Arayış – Bölüm 1

Arayış

Önsöz

Merhaba sevgili okur, üniversitenin son yıllarında orta metrajlı bir deneme filmi çekmek isteyip kolları sıvamıştım. Okul, iş derken 3 ay süren bir yolculuk sonunda film ortaya çıktı. Profesyonel şartlar olmadığından dolayı senaryoyu uzun solukta anlatmaya fırsat bulamamıştım ancak sonrasında öykü kitabı olarak yazıp bilgisayarımdan sakladım. İşte okuyacağınız bu bölümler o saklı dosyalardan biri. Filmin bağlantısını da buraya bırakıyorum izlemek isteyen izleyebilir:

Şimdi biz bu filmden çok daha fazlasını içeren öykümüze başlayalım, iyi okumalar…

Giriş

Eni, boyu, hacmi ya da cismi olmayan bir boşlukta buldu kendini; öylesine, ansızın. Yeniden mi yaşamaya başlamıştı? Gerçi daha önce ölmüş müydü buna emin değildi. Yirmili yaşlarda olmalıydı ve bir… erkek? Niceliği kavramasında sıkıntı olmamıştı da -malum matematik- nitelik olarak ‘erkek’ demek ne demek bilemedi o an için. Bilemezdi de. Peki nereden vakıf olmuştu bu kelime bir anda? Kelime mi? Kelimeler… Bir dakika! Her şey çok hızlı gelişiyordu! İşte orada! İçinde bulunduğu boşluk da gözleri önünden çekiliyordu! Neler oluyordu? Neydi bu bilinç akımı? Kültürel bir miras, genetik bir bilgi aktarımı olmalıydı… Dahası, aktarılmış bilgilerin de aktarımı. Sorular ne de çabuk cevaplara evirildi…

Solyaris nereden geldiğini kestiremediği bir ses dalgası akabinde, çevresindeki her şeyin kaostan kozmosa geçiş yapıp, ‘yerli yerine’ oturduğunu fark etti. Etrafına baktı, geniş bir arazideydi. Etrafta çalılıklar vardı. Güneş tepedeydi. Rüzgâr toz kaldırıyordu. Kendine döndü, siyah bir pantolonun, beyaz bir gömleğin içindeydi. Zayıftı ama uzundu. Pantolon askısı, pantolonun düşmesini önlemekle birlikte, omuzlarını desteklemekteydi. Kafası kaşınınca elini kafasına götürdü. Kafasında bir şey vardı? O şeyi çıkarıp baktı. Siyah bir fötr şapkaydı. Saç dipleri güneş sıcağından karıncalanmaya başlayınca kaşınma işini çarçabuk halledip şapkayı kafasına geri taktı.

Burada, bu biçimde ne işi olurdu ki? Bir işi olmalıydı. Önemli bir işi? Nereden geldiğini ve nereye gideceğini bilmeyen bir haldeyken, bu soğukkanlı tavrı pek cesaret işi sayılırdı. Hem de hava bu kadar sıcakken! Hafif bir korkaklığı da yok değildi elbet. Bir yandan da herhangi bir şeyin ustası gibi hissediyordu kendini. Neydi ustalıkların en üst mertebesi? Kahramanlık mı? Neden olmasın? Bir kahraman olmalıydı. Peki kahramanlık için ne gerekirdi, kime giderdi? Muhakkak, önce soru sormak gerekirdi; her şey hakkında…

WE: Erkek bu demek!

Ellerini gözlerine perde yapıp, gözlerini de hafiften kısarak uzaklara baktı. Baktığı bir uzakta, atların yoğun olduğu bir çiftlik vardı. Bir kovboy purosunu yakmış vaziyette çiftlikteki evlerden birinin önünde durmaktaydı, “İşte buldum seni.” dedi heyecanla, “Bekle beni. “

Hızlandı. Yolculuğu başlamıştı. Kovboy, şapkaları, çizmesi ve çok amaçlı kemeriyle gözünde giderek büyürken yürüyor olmanın hoş bir şey olduğunu fark etti. Kovboy atlara bakmaktan üzerine doğru birinin yürüyor olduğunu görmüyordu. Hali hazırda purosunu tüttürmek de belli ki epey hoşuna gidiyordu. Solyaris’in heyecanı adımları hızlandıkça artıyor, sıklaştıkça garip haller alıyordu; güler gibi, ağlar gibi, öfkelenir gibi oldu. Hem peş peşe hem de üst üste oldu bu. Nihayet Kovboy’un yanına varıp abuk bir gülme sesi çıkardığında Kovboy irkilip jet hızıyla Solyaris’e döndü. Solyaris’in tipinden mi yoksa kılığından mı olacak bilinmez, düşman olmadığına kanaat getirir bir ifade takındı. Sert sert yüzüne baktı,

