdi. Arp ise bu cadı kazanında sanatına odaklandı, hareket her ne kadar alaycı, şamatacı olsa da o üretimine ciddi yaklaşıyordu. Her görüşe mesafeli ama destekleyiciydi.
Arp’ın büyüklüğü sanata odaklanmasındadır. Tutkuları, heyecanları ve düşünceleri sadece bir anlam taşıyordu, sanat anlamı. Bu sebeple Dadaist çevrede en ünlü ressam oldu.O sanatı değiştirmek istiyordu. Sanat değişirse hayatta değişirdi.(Huelsenbeck)
Gerçekten de Arp için sanatının ayrı bir önemi vardı. Şiir yazıyor olmasına rağmen kabare toplanmalarında kendi yazısını öne çıkarmaktan oldukça çekinirdi, yazılarını bastırmaya yanaşmazdı. Buna karşın sadece Dada sergilerinde değil, herhangi bir avangart sergide bile yer almayı önemsiyordu.
Tzara 1920 yılında Breton ve Picabia’nın çağrısıyla Paris’e, Dada hareketini örgütlemeye gitti. Aynı yıl politik hareketliliği olan, özellikle faaliyetleriyle oldukça ses getiren Berlin Dadalarından etkilenen Köln İlericileriyle Köln Dada grubunu kurmaya gitti. Max Ernst ve Theodor Baargeld’in başını çektiği hareketkısa zamanda değişik çevrelerden sanatçıları bir araya topladı. Berlin Dadalarıyla her ne kadar aralarına mesafe koysalar da Berlin’deki Uluslararası Dada Festivalinde yer aldılar. Nisan 1920 yılında, Uygulamalı Sanatlar Müzesi giriş salonunda gerçekleştirecekleri gösterinin engellemelerle karşılaşmaması için Centrale W/3 adıyla düzenlediler ama sergi müdürü eserlerin uygunsuz olduğu düşüncesiyle kaldırdı. Buna tepki olarak bir sokak sergisi açtılar ama müstehcenlik gerekçesiyle polis tarafından basıldı.Bu olay sonrasında Arp önce Berlin’e, oradan da Paris’e gitti. Aynı dönemde Schwitters’in Dada’nın kopyası olarak eleştirilen Merz hareketiyle devam etti ve dergiye yazılar yazdı.
“Kelimelerin benim gözümde her zaman yeniliği vardır. İçlerinde barındırdıkları sırları… Plastik küplere benzeler ve ben bir çocuk gibi onlarla oynarım. Anlamlarına bakmadan onlara yeni şekiller veriyorum.” (Jean Arp)
Savaş yıllarının geçmesi, Dada hareketinin de sönümlenmesine sebep oldu ve zamanla bu sanat birikimi Sürrealizme evrildi. Bu dönemde sanatına devam eden Arp; Breton, Eluard’ın açtıkları ve aralarında Giorgio deChirico, Max Ernst, Paul Klee, Man Ray, André Masson, Joan Miro, Pablo Picasso’nun bulunduğu ilk sürrealist grup sergisine katıldı. Ölünceye kadar (1966) gerekresimlerinde, heykellerinde gerekse yazılarında Rastlantı Kanundan ve Sürrealizmden ayrılmadı.
