Yazar: MyReaL

  • Karanlık Ruhlar / Bölüm 6 – Senin için Öldürebilirim

    Karanlık Ruhlar / Bölüm 6 – Senin için Öldürebilirim

    Aymira, o günden sonra 10 gün boyunca yalnızca finalleri ile uğraşmış, hafta sonları da dahil olmak üzere sınav için fakülteye gitmek dışında odasından dışarı adım atmamıştı. Bir ara yaşlı kadına mesaj atıp kendisine ihtiyacı olup olmadığını sormak istemişse de telefonunu tüm o karmaşa yaşanırken dükkanda unuttuğunu çok sonra fark etmiş ama üzerinde durmamıştı. Ne de olsa Eylül müdire ve ihtiyardan başka kimse bir telefonu olduğunu dahi bilmiyordu.

    O gün, son sınavdan çıkınca koşar adım çiçekçiye gitti. Günlerdir dükkanı tek başına idare etmeye çalışan yaşlı kadının çok yorulduğuna ve ortalığın kir pas içinde olduğuna emindi. Yaşlı kadının, sınavları hakkında soruları olduğuna emin olduğu gibi… Ancak, çiçekçinin önüne gelip de kapının kapalı olduğunu görünce şaşırdı, yine de kimseye bir şey soramadı. Yaşlı kadının bir şeyler almaya gittiğini düşünerek çantasındaki yedek anahtarı çıkarıp kapıyı açtı. İçeri girer girmez her zaman olduğu gibi çantasını ve üzerindeki ince hırkayı masanın yanındaki dolaba tıktı ve arka tarafta bulunan küçük tuvalete gidip viledayla fırçayı alarak geri döndü. Dükkan sanki uzun zamandır kapalıymış gibi ağır bir kokuya sahip olduğundan demir kapıyı ve masanın hemen sol tarafında bulunan küçük camı açtı. Her yeri güzelce fırçalamadan önce çiçekleri solmuş saksıları temizledi. Hemen ardından da yerlere saçılan toprakları ve ölü bitkileri büyükçe bir çöp torbasına tıktı. Yerleri sildi. En son masanın üzerindekileri toplayıp tozunu alacakken adının yazılı olduğu kağıdı fark etti. Titrek el yazısını hemen tanıdı ve kadının yapması gereken işleri sıraladığını düşünerek sonra okumak üzere pantolonun arka cebine tıktı, küçük kağıdı. Oysa okusaydı bilecekti orada bir dakika daha durmaması gerektiğini, tehlikenin yeniden etrafında dolandığını…

    Genç kız, masanın tozunu almış, hemen ardından dükkanın demir kapısını örtmüş geri dönecekken arkasındaki kapı şiddetle geri açıldı. Hafifçe irkilerek geriye dönüp baktığında gördüğü adamlar bedenindeki adrenalin salgısını arttırmış, kalbi korkuyla çırpınmaya başlamıştı bile… Bulundukları küçücük dükkan, karşısındaki kocaman üç adam ile nefes alınması imkansız bir alan haline gelmişti. Solukları daha da sıklaşırken bir eli istemsizce kalbinin üzerinden boynuna doğru aldı. Gelmekte olan atağın farkındaydı ama şimdi sırası değildi! Bu adamların karşısındayken kontrolünü kaybedemezdi. Evet, müşterilerle ilgilenmek onun işi değildi ama şimdi sakin olup yaşlı kadın gelene kadar elinden geleni yapmalıydı. Kapıyı açış şekillerini düşünmemeliydi. Her müşteri kibar olmak zorunda değildi.

    Kendini sakinleştirmek adına kaçıncı defa olduğunu bilmediği bir sefer daha ‘Geçti, sakin ol Aymira. Sorun yok, sakin ol,’ diye tekrar ederken, içten içe, adamlardan biri “Ooo bizim moruk yerine çok tatlı bir bebek bırakmış,” deyip kendisine doğru gelmeye başlayınca, bilinçsizce geri geri gitti Aymira. Küçücük dükkanda ne kadar geri gidebilirdi ki? Birkaç adım sonra ayakları yerdeki saksıların arasına karışmış, duvarla buluşmuştu küçücük bedeni. Adam, üzerine doğru eğilirken gözleri donuklaşmış, sanki mümkünmüş gibi daha da yaslanmıştı arkasındaki duvara. Nasıl olduğunu anlayamadan yüzüne dokunmaya başlayan eli tutup ısırmaya çalıştı ama daha emeline ulaşamadan suratının ortasına patlatılan tokat ile yere kapaklandı. Yalnızca birkaç saniye sonra da kendinden geçmişti…

    Kapıdan henüz girmişken kızın, yere düşüşünü gören adam, iri yarı adamının yanına gelip suratına yumruğunu geçirirken “Kimden izin aldın ulan! Sen ne bok oluyorsun da benim elime geçen kadına elini sürebileceğini düşünüyorsun!” dedi, hayvansı bir vahşilikle. Peş peşe indirdiği yumruklarının ardından adamın yüzü kan çanağına dönmüştü ama bu, hiç umurunda değildi. O, kanı severdi, gücü, acıyı…

    Aldığı darbelerle yere yıkılan adama dönüp bir kez daha bakmadan yerde yatan kızın yanına gitti. Yüzünü örten kızıl saçlarını geriye iterken, sağ yanağında yer edinen kırmızılık içini yeniden öfkeyle doldursa da adamın cezasını kızın gözleri önünde verecekti. Kollarından birini dizlerinin altından geçirirken diğerini de omuzlarının altından geçirip kucağına aldığı kızla birlikte çıktı dükkandan. Geri dönüp adamlarına direktiflerini vermeyi unutmamıştı elbette.

    “Dükkanı dağıtın ve o moruğu bulup iki gün sonra geri geleceğimi söyleyin! Şu şerefsizi de bir güzel temizleyip akşama karşıma getirin!”

    ~~

    Aymira, bilinci yavaşça yerine gelirken hatırladığı son anların, kötü bir rüya olmasını diledi. Asla gerçek olmasını istemeyeceği, lanet olası bir kâbus! Ama elbette öyle olmamıştı.
    Zaten onun dilekleri ne zaman gerçek olmuştu ki?

    Gözlerini aralarken yüzüne dokunan el, en büyük kâbuslarının başlangıcının habercisiydi. Karşı koyamadı genç kız. Yıllar içerisinde defalarca yaptığı gibi yine gelecek olan acıyı ve ölümü bekledi. Ruhu değildi artık o yatakta yatan, bedeni bir külçe gibi yığılmıştı, kendisi gibi en az beş kişinin daha yatabileceği geniş yatağa… Beyni tüm fonksiyonlarını kapatmıştı adeta. Yalnızca bilinçsiz nefesleri ve birkaç damla gözyaşı vardı Aymira’nın. Ne çığlıkları ne de çırpınışları…

    Tanımadığı o kocaman adam, kollarından birini sırtının altından geçirirken gözyaşları da dondu kaldı. Gelecek olan felakete hazırdı. Ama beklediğinin aksine sırtı yatırıldığı yatağın başlığı ile buluşunca bir an için umutla doldu zavallı ruhu. Belki, belki de bu sefer her şey korktuğundan farklı olacaktı…

    Adam, hiçbir şey söylemeden odanın kapısını açtı ve bir anda en az kendisi kadar yapılı 4 adam odaya girdi. Aymira, bu görüntü karşısında kanının donduğunu hissetse de umutlarının yıkılması için henüz erkendi. Çünkü güzelliklerle hiç tanışamamış gözleri hayatın en büyük pisliklerinden birini daha görecekti. Ve o, umudunu kaybetmek fiili aklına bile gelemeyecekti, genç kızın.

    Kendisini uyandırdığını düşündüğü adam yeniden yanına gelirken istese de daha öteye gidemedi. Üzerindeki pikeye daha da sıkı tutunup bedenine tamamen sararken dizlerini kendine doğru çekerek küçücük kaldı sadece. Adam gelip de yanına oturunca umutsuzlukla yumdu gözlerini genç kız ve yanaklarından birer damla daha yaş süzüldü… O kocaman ve korkunç el bir kez daha deyince yüzüne irkildi. Haykırmak, uzak dur, yapma demek istedi ama diyemedi…

    “Ah güzelim… Yanağının halini görüyor musun?” diyen adama şaşkınlıkla baktı bir an sonra. Neyden bahsediyordu bu adam?

    Kızın gözleri kendi gözlerine kitlendiği an içindeki duygular şahlandı. Bu kız, onundu! Ve o şerefsiz onun olana el sürmüştü!

    “Harun! Getir o şerefsizi buraya!” diye kükreyen adam, içindeki korkuyu daha da harlamıştı. Korkudan ölmek diye bir şey var ise Aymira tam da o anda böyle bir şeyin olmasına ihtiyaç duyuyor, aldığı her nefeste bu isteğinin gerçekleşmesi için dua ediyordu.

    Bir an sonra yüzü gözü yaralar içerisindeki bir adam yatağın dibine kadar getirilmişti. Yanında oturan, koyu kahve gözlü adam cebinden siyah bir bıçak çıkarınca, yüzü yaralar içerisindeki adam haykırmaya, yalvarmaya başladı. Aymira şok olmuş bir şekilde gözlerini bir an olsun kırpmadan çevresinde olanları izliyordu. Sanki kendisi gerçekten de orada değildi, sığınma hayatı yaşadığı yurdun yine en gizli köşelerinden birine sinmiş, bakıcının açık unuttuğu televizyonunun karşısında bir gerilim filmi izliyordu. Yanındaki adam yeniden kükrerken bile titremedi genç kız. Ama yüzü yaralı adam daha da şiddetli bir şekilde titremeye ve yalvarmaya başladı.