“Merhaba,” dedi Solyaris dost canlısı bir üslupla, “burada duruş amacınız neydi acaba?” Kovboy cevap vermeden sert bakmayı sürdürdü. Bir süre sonra Solyaris içini çekip etrafı yakından gözledi, başka birini göremeyince yeniden konuşmaya girişti, “Birilerini bekliyor olabilir misin? Ya da birileri seni bekliyor? Neden yalnızsın, bu arada adın neydi?”

Kovboy baktı, baktı, baktı, “Dostum biz burada yabancıları sevmeyiz.” diye cevapladı. Sesi tek el ateş eder gibi çıkmıştı; gür ve hızlı.

“Hangi siz?” dedi Solyaris birkaç adım hareketlenip, demek ki burada başkaları da vardı. Doğrusu önünde duran adam pek bir caka satardı; konuşacak daha düzgün birilerini bulsa hiç fena olmazdı. Derken, Kovboy’un kılığı ve kendi kılığı arasındaki uçurumu göz önüne alıp, hafif endişe içinde, “Ne tür yabancı?” diye sorusunu ikiledi. Kovboy ters bakmayı sürdürerek yanından ayrıldı. Solyaris peşinden takibe koyulup, aynı zamanda etraftan medet ummaya devam etti.

Evet, bir şeyler olmalıydı ancak belli ki Kovboy burada yaşayan tek kişiydi, çiftlik içinde atlardan başka bir şey görünmüyordu. Atlar aniden delirmeyecekse muhakkak başka bir durum söz konusu olacaktı, “Anladım,” dedi bilmiş bir tavırla, “yalnız adamsın dimi sen? Kesin birazdan başına büyük bir bela gelecek.”

Kovboy, kemerinden silahı çeker çekmez Solyaris’in topuğuna doğru sıktı. Silah patlaması hem Solyaris’i hem de atları birer metre zıplattı, “Sen beni tehdit mi ediyorsun?”

“Ha-hayır,” dedi Solyaris korkuyla, “tehdit falan yok sakin ol lütfen, bela çıksın istemiyorum.”

“Kimlerdensin, kim gönderdi seni?”

Solyaris ağzını açarken büyük bir gürültü duyuldu. Dönüp baktılar, uzaklarda bir posta arabası hızla yol almaktaydı, “İşte!” diye nida attı Solyaris, anlaşılan bu çiftliğe gelmesine bile gerek yoktu, asıl hikâye oradaydı, keşke durduğu yerde dursaydı! “Kesin orada! Görüşürüz.”

Solyaris şaşılacak bir mutlulukla Kovboy’un yanından ayrılırken Kovboy şaşkın, anlamaz bir ifadeyle arkasından izledi; topukları kalçasında mı gidiyordu ne! Kasabayı bu kaçık genç için uyarırsa iyi olabilirdi; zihinlerin selameti!

Nancy, posta arabası içinde sıkıntılı gözüküyordu. Karşısında oturan Daniel ve kapı ağzında oturan Sam dışarıyı izliyordu. Nancy’nin üzerindeki turuncu elbise dışarıdan içeriye yansıyan güneş ışığıyla uyumlu bir hal almıştı. Sam’de kovboy şapkası, Daniel’da ise krem rengi, siyah şeritli bir fötr şapka vardı. Posta arabası aniden durunca Nancy’nin elbisesi güneş ışığından, Daniel’ın ve Sam’in şapkaları da kafalarından ayrıldı; hepsi savrulmuştu.

“N’oluyor Daniel, neden durduk?” diye endişeyle sordu Nancy. Ayağa kalkacak gibi oldu.

“Şimdi anlarız,” diyerek kalkmasına müsaade etmedi Daniel, “peşimden gel Sam.”

“Siz burada bekleyin Sinyora, biz gerekli kontrolleri sağlarız.” dedi Sam, Daniel’ı desteklemişti. İkisi birden arabadan çıktı.

