Yazar: ekincapan

  • Bayanlar ve Baymayanlar

    Uzun süredir, çeşitli platformlarda bu konu üzerinde yazıp çiziyoruz. Ayrıca konusunun geçtiği her yerde detaylı bir şekilde anlatıyoruz. Ancak kadınlar bir türlü ”bayan” olmaktan kurtulamıyor. Hiç tahmin etmediğim ortamlarda, tahmin etmediğim kişilerden yine aynı kullanımı sıklıkla duyduğum ve bu kullanımın doğru olduğu konusundaki ısrarlar üzerine bu yazıyı yazmaya karar verdim.

    Bu kelimelerin nereden geldiğini anlamak ve özümseyebilmek için, öncelikle hitap ne demek, bunu bilmemiz gerekiyor.

    Hitap; bir diyalog esnasında karşı taraftaki bireye belli amaçlar doğrultusunda sevgi ve saygı gibi durumları betimlemek için kullanılan vurgulu sözcüklerdir. Karşımızda bulunan kişinin konumu ve samimiyet derecesine göre farklılıklar gösterip, çeşitlendirilebilir.

    Türkçe’ de çok çeşitli şekillerde kullanılan hitap şekilleri, resmiyet ve saygı çerçevesinde düşünüldüğünde cinsiyete bağlı olarak iki şekilde karşımıza çıkar: Hanımefendi ve beyefendi. Eğer karşımızdaki kişinin ismini bilmiyorsak ya da konumumuz gereği ismini kullanamıyorsak hanımefendi ya da beyefendi şeklinde hitap ederiz. İş yazışmalarında da sıklıkla kullandığımız şekil budur. Eğer karşımızdaki kişinin ismini biliyorsak ve konumumuz ismi ile hitap etmemize müsade ediyorsa; Hıdır Bey ya da Şükufe Hanım şeklinde hitap ederiz.

    İngilizce’ de topluluklara hitap ederken kullanılan Ladies and Gentlemen kalıbının karşılığı olarak da Türkçe’ de Bayanlar ve Baylar kullanımı tercih edilmiştir. Yine Cumhuriyet’ in erken dönemlerinde, İngilizce’ de kullanılan Mister(Mr.) ve Mistress(Mrs.) karşılığı olarak; Bayan Şükufe Patates ve Bay Hıdır Fasulye şeklindeki kullanım yaygınlaşmıştır.

    Özetle söylersek; ”Bayan” ve ”Bay” kelimeleri, sadece birisine hitap ederken kullanacağımız kalıplardır. 

    Öte yandan; eğer bahsi geçen kişilerin cinsiyetleri ile ilgili bir cümle kuracaksak, kullanılacak kelimeler ”Kadın’‘ ve ”Erkek” tir. Yani aslında kural çok basit; eğer bir cümlede erkek kelimesini kullanıyorsak, bunun karşılığı kadındır.

    Peki, nereden çıkıyor kadınlara bayan denmesi mevzusu? Yine İngilizce’ den gidecek olursak, aslında bütün mevzu Mrs. ve Miss. yani, kadın ve kız çocuğu ayrımından tabii ki. Ataerkil toplumlarda, yetişkin kadın ve kız çocuk ayrımı yaşa göre değil de-yani yasal olarak yetişkin sayılacağı onsekiz yaşına kadar kız çocuğu, yetişkinlik döneminde de kadın olması gerekirken- kadının bekareti üzerinden tanımlandığı için, KADIN olma kavramı, cinsel olarak aktif olmak ile bağdaştırılıp, ayıp ve yasaklı statüsüne giriyor. Erkeklerde böyle bir durum olmadığı için, olsaydı da toplum kuralları gereği bu durum ayıp olarak karşılanmayacağı için, böyle bir ayrıma gitmeye gerek görülmüyor. (Aslında aynı mantıkla onsekiz yaşına ulaşmamış ve cinsiyeti erkek olan çocuklara oğlan, yetişkinlere erkek denmesi gerekiyor ancak yine benzer sebeplerden bu kullanım yaygınlığını yitiriyor, bu da ayrı olarak incelenebilecek bir konu) Kısacası; toplumsal olarak KADIN kelimesini içselleştiremediğimiz için, bu kelime kaba bulunuyor, kullanmaktan imtina ediliyor.

    Sebebi her ne olursa olsun, özellikle de dilimizi doğru kullanmak istiyorsak, hitap kelimesini cinsiyet belirten bir kelime yerine kullanmak yanlış.

    Aşağıda, bu kelimelerin doğru kullanışlarını belirten birkaç cümle örneği vereceğim. Farklılığın, kısa sürede sizin de dikkatinizi çekeceğinden eminim.

    • ” Merhaba, bayanlar baylar! Gösterimizin birazdan başlayacağını size bildirmek isterim.  ”
    • ” İzin verin hanımefendi, kapınızı açayım. ”
    • ” Şükufe Hanım, bana gönderdiğiniz mektupta belirttiğiniz hususlar konusunda hassasiyet göstereceğimden emin olabilirsiniz. ”
    • ” Hıdır Bey, sizinle tanıştığıma çok memnun oldum.”
    • ” Kadınlarla erkekler arasındaki fiziksel farklılıklar, farklı iş kollarına yönlenmeleri konusundaki en önemli sebeplerden birisidir. ”
    • ” Kız çocuklarının, mümkün olan en iyi eğitimle meslek sahibi olmalarını teşvik etmek sureti ile, kadına karşı şiddetin önüne geçmek için bir adım atabiliriz.”