    “Yapma abi, kurban olayım yapma. Ben, ben valla bilerek…”

    “Kes lan! Ben, benim olana kimin dokunmasına izin verdim bugüne kadar pezevenk! Sen kim oluyorsun da bana ait bir şeye elini sürebileceğini düşünüyorsun?” diye tıslarken Aymira bir an düşündü, kimdi bu adam, ne demekti benim olan, kendisinden mi bahsediyordu? Bir anlık şokla kendinden geçmiş olsa da karşısında duran adamların sımsıkı tuttukları ve korkudan yalvaran adam dükkanda üzerine yürüyüp kendisine tokan atan adamdı, biliyordu. Ama benim olana elini süremezsin diyen bu adam da kimdi? Kendisini tanıyor muydu? Onu koruyacak mıydı? Bir an bu düşünceyle bedeninin gevşediğini hissetti genç kız. Hayatında ilk defa biri onu korumak adına başka birini cezalandırıyordu öyle mi? Eylül müdire bile bu kadarını yapamamıştı! Evet, onu kurtarmıştı ama onun için birini cezalandırmak? Zavallı ruhu yeniden umutla doldu genç kızın. Belki de bu adam gerçekten de zarar vermeyecekti ona. Gözlerini karşısındaki adamın yüzüne çevirdi.

    Ama gerçek çok başkaydı! O Barlas’tı! Karanlığın, acımasızlığın diğer adıydı. O, isterdi ve alırdı. Eğer Aymira’ya benim demişse bu, onun kararıydı ve karşısındaki kişinin tek bir itirazda ya da yorumda bulunma hakkı yoktu! Eğer Aymira’ya benimsin demişse bu, kızın ölüm fermanını okuduğu anlamına gelirdi ama genç kızın henüz bundan haberi yoktu. Yaşayacağı karanlık günlerin yalnızca bir nefes ötesinde olduğunu bilmiyordu…

    Karşısındaki adama iyice yaklaşan ve bıçağını yüzünde gezdiren adamı izledi, gözlerinde belirmeye başlayan korku ile. Kendi gözlerine eş koyu kahve gözlere sahip adam bu defa tıslayarak “Hangi elin?” diye sorunca aklına dolan korkunç senaryolar karşısında gözleri irileşmiş, yüzü donmuştu genç kızın.

    Yüzü yaralı adam bir kez daha “Abi yapma, affet,” derken Aymira da içinden tekrar ediyordu: Bu kadar ileri gidemezsin! Yapma, yapma, yapma! Ama adamın eline saplanan bıçak, etrafa saçılan kanı ve odayı dolduran çığlıkları bir kez daha vermişti ona cevabını. Yalvarmak, asla sonucu değiştirmezdi. Vahşi bir avcı, yakaladığı avının gözünün yaşına bile bakmazdı! Acıyla inlerken bir kez daha sarıldı karanlıkla, gözlerinin gördüğü karanlıklardan kurtulmak isterken bambaşka bir karanlıkla kucaklaşması da hayatın ona karşı sunduğu lanet bir oyun değil de neydi? Peki ya o kulaklarına dolan ses, aklının bir oyunu değil miydi?

    “Senin için güzelim. Onu senin için öldürebilirim… Sana kimsenin dokunmasına izin vermem!”

    Karanlık Ruhlar / Bölüm 1 – İlk Adım
    Karanlık Ruhlar / Bölüm 2 – Sayılı Değil midir Nefeslerimiz?
    Karanlık Ruhlar / Bölüm 3 – Kalbin Sırları
    Karanlık Ruhlar / Bölüm 4 – Oyun Zamanı
    Karanlık Ruhlar / Bölüm 5 – Pembe (?) Düşler

  • Karanlık Ruhlar / Bölüm 5 – Pembe (?) Düşler

    Karanlık Ruhlar / Bölüm 5 – Pembe (?) Düşler

    Aymira, dersten sonra çantasını sırtına alıp hızla ayrıldı fakülteden. Başka biri olsa arkadaşları ile bir kafeye gider çay, kahve ya da bir meyve suyu ile birlikte bir şeyler yer. Tabiri caizse peşpeşe girdiği onca dersten sonra biraz kafa dağıtır sonra da mutlaka otobüse ya da arabasına biner öyle giderdi gitmesi gereken yere ama onun böyle lüksleri yoktu. Birileri, bineceği arabanın modelini beğenmezken ya da bindiği otobüsün doluluğundan şikayet ederken o, otobüse binmenin ne demek olduğunu bile bilmiyordu. Arkadaşlarla takılmayı bırak, yıllardır içinde yer aldığı kalabalığa rağmen arkadaş kavramının ne olduğundan dahi bir haberdi…

    Mümkün olan en hızlı tempoyla yürüdü çiçekçiye doğru. Yaklaşık yarım saat sonra nefes nefese bir halde demir kapının kolunu hafifçe bükerek girdi içeri. Çantasını çıkarıp kasa, not defteri, faturalar ve birkaç kalemin düzenli bir şekilde üzerinde durduğu masanın yanındaki, üzerindeki kaplaması yer yer dökülmüş, eski dolaba tıktı. Arka tarafa geçip tuvaletten viledayı ve fırçayı aldı. Bir an durup soluklandıktan sonra çok severek aldığı vanilya kokulu yer silme sabununu yarısına kadar suyla doldurduğu viledanın içine döktü. Çiçekçide çalışırken yapmaktan en çok zevk aldığı şeylerden biri de buydu. Yaşlı kadın ona ihtiyacı olan parayı veriyor ve hem temizlik malzemeleri hem de atıştırmalıklar konusunda kararı ona bırakıyordu. İşe başladığının üçüncü günü hayatında ilk defa bir markete girip de sabun almıştı Aymira. İlk etapta ne yapacağını bilemese de etrafındaki kadınları gözlemleyip tek tek koklamıştı her bir sabunu. Üzerlerindeki notları tek tek okumuştu, ne işe yaradıklarını analiz etmiş, hangisi alması gerektiğine karar vermeye çalışmıştı.

    Bir an eline aldığı sabunun arkasındaki yazıları okurken bir kadın anti bakteriyel, çilek kokulu bir el sabunu almıştı eline. Küçük kızı, heyecanla konuşuyor, gülücükler saçıyordu. “Hiii çilekli! Pembe sabun. Benim sabunum. Defne’nin sabunu!”
    Kadının ve alışveriş arabasının içine oturtduğu kızının ardından bakarken eli o sabuna gitse de hemen geri çekmişti. Daha sonra da bu vanilya kokulu sabunları bulmuştu, işte. Hem yerler için hem de elleri için. Şeffaf şişelerin içindeki bembeyaz sabunlar, ruhuna ne kadar tezat olsa da pembeden daha yakındı içindeki zavallı kız çocuğuna…

    Hepi topu onbeş, yirmi metre kare olan küçücük dükkanı önce bir güzel süpürdü, elindeki eskimiş fırça ile. Etrafa saçılan toprakları ve malzemeleri toplamak bu defa biraz fazla zamanını almıştı ama aldırış etmedi, belli ki ihtiyar, bugün daha fazla saksı çiçeği hazırlamıştı ya da sadece canı etrafı dağıtmak istemişti…

    Genç kızın çalıştığı bu küçük çiçekçinin kapısından girince sıcak bir mekan karşılıyordu insanı. Bunda yaşlı kadının yüzünden bir an olsun eksik etmediği tebessümlerinin de etkisi vardı, elbette. Yetimhane müdiresi Eylül Hanımın çok eski bir ahbabıydı, yaşlı kadın. Zaten Aymira da bu işe o sayede girmişti.

    Yaşlı kadın, her gün erkenden dükkanı açıyor. Rengarenk çiçekleri yine rengarenk saksılara diziyor ve hem dükkanın önüne hem de içine gelişi güzel bir şekilde yerleştiriyordu. Eh tüm bunları yaparken ortalık da baya kirleniyordu ama yaşlı bedeni bir de ortalığı temizlemesine izin vermiyordu.

    Aymira da her gün dersten sonra gelip kadının dağıttıklarını topluyor, çiçek saksılarının arasındaki boşluğa yerleştirilmiş küçük, eski masayı siliyor, minik mutfaktaki birkaç parça bulaşığı ve tuvaleti yıkıyor, en son da çayı demleyip kadının karşısına geçip oturuyordu. O gün için yapılması gereken başka bir işi varsa yaşlı kadın anlatıyor, o da sessizce dinleyip gerekirse birkaç not alıp işinin başına geçiyordu. İlk zamanlarda çok zorlansalar da zaman içerisinde her şeyi bir rutine oturtmuşlardı. Kadın, ona neden konuşmadığını sormaktan vazgeçmişti, o da kaçıp gitmeyerek işini en güzel şekilde yapmaya başlamıştı…

    Çiçek kokularının birbirine karıştığı küçük dükkanı kısa sürede temizlemiş, ocağa koyduğu çayın demlenmesini beklerken masanın diğer ucuna geçmiş ders boyunca aldığı notları gözden geçiyordu ki yaşlı kadının uyarısı ile uzun bir süredir notlarının arasına gömüldüğünü fark etti. Mutfaktan çayları almak için kalkarken dükkana birkaç adamın girdiğini gördü ama aldırış etmedi. Zaten müşterilerle konuşamadığından onları karşılama ve onlarla ilgilenme kısmı yaşlı kadının alanıydı. O, en fazla yaşlı kadının taşıyamayacağı ağırlıktaki saksıları müşteriye göstermek için olduğu yerden alıp masaya getirirdi ya da belki alınan bir demet gülü, zambağı ya da papatyayı süsler, sahibine teslim ederdi.