Nancy, penceren dışarıya bakıp neler olduğunu anlamayı umduğu sırada, araba sürücünün küfürleri, akabinde de tanıdık olmayan bir başka erkek sesi duyuldu; sesin etkileyici bir tınısı, hoş bir tokluğu vardı. “Bu yabancı da kim?” diye düşündü Nancy, “Sesten ibaret bir hödük olmasa bari!” Şu sıra kendini bilmezlerle uğraşacak halleri yoktu. Posta arabasının kapısı tekrar açıldı. Daniel ve Sam, yanlarında elleri bağlanmış olan Solyaris’le içeri girdi. Nancy, Solyaris’in kılığını ve hakikaten de kendini bilmez bakışlarını fark edince, “Sen de kimsin?” diye kaşlarını kaldırdı.

Solyaris derhal konuşmaya girişmek istedi ancak Daniel ondan önce davrandı, “Yolumuzu kesen buymuş, Şerif’in adamlarından birisi olmalı!”

“Hayır!” diye atıldı Solyaris, nasıl toparlasa bilemedi, “Hiç de öyle değilim. Ben sizi aceleci görünce beni de alın istedim.”

“Dışarıdan posta arabası gibi görünebiliriz ama kimseyi postaladığımız yok, birini aramaya çıktık.” diye söylendi Sam. Daniel ve Nancy durumu anlamaya çalışıyordu.

“Biliyorum, ben de onu arıyorum zaten.” diye fırsat bildi Solyaris, içlerine dahil olmanın başka bir yolu yoktu. Bu şekilde kendini kurtarabilirdi.

“Onu mu arıyorsun?” diye merakla sordu Nancy, “Neden kasabada seni hiç görmedik peki?”

Solyaris hızlı bir şekilde düşündü, “Siz görebilseydiniz Şerif de görebilirdi, hiç haz etmem kendisinden.” diyerek ikinci fırsatı kullandı. Belli ki bu kişiler Şerif’in karşısındaydı.

“Demek sen de Şerif’i sevmiyorsun, iyi, gün geçtikçe artıyoruz.” dedi Daniel.

Solyaris memnuniyetle kafa salladı. İşte işlem tamamdı! Ona en kaba davranan Daniel da yumuşadığına göre yavaş yavaş sızabilirdi hikâyeye, “Aradığımızı bulabilirsek daha da iyi olacak, sahi neredeymiş?” diye zarlarını oynamaya başladı. Ortamın gerginliği katlanarak azalıyordu.

“Bilmiyoruz, uzun zamandır bekliyoruz ama gelmedi, sonunda biz aramaya çıktık,” diye açıkladı Nancy, “Şerif onu bulmak için yola çıktığımızı anladığında kuduracaktır.” Küfreder gibi ekledi, “Sonu yakın!”

Solyaris kavramaya çalıştı. Belli ki ortada beklenen biri vardı ve belki de şimdiye dek hiç gözükmemişti. Üstelik Şerif’ten bahsediliyordu. Bu tür hikâyelerin kötü adamı Şerif’ti. Bunu nereden çıkardığına kafa yormadı, biliyordu işte; bir şekilde. Öyleyse iyi adam aranıyordu… Hem bekleniyor hem iyi, hem de gizemli! Bir kahramandı bu tabii ki! Bu onun hikâyesi olduğuna göre, kahraman başka kim olabilirdi ki? “Belki de aradığınız kişi çok yakınınızdadır…” dedi gizemini koruyup.

“Bu da ne demek?” diye sordu Sam, bakışları keskindi.

“Yani,” diye hafiften huzursuzlandı Solyaris, doğrusu sonrası için nasıl davranması gerektiği konusunda tereddüt içine girmişti, “belki çok uzağa bakmanıza gerek yoktur diyorum, yani…”

“Onu tanıyor musun yoksa?” diye heveslendi Nancy.

Solyaris bocaladı, kahramanlığını ilan etmenin sırası mıydı emin değildi. Ya da buna hazır değildi. Aklına az önce gittiği çiftlik geldi, “Yakında bir çiftlik var, sahibini iyi tanırım, dost canlısı adamdır, oraya gitsek ya.” dedi sıkılarak. Tek çıkış yolunu orası görüyordu; başka bir şey görmemişti ki!

“N’apacağız orada?” diye sordu Daniel, iyiden iyiye heveslenen Nancy’e ortak olup.

