Yazar: İrfan Alış

  • Dükkan

    Dükkan

    Yurtdışından ülkeye dönmüş. Bi kaç işten kovulmuş. En son portatif kaynak makinesi satıcılığından istifa etmiştim. Tabii ki hesapta. İstifaymış. Ne istifası? Son yaptığım çıkıntılıklardan sonra kovulmam kesindi. Hayatın berbat olunca böyle insan kendine boktan yalanlar söyler. Umutlarım kırık, eve dönerken ara sokakta bir kiralık levhası çarptı gözüme. Tabi be abicim der gibiydi. Tabiiii işte bu. Alüminyum doğrama ve panjur dükkanı. Birden tıkırında bi dükkan hayali geçti gözümün önünden. Çıraklıktan gelmiş; bu işleri nasılsa öğrenmiştim. Ve hep asıl işim bu olmayacak demiştim kendime. Tükürdüğümü yalamıyorum diyen yalancıdır. Noolcak ki gencim, güzelim, yalarım, yutarım tükürüğümü. Bıktım artık kovulmaktan. Bir yerim olsun benim de. Abime danışıyım dedim. Ben dükkan açsam mı derken daha, çoktan vazgeçmeye başlamıştım ki. Kalk gidip bakalım dedi. Nasıl tamam dedim hala bilmiyorum. İşte burdayım. Dükkanımda. İşlerin rayına girmesi fazla uzun sürdü. İlk günler, çok genç ve parlak olduğumdan içeri giren müşteri patron nerde? diye sorduğunda,” ben”! diye cevap verirken sesim”karamurat benim”! diyen yeşilçam figüranlarına benziyor. Bir dükkan nasıl gerçek bir dükkan olur?? Bi kere gelenekleri oluşur. Mesela çırak çay demler. Ve çırak kalfa olur. Soba yanar. Radyo çalar. Hep aynı kanaldadır ve kısıktır. dinlemezsin. Müdavimlerin vardır. Çeşit çeşit. Toto veya at yarışı oynayan işsiz güçsüz tayfa ya da iş arayan talebe veya oğluna telefon ettiren yaşlı teyze, yoldan geçen kızları kesmeye gelmiş yeni yetme. Dekopaj lazım beş dakkalığına diyen ve bi daha getirmeyen yavşak herif ve tabii ki dükkanın asıl varlık sebebi. Müşterilerimiz. Çeşit çeşit. Ve bir de o dükkana alışan sokak hayvanları. Sev ya da sevme onlar gelir. İste ya da isteme onlar dükkanı ele geçirir. Sen dükkancısın. Ve sadece bize saygı duy çekil önümüzden, edasındadır hayvanlar. Kuralların var.”Al onları bi yerine sok’ der gibilerdir. Sokak hayvanları da olsa, ad takarsın. Mesela nedense tavırlarını bir şekilde o na benzettiğim erkenden ölen yavru kedi. Müslüm. Trafik kazası sebebiyle kuyruğunu kullanamayan ölü kuyruk caşua (okunuşu böyle siz aslını bilirsiniz). Bazen plastik tokmağımla vururdum kuyruğuna, hani can bu geri gelir melir diye. O etrafa bakmaya devam ederdi. Ben de bunu kullanırdım bazen. Mesela, bana aşık evde kalmış mahalle kızlarını şok etmek için. Kızların gözlerine korkutucu bakarak tokmağı kaldırır ve kedinin kuyruğuna küt diye indirirdim. Ay manyakkk çığlıklarına, kedi nooluyor der gibi sakince bakar, kıpırdamazdı. Veee eyvah Necdet. O yıllar tv’de ki o karaktere ne kadar benzerdi. Koca kafalı iri yarı, kirli suratlı. Hafif yamuk bakan alaca beyaz kedi. Mahalledeki tüm yavru kedilerin babasıydı. Dükkanın kapısına düzenli işerdi. Hatta ben orda dikilip mahalleyi keserken dahi. İşaretlerdi kapıyı ve beni, onun bölgesindeydik artık ne de olsa. Eyvah Necdet. Ağır abi. Ve bu sokak aleminin en kötü adamı, en tehlikelisi arada uğruyan arap adını taktığım siyah köpek. Hep koşardı. Hiç durduğunu görmedim. Parlak siyah bol kaslı bir kırma. Ciddi,suratsız ve soğuk. Kedilerin amansız düşmanı. Eyvah Necdet’i öldürdüğü gün ismini değiştirdim. Katil… Dükkanın insanları ve hayvanları birlikte yaşar. Çıkarları ve ya duyguları ve ya ruhları bu yerde çakışır ve dükkan dükkan olur. Ve birçok olay yaşanır. Ve yıllar geçer. Bir gün dükkanın da kıyameti gelir. Kapanır… Dükkancı ordan gider birgün. Ve oranın ruhunu yanına alır giderken. Gittiği her yerde o ruhla işaretler. Aynı eyvah Necdet gibi.