Yüz elli yıllık bir evin tuğlası gibi hissediyorum kendimi. Etrafımdaki her şey gelişip yenilenirken ve şehrimi zehirlerken ben olduğum yerdeyim yüz elli yıldır. Her gün her gece doldurulan denizi izliyorum. Denizin sesi hiç değişmiyor. Her dalgasında getirdiği tuzlar yıpratıyor beni ama yine de olduğum yerdeyim. Şehrin en kadim yerinde inançların insanları yıprattığı gibi beni yıpratan denizi tutkuyla izliyorum. Yüz elli yıldır ayakta durmasını sağladığım ev geleni geçeni hayran bırakıyor kendine, benim farkıma hiç bir zaman varmıyorlar. Bir buçuk asırdır onları izliyorum o kadar hızlı değişiyorlar ki hem de direnmelerine rağmen. Giyimleri kuşamları yedikleri içtikleri en önemlisi inançları. Bir gün evimin gölgesinde dinlenen iki gençten duymuştum inanç dogmadır değişmez demişlerdi. Bir bilselerdi dogmaların bile zamana yenik düştüğünü. Gülmüştüm onlara atalarının birbirini öldürdüğü inançlarını reddettikleri için. Üzülmüştüm atalarına torunları onları reddettiği için. Bir gün bir kızla bir oğlan üstüme adlarını kazıdı bir bıçakla Casinometropol aşklarını tarihe bırakmak istiyorlardı. O gün anladım insanların neden inanmayı sevdiklerini hepsi benim gibi olmak istiyordu kalıcı olmak. Kalıcı olmak istiyorlarsa benim gibi olmalılar ama soğuk bir taş öldüklerinde isimlerinin yazılı olduğu taşlar gibi.
“Neresinden baksan, deliliğin en güzel hali.” Bahçesine her girdiğimde büyülendiğim devasa orman, ılık bir rüzgarla karşılıyor beni. Burada her şey canlı, nefes alış-verişlerini duyabileceğin kadar sessiz. Ezbere bildiğim yoldan, yine büyülenerek, bir kez olsun yere indirmeden başımı, dünyaya, doğaya, yeşilliğe aç gözlerle, telaşsız adımlarla ilerliyorum. Auguste Rodin’in ‘düşünen adam’ını selamlıyorum karşı kaldırımdan, “dostum çok yanlış anladık seni, düşüncenin deliliğe yol açacağını zannedenlerin coğrafyası burası, mizahımız da bundan ibaret. Bedenine ağır geldiğini düşündüğüm, elinle desteklediğin o hüzünlü başını bir an olsun kaldırıp bakmıyor oluşuna saygım büyük, inan bana, bir çift irisin, bir çift ayakkabıdan daha kirli oluşuna katlanamazdın. Yolu tamamlamak üzereyim, kadim dostumu her zaman bıraktığım yerde beni bekler halde buluyorum. Yer yer boyaları sökülmüş, perişan gövdesinde kızgın sigaralar söndürülmüş, ahşap bank. Hasretle kucaklaşıyoruz. Sağ tarafıma sırt çantam, sol tarafıma birkaç lüzumsuz evrak bırakıyorum. Evimdeyim, tanıdığım o muhteşem huzura teslim oluyorum. Çok uzun sürmüyor, ufak tefek bir kadın yaklaşıyor uzaktan. Sorgusuz sualsiz, öylece oturuyor. Oysa herkes bilir, dolu bir banka, lalettayin oturamazsınız. Evime giren pervasız yabancı, sonradan gelenin ben olduğuma ikna edecek rahatsızlıkta karşılıyor bakışlarımı. Ne küstahlık. Kuyruğu havada, hastalıklı sarı gözlerini kocaman açmış, tombul kedi beliriyor öte yandan. Onu tanırım, diğerleri gibi değildir. Bir el hareketine, et parçasına, tatlı ses tonuna kanmaz. İlgisini çekmek için harcanan tüm çabalar boşadır, gözlerini kocaman açıp öyle bir bakar ki yüzünüze dile gelecek sanırsınız. Ahşap bank gittikçe kalabalıklaşıyor, kadim dostum eğlence istiyor anlaşılan, tekir kedi kadına sokuluyor, demek tanıyorsunuz birbirinizi. Tüm mal varlığını kumarda kaybeden bir adama dönüşüyorum, sahip olduklarımın değeri daha iyi biliniyor kazanılan ellerde. Bazı yıkıIışIar, daha parlak kaIkışIarın