    Toplumsal cinsiyet önyargıları yüzünden yanlış kullandığımız kalıpların değişmesi ve dilimizin anlam ve şekil olarak düzgün kullanıldığı günlerin gelmesi umudu ile…

  • Cinsiyetsiz olmak istiyorum!

    Cinsiyetsiz olmak istiyorum!

    Cinsiyetsiz olmak istiyorum.

    Bu beyanımın, son yıllarda moda olan cinsiyetsizlik akımı ile hiç ilgisi yok açıkçası. Giyim tercihlerimle ilgili değil konu. Kadın hakları ve LGBTI bireylerle ilgili çalışmalar yapan bir kadın olarak cinsel kimlikle ilgili bir sorunum da yok. Ben sadece, bir idea olarak varlığımın kabul edilmesini istiyorum.

    Mesela:

    Herhangi bir konuda fikrimi belirtirken, bu fikrin cinsiyetimden kaynaklanıyor olduğu ön yargısının kırılmasını istiyorum.

    Yeni girdiğim bir ortamda rastgele bir kalabalığa değil de, hemcinslerimin çoğunlukta olduğu bir kalabalığa dahil olmak zorunda kalmak istemiyorum.

    Erkeklerin bana herhangi bir konuda, kadınlar bu konuda ne düşünür diye sormasını istemiyorum, çünkü bilmiyorum. Açıkçası, erkeklerin de konular hakkında ne düşündüğünü bilmiyorum. Cinsiyetler üzerinden genelleme yapılmasını istemiyorum.

    Karşımdaki insanların benimle cinsiyetime göre değil, fikirlerime göre konuşmalarını istiyorum.

    Bir ortamda dikkat çeken şeyin cinsiyetim değil, ilginç fikirlerim olmasını istiyorum.

    Anne ve baba olmanın kişilere eşit şekilde sorumluluk getirmesini istiyorum.

    Eşit çalışma şartlarında çalışabilmek, cinsiyetten bağımsız eşit şekilde maaş alabilmek istiyorum ve bunun getirdiği yetki ve sorumlulukların bana verilmesini istiyorum.

    Toplumun her kesiminde herkesin, her cinsiyetten kişiyle rahatlıkla arkadaşlık edebilmesini istiyorum.

    Kadın gibi kadın, adam gibi adam, erkek gibi kadın, kız gibi oğlan gibi kavramların toplumdan yok olmasını istiyorum.

    Evlendikten sonra insanların üzerine yüklenen karı, koca, hanım, bey, evin direği, dişi kuş gibi kurumsal ve yük getirici kavramların kalkmasını istiyorum.

    Kız çocuklarına yüklenen hanım hanımcık olma ve erkek çocuklarına yüklenen haşarılık rollerinin annelerin beyinlerinden silinmesini istiyorum.

    Bu örnekleri o kadar çoğaltabilirim ki. Ama aslında ben, diğer tüm insanlar gibi sadece görülmek istiyorum ve bunun cinsiyetten soyutlanmış şekilde olmasını istiyorum.

    Bana baktığınızda sadece içimdeki ideayı görün, diğer tüm detaylar etrafımdaki hareler gibi parıldasın istiyorum.

    Sizce çok şey mi istiyorum?

  • Tartışmayı bilmek

    Tartışmayı bilmek

    Tartışmak…

    Kelime kökeni olarak tartmak fiilinden geliyor. -ış ekini alarak işteş hale gelip karşılıklı yapılan bir fiil olmuş. Sözel bir eylemden bahsettiğimize göre, bir konu üzerindeki fikirleri karşılıklı olarak tartmak diyebiliriz aslında. Zaten Türk Dil Kurumu da böyle açıklamış; ” Bir konu üzerinde, birbirine ters olan görüş ve inançları karşılıklı savunmak.” demiş.

    Öyleyse elimizde bir sorun olduğunu ve bu sorunun en az iki muhatabı olduğunu varsayalım. Yukarıdaki tanıma göre bizden beklenen ilk şey; bu sorunu ortaya tüm çıplaklığı ile koyup, sonra da karşılıklı olarak fikirlerimizi belirtmemizdir, değil mi? Sonra da birbirimizin fikirlerinde yanlış olduğunu düşündüğümüz noktaları belirterek, sorunun çözümüne birlikte ulaşabilmek, ya da en azından orta yolu bulabilmek olmalıdır tartışmanın amacı, değil mi? Oysa, ideal bir dünyada bu kadar kolay görünen bu eylem, gerçek dünyada hemen her gün yüzleşmek zorunda kaldığımız ve hatta altından kalkamayacağımız sonuçlar doğuran bir sorunun ta kendisi haline geliyor çoğu zaman.