“Belki de az daha beklersek onu görebiliriz, sizin kasabadan kaçtığınızı öğrenince yola çıkmıştır.” dedi Solyaris.

“Onu tanıyor musun diye sormuştum?” diyerek yineledi Nancy. Hevese kapılıp gelişigüzel hareket etmek istemediği belliydi, bu iki adamın onun isteyip istemedikleri konusunda dikkat eder oldukları da.

“Olabilir.” dedi Solyaris imayla. Bu imasını neye borçluydu bilmiyordu. İlan edeceği kahramanlığa özgü bir ima değildi. İş atar gibi, ya da etkiler? Kimi etkileme gayretindeydi? Bakmakta olduğu kişiyi mi? Nancy? İyi ama neden? Nancy, onay verir gibi bir Sam’e, bir Daniel’a baktı. Daniel ve Sam kafa salladı. Solyaris omuz silkip Nancy’den göz kaçırdı.

Posta arabasını durdurup, sürücüye geri döneceklerini söylediklerinde sürücü burnundan soluyup kulaklarını iyi bir çınlattı. Hatta iki elini koca göbeği üstünde kavuşturup mızmızlandı. Atlarla muhabbete girişti. Muhabbetlerde sık sık her birine laf soktu. Bu laf sokuş seansından en itibarlı Nancy çıktı ve bu Solyaris’in dikkatini çeken başka bir durum oldu. Nihayet dönüp çiftliğe vardıklarında etrafta kimseyi göremediler. Posta arabasını uygun bir yere koyup dışarı çıktılar. Çiftlikte ‘Saloon’ tabelalı bir kulübe vardı. Burası yolu oraya düşmüşler için iyi mekandı. Solyaris burayı ilk geldiğinde görmemişti. Kovboy da kılığından dolayı onu davet etmemişti belli ki. Kapıdan girip içerideki bir masaya oturdukları sırada Kovboy’un sert bakışlarına maruz kaldılar. Yine de daha ılımlı bir tavrı vardı, ne de olsa Solyaris dışında yabancı sayılacak biri yoktu; hepsi aynı kasabanın halkıydı. Daniel mangırları çıkarıp oturdukları masanın üzerine koyduğunda Kovboy iyiden iyiye misafirperver hale geldi. İçecek bir şeyler hazırlamaya girişti. Solyaris, Nancy’nin onu hedef alan bakışlarıyla karşılaşınca tuhaf hisler yaşadı. Boğazında bir yumru yukarı tırmanıp yeniden inişe geçti. Nancy’nin bakışları uzadıkça Solyaris kasılmaya başladı. Hiç düşünmeden Daniel’ın yakmak için çıkardığı puroyu alıp ağzına koydu. Nancy’ye üstten, kendini havalı gösterdiğini düşündüğü bir bakış attı. Daniel ters ters bakıp bir şey demeden yeni bir puro çıkarırken, Solyaris Sam’in kovboy şapkasıyla kendi fötr şapkasını değiş tokuş etti. Sam, araba sürücülerinin çiftlikteki diğer atlarla giriştiği muhabbeti uzaktan izlerken neredeyse bunun hiç farkına varamamıştı. Solyaris, peşi sıra Nancy’i etkilemeye çalışınca, Nancy buna dalga geçer bir tebessümle karşılık verdi. Solyaris belden aşağısında hareketlenme hissettiği evrede, “Erkek.” dedi, “Ben erkeğim.” İçecek hazırlayan Kovboy ve uzağa dalan Sam dahil olmak üzere ortamdaki herkes tuhaf tuhaf yüzüne baktı.

“Bunu görebiliyoruz.” diye konuşma gereksinimi hissetti Nancy, Solyaris sadece ona bakıyordu çünkü.

“Gerçekten mi?” diye sarhoşluktan sıyrıldı Solyaris, “Sen de öyle misin?”

“Kadın.” dedi Kovboy, hazırladığı içecekleri masalarına koyarken. Bu soruya karşın diğerlerinin donup kalması, aralarındaki bu şarlatanla dalga geçmek için iyi bir fırsat olmuştu ona, “Ona kadın deniyor. Nasıl bir kasabadan gelmiş olabilirsin diye nalları dikene kadar düşünebilirim sanırım!”

“Enerji.” dedi Solyaris.

“Nasıl?” diye araya girdi Nancy.