  • Domates

    Domates

    Domates fidesi.. nisan sonu dikilir… can suyunu verir bir iki hafta sularsın düzenli… hele gübresi de varsa bir de, domates fidesi yaşama sevinciyle gövdeye verir tüm enerjisini.. ve büyür… dallanır budaklanır öyle.. horozlanan kabadayı gibidir domates… kimsin lan sen der edasındadır.. oysa yaz sıcaklarının osmanlı tokadını yememiştir henüz.. bunun karşısında acizdir.. bilemez bunu.. ama sen bilirsin. çapalarsın çıkarın vardır ondan çünkü… çapalarken diplerini boşaltıp toprağa yatırırsın sen uyma ona der gibi.. domates itiraz etse de dibindeki toprağın yumuşamasına karşı koyamaz ve yatar üstüne. üstünü örtersin toprakla sakinleştirir uyutursun ve yine sularsın… gövdesinden köklenir tekrar sapasağlam olur bu defa.. olgundur domates artık.. o serseriliği gitmiştir.. sakince büyür.. son bir kez daha sularsın… sonra suyunu kesersin… aniden.. hiç su vermezsin… domates paniğe kapılır. öleceğini sanır… artık sonun yaklaştığına inanır ve çiçek açar.. ve o çiçekler domates olur. kandırırsın domates ağacını… kıpkırmızı domates meyvesinin içindeki tohumlar ölümden kaçışın tek yoludur… geleceğe doğru.. ve işte bizim domates dediğimiz şey aslında… domates bitkisinin ölüm korkusudur…

  • Çapa

    Çapa

    Bahçeye girdiğimde, yorgun düşmüş fideler bana sanki yardım et ölüyoruz diyorlardı …Etrafları serseri otlarla dolu..Boğulmuş ve kimisi sararmıştı..Biberler küçücük ve sanki ağlıyorlardı…Aniden karar verdim…Elime aldığım çapa sanki Artur’un kılıcı haline geldi bir anda..Başkaldırmış hain ve çılgın otlara haddini bildirdim..Kan ter içinde iki saatin sonunda elimdeki çapayı tutacak halim kalmamıştı..Etrafım öldürülmüş otlarla dolu.Ve acıyla doğruldum şöyle dimdik durup sırtımı esnettim…Terim gözüme doldu…Sanki ağlamışım gibi.:)) Sonra veciz bir şekilde mırıldandım …..Ne çok can aldım tanrım dedim etrafıma bakıp..değer miydi?Aklıma mangal ateşinde pişen güveç geldi…e tabii ki dedim ve yürüdüm gün batımına doğru..