    Tartışmak bir sanat, gerçekten birçok incelik gerektiriyor; karşılıklı tarafsız olarak dinleyebilmek, kendine ve karşındaki kişiye duygularını dürüstçe ifade edebilmek, her tartışmada sadece tek bir hesaplaşma ile uğraşmak, problemi doğru şekilde tespit edebilmek, empati yapabilmek, vb. Ancak bugün benim bahsetmek istediğim konu savaşma yöntemi, yani sarfedilen sözlerle ilgili.

    Modern dünyadayız, artık sorunlarımızı kılıçlarla değil konuşarak çözmemiz bekleniyor bizden. Ancak evrimsel olarak ne kadar gelişmiş olursak olalım, hala içgüdüsel olarak karşımızdaki düşmana zarar vermek istiyoruz. Üstün olmak istiyoruz. Metaforik anlamda da olsa, karşımızdaki düşmanın kanlar içinde ayaklarımızın altında ölü şekilde yatmasını, hatta ölüsünün üzerinde zafer naraları atmayı istiyoruz. İşte bu yüzden kelimelerimizi, uçlarına zehir sürülmüş kılıçlar gibi kullanıyor; Paris’in Achilleus’u topuğundan vurması gibi, karşımızdaki kişiyi en zayıf noktasından vuruyoruz. Hele ki bizi seven, iyi tanıdığımız birisi ile tartışıyorsak, değmeyin keyfimize! Delik deşik ediyoruz sözlerimizle, neyin en iyi yaralayacağını bilmenin verdiği gücü sonuna kadar kullanarak. Hatta öyle ki, daha ikinci cümleden sonra amaç artık sorunu çözmek değil, sadece içimizdeki tüm zehri karşımızdakine akıtmak haline geliyor. Artık akıtılacak zehir kalmayınca, tartışma da sona eriyor. Taraflar rahatlıyor, ortalık duruluyor, bir sonraki tartışma bahanesine kadar.

    Çevrenize bir bakın, hatta cesaretiniz varsa önce kendinize bakın. Kimler gerçekten sorunu çözmek için, kimler acıtmak için tartışıyor? Eğer kendinizde görüyorsanız bu alışkanlığı, hemen bugün değişin. Eğer böyle birinin yakınındaysanız, o kişiden uzaklaşın, yapabilirseniz.

    Kuyruğunu yiyen yılan gibi tükenmek istemiyorsanız yani…

  • Yaşlandım ben ya

    Yaşlandım ben ya

    Kimse yaşından memnun değil.

    Küçük çocuklar büyüklere özeniyor. Büyük çocuklar, küçük kardeşlerine. Genç kızlar kadın olabilmek için ağır makyajlar yapıyor, kadınlar genç kız olabilmek için rengarenk giyiniyor. Genç erkekler büyüyebilmek için olmayan bıyıklarını her gün tıraş ediyor, olgun erkekler genç hissedebilmek için saç uzatıp motorsiklet üzerinde genç kızlarla takılıyor.

    Tanıdığım herkes yaşından şikayetçi. Özellikle on sekiz yaşından itibaren herkesin en korkulu rüyası da yaşlanmak. ”Yaşlanıyoruz artık yaa!” cümlesini yirmi iki yaşındaki arkadaşımdan da, otuz yaşındaki arkadaşımdan da duydum. Kendi yaş grubum olan kırklı yaşlardaki arkadaşlarımın ise sürekli dilinde artık bu cümle. Bense kendimi bir türlü yaşlı statüsüne sokamıyorum. Hatta hayatım daha yeni başlıyor gibi hissediyorum sürekli. Elden ayaktan düşene kadar zihnimi ve bedenimi dinç tutabilmek için elimden geleni yapacağımdan eminim.

    Bu noktada yaşlılık bana bir illüzyon gibi gelmeye başladı aslında. Neredeyse bir tercih meselesi hatta. Üretmeden, bir kenara çekilen insanların genç yaşta yıprandıklarını gözlemledim hayatım boyunca. Doğayla, kendileriyle barışık insanların ise zihinlerinin hep pırıl pırıl olduğunu.

    Yetmiş yaşında neden tango yapmayalım ki hayatımızın aşkı ile? Ya da seksen yaşında, bahçemizden ellerimizle topladığımız güllerimizin baygın kokusu eşliğinde kahvaltı yapmayalım sevdiklerimizle? Hadi o kadar ileri gitmeyelim derseniz, altmış yaşında maraton bitirmek imkansız mıdır? Ya kırk yaşında benimle kulüpte zıp zıp dans etmenin nesi yanlış? Elli yaşından sonra yeni bir dil öğrenemez mi insan? Ya da otuz yaşından sonra enstrüman kullanmayı öğrenemez mi?

    Hayatımız boyunca bizi oradan oraya koşturuyorlar. Haydi, lise bitti hemen üniversiteye! O bitti mi? Hemen iş bulman lazım! Nee?? İş buldun ve hala bekar mısın? Çabuk, çabuk, çabuk evlenmen lazım! Evlendin mi? Hemen çocuk yapman lazım. O çocuğun geleceği ne olacak? Hemen bir ev alman, onun için de daha çok çalışman lazım. Tek çocuk olmaz, hemen ikinciyi de yapman lazım. Emekliliğini, geleceğini düşünmen lazım. Yazlık için taksite girmen lazım. Çocuğu okutman lazım. Onun lisesi, üniversitesi, sonra evlenmesi lazım. Çalışman, daha çok çalışman lazım. Hep koşman, hep bir şeylere yetişmen lazım!