    Güller ve papatyalar neyse de zambakları paketler, minik not kağıtlarına karşısındaki kişinin söylediklerini yazarken içi bir parça da olsa burulurdu genç kızın, her defasında… Evet, böyle şeylere hakkı olmadığını, asla birinden bir demet çiçek almayı bırak güzel bir söz duymayacağını biliyor, beyni her fırsatta avaz avaz haykırıyordu bu gerçeği ama en nihayetinde o da yirmilerinde bir genç kızdı ve istese de içindeki umut dolu kızı tamamen yok edemiyordu…

    Büro tipi buzdolabının, ahşap hazır bir tezgahın ve küçük bir çekmeceli dolabın bulunduğu mutfağa girdiğinde, bedeni ürperdi nedensizce. Ufak bir titremenin ardından çekmeceli dolabın üst gözünden kendine bir büyük fincan alırken yaşlı kadın için ince belli çay bardaklarından birini aldı. Yaşlı kadından öğrendiği bir alışkanlıkla bardağı ve kupasını çayla doldurmadan önce sıcak su ile çalkaladı ve biraz da olsa ısındıktan sonra doldurdu. Tezgahın üzerinde, duvara paralel bir şekilde duran mavi, içi gökyüzü desenli tepsiye yerleştirdi elindeki bardağı ve fincanını. Bir an masmavi tepsinin üzerindeki fincana takıldı gözleri. Hayatında ilk defa kendisine ait bir şeyi vardı, Aymira’nın. Üstelik de tospembeydi! Yaşlı kadın, bir sabah, dükkandan bir şey söylemeden çıkıp on dakika sonra geri geldiğinde önüne koymuştu bu kupayı. “Çalışırken unutuyorsun çayını içmeyi, sonra da buz gibi çayı tiksine tiksine yutuyorsun. Hiç olmadı bir bardaktan sonra bana ayıp olmasa yerinden kalkıp kendine çay doldurmuyorsun. En azından bunda çayın hem daha uzun süre sıcak kalır hem de daha geç biter,” dedikten sonra herhangi bir şey söylemesine izin vermeden mutfağa geçmişti. O an, yıllar sonra ilk defa gözlerinden birer damla yaş akmıştı, Aymira’nın. Acılar içerisinde geçirdiği onca zaman akmayı unutan gözleri nedendir bilinmez o an akmaya karar vermişti…
    Yıllar sonra, bir kadın, ona tozpembe bir kupa hediye etmişti, genç kızın içindeki pembe hayallerin nasıl da siyaha büründüğünü bilmeden. Belki de yeryüzündeki en nefret ve acı dolu rengin pembe olduğunu düşündüğünü bilmeden… Acıyla tanıştığı o ilk anda, pazardaykan annesine alması için saatlerce yalvarıp kendini tezgahın üzerine attığı o minik, pembe taytını giydiğini bilmeden…

    Daldığı derinliklerden kurtulmak için gözlerini birkaç kez kırptıktan sonra bardakların da durduğu çekmeceli dolabın ikinci gözünden iki servis tabağı alıp üçüncü çekmeceden çıkardığı atıştırmalıkları tabaklara dizdi eşit ve simetrik bir şekilde. Tabakları da tepsiye koyup içeri girecekken içeriden gelen yüksek sesler hareketlerinin önüne set kurdu. Bir adam ölüm soğukluğunda bir sertlikle konuşuyordu.
    “Bana bak ihtiyar! Bu dükkan 10 gün içinde boşaldı, boşaldı! Boşalmadı, o zaman ben boşaltırım!”

    Daha duyduğu sözleri idrak edememişken çarpılan kapının sesi ile sıçradı olduğu yerde. Bir an tüm bedeni donup kaldı genç kızın. Bedeni, karanlığa doğru yol almaya hazırlanırken defalarca kere tekrarladı içinden: Kendine gel Aymira. Şimdi değil. Sorun yok. Kendine gel…

    Bir süre sonra nefes alışları kısmen de olsa normal düzeye ulaşınca iki yanını farkında olmadan sımsıkı bir şekilde kavradığı tepsiyi, tezgahın üzerine geri bırakıp koşarak içeri girdi. Yaşlı kadınının iyice beyazlaşan yüzü ve kalbine doğru giden eli içindeki korkuyu daha da harladı. Hemen masanın ardındaki sandalyeye oturmasını sağladı. Sonra da bir bardağa su doldurup birkaç duyum içirdi. O an nasıl olduğunu sormak için ölüyor olsa da yapamadı. Kelimeleri yoktu ki onun… Gözlerini dikti, yaşlılığın verdiği yıpranmışlıkla kenarları kırış kırış olmuş gözlere. İçindeki endişeyi görsün ve ona iyi olduğunu söylesin istedi…

    Yaşlı kadın, aylardır kızın sessizliğine ve tepkisizliğine iyice alışmıştı. Şimdi kendisi için bu kadar endişelendiğini görmek, bir yandan içini umutla doldurmuş diğer taraftan üzüntüye boğulmasına sebep olmuştu. Kızın üzgün gözlerine bakarken elini tutarak “İyiyim, merak etme güzel kızım,” dedi, yüzünde yalancı bir tebessümle.

    Aymira, elini tutan bembeyaz, buruş buruş eli sımsıkı sararken umutla kırptı gözlerini. Derin bir nefes aldı, rahatlayarak… Hemen ardından dudakları hafifçe iki yana büküldü ama bu o kadar kısa sürmüştü ki yaşlı kadının, bir an yanlış gördüğünü düşünmesine sebep olmuştu. Geri dönüp mutfağa doğru ilerlerken yaptığı hareketin şaşkınlığını yaşıyordu o da. Kasları dahi garipsemişti bu hareketi. Sahi en son ne zaman gülmüştü?

    Yaşlı kadın, umutla baktı genç kızın ardından. Diliyordu ki kendi gibi, gönlü gibi güzel bir hayatı olsun bundan sonra, mutluluğu kucaklasın da o küçük kalbi korkuyla değil mutluluğun en büyüğü ile çarpsın göğsünde. En az kendi gönlü kadar güzel bir gönül yer etsin hayatında. Tebessümleri korkak göçek değil, benliğine sığmaz olsun…

    Ama bilmiyordu, o bembeyaz çehreye, kapkaranlık bir ömür yazmıştı Yaradan. Beline kadar uzanan, dalga dalga kızıl saçlarından daha kızıl bir acıydı alnına yazılan. Güzel yüzüne renk katan pembemsi dudaklara mutlulukla gülmek yazılmamıştı. Kırk yıllık hatırın mirasçısı koyu kahveleri, yalnızca acıyı miras almıştı kaderden ya ondan sebep hiçbir zaman masmavi günleri göremeyecek, hep karanlıklarla kuşanacaktı. Fırtınaların, kara bulutların habercisi olacaktı…

    Karanlık Ruhlar / Bölüm 1 – İlk Adım
    Karanlık Ruhlar / Bölüm 2 – Sayılı Değil midir Nefeslerimiz?
    Karanlık Ruhlar / Bölüm 3 – Kalbin Sırları
    Karanlık Ruhlar / Bölüm 4 – Oyun Zamanı

  • Karanlık Ruhlar / Bölüm 4 – Oyun Zamanı

    Karanlık Ruhlar / Bölüm 4 – Oyun Zamanı

    Toplantı bitip de herkes yavaş yavaş ayrılırken odadan Savaş burnundan soluyordu. Bu iş, onun için çok önemliydi. Bu ihaleyi kaybetmesi demek yıllarca inşa etmek için savaştığı şirketi başta olmak üzere her şeyi kaybetmesi demekti. O şirketi ele geçirmek için yıllar içinde adeta boka batmış ve her türlü pisliğe bulaşmışken şimdi bir yeni yetmenin kendisini alt etmesine izin veremezdi!

    Hırsla yerinden kalkarken kendisine korkuyla bakan asistanına öldürürcesine bir bakış atıp çantasını ve bilgisayarını toplaması emrini verdi. Toplantı odasının çıkış kapısına doğru yol almadan hemen önce son kez o buz mavisi gözlerle karşı karşıya gelirken gözlerinden ateşler saçıyordu ama hayatında ilk defa bakışları, karşısındaki adamda istediği etkiyi yaratmadığı gibi onun soğukluğu karşısında tükenip gidiyordu. Damarlarındaki kanda akan öfke neredeyse somut bir hal almıştı. Bir an daha düşünmeden terk etti toplantı odasını. Asansörde geçirdiği birkaç dakika öfkesini daha da harlamıştı. Şirketten çıkıp arabasına bindiği an telefonunu eline alıp en güvendiği adamını aradı.

    “Bana hemen bugünkü toplantıya katılan ve işi elimden alan piç ve onun destekçisi olan herif hakkındaki her şeyi bulacaksın! Analarından çıktıkları andan itibaren aldıkları her nefesin bilgisini istiyorum. Hemen!” deyip kapattı telefonu. Onun görüşmeleri de böyleydi işte, insanlara karşı asla tolerans göstermezdi. Onun için çalışıyorsanız onun mallarıydınız. Sizi istediği zaman, istediği şekillerde kullanırdı. Nasıl olduğunuzu, isteyip istemediğinizi sormazdı. Eğer o istiyorsa sizin ne istediğiniz ne hissettiğinizin bir önemi yoktu.

    Barlas, suratına kapatılan telefonla birlikte dişlerini sıkmış, telefonu neredeyse parçalayacak kadar yoğun bir kuvvet ile yumruk yaptığı elinde kıstırmıştı. Yıllardır bu adama karşı gösterdiği müsamaha dayanılır gibi değildi ama hayatı tam da boka sarmışken ve yaşaması yalnızca bir saniyelik bir karara bağlıyken ona hayatını bağışlayan kişiydi Savaş. O yüzdendi yıllardır yanında olup ona sadıkmış gibi davranması. Aslında istediği an alaşağı edebilirdi onu. Her şeyini elinden alabilirdi. Tüm adamlarını yıllar içerisinde kendi seçmiş, o, sıcacık ve güvenliği hat safhada olan şirketinde her hafta değiştirdiği fıstık gibi sekterleri ve asistanları ile gününü gün ederken kendisi İstanbul’daki her türlü pisliği öğrenmiş, birçok gücü eline geçirmişti. Ama umurunda değildi. Savaş’ın adını kullanmak, kendi adını kullanmaktan daha iyiydi. Gün gelip de işler istediği gibi gitmezse bok yoluna giden kendisi olmayacaktı. Bu düşünce ile yüzünde şeytani bir tebessüm belirirken yer altı dünyasının en iyi hackerlarından birini aradı. Tabi ki de yer altı dünyasının o öldürücü karanlığını ve kimi nasıl elinde tutması gerektiğini, hayatta kalmak için ne yapması gerektiğini avucunun içi gibi biliyordu. Tıpkı kimin ne işe yaradığını bildiği gibi…

    Yalnızca birkaç saat sonra Ateş ve Azad’a dair tüm bilgiler, fotoğrafları ve birçok önemli belgenin fotokopisi ile birlikte masasında dururken geriye doğru yasladığı sandalyesinde oturmuş, viskisini yudumluyordu. O bilgileri Savaş’a henüz vermeyecekti. Adamın sinirden kudurması ve bilgiler için kendisini yeniden araması için bir süre daha beklemesi gerekiyordu. Savaş’ın kendisine muhtaç olması hayvansı bir tatmin yaşatıyordu ruhuna.

    Yerinden kalkıp ofisindeki gizli bölmeye giderken sekreterini arayıp kendisine çıkmadan bir kahve getirmesini söyledi. Odanın içinde bulunan bu gizli bölmeyi, dikkat çekmemesi için bir giyim odası gibi dizayn ettirmişti. İçeri girildiği an birkaç farklı bölmeden oluşan bir kıyafet dolabı, aynalar ve küçük duş bölümü gözler önüne seriliyordu ama simsiyah dolap kapaklarından biri, ardında büyükçe bir yatak ve Barlas’ın zevklerine hizmet eden birkaç oyuncağı saklıyordu. Yeni bir oyun için inanılmaz derecede heyecanlıydı… Evet, Barlas’ın farklı bir oyun anlayışı vardı. Elbette o yaşlı moruk gencecik ve fıstık gibi sekreterleri becerirken kendisi kenara çekilip olanları izlemiyordu. Odasındaki gizli bölmeye girdikten sonra kendisini arayan ve odaya girdikten sonra bulamayarak gizli bölmeye giren meraklı kedileri kendisi de tatmin ediyor, onlara asla unutamayacakları anlar yaşatıyordu. Bu, Tanrı’nın ona verdiği bir güçtü ve o da bu gücü kullanmaktan asla çekinmiyordu. Kadınlar onun zevklerine hizmet etmek için varlardı. Aciz, meraklı ve zavallı yaratıklardı. Ruhunun ve bedeninin yaşadığı tatmin için olmasa varlıkları bile gereksizdi.

    Üzerindeki ceketi ve gömleği çıkarttıktan sonra eli kemerine uzanmıştı ki içeri giren ve kendisine seslenen kızı duydu. Dudakları keyifle kıvrılırken telefonunu eline alıp kızın hareketlerini izledi. Elbette odasında gizli kameralar vardı ve her anını kendisi bizzat kontrol ediyordu. Bu konuda kimseye güvenemezdi!

    Genç kız, üçüncü defa “Barlas Bey, kahvenizi getirdim efendim. İyi misiniz?” derken sinsice gülümsedi. Belli ki bu defa biraz daha uğraşması gerekecekti. Kenarda duran ceket askılığını bilinçli bir şekilde yere devirdi.

    Gürültüyü duyan kız, yüzünde dehşet verici bir panik ifadesi ile “Barlas Bey iyi misiniz efendim? Güvenliği çağırmamı ister misiniz?” diye sorunca içinden lanet edip onu odadan defetti. Bu aptal kızı işe kimin aldığını bulup o geri zekalı ile birlikte işten kovacaktı! Öfkeyle dolaplardan birini açıp üzerine siyah bir tişört geçirip çıktı odadan. Kapısını kilitlemişti elbette! Her ne olursa olsun kendisi yokken kimsenin ona ait bir yere girmesine izin vermezdi. Kimin ne yapacağını bilemez, kimseye güvenemezdi.

    Son zamanlarda sıklıkla ziyaret ettiği striptiz kulübüne doğru yol alırken, öfkesi hala dinmemişti. Günlerdir izlediği yeni dansçıyı gece yatağa atıp öfkesini onun üzerinde atmaya karar verdi. Striptizciler fahişe değil dansçıdır ayakları ona göre değildi. O sürtüğü yatağında istiyordu ve o, ne isterse o olurdu!

    Arabasını valeye teslim edip kulüpten içeri girerken herkesin gözü genç adamın üzerindeydi. Uzun boyu, yapılı vücudu, elaya çalan gözleri, hafifçe alnının üzerine dökülen gür, siyah saçları ile gören herkesi kendine hayran bırakıyordu ama bu yalnızca bir kamuflajdı. Paketi içindekinden daha pahalı olan bir hediye gibiydi Barlas. Tüm o mükemmel görselliğine rağmen içi boş, beş para etmezdi.

    Kendisine çevrilen bakışların da etkisi ile yüzündeki piç sırıtışı daha da genişleterek her daim oturduğu, sahnenin tam karşısındaki masasına kuruldu. Sahnedeki kızlara aç gözlerle bakan kalpazanlar ve onları baştan çıkarmak için her türlü hünerini hiç çekinmeden sergileyen, kendini onlara sunan kızlar, soluduğu hava ile birlikte ciğerlerine dolan sigara, şehvet ve alkol kokusu… Tüm bunlar tutkunu olduğu şeylerdi. Para için kendini ayakları altına seren ucuz fahişelerdi kadınlar. Hiçbir değeri olmayan zavallılar! Bu striptiz kulübü ise son zamanlarda önüne sürdüğü yepyeni fahişeleri ile bedenini ve karanlığını doyuruyordu. O, bu pisliklerle nefes alıp bunlarla yaşıyordu. Gözlerini açtığı ilk andan beri karanlık, efendisi olmak için elinden her şeyini almıştı. Tecavüze uğramış, günlerce aç kalmış, kendinden kat kat daha kalıplı şerefsizlerden hayvan gibi dayan yemişti. Ve daha o yıllarda acıyla inlediği her an hem karanlığa hem de tüm yer altına hükmetmeye yemin etmişti!

    Gözlerini kapatıp kendisine uzatılan sigaradan derin bir nefes çekerken tamamlanmış hissediyordu kendini. En güçlü, en ilkel dürtüleri haz denizinde boğuluyordu, o anda. Sigarasından son nefesini çekip oturduğu yerden kalkarken mekan sahibi ile göz göze geldi. Hiçbir şey söylemeden adamın odasına doğru yol aldı. Peşinden gelen adamın bir şey söylemesine izin vermeden “Sahnedekini gönder bana,” dedi ve tam kapıyı açacakken kendisine itiraz etmeye niyetlenen adamın yüzüne bile bakmadan boğazına sarıldı. Sol eli hala kapı kolunun üzerindeydi ve dik duruşundan hiç ödün vermemişti. Adamı önüne çekip gözlerini gözlerine dikerken ölüm dolu bir fısıltıydı dudaklarından dökülen.
    “Bana karşı koymanın ölüm fermanını okumak olduğunu bilmediğini söyle bana, hadi. O beş para etmez nefeslerini almaya devam etmene izin vermem için af dile benden.”
    İşte o, tam olarak buydu. İnsanlara acı çektirmekten zevk alan, etrafa saçılan haykırışlardan haz duyan bir adam…

    Saçlarının arasına yer yer beyazların karıştığı adam, nefes almaya zorlanarak, boğazını saran elden kurtulmak için debelenirken arkadan başka birinin sesi duyuldu. Nefes nefese peşi sıra dizdiği cümleler telaşının yansıması gibiydi…
    “Barlas Bey, lütfen affedin efendim. Dansçı kızı getirdim. Odaya girmek için izninizi bekliyor.”

    Barlas, kolunun altında amansızca çırpınan adamın yalnızca birkaç saniye sonra nefes alamaz hale geleceğini biliyordu ve arkasındaki adam elinden bu zevki aldığı için daha da sinirlenmişti ama o an için önemli değildi. Ne de olsa minik dansçı kızı onu bekliyordu. Adamı sağ tarafına doğru fırlatıp attıktan sonra kızın yüzüne bile bakmadan, incecik bileğini kavradı ve odadan içeri soktu peşi sıra. O an, yaşını olduğundan en az beş yaş daha büyük gösteren makyajı, bedeninin dörtte birini bile zorlukla örten kıyafetleri ve yüzündeki dehşet ifadesi ile yeryüzündeki en masum ve korunası insandı, genç kız. Ama onu koruyacak, zorla tıkıldığı odadaki iblisin ellerinden kurtaracak kimsesi yoktu.

    Kızın yüzündeki her ifadeyi özenle izledi Barlas. Baş ve işaret parmaklarıyla çenesini kavrayıp gözlerinin arasındaki bağı kurmak için kızın başını geriye doğru itti. O gözlerde gördüğü korku ve endişe yeryüzündeki en büyük armağandı karanlık ruhuna. Ve hazla geriliyordu kocaman bedeninin her bir hücresi… Yüzünde şeytanı bir gülümsemeyle süzdü tüm bedenini, genç kızın. Hiç düşünmeden üzerindeki kumaş parçasını parçalayarak sıyırdı bedeninden.

    İşte şimdi, oyun zamanıydı!

    Karanlık Ruhlar / Bölüm 1 – İlk Adım
    Karanlık Ruhlar / Bölüm 2 – Sayılı Değil midir Nefeslerimiz?
    Karanlık Ruhlar / Bölüm 3 – Kalbin Sırları
    Karanlık Ruhlar / Bölüm 5 – Pembe (?) Düşler
    Karanlık Ruhlar / Bölüm 6 – Senin için Öldürebilirim

  • Karanlık Ruhlar / Bölüm 3 – Kalbin Sırları

    Karanlık Ruhlar / Bölüm 3 – Kalbin Sırları

    Karanlık Ruhlar

    Dört bir yanı koyu renk camla kaplı şirket binasının yine camla kaplı devasa kapısından içeri girip asansöre doğru ilerledi Azad, dik duruşundan zerre ödün vermeyerek. Her tarafı şeffaf camla kaplı asansörden içeri girip Ateş Bey’in de yanına gelmesini bekledikten sonra otuz ikinci katı gösteren düğmeye bastı. Asansör hızla gidecekleri kata doğru ilerlerken ellerini koyu renk ceketinin iki yanından pantolonun ceplerinin içine sokmuş, duruşunu sanki mümkünmüş gibi daha da dikleştirmişti. İçeri adımlarını attıkları andan itibaren izlendiklerinin pek tabi ki farkındaydı. O yüzden ağzından tek kelime çıkmadığı ve içinde bulundukları asansörü ölüm sessizliğine bürüdüğü gibi, gözleri de ölüm soğuğuna bürünmüştü. Hafifçe kısılmış, buz mavisi gözlerini diktiği asansör kapısı, bir canlı olsaydı o gözlerdeki sertlik ve soğukluk karşısında yıkılması işten değildi…

    Her ne kadar arabadayken espriler yapıp ortamı yumuşatmaya çalışsa da Ateş Bey de en az Azad kadar ciddi ve sertti, o an. Sevdiği insanlar çevresindeyken yeryüzündeki en babacan insan olsa da savaş meydanına adım attığı an çelik bir zırh gibi kuşanırdı ciddiyetini. Ve şu anda bulunduğu yer, ruhunun en büyük savaşını vereceği adamları da içinde barındırıyordu. Bu farkındalık ile koyu lacivert, kumaş pantolonun ceplerine koyduğu ellerini yumruk yapmış, koyu kahve gözleri sanki mümkünmüş gibi daha da kararmıştı. Ağzının içindeki dişler biraz daha sıksa dayanamayıp parçalanacaktı! Yanındaki, kendisinden en az beş santim daha uzun olan adamın uyarır tondaki nefes alışı ile özgürlüğünü geri verdi parmaklarına. Burnundan aldığı nefesinin dudaklarının arasından salınmasına izin verirken tüm dikkati yeniden Azad’a yönelmişti. Evet, Ateş Bey de alışılmışın dışında birçok Türk erkeğinden daha uzun bir boya, yaşıtlarının aksine çok fit bir yapıya sahipti. Şakaklarının üzerine dökülen koyu kahve saçlarının arasındaki grilikler ve gözlerinin çevresinde yer edinen derin kırışıklıklar olmasa değme delikanlılara taş çıkarırdı. Duruşu dik ve kendinden emindi her daim.

    Azad’ın da yıllar içerisinde kendisini örnek alması hatta birçok konuda kendisinden daha da profesyonel ve başarılı olması bir yanını mutluluğun sarmasına sebep olsa da genç adamın işi abartarak, sevdiği insanlara karşı da taviz vermez o sert tutumunu sergilemesi diğer bir yanını hüzünlendiriyordu. Sevmeye, sevilmeye ihtiyacı vardı ama bu konuda elinden bir şey gelmiyordu. Sahip olduğu her şeyi ona verebilirdi hatta Azad’ın bundan haberi olmasa da vermişti. Yıllar önce vasiyetini yazmış, sahip olduğu her şeyi, sahip olduğu tek insana bırakmıştı. Yıllarca sevdiği kadının ve cennet kokulusunun yası kavururken ruhunu, Azad kurtuluşu olmuştu, acının en gaddar zindanlarında çürüyen benliğinin. Cennet kokulusu ait olduğu yere göçerken, kendi mavilerine eş mavileri barındıran başka bir kuzuyu göndermişti ona. O da kendi evladından ayırmamış, bir gün onun da kendisi kadar benimsemesini beklemişti. Yıllar içerisinde bir kez olsun kendisine baba desin diye beklemiş, elinden gelen her şeyi yapmıştı ama ne olursa olsun Azad, kendisine asla Ateş Beyden başka bir hitap kullanmamıştı. Şimdilerde bir de diline dolanan bir ihtiyar lafı vardı ya onu da ne kadar yeterli bulmasa da samimiyetini sakladığı bir kelime olduğunu düşünerek kendini avutuyordu. Kendi evladı yerine koyduğu bu yüreği yaralı delikanlının mutlu olmasını, ruhunun sevgi ile kuşanmasını diliyordu, her nefesinde. Ancak bu kadardı işte yapabilecekleri, maddi imkânlar elde edilmesi ve paylaşılması kolay olandı ama genç adamın yüreği çelik zırhlarla sarılmışken orada zorla bir sevginin yeşermesini sağlayamazdı…

    Her iki adam, asansörde bir an göz göze geldiler. Sert ve taviz vermez duruşlarında tek bir anlık bile bir yumuşama olmadı. Her zaman olduğu gibi önce birbirlerine gösterdiler birlikte nasıl da güçlü olduklarını ama bu defa ikisi de daha erken kaçırmıştı gözlerini…

    Dillerindeki bahane; katılacakları ihalenin, maddi olarak zerre umurlarında olmasa da istedikleri prestiji elde etmeleri için çok önemli olduğuydu ya aslında her iki adam da kendi içinde bambaşka sebepler taşıyordu. Yıllardır aldıkları nefesleri bile birbirinden saklamayan bu iki adam, ilk defa tamamen dürüst davranmamış, ihaleye bu kadar önem veriyor olmalarının asıl sebebini kendi içlerinde saklamışlardı. Ateş Bey, vasiyeti ile ilgili gerçeği de saklıyordu elbette Azad’dan. Çünkü biliyordu asla kabul etmezdi genç adam. Ama eğer planlarını gerçekleştirir de ruhundaki kara lekeden arınırsa ondan sonra daha fazla katlanmayacaktı lanet ettiği bu dünyaya, üstelik kuzusuna kavuşmasının vakti gelmişti de geçiyordu. Ondan sebepti ya checkup sonuçlarını saklayıp ihale için daha da fazla çalışması, her şeyi daha da hızlandırması…

    Otuzuncu kata ulaştıklarını gösterirken led ekran derin bir nefes alan iki adamın da yüreğinde tek bir duygu kaynıyordu o anda. Biri tüm geçmişinin intikamı ile yanıyordu, diğeri hem geçmişinin hem de geleceğinin…

    Otuz ikinci kata ulaştıklarını belirten minik uyarının ardından açılan asansör kapısından önce Ateş Bey sonra da Azad çıktı. Şirkete giriş yaptıkları an geldiklerini haber alan şirket sahibi, onları karşılaması için inanılmaz güzel bir kız göndermişti, her zaman olduğu gibi…

    Genç kız, yüzünde profesyonel bir tebessümle Ateş Bey’e yaklaşıp büyük bir özenle selamladı adamı. Sağ tarafına dönüp kendisine çevrilen buz mavisi gözlerle karşılaştığı an ise bir anlık bir duraklama yaşamış, bedeninin aynı anda kutupların zirvesinde donarken cehennem ateşlerinde kavrulduğunu hissetmişti… Bir anlık bir afallamanın ardından profesyonel duruşunu yeniden kuşanmış ve kendini toparlayıp Azad’ı da selamlayarak toplantı odasına doğru kılavuzluk etmişti onlara.