  • Kasaba

    Kasaba

    Popüler olamamış Ege kasabalarının birindeyim.. gereksiz bir iş için yine çok gereksiz bir adamı bekliyorum.. köyün yuvarlak bir meydanı ve meydanın ortasında alakasız bir yere bakan bakımsız Atatürk heykeli var.. akşam saatlerine yaklaşıyoruz.. ve ben zaten yorgun başladığım günü bi an evvel bitirip bu sıkıcı yerden gitmek niyetindeyim.. adamın gelmeyi vaat ettiği kahve burası olmalı.. içerde bi kaç okey oynayan masa ve tek tek masaların kenarına ilişmiş ölümünü bekleyen buruşmuş ihtiyarlar var… kahve masaları alındığı günden bu yana boyanmamış… masaların üstü şark köşeleri için üretilmiş adamın dirseğine batan pütürlü ve hiç moda olamamış ve olamayacak zavallı renklerde yapılmış çin malı örtülerle kaplı… televizyon eski ve sanki çalan olurmuş gibi demir paslı bir kasanın içinde kilitli ve sesi de sonuna kadar açık.. haberleri dinleyen bir huysuz ihtiyar haricinde kimsenin seyretmediği… televizyonda seyrettiği herkese ve her duruma küfretmeye meyilli.. okey oynayanlar dahil kimse birbirine yüzüne bakmıyor bu kahvede.. ta ki ben usta bana bi çay versene deyip meydana bakan ruhsuz bir masaya oturana kadar.. taptaze ve bu kahvenin aksine hayat dolu şahane ve çok iyi demlenmiş çay geliyor.. ve çay iyi geliyor… orada bulunanlar uzun ve bakımsız saçlı ve terörist sakallı bu iri adamdan yani benden rahatsız gibiler… 70’lerde dondurulmuş hayatlarının içine destursuz dalmış bu adamı merak ediyor gibiler… tv seyreden adam politikacılar ve kürtler ve diğerleri için hep aynı küfürlü kelimeyi söyleyip duruyor.. memleketin anasını si…..ler.. kalabalık iplemiyor.. ve ben hala burdayım.. adam gelemiyor gibi saatinde.. insanlar bana sorular soruyor hafiften ”seni ilgilendirmez bak işine hoca ”tarzı cevaplarla sayıyorum.. bu acaip kılıklı adamın gitmesini ve herşeyin eski haline dönmesini ister gibiler.. ama yağma yok.. bir de kahve söylüyorum.. orta.. kahveci kafasıyla tasdikliyor siparişimi.. beni bi müddet sonra unutuyorlar.. artık Atatürk büstü kadar bakımsız ve onun kadar ortama yabancıyım.. kahvemi içiyorum ve masaya para bırakıp.. ordan gidiyorum.. yuvarlak köy meydanınında yuvarlak gölgeleri eziyor arabamın tekerlekleri…

  • Hayal

    Hayal

    Neden hayal kurar insan.? çünkü hayaller ve amaçlar bizi ayakta tutar… çoçukken kurulan hayallerin en iyi tarafı rasyonel olamamasıdır.. bi kere kısıtlamassın kendini…. sallarsın.. ne olacan sen büyüyünce yavrum? astronot olcam:))) nasıl yani.. baban fabrikada işçi, annen ev hanımı.. para yok pul yok. çoçuk zaten sıradan bi çoçuk.. en iyi ihtimal ikincide anlıyor.. soruyu soran bilir cevabı… ama çok gerçekdışı olsa da hayaller, yine de edilir.. hani vardır ya havalı klişe sözler gerçekçi ol imkansızı iste..:)) olur tatlım.. smile ifade simgesi gazla bi yere kadar gidersin.. alt yapısı olmayınca insanın biyerde tökezliyor… neyse bizim de çoçukken buna benzer hayallerimiz vardı.. hala hatırlıyorum söylediklerimizi. sınfta ”doktor olacam herkese yardım etcem” diyen kız mesela .. ev hanımı üç çoçuk sahibi. dışardan ödüyor sgk primlerini.. kupon kart ne varsa toplar.. nerde promosyon varsa faydalanır… iki al bir öde.. 50 tl den fazla alırsan bi kilo çay 5 tl. puan topla . topla.. toplaa. koca işçi.. babası gibi.. hayallerindeki erkekle uzaktan yakından alakası yok.. ama mutlu sayılır.. yani sızlansa da ”noolcak işte geçinip gidiyoruz. der… pilot olacak olan vardı bi de .. elektrik dükkanı açtı. böyle tutumlu tipler vardır.. işini bilir.. sefer tası ile yemeğini evden getirir.. her şeyi ucuza mal eder.. kayık yapar tekneye çevirir.. öyle oldu.. yani hiç ama hiç uçamadı. kendi yaparsa uçağı belki :)).. babamın inşaatı var orayı bana vercek diyen en gerçekçimiz.. muteaahit oldu.. nispeten iyi yakın yani. ama onun da örnek aldığı babasından farklı olamadığı bir gerçek.. ha o bunu istedi mi bilmiyorum.. bastırılmış bir aile içindeyken sana sormuyorlar ne istediğini… çoğumuz uzağa gidemedik.. bi kaç inek vardı sınıfta onlar bile sıradan memurluk işlerine girdiler.. süprizler hep olur ama çoğu zaman uzağa gidilemez…. yaşam alanına yakın yerlerde takılıp kaldılar onlarda.. yanlış bişey yok bunda.. hayatın kareleri, kalıpları, köşeleri kesti aldı bütün yuvarlaklarımızı.. ama gerçek şu ki. hayaller ve gerçekleşenler arasındaki uçurum belirler toplumun gelişimini….. insanların hayalleri yoksa ve gerçeğe dönüşmüyorsa toplumu yönetenlerin hayallerini gerçekleştiriyordur.. ve bu yönetenlerin hayallerinin bedeli çoğu zaman hayali olmayanlara fatura edilir..