    İşte bu yüzden yaşlandığımızı hissediyoruz. Çünkü aslında ne kadar çabalarsak çabalayalım, hiçbir yere yetişemiyoruz. Kendimize zaman ayıramıyoruz. Sadece zevk almak için yapmak istediğimiz hiçbir şeyi yapamıyoruz. Hep bir şeyleri kovalıyoruz. Hep bir geç kalmışlık duygusu ile savaşıyoruz.

    Arkadaşlar, size bir sır vereyim mi? Hiçbir yere geç kalmıyoruz aslında! Kendimizi paralayıp sağlığımızı kaybetmediğimiz sürece. Hayat kendi hızında akıp gidiyor, biz ne yaparsak yapalım.

    Bugün oturup salim kafayla bir düşünün, sadece kendiniz için yapmak istediğiniz ne var diye. Kimseye söylemenize gerek yok, sadece siz bilin, isterseniz bir de benim kulağıma fısıldayın. Zamanım yok demeyin, bahane üretmeyin, yeniden nefes aldığınızı hissedecek, yaşlanmışlık hissini üzerinizden atacaksınız, lütfen bana güvenin.

    Hayatı derin derin çekin içinize. Yarın değil, bugün.

    Lütfen.

  • Doğal Tarım 101

    Doğal Tarım 101

    Annemin tarafından üçüncü kuşak fındık üreticisiyim. Çocukluğumda yaşadığım müthiş hasat maceralarını başka yazılarımda anlatmayı çok istiyorum ama bu yazının konusu o değil. Doğa ve toprak kokusunun nasıl yüreğime işlediğini bilmenizi istediğim için ufacık bir ön bilgi vermek istedim sadece. Bu yüzden; üniversite sonrasında, yaşadığım büyük aşk uğruna sırf İstanbul’a gelebilmek için apar topar bulduğum çağrı merkezindeki işimde, açık ofiste, kübik sistem masalarda gün ışığını unutarak çalışmaya başladığımda ruhumun ne kadar daraldığını herhalde biraz olsun tahmin edebilirsiniz diye düşünüyorum.

    İstanbul’da geçirdiğim ilk kış mevsiminin buz gibi iş çıkışlarından birinde, yanlış hatırlamıyorsam bir market kasasının yanında, üzerinde kan kırmızısı minicik bir çiçek olan ve baş parmağım büyüklüğünde bir kaktüs bulduğum zaman, bu kaotik şehre karşı yavaş yavaş üşümeye başlayan kalbimde çok samimi bir kıvılcım hissetmiştim. Gerçekten de o kaktüs uzun süre, üzerindeki kırmızı çiçeği ile, kübik ve yalnız masamda beni güçlü kılan tek umut kaynağım olmuştu. Gerçi kırmızı çiçeğin kağıttan yapılma olduğunu neden sonra anladığımda epeyce bozulmadım değil.

    Zaman içinde o kübik masadan ve çağrı merkezi ortamından boynumdaki fıtıkla ayrıldıktan sonraki çalıştığım şirketlerde, fiziksel çalışma şartlarının da diğer faktörler kadar önemli olduğunu hatırlayıp kararlarımı o doğrultuda vermeye çalıştım ve çalıştığım ortamda en azından bir tane saksı çiçeği olmasına azami dikkat gösterdim.

    Son senelerde ise, annemin artık sağlık nedenleri ile fındık işlerini bana devretmesi sebebi ile işin üretim kısmına daha çok girdiğim ve hayatımın önemli bir kısmını çiftçilik yaparak geçirdiğim ve bu konuya kafa yormaya ciddi bir mesai harcadığım için, artık dededen gelen yöntemler yanında neler öğrenebilirim diye yaptığım hobi çaplı araştırmalar tabii ki beni doğal tarıma doğru yönlendirdi.

    Bazı konularda oldukça eski kafalıyım. Yirmi seneyi aşkın süredir aktif teknoloji ve internet kullanıcısı olmama, birçok sosyal medya ve uygulamanın ilk kullanıcılarından olmama rağmen temel kaynak olarak interneti bir türlü benimseyemedim. İşin doğal tarımla üretim kısmına henüz hobi olarak baktığım için de çok fazla yabancı kaynak karıştırmadan, şu karantina günlerinde keyifli keyifli okumak için özellikle ilgimi çeken kompost yapımı ile ilgili bulabildiğim kitapları sipariş verdim.

    Kitaplarımdan özellikle bir tanesini çok hevesle bekledim; okumalarımı genellikle gece herkes uyuduktan sonra yaptığım için, gece yarısının geçmesi için adeta dakikaları saydım diyebilirim. Kitabın ismini özellikle vermek istemiyorum ama o gece yaşadığım hayal kırıklığını anlatabilmem için gerçekten çok iyi bir yazar olmam gerektiğini söylemeden geçemeyeceğim. 190 sayfayı sabırla didik didik okudum, belki düzgün bir bilgi bulabilirim umudu ile. Ancak bulabildiğim tek şey; amatör bir bahçecinin, henüz sonuç bile almadan yaptığı deneyleri araya kendi bazı siyasi fikirlerini de sokuşturmak sureti ile aktarması idi. Siyasetin toprakla ne alakası varsa artık onu da anlayabilmiş değilim, o da ayrı konu.