    Önünde adeta salınarak yürüyen kıza bakarken istemsizce kıvrıldı dudağının bir kenarı. Kızın orantılı ve düzgün bir vücudu olduğu inkâr edilemeyecek bir gerçekti. Ve genç kızın bunu sergilemekten hiç çekinmediği giydiği süper mini siyah eteği, kendisine en az iki beden küçükmüş gibi duran bembeyaz gömleği ve onun altına giydiği beyaz dantelli sutyeninden bariz bir şekilde anlaşılıyordu. Başka bir erkeğin kesinlikle ilgisini çekebilir hatta toplantı sonrası vaktini onunla geçirmesini sağlayabilirdi ama Azad, yıllar içerisinde o kadar çok karşı karşıya kalmıştı ki böyle şeylerle, artık yalnızca gülüp geçiyordu.

    Özellikle genç ve biraz da yakışıklı iseniz, rakiplerinizin de sizinle çalışmak isteyenlerin de en büyük kozları olurdu şehvet düşkünü olmanız. Elde edilebilmeniz için tek gecelik de olsa yatağınızı ısıtacak bir kadının ayarlanması yeterli olurdu ya Azad asla istediklerini vermemişti onlara. Vermeyecekti de! O yüzden insanların bu anlamsız çabaları ilk zamanlar her ne kadar canını sıkmış olsa da bir süre sonra umursamayı bırakmıştı. Kendi kazdıkları kuyuların üzerlerinin örtülmesine izin verse de içlerinin doldurulmasına izin vermiyordu ki günü gelince hepsini kendi kazdıkları kuyulara tek tek göme bilsin!

    Toplantı odasından içeri girdikleri an yine o karşı konulmaz, sert ve kendinden emin iş adamı maskesini takmıştı, her iki adam. Kendilerini karşılamak için ayağa kalkan herkes ile Ateş Bey tek tek tokalaşırken Azad, gözlerinin içine bakıp adlarını söylemekten çekinmedi. Ateş Bey de dâhil olmak üzere herkes onun bu özelliğine hem şaşırıyor hem de hayranlık duyuyordu. Çünkü daha tanıştırılırken insanların adlarını kendisi söylüyor, karşısındaki insana hâkimiyetin kimin elinde olduğunu adeta gözleriyle haykırıyordu.

    Onun bu özelliğinden habersiz Savaş, kendisine uzatılan eli sıkarken tam adını söyleyecekti ki o güçlü eller kendi elini sıkıca kavrayıp “Savaş Bey,” diyerek gözlerine kilitlenince kalakaldı. Bir süre adamın gözlerinin içine bakmaya devam etti Azad. İçinden taşan nefret, tüm benliğini sararken karşısında yavşakça sırıtan, koca göbekli herifi bulundukları katın camlarından birinden sarkıtmak ya da ona her şeyi itiraf ettirene kadar izlediği tüm o vahşet dolu filmlerdeki işkenceleri uygulamak arasında gidip geliyordu, ruhu. Ama yalnızca gözlerinin arasındaki bağı hiç koparmadan biraz daha sıktı elinin içinde ufacık kalan, kana ve pisliğe bulanmış, kırmızı ve siyahın en boktan tonlarını barındıran eli.

    Kendisine ukalalık ve kendini beğenmişlik ile bakan gözlerde görmekten haz aldığı bir korku yer edinince adamın gözlerinde, saniyelik bir sürede sol yanına doğru kıvrıldı dudakları, alayla. O kadar kısa sürmüştü ki bu eylem gerçekliği anlaşılmıyordu bile ve o, elini geri çekerken karşısındaki insan içindeki bilinmezlikle daha da korkuyor, panik ve öfkeyle sarmalanıyordu. İnsanların yaşadığı psikolojik sarsıntıları algılamak çocuk oyuncağıydı Azad için ve karşısındaki adamın öfkeden deliye dönmesi, etrafa saldırmaya başlaması için her şeyi yapmaya hazırdı. Öfke, kontrol kaybı demekti. Kontrol kaybı, hata yapmak ve hata yapmak, ölüm fermanını imzalamak demekti. Savaş, o fermanı yıllar önce imzalamıştı ya yine de her şeyden emin olmadan adım atmak Azad’ın yapacağı bir şey değildi. Her ne olursa olsun düşüncesizce hareket edemez, duygularının benliğine hükmetmesine izin vermezdi.

    Kendisi için ayrılan sandalyeye oturmadan hemen önce ceketinin ilikli olan düğmesini açıp sanki mümkünmüş gibi daha da büyüdü! Koca sandalye, onun oturuşu ile kaybolmuş, herkesin dikkati genç adama dönmüştü. Bir kez daha! Ve o, alışık olduğu bu farkındalıkla ruhunu beslemiş, gücün varlığını damarlarında akan kandan tüm benliğine ilan etmişti. O, Azad Ayder’di. Yıllarca içindeki intikam ateşi ile yanan ve bir daha asla yanmayacağına yemin eden, gücün ve öfkenin beden bulmuş hali!

    Karanlık Ruhlar / Bölüm 1 – İlk Adım
    Karanlık Ruhlar / Bölüm 2 – Sayılı Değil midir Nefeslerimiz?
    Karanlık Ruhlar / Bölüm 4 – Oyun Zamanı
    Karanlık Ruhlar / Bölüm 5 – Pembe (?) Düşler
    Karanlık Ruhlar / Bölüm 6 – Senin için Öldürebilirim

  • Karanlık Ruhlar / Bölüm 2 – Sayılı Değil midir Nefeslerimiz?

    Karanlık Ruhlar / Bölüm 2 – Sayılı Değil midir Nefeslerimiz?

    Karanlık Ruhlar

    Gözlerini açtığı an yeniden kapamayı diledi, derin bir iç çekişle. Geceleri, yorgunluk ve uykusuzluğa direnemeyen bedeni, uykuya yenik düşerken tek dileği oluyordu, doğacak günü görmemek, teslim olduğu karanlık tarafından sonsuza dek teslim alınmak… Ama her sabah çalan alarmın sesi, hala yaşadığının lanet bir kanıtıydı. Banyoya girip duşun altına attı kendini. Tanrının bir diğer laneti gibi olan şekil almaz, turuncu saçlarını şampuan demeye bin şahit isteyen bir sıvı ile yıkayıp duruladıktan sonra bir süre daha kaldı suyun altında. Ilık su, akıp giderken bedeninden sanki alıp götürecekmiş gibi hissettiriyordu, tüm yaralarını…

    Üzerine geçirdiği üzeri pamukçuklanmış ve aşırı derecede yıpranmış bornozu ile koşarak ayrıldı banyodan. Minik odasına dönüp iki kapılı, bir kapısı eskimiş de olsa boydan boya aynayla kaplı olan, küçük dolabından siyah bir kot pantolon ile aynı renkte bir kazak çıkarıp yatağının üzerine attı. Hafif bir u dönüşü yaparak dolapla dip dibe duran komodinin çekmecesinden de siyah bir külot ve sutyen çıkardıktan sonra sıyrıldı üzerindeki bornozdan. Küçücük odada hareket ederken elinin kolunun herhangi bir şeye çarpmaması mucize gibi bir şeydi. Ve bu mucize çoğu zaman gerçekleşmediğinden, kolları ve bacakları küçük morluklarla doluydu.

    İç çamaşırlarını giyip saçlarını gelişi güzel bir şekilde kuruttu eskimiş baş havlusuyla. Hala ıslak olan saçlarına aldırış etmeden pantolonunu ve kazağını da geçirdi üzerine. En son geçen kış aldığı kalın, içi havlulu çoraplarını geçirdi ayaklarına.

    Kıyafetleri, hiçbir zaman umurunda olmamıştı. Ne giydiği, ne kadar süredir giydiği hep gereksiz bir teferruattı ona göre ama her mevsim buz kesen ayakları, çok büyük bir belaydı başına. Kışın, özellikle de kar yağdığı zamanlar, iki kalın çorabı üst üste giyse de amfiye gitmek için yürüdüğü o kısacık mesafede parmaklarına felç indiğini hissederdi.

    Odadan ayrılmadan önce yatağının kenarında duran siyah sırt çantasını, son bir kez kontrol ettikten sonra şarj olması için prize taktığı ve yalnızca birkaç ay önce, yanında çalıştığı yaşlı kadının yoğun ısrarlarından sebep ikinci el telefonlar satan bir dükkândan aldığı telefonunu da cebine atıp kilitli olan kapıyı açarak dışarı çıktı. Kapıyı bu defa dışarıdan kilitleyip yurdun yemekhanesine doğru yol alırken bileğine taktığı siyah lastik toka ile saçlarını gelişi güzel bir şekilde topladı. Her ne kadar kalın olursa olsun aldığı hiçbir toka, saçlarını istediği ölçüde bir arada tutamıyor, her defasından sağından solundan saçlar çıkıyordu ve bu durum onu deliye döndürüyordu. Bıkkınlık ile dağılan saçlarını kulaklarının arkasına iterken yemekhaneye doğru giden yolda adımlarını daha da hızlandırdı.

    Son üç yılını, bu eski, her tarafı dökülen, harabe gibi yurtta geçiriyordu ama daha kötülerini de görmüştü. Hatta belki de içlerinde en iyisi burasıydı. En azından kendine ait bir banyosu ve anahtarı vardı. Düşününce hiç de fena değildi…

    Geçmişin lanet anılarının zihnine dolmasına izin vermeden girdi yemekhaneden içeri. Rastgele masalara oturmuş, bir yandan kahvaltısını yaparken bir yandan da kahkahalar atan, dedikodular yapan kalabalığa hiç bakmadan hazır kahvaltı tabaklarından aldı eline, bir fincan da çay doldurdu semaverin yanındaki kupa yığınından aldığı bir kupaya. Her zaman oturduğu masaya geçti. Tepeleme doldurulan şekerliğin içinden beş küp şeker alıp attı çayının içine. Küp şekerler eriyip karışırken köpük köpük yapıyordu çayın üzerini, o da bundan nefret ediyordu ama şekersiz de çay içemediğine göre başka şansı da yoktu. Şekerler tamamen eridikten sonra elinden geldiğince üzerindeki köpükleri kaşık ile toplayıp kurtulacaktı onlardan. Önüne konan neyse onunla yetinmeyi, alternatifler üretmeyi öğrenmişti yıllar içerisinde. Ve şimdi önünde duran hazır kahvaltı tabağı, hayatı boyunca sahip olduklarının en iyilerindendi. İnce bir dilim peynir, üç beş adet zeytin, buz gibi olmuş bir haşlanmış yumurta, hazır pakette reçel ve tereyağı…

    Her sabah olduğu gibi yine etrafındaki kalabalık ve gürültüye tezat, yapayalnız ve sessiz bir şekilde yaptı kahvaltısını. Çayının son yudumunu da içip çantasını aldıktan sonra ayrıldı yurttan. Ders zamanıydı artık.

    Rutin bir hale gelmişti hayatındaki her şey. Sabah kalkar, duşunu alır, yemekhanede kahvaltısını yapar, önce fakülteye ardından da çiçekçiye gider, gece 21:50’de tam da yurda giriş saatine son on dakika kala yurda dönerdi. Asla kimseyle konuşmaz, kimsenin ilgisini üzerine çekmezdi. Bir kez olsun ders çıkışlarında bırak sinemaya, tiyatroya ya da konsere gitmeyi bir alışveriş merkezine gidip yemek bile yememiş, boş boş da olsa mağaza mağaza gezmemişti ama eksikliğini de hissetmiyordu. Zaten insan bilmediği bir şeyin eksikliğini nasıl hissederdi ki? Hayatı boyunca hiç sahip olmadığı şey eksik de olmazdı.

    Amfiden içeri girip ilk sıraya yerleşti her zaman olduğu gibi. Evet, onun gibi insanların en arka sıralarda ve köhne köşelerde olması beklenirdi ama o, hiçbir zaman arka sıralara tünememişti, her daim ön sıralarda oturmuştu. Üç yıldır kimseyle konuşmadığından, kendisine bulaşan da pek olmuyordu. Elbette ilkokul ve lise yıllarının ilk zamanları bir cehennemden farksızdı ama onun hayatı cenneti ne zaman tatmıştı ki? Yıllar içerisinde alışmıştı itilip kakılmaya, hakaretler işitip de hiçbir şey diyememeye. Tam da bu sebeplerden aslında şimdilerde hayatının cennet zamanlarını yaşadığını düşünüyordu zaman zaman. Her ne kadar zaman zaman kendiyle çatışsa da artık kimseden dayak yemiyor, fakültede kimsenin alay konusu olmuyor, tacize ya da tecavüze uğramıyor, üstelik de part time işi sayesinde kendi parasını kazanıyor, bir şekilde kendi kendine yetiyordu. Hayatı boyunca hiçbir şeyi olmayan birine göre aslında tam da şu anda çok fazla şeyi olduğunu düşünmekten alıkoyamıyordu kendini. Ama içinde bir yerler ne olursa olsun çok daha fazlasına sahip olabilecekken elindeki üç beş parça şeyle kendini avutmasına izin vermiyordu.

    Arkadaş, aile, akraba ya da dost denen şeyler neye yarardı ki? Okuduğu kitaplarda bile insanlar hep dost dedikleri, aile dedikleri, arkadaş dedikleri ya da akraba oldukları kişilerin ihanetine uğramıyor muydu? Peki ya o? O da hayatının en büyük acısını, en yakını yüzünden yaşamamış, tüm yaşama sevincini kaybetmemiş miydi? Bu hayatta gerçekten seven ve mutlu olan kaç kişi vardı ki? Şahsen o hiç görmemişti. Sevmek ve bağlanmak acıdan başka bir şey değildi. Birine bağlanıp da mutlu olmak mümkün değildi!

    İnsanlar, yalnızca işine yaradığı sürece seviyorlardı bir diğer insanı. Menfaatler ve alacaklar bitince sevgi de bitiyor yerini insanlığın en ilkel duygularına; haset ve nefrete bırakıyordu.

    Onun da yıllarca en yakın olduğu duygu değil miydi nefret? Hem de en sevdiklerine, en sağlam düğümlerle bağlandıklarına… Aldığı her nefes ruhuna nefreti aşılamamış mıydı yıllarca?

    Gerçi artık ondan da vazgeçmişti. Ne uğruna, kimden nefret edecekti ki?

    Kim bilir, belki de köhne bir köşe başında geberip giden birinden mi nefret edecekti? Yoksa daha ne olduğunu bilmeden kaybettikleri uğruna mı bileyecekti nefretini? İşte tam da bu sorulardan sebep boş vermişti. Yok saymış, aldığı nefes kadar yaşamaya karar vermişti. O yüzdendi ya tek temennisi alacağı nefes sayısının az olmasıydı ve yine aynı sebeptendi düşündüğü her an daha sık nefes alıp verişi…

    Sayılar geri geri dökülecek ve o, son nefesle birlikte sonsuz uykusuna uyuyacak, kötülüklerin, kâbusların, acıların kol gezdiği bu diyardan sonsuza dek kurtulacaktı.

    Bir hayal miydi? Kim bilir belki… Ama ya değilse? Ya aslında gerçeğin ta kendisi ise?

    Ama ya değilse? Ya aslında gerçeğin ta kendisi ise?

    Karanlık Ruhlar / Bölüm 1 – İlk Adım
    Karanlık Ruhlar / Bölüm 3 – Kalbin Sırları
    Karanlık Ruhlar / Bölüm 4 – Oyun Zamanı
    Karanlık Ruhlar / Bölüm 5 – Pembe (?) Düşler
    Karanlık Ruhlar / Bölüm 6 – Senin için Öldürebilirim

  • Karanlık Ruhlar / Bölüm 1 – İlk Adım

    Karanlık Ruhlar / Bölüm 1 – İlk Adım

    Karanlık Ruhlar

    Selamlar 🙂

    “Karanlık Ruhlar” adlı hikayemin ilk bölümü ile karşınızdayım. Hikayenin diğer bölümlerinin yayınlanma günleri Çarşamba ve Pazar olarak devam edecek.

    Keyifli Okumalar 🙂

    Tanıtım: Biri karanlık bir gecede açmıştı gözlerini dünyaya, biri kısacık ömründe yaşadığı en güzel gününün ardından tanışmıştı karanlıkla, diğeri ise hep karanlıkla var olmuş, onunla çoğalmıştı. Onlar, ruhları karanlıkla kavrulmuş üç yaralı genç Aymira, Azad ve Barlas… Karanlığın içinde yitip gitmek de önüne çıkan minik parıltıları toplayıp yolunu aydınlatmak da kendi elindeydi insanın. Peki ya onlar? Kendi yıldızlarını yaratabilecek miydi? Yoksa her biri karanlık kuytu bir köşede yitip gidecek miydi?

    Ruhlarla ilgili bir hikaye değildir. Hikayede tecavüz, darp vb. (+18) içerik yer almaktadır. Yaşınız uygun değilse okumayınız.

    1. Bölüm: İlk Adım

    Gözlerini açtığı an derin bir nefes çekti içine. Lanet olası karanlık yine rehin almıştı ruhunu. Yine kapkaranlık gökyüzüne uzanan alevlerin dumanı dolduruyordu ciğerlerini de kesiyordu soluklarını. Lanet etti bir kez daha. Yaşadıkları, yaşayamadıkları ve tüm kayıpları için lanet etti! Gözlerini kapatıp uyku denen o lanet şey benliğini ele geçirdiği her an yaşadığı kâbuslar için lanet etti. Uykuya direnemeyen benliğine lanet etti. Aldığı nefeslere lanet etti. O aşağılık herifi hala bulamadığı ve intikamını alamadığı için lanet etti. Hayata ve ona dair her şeye lanet etti!

    Bir hışım girdiği banyoda, soğuk suyun altında, tenindeki terden kurtulurken başını duvarlardan birine yaslamış, nefeslerini düzene sokmaya çalışıyordu. Yıllardır her sabah aynı şeyi yaşamaktan bıkmıştı artık ama ne yaparsa yapsın geçmişin karanlığı peşini bırakmıyor, boynuna doladığı ilmeği daha da sıkıyordu. Her geçen gün daha fazla, daha fazla…

    Yumruk yaptığı elini duvara geçirirken kaçıncı kere olduğunu bilmediği bir lanet ve küfür savruldu dudaklarının arasından. Soğuk duvarlara çarpıp kulaklarına dolan sesi, üzerine dökülen sudan daha soğuktu. Ruhunu, benliğini donduruyordu.

    Musluğu kapatıp çıktı duşa kabinden. Neredeyse bir oda büyüklüğünde olan banyoda duşa kabinin hemen sağında duvarın tamamını kaplayan, beyaz bir dolap vardı. Dolaptan aldığı havlulardan birini beline sararken diğeri ile saçlarını kurulayarak ilerledi, tam karşısında duran aynaya doğru. Islak ayakları buz mavisi, su geçirmez parkelerle kaplı zeminde izler bırakıyordu. Aynanın karşısına geçtiği an yüzünü incelerken buldu kendini. Yıllar içerisinde ne çok değişmişti her sabah karşılaştığı yüzü. O, annesinin öpüp okşadığı tatlı çocuk değildi karşısındaki, şimdi kendine bile yabancıydı…

    Elini hafifçe çıkmaya başlayan sakallarının üzerinde gezdirirken geçmişin anıları acı acı çaldı kapısını bir kez daha. Babası banyoda tıraş olurken onu izlediği, büyüyünce ben de babam gibi tıraş olacağım, annem beni de öpecek yanaklarımdan sonra da dudaklarımdan öpecek. Bana ne işte öpecek!, diyerek babası ve annesi arasında mekik dokuduğu güzel ama hatırladığı her an acı veren anıları…

    Gözlerini yumup derin bir nefes aldı. Kafasını hırsla iki yana kütletip çıktı banyodan. Banyo kapısının hemen yanında bulunan kapıyı açıp girdi kıyafet odasından içeri. Gözüne ilk çarpan siyah takımı ve gömleği alıp giydi. Kravatlarının bulunduğu çekmeceyi açıp oradan da siyah bir kravat çıkardı.

    Kocaman odanın komple bir duvarını kaplayan aynanın karşısında gördüğü adam, ona göre sevgisiz, bomboş ve kimsesiz olsa da birçoğuna göre karşı konulmaz bir çekiciliğe ve güce sahipti. Masmavi gözleri, gördüğü an insanı içine çekiyor, özellikle kadınlar bakışlarındaki o girdaba kapılmaktan kendilerini alıkoyamıyorlardı. O gözler, hafifçe kısılıp da öfkeyle harlanınca dünyaları yakabileceğini düşündürse de aynı oranda olan soğukluğu ile iliklerine kadar dondurabiliyordu insanları. Genç adamın her daim sergilediği kendinden emin duruşu, gücün ve kontrolün kimin elinde olduğunu gayet net bir şekilde gösteriyordu herkese. Dimdik omuzları, 1.90’nın üzerindeki uzun boyuyla bir olunca daha da erişilmez bir his bırakıyordu insanın üzerinde. O, kapılması kolay ama elde edilmesi zor bir adamdı. O, nefret etmesi kolay ama savaşması, yenmesi zor bir adamdı.

    Odasından çıkmış salona doğru ilerlerken Ateş Bey’in sesini duyunca yönünü değiştirerek mutfağa doğru ilerledi. İki katlı bu evde Ateş Bey üst katı tamamen genç adamın kullanımına bırakmıştı. Yatak odası, katın tamamını kaplayacak şekilde oluşturulmuştu. Çalışma odası, yatak odası, banyosu, küçük çaplı spor odası ve kıyafetlerinin bulunduğu giyim odası tamamen ayrı gibi dursa da aslında iç içeydi. Merdivenlerden çıkılınca sağda duran kapı yatak odasına açılırken diğer odaların kapıları yatak odasının duvarlarına konumlandırılmıştı. Aynı zamanda çalışma odasından da doğrudan banyoya açılan bir kapı vardı. Dolayısıyla genç adam yatak odasına girdiği an bir daha kimseyle karşılaşma riski olmadan istediği şekilde dolaşabiliyor, sporunu yaptıktan sonra doğrudan banyosuna ulaşabiliyor ya da istediği an çalışma odasına girip işlerini halledebiliyordu.

    Alt katta ise mavi ve beyaz renklerinin hâkim olduğu geniş bir salon, Ateş Bey’in çalışma ve yatak odası ile mutfak bulunuyordu. Evin temizlik, yemek gibi işlerini yapması için tuttukları Yeliz Hanım ise bahçeden mutfağa bağlantılanan müştemilatta kalıyordu.

    Yeliz Hanım ile derin bir pazarlık içerisinde olan Ateş Bey ilk etapta genç adamın mutfağa geldiğini fark etmese de Yeliz’in yüzünde oluşmaya başlayan tebessümü görünce anlamış oldu arkasında birinin olduğunu ve tabi o kişinin kim olduğunu da… Yakalanmış olmanın verdiği sinirle, genç adamın bir şey söylemesine izin vermeden “Ooo paşam! Uyanabildiniz mi sonunda! Bir an toplantıyı boş verdiğinizi ve güzellik uykunuzdan feragat edemeyeceğinizi düşünmüştüm de ben,” dedi, konuyu değiştirme çabasıyla.

    Karşısındaki yaşından çok daha dinç duran adamın blöfünü görse de “Uyandım Ateş Bey. Hiç merak etmeyin sizi o aç kurtların arasına asla tek başınıza göndermem,” diyerek adamın oyununa eşlik etti. “Yeliz Hanım, varsa bir çayınızı içerim, siz de o sırada Ateş Bey’in ısrarla getirmenizi istediği şeyin ne olduğunu anlatır hatta mümkünse önüme getirirsiniz dimi?”

    “Höst haytaya bak! Ne zamandan beri kendi evimde yediğimin içtiğimin hesabını verir oldum ben?”

    “Yaklaşık 10 gün önce saklamış olduğunuz Checkup sonuçlarını öğrendiğimizden beri olabilir mi acaba? Ah pardon saklamamıştınız sadece 5 aydır uygun bir zaman bulamamıştınız söylemek için öyle dimi?” diyerek bıyık altından gülse de aslında Ateş Bey’in checkup sonuçlarının kendilerine söylendiği gibi iyi olmadığını öğrendiğinde yaşadığı endişe hiçbir şeyle ölçülemezdi. Bu hayatta her şeyini kaybetmişken tutunduğu dal olmuştu Ateş Bey onun. Şimdi onu da kaybederse aldığı nefesin, yaşadığı hayatın ne anlamı kalırdı ki? İçine girdiği kasvetli havayı dağıtmak için kafasını şiddetle iki yana salladıktan sonra ne zaman konduğunu fark etmediği çayından bir yudum aldı.

    “Hadi bakalım koca kurt savaş meydanını boş bırakmaya gelmez. Kazanılması gereken bir zaferimiz var!”

    “Bırak zevzekliği de söyle Harun’a hazırlasın arabayı.”

    Hiçbir şey söylemeden yüzünde hafif bir tebessüm ile ayrıldı mutfaktan. Ama evin kapısından çıktığı an dikleşen omuzları, düz bir çizgi halini alan dudakları ve buz mavisi gözleri ile görenin kanını donduran o soğuk duruşuna bürünmüştü.

    Daha sesini çıkarmadan “Arabanız hazır Azad Bey, Ateş Bey’i beklemeden mi çıkacağız. Yoksa kendileri de gelecekler mi?” diye soran Harun ile göz göze geldi. Adamın koyu kahve gözlerine diktiği gözleri verdiği tek cevaptı. Arabanın arka koltuğuna yerleşip bekledi.

    Ateş Bey, onun tam aksine yüzünde babacan bir tebessüm ile çalışanların hepsini selamlayıp Harun’un da omuzunu hafifçe sıktıktan sonra oturdu genç adamın yanına. Araba hareket edene kadar tek laf etmeseler de ev görüş açılarından kaybolunca tutamadığı kahkahası ile “Yazık be oğlum, adamlar korkundan nefes alamaz hale geliyorlar, bari zavallı Harun’a acı da o dondurucu bakışlarını çocuktan uzak tut,” dedi.

    Taviz vermeyen bir ses ile “O da o ahmak sürüsünün önünde zevzeklik edip asabımı bozmasın!” dese de kendisi de en az Ateş Bey’in sevdiği kadar seviyor, güveniyordu Harun’a.

    Toplantının yapılacağı şirketin önünde duran araçtan inerlerken Ateş Bey’e önden gitmesini söyleyip kendisi Harun’a yaklaştı ve varla yok arası bir ses ile “Dua et Harun. Ayrıca evine gidip karın ve kızınla vakit geçir, bugün izinlisin,” diyerek bahçedeyken sergilediği sert tavır için olan üzüntüsünü göstermiş oldu genç adama.

    “Başaracağınıza eminim Azad Bey. Sonrasında sizi güvenli bir şekilde evinize ulaştırmak üzere burada olacağım. Her zaman…” diyerek bir baş selamı verip arabaya geri bindi, Harun.

    Azad, minnetini gösterir bir şekilde gözlerini kapatıp kısa bir süre için sıktıktan sonra arabaya arkasını dönüp şirkete doğru ilerlerken içinden ‘Benimlesin dimi annem? Cennetten duaların benimle… Ve ben senin duaların ile başaracağım. Senin için başaracağım!’ dedi. Son kelimesi ile duruşu sanki mümkünmüş gibi daha da dikleşmiş şirketten içeri ilk adımı atmıştı.

    Karanlık Ruhlar / Bölüm 2 – Sayılı Değil midir Nefeslerimiz?
    Karanlık Ruhlar / Bölüm 3 – Kalbin Sırları
    Karanlık Ruhlar / Bölüm 4 – Oyun Zamanı
    Karanlık Ruhlar / Bölüm 5 – Pembe (?) Düşler
    Karanlık Ruhlar / Bölüm 6 – Senin için Öldürebilirim