     

  • Yazlıkçılar

    Yazlıkçılar

    Yazlıklar boşalınca ege kasabalarında ve panjurlar kapatılıp hayalet şehirlere dönüşünce, kediler ve köpeklerin üstüne sönmüş mangalların hüznü çöker.. hareketli günlerde beğenmedikleri yemek artıklarıyla dolu çöp kutularının boşalmasını anlayamayıp inatla karıştırırlar.. hazır olmadıkları kış günleri yakındır.. çoğu baharı göremeyecektir.. hala açık olan balıkçı barınaklarının yaşlı bekçileri gıdıları şişkin yazlıkçılar gibi yemek veremez onlara.. son açık kalan evlerdeki insanların da bu kalabalık hayvanları doyurması imkansızdır.. ve kedileri kucağından indirmeyen çocukların şefkati en imkansız hayaldir artık.. sahillerde dolanan köpeklerin durumu içler acısıdır.. yazlıkların müdavimi olmak en büyük hatalarıdır.. sonbaharın ilk yağmurlarıyla ıslanınca boş evlerin pergulelerinin altında yatarlar.. sessiz evlerin sessiz misafirleri..

  • İstasyonlar

    İstasyonlar

    Bekleme salonundan içeri adımımı attığımda çoktan vazgeçmiştim içeri girmekten.. dışarıya attım kendimi.. yasak masak bi şekilde sigara içmek istiyordum.. bi kenara pısıp çevreye baktım… kameraların az olduğu ıssız istasyon köşesine gidip sigaramı yaktım.. neden sonra uzaklardan gelen ses ve ışık uyandırdı beni.. sigaramın bitmesini beklemeden geldi tren….. dalmışım.. Tren uzak yerlerden gelmiş olduğundan sıkıntı kokuyor insanlar, kapıları eski ve yaşanmışlık dolu… yolcular varmaya yakınlar evlerine.. bu son iki saatlik bölümüne katılıyor olmama rağmen, hep oradaymışım gibi çabucak ayak uyduruyorum ortamdaki sıkıntıya.. boş koltuk bulmam bir mucize… hemen yan koltukta kitap okuyan gözlüklü güzelce bir kız var.. karşısındaki sevgilisi ve ya arkadaşı olabilir… çünkü arada bir kaçamak bir şekilde kızın vücuduna göz atıyor.. gizli ve utangaç yaşanmamışlık kokan ya da ben öyle sanıyorum.. neyse…. az ilersinde çok çoçuklu aile, çoçuklarıyla yaptıkları mücadeleyi kaybetmişler.. anne uyukluyor ve baba kaybetmiş iktidarı.. çocukların zaferini kabullenmiş.. muzaffer çoçuk babasının kucağında ve onun burnunu sıkarken bana bakıyor.. ifadesi yok.. şaşırıyor mu? korkuyor mu? kızıyor mu? anlaşılamıyor.. çoçukları işte bu yüzden severim ve merak ederim… nasıl görünüyorum ona ve ne hissediyor??.. hayal güçleri ne kocamandır onların… kaşlarımı oynatıyorum gözleri açılıyor… ellerini vuruyor birbirine.. tam çözecekken birbirimizi restorandan dönen bir memurlar grubu geçiyor aramızdan bölüyor bakışmamızı.. çoçuk ilgisini kaybediyor.. çeviriyorum başımı.. pencereden berbat dumanlarını savuran fabrikaları görüyorum.. korkunç büyüklükte bacaları ile yaşamadığıma dua ettiriyorlar bana, buralarda.. ilk istasyona geldiğimde bekleyen insanları gördüğümde ben de çok küçüktüm şu çoçuk gibi…. ne anlamsızdı istasyon.. bir kaç bank ve oturanlar neyi bekliyorduk.. ve nasıl gelmişti tren?.. bir mucize…. trenler hep aynı hissi verdi bana.. mucize…. babam ölmemiş takım elbiseli.. ve ben kucağındaydım… dışarı bakardım.. çok saçma gelirdi herşey.. devamlı geçen elektrik direkleri.. biz mi giderdik onlar mı algılayamazdım.. hayal gücüm mü yaratıyor bu algı bozukluğunu??… trenin raylardaki sesi mi? bilmiyorum.. indiğimiz istayonlar’da çabucaktı herşey.. çabucak yürürdü insanlar… çabucak satılırdı tren istasyonundaki büfede, kırmızı ışık altındaki salça havuzundaki sosisliler.. çabucak koştururdu minibüsçüler.. ve babam… babam da elimden çabucak tutup çekerdi…. ayaklarım çabucak yerden kesilirdi.sonra… sonra büyüdük… ve lise yıllarında kaçak bindiğimiz trenler.. serserilik her getto çoçuğunun kaderidir… meslek lisesinden arkadaşım celal’le birlikte.. onun işyeri oldu istasyon zaten daha sonra… ıvır zıvır satardı… askere bu istasyondan gittim…. bakırköy den almıştım kağıdımı askerlik şubesinden. bitirdim teskereyi bu istasyondan gelerek aldım.. celal in devamlı takıldığı yerdi burası… döndüğümde de evine gitmiş ve bulamamış ve annesinden öğrenmiştim ölümünü….. en yakın arkadaşım celali bu istasyonlarda kaybettim… öldürmüşlerdi hiç için. bıçaklamışlardı sahipsiz öksüzümü. halkalı sirkeci hattı.. 70’ler, 80’ler, 90’lar… geçen yıl gördüm.. şehrin büyümesiyle fırlatılmış kenara bu hat…. her yeri kapalı… girilmesi yasak.. her yeri sökülmüş…. ben her trene bindiğimde hep aynı yerde bulurum kendimi.. halkalı sirkeci hattı… 70’ler, 80’ler, 90’lar… ve zaman bu istasyonlarda geçti.. çabucak.. nerde trene binsem ve nereye gitsem… ben hep bu istasyonda inerim.. ve ne kadar yalnız yürüsem de biri çekiyormuş gibidir elimi.. o belki celal’dir belki de babam…