    Sabaha karşı, kaybettiğim zamana duyduğum öfke yüzünden karşı duvara fırlatmış olduğum kitabı alıp yerine kaldırdıktan sonra, yatağa uzanıp gözlerimi tavana dikerek -aslında tavana dik dik bakarak- biraz daha düşündüm. Tarım ve bahçecilik geçmişi olsun veya olmasın, özellikle metropollerde yaşayan son dönem beyaz yakalıların artık yavaş yavaş doğa ile barışma zamanı geliyor. Birçok yerde tasarlanmaya başlanan hobi bahçesi projeleri, henüz ham ve çok yeterli olmasa da insanların gelecekte bu konuya daha çok eğileceklerinin bir göstergesi, orası kesin. Ayrıca bu son pandemi krizi gösterdi ki sürdürülebilir ve doğal bir yaşam üzerine yoğunlaşmak her geçen gün daha önemli hale geliyor. Peki, seneler boyunca en doğru bilgiye kitaplardan ulaşacağına inanan benim gibi bazı doğa severler için Doğal Tarım for Dummies türü bir kaynak bulmak neden imkansız?

    Ya olacaksa?

     

  • Hüseyinler Ölmez

    Hüseyinler Ölmez

    Bugün, size yaşanmış bir olayı anlatacağım. Olay gerçek, anlatım kurgusal.

    Yıl: 1979…

    Tüm Türkiye’de sağ-sol çatışmalarının tam gaz sürdüğü, anarşinin doruğa çıktığı günler.

    Ankara’da, Hüseyin isimli bir gencin öldürüldüğü haberi ortalığı ayağa kaldırır. Solcular eylem kararı alır. O dönemde, nedendir bilinmez, belki güvenlik güçlerinin küçük yerlerde daha toleranslı davranmasından, belki tamamen turistik amaçlı, eylemlerin bir kısmı Çankırı’nın küçük bir kazası olan ve Ankara’ya çok yakın mesafedeki Şabanözü’nde gerçekleştirilmektedir. Köylerinin yarısı mutlak sağcı, yarısı da mutlak solcu olan bu küçük kasaba, özellikle hafta sonlarında çeşitli eylemlerden nasibini almakta, pazartesi günleri kasabanın camcısını zengin etmektedir. Hüseyin’in öldüğü günün hafta sonunda da, solcu eylemciler Ankara’da toplanıp, otobüslere doluşup Şabanözü’nde büyük bir eylem gerçekleştirirler. Çarşıda kırılmadık cam bırakmazlar, duvarlara, tepelere kıpkırmızı büyük harflerle ‘Hüseyinler ölmez!’ yazıları yazarak sol yumrukları havada, tüm öfkeleri ile, pos bıyıklarının altından haykırırlar durmadan. Adalet istiyorlardır, haksızlığa karşı. Polis müdahale eder, tutuklananlar olur.

    Eylemler tüm hızı ile sürerken, neden sonra Ankara’dan yeni bir haber ulaşır: ‘ Hüseyin ülkücüymüş!’ Öfke haykırışları uğultuya dönüşür bir anda ve sonra sessizliğe. Yumruklar indirilir, tabelalar kaldırılır. Duvarlardaki yazıların üstü apar topar beyaz boya ile kapatılır. Eylemciler kısa sürede geldikleri gibi geri dönerler.

    Yolda karşılaştılar mı bilinmiyor ancak bu sırada Ankara’da yeni bir grup, eylem için hazırlanmış ve yola koyulmuştur. Doğru bildiniz: solcu eyleminin hemen ertesi günü, bu sefer ülkücüler Şabanözü’ne giriş yapar. Daha bir gün önce eylem gören küçük kasabada camlar henüz takılmadığından, bu sefer araçlar da nasiplerini alırlar eylemden. Ortalık yine “Hüseyinler ölmez!” nidaları ile inliyordur ama bu sefer öfkenin sesi, üstünde ülkücü bıyığı olan ağızlardan gelmektedir. O günlerde eylemlere kırmızı boya getirmek adettenmiş belli ki; dün üstü beyaz boya ile kapatılmış yazıların üstüne bugün başka eller aynı yazıyı yazar. Hüseyinler ölmez!

    Bir önceki eylemin de etkisi ile, çok büyük bir eylem olur. Ülkücüler, gösterdikleri müthiş gövde gösterisinden gururlu, aralarında tutuklananlar olduğundan, geldikleri sayıdan eksik ama tatmin olmuş şekilde geri dönerler.

    Tam bu esnada Ankara’da, Hüseyin’in cenazesinde ailesinden başka kimse yoktur.

    Şabanözü’nde tutuklanan solcu ve ülkücü eylemciler nezarette birbirleri ile sigaralarını paylaşırlar.

    Camcıya gelince… Bugün Ankara’da büyük bir han sahibi kendisi.

  • Dürüst olmak gerekirse

    Dürüst olmak gerekirse

    Oldukça az ama öz konuşan, keşfedilmemiş bir bilge olan annemin çocukken bana öğrettiği belki en önemli derslerden birisi: ”Dürüstlük ile kabalık arasında çok ince bir çizgi vardır. Konuşurken bu çizgiye mutlaka dikkat etmelisin.” idi. Kaç yaşındaydım, hatırlamıyorum ama bu cümle, bir iç ses olarak kafamda öyle bir yer etti ki, karşımdaki insanlarla konuşurken hep buna göre cümle seçmeye özen gösterdim.

    Sosyal medya sayesinde hayatımıza birçok insan girdi. Bu insanların bazılarını çok iyi tanıdığımızı zannederken aslında hiç tanımadığımızı anladık. Bazı hiç tanımadığımız insanları ise bu sayede tanıdık, çok sevdik. Haber siteleri, ilgi alanı grupları, Twitter derken bir anda hiç tanımadığımız başka birçok insanın fikirlerinin bombardımanına tutulduk bir de üstelik. Bu arada ben, sıklıkla tansiyonumu fırlatan pis bir huy edindim, okuduğum her haberin ya da her iletinin altındaki yorumları didik didik okuyor, bir de üstelik niyeyse bazılarına cevap yazıyorum. İşte şu lanet olası idealizmim var ya! Hani belki farklı bir fikir sunarım, belki ben bilmediğim bir şey öğrenirim, ne bileyim bir fikir tartışması olur filan… Nerede!

    Herkesin elinde bir değnek, gelenin geçenin ağzına bir tane çakıyor, tabir-i caizse.  Hakaret etmeye yatkın olabileceğini düşündüğüm kişilere güya yorum yazmıyorum, hani güya seçiyorum içlerinden. Şimdi yukarıdaki dürüstlük kısmına gelince. Yine son zamanlarda sıklıkla gözlemliyorum, özellikle kadınlar arasında yaygın olarak ağzına geleni cart! diye yapıştırma tarzı oluşmuş. Mesela diyet dayanışma grubu adı, birisi soruyor; ”Ben çalışıyorum, nasıl uygulayacağım bu diyet tarzını?” karşıdaki cevap veriyor; ” Madem uygulayamayacaksın ne işin var burada?”. Veya bir başka grupta birisi diyor ki; ”Yurt dışına taşınıyorum. Kedimi götüremeyeceğim, sahiplendirmek istiyorum.” Karşılık geliyor; ”Madem sahiplendirecektin, niye aldın!”. Başka grupta birisi başka bir soru soruyor, soruya cevap yok ama bir sürü yargılayıcı yorum var. Adeta orta çağdayız ve taşlanıyor insanlar.  Neden böyle bir şey söylediniz diye sorduğunuzda ben fikrimi söyledim, sana ne diyorlar. Bunun adı dürüstlük oluyor. Bambaşka bir grupta birisi bir ileti açıyor, altına karşıt fikir sunuyorsunuz, bu sefer sizi taşlıyorlar, vay efendim neden karşı çıkmışsınız, beğenmediyseniz sussaymışsınız, ne gerek varmış karşıt fikir söylemeye. Delirmek işten değil.

    Bu konu hakkında yazanlar oluyor, arada denk geliyorum ama beni gün geçtikçe daha çok rahatsız ediyor bu durum. Hani yüzüne söyleyemeyeceğin şeyi arkasından söyleme derler ya, bence bir insanın yüzüne söyleyemeyeceğiniz şeyi klavyeden de yazmayın.

    Hadi, ben de size meydan okuyorum! Yorum yapın, eleştirin de göreyim! hıh(!)

    Mini not: Bugün bahçede ağaçların kuru dallarını budarken bir dal yüzüme çarpınca ağaca doğru ”Senin iyiliğin için uğraşıyorum burada, daha sağlıklı ol diye kuru dallarını kesiyorum, nankör!” diye çemkirdiğimi gören annem; ”Ağaçlarla konuşmaya başladığına göre sen artık çalışmayı bıraksan iyi olur bence ama sen bilirsin tabii.” dedi. Haklı mıydı dersiniz?

  • Kardeşlik üzerine

    Kardeşlik üzerine

    Bütün çocukluğum ayna karşısında geçti diyebilirim. İlk çocukluk dönemimde bütün oyunlarımı evin giriş holünde ayakkabılığın karşısındaki boy aynasının önünde kurardım. ilk gençlik dönemimde ise odama geçtiğim zaman ilk oturduğum yer aynanın karşısı idi. Ağladığımda, güldüğümde koşa koşa hemen ayna karşısına geçmek benim için normaldi. Üniversiteye gittikten sonra, bu alışkanlığımdan kendiliğimden vazgeçtikten sonra da üzerinde hiç düşünmemiştim ta ki kendi çocuklarım olana kadar. Kızlarım biraz büyüyüp birlikte oyun oynamaya başladıkları zaman ilk fark ettiğim şeylerden bir tanesi, bir kardeşle büyümenin ne demek olduğu hakkında hiçbir fikrim olmadığı idi.

    İşte o zaman hatırlamaya başladım, ayna karşısında geçirdiğim günleri. Kendi kendime kurduğum oyunlardaki diyalogların tamamının replik karşılıklarının aynadaki yansımamdan geldiğini anımsadım. Sahip olduğum tek arkadaşımın benimle birlikte öfkelendiğini, benimle birlikte ağladığını, benimle birlikte sevindiğini, kısacası yaşadığım her duyguyu benimle paylaştığını hatırladım. O zaman, bir iplik parçası için bile birbirinin saçını başını yolacak kadar birbirine öfkelenen çocuklarımı gördüğümde paniğe kapıldım, ne yapacağımı, nasıl davranacağımı bilemedim.

    Önce her zaman olduğu gibi önce kitaplara başvurdum ama maalesef ilk defa beni yüzüstü bıraktılar. Kitaplar kardeş ilişkilerinin yönetilmesi konusunda doğru düzgün bir bilgi vermediği gibi, genel çocuk yetiştirme konusunda bile son derece teknik detaylara boğulup sanki çocuk değil makine yetiştirecekmişiz gibi davranıyordu. Sanki bütün çocuklar tornadan çıkmıştı, sanki bütün sorunlar bir sit-com dizisindeki gibi giriş-gelişme-sonuç şeklinde yarım saatlik bölümlerle çözülecekti. Kitapları bir kenara attım.

    Sonra, deneyimlerden faydalanmanın daha mantıklı olacağını düşünerek bir süre çevremde kardeşi olan, özellikle benim kızlarım gibi yakın yaşlarda kardeşleri olan tüm arkadaşlarımı sıkı sıkı sorguya çektim. Çocuklukta ilişkileri nasıldı, kavga ederler miydi, birbirlerini severler miydi, kıskanırlar mıydı, anneleri nasıl davranırdı, onlar annelerinin nasıl davranmasını isterlerdi, şimdi ilişkileri nasıldı, kızlarımın birbirinin gözünü oyacak gibi davranıyor olması normal miydi, ben ne yapmalıydım? Hepsinin sanki ağız birliği etmiş gibi bana söylediği tek şey şuydu: ” Ya birbirlerinin kolunu kırmadıkları sürece bırak, bi’ şey olmaz!” İnanamıyordum! Evde sürekli bir bağırış çağırış vardı ve hayatım kızlarımın kavgalarını ayırmakla geçiyor gibi düşünmeye başlamıştım. İşin kötüsü, bütün bu kavgalar, üçümüzün ayrı odalarda ağlaması ile sona eriyordu. Bu mantığı kabul edemedim. Anne olarak onları kendi hallerine bırakmak bana mantıklı gelmedi, her kavga ettiklerinde ayırdım, her kavgada hakem oldum. Gerekli yerlerde gerekli cezayı verdim, bazen ikisinin de elinden haklarını aldığım oldu. Ama hayatımız sürekli tartışmalarda sürüp gitti uzun süre.

    Bir gün yine kaotik tartışmalardan birisinde o zaman 9 yaşında olan büyük kızım bana dedi ki: ”Anne, bütün bu kavgalar senin yüzünden oluyor.” Öfkeden, kırgınlıktan deliye döndüm. Ne demekti, onlar iyi olsun diye kendimi parçalıyordum ve yine ben suçluydum, öyle mi? Kırık bir şekilde ”Öyle mi? Ben mi suçluyum yani?” dedim. ”Evet”, dedi kızım. ”Sen karışmasan biz Irmak ile birbirimize bağırıp bağırıp yarım saat sonra barışıyoruz. Ama sen işin içine girdiğin zaman iş çok daha fazla büyüyor ve birbirimize daha fazla kızıyoruz, bir de üstelik daha sonra senden de özür dilememiz gerekiyor.”

    Kafamdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Bana birçok kişi defalarca müdahil olmamam gerektiğini söylemiş, ama defalarca dinlememiştim. Hiç bilmediğim sularda yüzmeye çalışırken boğulmuştum. Onların arasındaki dinamiği anlamaya çalışırken aslında hiç anlamamıştım. Hala bir aynayla konuşuyorum sanmıştım.

    Bir daha hiç müdahale etmedim.

  • Güzel günler geliyor

    Güzel günler geliyor

    Corona bize iyi geldi.

    Sosyal medya hesaplarımı kontrol ediyorum, herkes bir şeyler üretiyor. Kimisi A Capella programları ile şarkılar aranje etti, kimisi karaoke programlarından kayıtlar yaptı, herkes bilgisi doğrultusunda videolar, canlı yayınlar hazırladı, korolar online kayıtlarla videolar hazırladı, hemen herkes yemek yapmayı öğrendi(benim dışımda tabii), bir arkadaşım uzun zamandır yazmayı düşünüp bir türlü başına oturamadığı kitabını yazmaya başladı, bir başka arkadaşım yeni bir senaryo yazmaya başladı, birçok arkadaşım kendi uzmanlık alanları ile ilgili online atölyeler geliştirdiler, ev stüdyosu olan müzisyen arkadaşlarım yeni şarkılar çıkarttılar, bir sürü kitaplar okundu, tadilat işleri bitirildi, evde yıllardır zamansızlıktan oraya buraya tıkıştırılmış ıvır zıvırlar sonunda layık oldukları çöpü boyladı, birçok insan balkonlarında çiçek, saksılarda sebzeler yetiştirmeye, doğayla tekrar tanışmaya başladı, yarım kalmış tablolar bitirildi, yenilerine başlandı…

    Aslında hayatı anlamlı kılan şeyin, bir şeyler üretmek olduğunun farkına vardık evlere kapandığımız bu dönemde. Oradan oraya koşturmak yüzünden hiçbir şeye vakit bulamamaktan şikayet ederken aslında asıl kaçırdığımız şeyin sadece hayatımız değil, aynı zamanda ruhumuz olduğunu anladık bence. Şimdi en çok sahip olduğumuz şey zaman ve ruhumuzu beslemek için her şey önümüzde artık.

    Bütün güzel dönemler felaketlerle başladığına göre, belki bir aydınlanma çağının öncesindeyiz. Üretmenin, yaratmanın, düzenin tadına vardık, artık duramayız.

    Bence yeni ve güzel günler bizi bekliyor.

  • Klasik Kafa

    Klasik Kafa

    Ailemin de klasik müzik dinleyicisi olmasından kaynaklanan alışkanlıktan olsa gerek, diğer tüm müzik türleri zaman zaman baskın olarak hayatımda yer etse de, klasik müzik benim için her zaman nihai kaçış noktası olmuştur. Her şeyden çok bunaldığım, okuduğum, yazdığım, izlediğim, yediğim şeylerin beni bir türlü tatmin etmediği nevrotik zamanlarımda sığındığım bir kucak gibi görürüm klasik müziği hep. Belki de çocukken kuruş kuruş biriktirdiğim harçlıklarımla koşarak gittiğim kasetçilerde sınırlı sayıda bulunan, üzeri kelebekli albümlerde saklanabildiğim için çoğu zaman.

    Hayatımıza internetin girmesi ile tüm dünyadaki binlerce süper yetenekli müzisyene ulaşma imkanı bulmuş olmak ilk başlarda müthiş heyecanlandırmıştı beni bu yüzden. Ancak zaman içinde, bu yetenekli insanların, belki de sırf yapabiliyor olduklarını gösterebilmek adına, klasik eserleri gittikçe daha hızlı bir tempo ile çalmaya başladıklarına şahit olmaya başladım. İlk başlarda bu, kendi kulağımdaki ufak yanılsamalar gibi gelmişti ancak zaman içinde bunun bilinçli bir tavır olduğunu fark ettim. Solo performanslarda daha hızlı çalınan bu parçalar daha mekanik bir hale gelmesine rağmen çok rahatsız edici olmasa da; orkestra eserlerinde, herhangi bir ritm karışıklığı olmamasına rağmen tuhaf bir kakafoni oluşturuyor, buna rağmen hep daha fazla alkış alıyordu.

    Bu konu kafamı kurcalayıp dururken, sevgili Fazıl Say, sosyal medya hesabında Claude DeBussy’nin Clair de Lune adlı eserini çaldığı bir video paylaştı. Alttaki yorumlardan birindeki dinleyicilerden birisi, DeBussy’nin kendi kayıtlarında, eseri Fazıl Say’ın çaldığından daha hızlı bir tempo ile çaldığını belirtti. Fazıl Say’ın buna yorumu da tam olarak aynı kelimelerle olmasa da şu şekilde oldu: ”Besteci besteyi yapar, yorumcu yorumlar. Bestecinin yazdığı şekilde yorumlamak zorunda değiliz ki.”

    İşte bu noktada kafam oldukça karıştı aslında. Aldığım klasik piyano eğitiminde bana öğretilen şey, notada ne yazılıyorsa bire bir o şekilde uygulamam gerektiği şeklindeydi. Yorumcunun kendiliğinden eklemesi gereken ruh ancak ufak nüanslarla katılabilecek etkiler şeklinde olmalıydı ki bu da zaten yetenekli icracı ile yeteneksiz icracı arasındaki farkı belirleyen tek şeydi. Tersi bir uygulama, besteciye hakaret sayılabilirdi. Hatta klasik disiplinin bu katı kuralı beynime öyle işlemişti ki, seneler sonra şarkı söylemeye ilk başladığımda uzun süre kendime ait bir yön çizmekte çok zorlanmıştım. Şimdiyse klasik müziğin bile farklı şekilde yorumlanabileceği söyleniyordu.

    Bu konu üzerinde biraz daha kafa yorduktan sonra klasik müziğin bile artık global dünya düşünce yapısına ayak uydurduğuna karar verdim. Kendi döneminin asi dahisi Mozart bugünlerde yaşasaydı herhalde bu sisteme ilk ayak uyduracaklardan olurdu diye düşündüm sonra. Artık kimse duvarlar istemiyor, gençler sistem dayatmalarını kabul etmiyor. Karşılarında dikte eden ve parmak sallayan yaşlı adamlar istemiyorlar. Kemanlarını alarak istedikleri konçertoyu istedikleri hızda, istedikleri nüansla, belki de sokaklarda çalmak istiyorlar.

    Klasik müzikte de olsa…

    Yaşasın Özgürlük!