“Işık.” diye ekledi Solyaris. Başka bir şey bilmiyordu ki!

“Dünyanın diğer ucunda mı bu kasabalar?” diye güldü Kovboy, ardından eliyle dışarıyı işaret edip, “Sizin kasabada böyle şeyler de mi olmuyordu?” diye sordu.

Solyaris dışarıya, araba sürücüsünün bulunduğu noktaya baktığı sırada gördüğü şey karşısında dondu kaldı. Bir at, başka bir atın üstüne çıkmış dans ediyordu. Üstteki attan diğer atlarda bulunmayan bir uzuv uzanıyordu; tuhaftır dans esnasında bir görünüyor bir kayboluyordu. Yaşadığı şaşkınlık, yüz hatlarına büsbütün yayılmış olacak ki Kovboy ona geri döndüğünde sinir bozucu kahkahalar atıp uludu. Ortada bilmediği çok büyük bir durum olmalıydı! İyi ama yaklaşık bir saattir her şeyi idrak ederken bunu neden idrak edememişti? Yoksa artık her şey yolda yaşayacaklarına mı iliştirilmişti? Anlaşılan yürüyor olmak hoş bir şey olmanın yanında artık gerekli de bir şeydi!

“Üstteki erkek, alttaki kadın.” diye uzaklaştı Kovboy alayını sürdürüp, “Öğrenmen gereken diğer şeyleri tekrar uğradığında öğretirim.” diye de noktaladı.

“Bazen ben de üstte olabilirim.” dedi Nancy hemen.

“Kesinlikle.” diye destekledi Daniel.

“Ya da yan yana,” diye güldü Sam, “eşit yani.”

Solyaris erkeğin ne olduğuna dair hiçbir şey anlamamıştı gerçekten! “Ne zamandır yoldasınız?” diye kapattı konuyu, ciddiyetini takındı, elden kaçmak üzere olan kahramanlık vasfını inceldiği yerden kopmadan sağlamlaştırdı.

“Çok olmadı.” dedi Nancy konunun değiştiğine sevinerek, “Dün çıktık yola.”

“Tanıdığını söyledin, nerede tanışmıştınız?” diye değişen konuya hızla uyum sağladı Daniel.

“Batı gören göze büyük görünür ama sanmayın ki öyle, küçük yaşamlarımız var.” deyiverdi Solyaris. Vay canına! Ona bu laf cambazlığı kudretini veren öz, az önce küçük duruma düşerken neredeydi acaba!

Sam ve Daniel birbirine bakarken Kovboy dikkatini çekmiş gibi barın arkasından Solyaris’i baştan süzdü. Bir yandan da içki doldurmaya devam etti. Nancy de bir an Solyaris’e dalmıştı ancak Daniel ve Sam’le göz göze gelir gelmez ciddiyet takındı.

“Yaşamlarımızın küçük olması büyük arayışlara girmemize engel değil,” dedi Nancy aynı kudretle, “sahi adınız neydi?”

Solyaris iyice havaya girdi, “Kimlikler lüzumsuz Sinyora, hepimiz savaşçıyız şapkalar altında.”

Nancy şaşırdı, bozuntuya vermeden, “O yüzden ismimi sormadınız yani.” dedi keyifle.

Solyaris havanın sıcağından farklı bir sıcakla sıcakladı, “Ah, nasıl da atlamışım,” diye kıvrakça yanıtladı, “sahi-”

Birden dışarıda silahlar patladı. Çok geçmeden içeriye elinde silahlarla bir adam ve bir kadın girdi, yıldızlı giysileri vardı. Silahlarını çekip ateş etmeye başladılar. Daniel hızla masayı devirip önlerine siper etti. Kovboy gelenlere karşılık vermekteydi. Anlaşılan o çağırmıştı buraya onları! Nancy ve Aktör yan yanaydılar. Nancy birden üzerindeki elbiseyi çıkartıp saçını açtı. İçinde başka giysiler vardı. Tam bir kovboy olmuştu. O da Daniel gibi silah kullanarak karşılık vermeye başladı. Solyaris silahı nereden çıkardığını hiç anlayamamıştı. Öbür yanında elinde silahla dua eden Sam’den silahı alarak erine çekine ateş etmeyi başardı. Ortalık epey dağılmışken gelenler durdu. “Şerif’in selamını getirdik, kimse ölsün istemiyoruz, posta arabasını alıp gideceğiz, siz çocuklar uslu durun biraz.” dedi Kadın ukala bir tavırla. Kadın’ın yanındaki Adam, Kovboy’la tokalaşıp güldü. Arkalarını dönüp dışarı çıktılar.