  • Rüzgar

    Rüzgar

    Adam duvarın üstünde oynaşan yaprak gölgelerine bakarak düşünüyor.. sert rüzgar ağacın boynunu büküyor ve sallıyor merhametsiz aksi bir ustanın çırağını ensesinden tutar gibi.. ağaç aciz.. kalkmak istiyor ama olmuyor.. yapraklar duvarda şekil değiştiriyor.. bazen uzuyor, yassılaşıyor, genişliyor, büzülüyor.. adam buna üzülüyor.. nedeni yok.. ama bakmaktan alıkoymuyor bu onu duvara.. kendini onun yerine koyuyor.. bu duvarın yanında kendiliğinden nedense öylesine bitmiş bu piç ağaçla özdeşleştiriyor.. yıllardan beri aynı yerde olmak ve gidememişliğin ortak kader birliği… adam ve ağaç.. adam duvardaki gölgelerde kayboluyor.. hafızasının derinliklerinde anılara dönüşüyor gölgeler.. her saat her gün her ay… ve sonrası.. anlar… geriye dönüşler… zamansız.. anılar ve gölgeler yer değiştiriyor.. birbirine karışıyor.. sanki yüzyıllardır buradalar… duvara baktığını unutmuş bir adam ve savrulmaktan ve boyun eğmekten yorulmuş ağaç ve onun yaprakları.. ve ne yaptığının farkında olmayan terbiyesiz rüzgar…

  • Nina Simon Feeling Good

    Nina Simon Feeling Good

    15 yaşında falandım..evde dinlediğim radyomda bir şarkı başladı..annemin kapat şu gavur müziklerini fırçasına aldırmadan..sonuna kadar dinledim..iyice beynime kazımak istiyordum..belkide bi daha hiç dinleyemeyecektim..yıllarca aklımda kaldığı kadarıyla atarak yanlış yunluş söyledim..ama hayat zordu..meslek lisesi yılları ve parasızlık ve hastalıklar derken aklımda kalan melodi giderek silikleşiyordu..aynı müzikle olan arkadaşlığım gibi..lise bitmiş bir fabrika da çalışırken yanlışlıkla açık kalmış radyo da birden şarkım başladı..ordaki ustaların kapatmamı istemelerine aldırmadan kulağımı dayadım radyoya ..sonuna doğru adam nina simon dan dinledik anonsunu geçti..sonrası ..bla bla bla..gerisi yalandı…….donmuştum…nina simon…nina simon…nina simon…diye tekrarlayıp kağıt kalem arıyordum..ertesi gün taksim halep pasajında o yıllarda kaset dolduran dükkanlarda aldım soluğu.ismi verdim okunuşuyla yazmıştım göstermemeye çalışarak…adam şarkıyı mırıldanmamdan bi bok anlamadı..artık anladım..dinleyip bulacaktım..ordaki sakallı adamın benden tiksindiğini biliyordum ama çok yakınken hedefime aldırmadan dinlemeye devam ettim..neden sonra alışageldiğim onlarca hayal kırıklığının arkasından şarkım başladı ..elimdeydi artık..yıllardır beklediğim an..şarkı elimdeydi..yıllarca bu sesin erkek olduğunu düşünegelmiştim..oysa plağın kapağında yanakları kocaman aksi bakışlı işte bu kadındı söyleyen…günlerce dinledim keyifle..ve daha sonra kasetlerce diğerlerini de…ve sonra dünya büyüdü ve gelişti..dijitalleşti..ve bizde yorulduk..ne zaman bu şarkıyı dinlesem o yılları ve muhteşem sefaletimizi ve müziğe olan açlığımızı hatırlarım..ingilizce ögrendiğim ilk şarkıyı ve onu var eden bu muhteşem kadını dinlerim ve onun şarkıda değini yaparım… iyi hissederim…

     

  • Mangalcılar

    Kamyonlar dolusu insan bayramı fırsat bilip canhıraş eğlenmenin yoluna bakardı bu çöl sıcağından emekli kasaba plajlarında..herşey alelacele yapılırdı… getto kadınları halılarını serer kumlara, tüplerini ve mangallarını ve alet edevatlarını… alelacele… on dakikada oturma odası ve mutfağı olan ilkel ev ortamını kurarlardı… oracıkta… plajda erkekler top oynarlarken roman havaları eşliğinde… bütün hafta boktan işlerde canı çıkmış işçilerdir çoğu… atletleri ve hiçbir yerde göremeyeceğiniz türden şortları ile plaja uyumsuzdurlar herşeyleriyle… çünkü alelacele alınmışlardır… makosen ayakkabılarının topukları ezilmiştir kimisinde umursamazdırlar… sigaralar ağızlarda yarım ekmekle geçiştirilmiş öğle yemeklerinden, nasıl olmuşsa yapılmış göbekleriyle plastik toplara burunla hayvanca abanırlar koşamayacaklarını bile bile arkasından… ne de olsa denizde sonlanır bu hantal tayfasının koşusu… onların deyişiyle ”top denize kaçar”… toplar denize can havliyle neden kaçar ??… denize kaçan topların bir kısmı özgürdür artık… bir kısmı yakalanır denizde… bir kısmı patlar… en fenası bir kısmı haftaya getirilmek üzere geri götürülür mahallelere… insanların birbirinin üstüne çıkmalarının su aygırı gibi boğuşmalarının sebepleri birden fazladır denizde… bolca içilmiş sıcak bira ve yanında yenmiş mangalda dışı yanık içi kanlı tavuk… ve ya rakının yanında yenilmiş kırmızı erikler… ya da bütün hafta toplumun emir komuta zincirinin en altında olmaktan mütevellit biriken sessiz öfke… ve ya suya koydukları karpuzları almaya giderken gördükleri kadın kalçalarıyla uyanan cinsel iştah… hepsi de olabilir… akşam ve alkol binlerce kavga ihtimalini hazırlar her zamanki gibi… çıkan döğüşler durulup, ayıranların yediği haybeye dayaklar unutulup, bağrışan çocuklara atılan terlikler toplanıp, gece olunca… binlerce ”eğlenmiş” insan dolusu kamyon boynu bükük geri dönüş yoluna başlar…