teşvikçisidir diyen Shakespeare’in elbet vardır bir bildiği. Kalmıyorum masadan. Düello zamanı. Karşı taraftan beklediğim hamle gelmeyince sinirleniyorum. Rakibem dolu bir banka oturmaması gerektiğini bilmediği gibi, kazananın oyunu başlatan taraf olduğunu da bilmiyor anlaşılan. “daha önce birine teslim olurken görmedim onu, sizi seviyor olmalı” diyorum kediyi işaret ederek. “babamın bir zamanlar hayatta olduğunun tek canlı kanıtı” diye yanıtlıyor. “yakın arkadaşıydı, son zamanlarını burada, bu bankta, hep bir arada geçirdiler. Hatta bir keresinde “Sibel,” demişti. “bu haydut bana akıl almaz şeyler anlatıyor.” “hiç şaşırmadım bu duruma” diye yanıtlıyorum, her şeyi beklerim bu kediden. “önceleri böyle değilmiş, boynuna uzanan her eli havada karşılıyormuş, ona dokunduktan hemen sonra yıkanan ellere dayanamamış daha fazla.” Ne hisli kedi ama. “babamın gidişine alışamadı, babamın gidişine alışamadım. Annem bizi terk ettiğinde o koca evde sadece ikimiz kalmıştık. Bir sabah ansızın çekip giden annemin bir not dahi bırakmamış oluşuna inanmıyordu. Acımasız birkaç kelime, gideceğini veyahut artık hiç dönmeyeceğini belirten. Önceleri gelir diye çok bekledik, biraz hava almak istemiştir, çok uzaklaşmamıştır, mutlaka dönecektir dedik. Dönmedi annem. Şimdi düşünüyorum da bir zamanlar beraber yaşadığımıza mutlu olduğumuza –mutlu muyduk gerçekten- annemin her sabah karşısında saçlarını taradığı gümüş varaklı aynaya, kadife sesiyle uyuduğum ninniler inanmakta zorlanıyorum. Duyduklarım karşısında mideme sağlam bir yumruk yemişim gibi buruşturuyorum yüzümü. Dağılıyoruz beyler. Oyun bitti. Buradan kazanan çıkmaz. Anlatmaya devam ediyor. “insanlar sormaktan vazgeçmişlerdi, babam vazgeçmemiş olacak ki kış geldi bahanesiyle pencerenin karşısına çektiği koltukta gözünü ayırmadan tanıdık bir çift ayak sesi beklerdi. Sessizce beklerdi. Kahkahalarla geçen insanlar olurdu pencerenin önünden, acımasız kahkahalar. Gözlerindeki çizgiler biraz daha belirginleşirdi. Öyle anlarda ne yapacağımı bilemezdim. Bir sabah annemin gümüş varaklı aynasıyla kavga ederken buldum onu. “konuş.” diyordu. “burada saçlarını tarıyordu, her sabah, telaşsız, aranız iyi değildi, gördüğüne çoğu zaman memnun olmazdı. Bir kez olsun benim gözlerimle gösterseydin, yapmadın, gidişinde en büyük pay senin.” Öfkeden çılgına dönmüştü. Hastaneye geldiğimizde ateşler içinde yanıyordu. Sesi fısıltıya dönüştü sabaha doğru. Teslim olmuş gibiydi. Kocaman evde bir başına kalmıştım. “babamı burada bırakıp eve her döndüğümde anneme kızardım. Yatağın sol tarafına yatamazdı, geceleri su içmek için mutfağa gittiğindeyse öyle sessiz hareket ederdi ki, odada biri uyuyor zannederdiniz, yatağın sağ tarafına geçmek için etrafından dolanırdı, böyle bir adamı bırakıp gitmek için gösterilecek tüm sebepler yetersiz kalıyordu. O günle ilgili hiç konuşmamıştık, bir gün: “eşyaların dili var Sibel, sana bunu kanıtlayacak argümanım yok, yeterince kulak verirsen aşağılık gözlerindeki boğucu fısıltıları duyabilirsin. “Bana nasıl baktığını fark etmedin mi” demişti kapı duyduğum en acımasız ses tonuyla, “bir gün gidecekti, ben bunu biliyordum, üstelik vedalaştığımız esnada elleri sıcacıktı, ilk defa.” Bu kadar acı çekmesine dayanamıyordum. Tekrar eve dönebilecek kadar güçlü olmadığını da biliyordum. Yine de her şeyin bambaşka olmasını isterdim.
Daha fazla konuşmadık, önce tekir kedi kalktı ahşap banktan, ardından da o. Sessizce gidiyor, geldiği gibi. Orada tek başına ne kadar oturdum bilmiyorum. Yazar, önünde oluşan kağıt yığınına baktı. Kağıtların arasından kafasını kaldırdığında uyanmakta olan kediyle göz göze geldiler, “ne diyorsun Ted, bu sefer olacak mı dersin? Senden de bahsediyorum, konuşuyorsun bu sefer.” Kedi masadan atlayıp koşar adım uzaklaşıyor odadan. “ne o, tombul dedim diye alındın mı yoksa” Esaslı bir son yazmalıyım, akıl hastanesine yaraşır bir son. İntihar mı etmeliydi yoksa adam? İnsanlar delirmenin romantik olduğunu zannederler. Bir köylü kızı sevdiğine varamıyorsa ya delirmeli ya da intihar etmelidir bir gece herkes uykusundayken, kavuşamıyorsa çöllere düşmelidir mecnun. Size ancak böyle saygı duyarlar. Oysa delirmenin kendi gerçekliği bambaşkadır. Siz onu Van Gogh tablosundaki parlak ayçiçekleri sanırsınız, kulağını gözünü kırpmadan kesmesi kadar ürkütücüdür gerçeklik. Ha bir de gümüş varaklı aynada her sabah saçlarını tarayan kadınların öyle ansızın Casinomaxi çekip gittikleri pek görülmüş iş değildir, onlar, kahvaltı sonrası bakımlı elleriyle tuttukları fincanlarda kahvelerini yudumlarken, girdikleri tüm savaşlardan galip ayrılırlar.
Bilir misiniz aklınızın ermediği halde yitirilen canları anımsamak nasıldır? Unuturken çocukluğunu, kim olduğunu, geçmişini,unuturken yüzleri, isimleri unutamamak acıları nasıldır? Yıllar boyu ayrı kaldığın evladının kokusuna hasret kalmak peki? Anlatabilir mi bir annenin yavrusuna olan özlemini kelimeler? Avutabilir mi o anneyi sözcükler? Hayattaki tek varlığınız kırmızı plastik bir çanta olsa bir de, sizi ayırmak isteseler o sevgili çantanızdan, hayatınızı zehir etmek isteseler durduk yere, hani siz de güya sevda uğruna göze alsanız pek çok şeyi, yanıldığınızı anladıktan sonra çok geç olsa her şey için… Ya da minik sarı benekli bir kedi hatırlatsa, anımsatsa size giden yıllarınızı, içinizde küllenmiş olan o duyguları yeniden alevlendirse, birbirinden sevimli yavrularıyla canınıza can katsa… Veya bir yürüteç, demirden, bezden, tellerden oluşan bir yürüteç dile gelse mesela,anlatsa size içindeki bin bir türlü sevgiyi, gördüklerini, hissettiklerini…Dile gelse lal olan diller, düşünceler, duygular…
Benen Çetindağ, Yitik Ülke Yayınları’ndan yayımlanmış olan ikinci kitabı “Kırmızı Çantalı Kadın” da birbirinden farklı on beş öyküsüyle kadınları, daha doğrusu es geçtiğimiz, görmezden geldiğimiz, zaman zaman görmediğimiz, duymadığımız, kıyıda köşede kalmış hayatları anlatıyor bizlere.
“Kırmızı Çantalı Kadın” gerek öykülerde kullanılan dilin akıcılığıyla, gerekse de olayların akışıyla oldukça rahat okunabilen, ancak buna karşılık insanın kalbine, ruhunun derinliklerine hissettirmeden dokunabilen bir kitap.
1946 Adana doğumlu ve Türkçe öğretmeni olan yazarın Potkal Yayınları’ndan çıkmış olan “Küstümcüklerin Uyanışı” adlı bir öykü kitabı daha bulunmaktadır.