“Şimdi görecekler günlerini!” dedi Nancy, masanın ardında dinlenmeye koyulmuş haldeyken. Solyaris ne olacağını merak etmeye başlar başlamaz Nancy fırladı ve peşlerinden dışarı çıktı. Adam hızla koşup, vurdukları sürücünün yanından geçerek posta arabasına giderken Kadın durup Nancy’e baktı. Karşı karşıya gelip uzun süre bakıştılar. Aralarından bir çalılık geçti.

Uzaklarda, bir tepeden aşağı doğru iki Kızılderili bakmaktaydı. Neler döndüğünü izlemeye gelmiştiler. Uzaklaşan posta arabasını görünce atlarını peşine sürdüler.

Nancy’nin ve Kadın’ın bakışları sertti. Solyaris hala daha olayın şokunu atlatamamıştı. Kovboy içeriden elinde mezurayla çıkıp, Nancy’nin boyunu ölçerken Nancy tepkisiz vaziyette gözlerini kaçırmadan bekledi. Kovboy işini bitirip yeniden Solyaris’in, Sam’in ve Daniel’ın yanına geldi. “Önceki mesleğimdi.” diye açıklama yaptı. İki kadının bakışları sürerken her şey sessizleşti. Atlar bile düellonun sonucunu bekler haldeydi. En sonunda Nancy bir hamlede silahını çıkartıp Kadın’ı vurdu. Kadın’ın son anda bir el ateş etmesiyle kurşun sekti ve tam Solyaris’i vuracakken Solyaris kıvrak bir hareketle kurşundan kurtuldu. Nancy’nin yanına koştu. Nancy, ellerini ellerine koyan Solyaris’e baktı.

“İsminiz neydi kovboy?” dedi Solyaris ses tonunda açık seçik bir tahrikle.

Nancy gülümsedi, “Nancy.” dedi.

“Nancy…” diye soluğu kesilir gibi yaklaştı Solyaris, “Artık açıklama vaktim geldi…” Daniel, Sam ve Kovboy merakla baktılar. Nancy anlamış gibi bir ifade takındı. “Aradığınız kişi benim!” diye ilan etti Solyaris iştahla.

“Jack! Gerçekten sen misin?” diye keyiflendi Nancy.

Solyaris’in birden yüzü düştü, “Jack mi?” diye sordu.

“Jack değil misin yoksa!..” diye kederlendi Nancy.

“Üzgünüm, yanlış hikâyeye gelmiş olmalıyım” dedi Solyaris aynı kederle. Diğerlerinin yüzüne tek tek baktıktan sonra omuz silkti. Uzaklaşmaya başladı.

“Kimsin peki sen?” diye birkaç adım öne çıkıp sordu Nancy. Böyle bir şeyle karşılaşmayı hiç beklemiyordu!

“Solyaris…” dedi Solyaris dönüp. Ne zamandan beri biliyor olduğuna da emin değildi ama bildiğine emindi… “İsmim bu olmalı.” Yürümeyi sürdürecekti ki içinden bir şeyler daha söylemek geldi. Bu şeyler sanki ona ait olacak şeylerdi, tamamıyla dürüst ve doğal olarak… “ama biliyor musunuz,” diye yüzlerine baktı, en çok da Nancy’nin yüzüne, “bence kasabanızı kurtarmak için bir Jack’e ihtiyacınız yok… ” Döndü ve çekti gitti. Gerçekten çekmişti ve gitmişti! Burada işi kalmadığı kesinleşir kesinleşmez bir şeyler, boşluktaki şeylere benzer olan bir şeyler onu olduğu yerden çekip almıştı ve gitmişti. Nancy’nin hak verir bakışları şok geçirir bakışlara evirilmişti. Diğerlerinin suratına dönmüştü; hepsinde aynı ifade vardı. Etraf dağıldı, zaman ve mekân bükülerek ‘yerli yerinde’ olmaktan çıktı…

1.Bölüm’ün Sonu
Yunus Emre Işık

2.Bölüm bir sonraki hafta sizinle olacak, yorumlarınızı bekliyoruz…

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir